Ertuğrul Özkök ve Batman Hakkında Yanlışlar

Ertuğrul Özkök, Hürriyet Gazetesinde “Hayrettin reklam arasında ne dedi” başlığıyla 30 Temmuz 2011 tarihinde yayınlanan yazısında süper kahraman Batman’e değinirken

"Yarasa figürüne çok düşkün. Çizgilerine, Marwell’in karakteri “Batman” havası hâkim."

Evvela, Özkök’ün ilginç İngilizce yazım anlayışında “Marwell” e dönüşse de, bu çizgi roman yapımcısı şirketin adı aslında Marvel olarak yazılır.

Daha da önemlisi, Marvel Comics, Örümcek Adam, X-Men, Hulk gibi karakterleri çıkartan büyük bir şirket olmasına rağmen, Batman, Özkök’ün iddia ettiği gibi bir Marvel Comics karakteri değildir.  Batman, diğer büyük çizgi roman şirketi DC Comics’e aittir.

* Muhtesip.com arşivinden alınmıştır.

Selva Demiralp ve Hazinenin Madeni Para Basma Yetkisi Üzerine

Selva Demiralp, Milliyet Gazetesinde “Nerede kalmıştık” başlığıyla 25 Ekim 2013 günü yayınlanan yazısında para basma konusuna değinirken yanlış bir bilgi paylaşmış:

"İktisatta “para basmak” deyimi para arzının artışı anlamında kullanılır. Burada kastedilen merkez bankasının açık piyasa işlemleri ile yani piyasadan bono satın alıp karşılığında ödeme yaparak para arzını arttırmasıdır. Diyelim ki merkez bankası bir bankadan 100 TL değerinde bono satın aldı. Bunun karşılığında o bankanın merkez bankasındaki rezervleri 100 TL arttırılır. Yani para arzı 100 TL artar. Bu örnekte görüldüğü gibi “para basmak” tamamen merkez bankasının otoritesi altındadır ve elektronik ortamda olur. Darphaneye gidip para basmakla alakası yoktur. Darphanede para basılması ise ancak eskimiş paraların dolaşımdan kaldırılıp yenileri ile değiştirilmesi amacı ile yapılır. Paranın darphanede basılması yetkisi Hazine’ye aittir. Ama dediğim gibi bu şekilde basılan para tamamen eski paranın yeni para ile değişimi amacı ile yapıldığından toplam para arzı etkilenmez."

Selva Demiralp, hükümetler eskimiş paraları değiştirme işlemi dışında para basmazlar demiş.

Oysa ki Hazine, eskimiş paraları değiştirme amacı haricinde de, para basma yetkisine sahiptir. Değişen ekonomik koşullara uygun olarak para basma konusunda hazine, kanun maddesiyle de yetkili kılınmıştır. ”1264 Sayılı Madeni Ufaklık ve Hatıra Para Bastırılması Hakkında Kanun” uyarınca Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı, ülke ekonomisinin gelişmesine paralel olarak tedavüle gereği kadar madeni para çıkartmaya yetkilidir.

Ki, madeni para emisyonundaki dalgalanma ve artışlar, madeni para basımının eski paranın yenisi ile değiştilmesi ile sınırlı olmadığını göstermektedir.

Güneri Civaoğlu ve Türkiye Ekonomisi Üzerine Hatalar

Güneri Civaoğlu, Milliyet Gazetesinde “Hasta adam kim” başlığıyla 4 Kasım 2011 günü yayınlanan köşe yazısında Türkiye ve Yunanistan ekonomilerine değinirken hatalar yapmıştı:

"TÜRKİYE ilk kez kendisinin üretmediği bir ekonomik kriz tehdidine maruz...
Bundan önce ki krizler kendi arızalı mahsullerimizdi."

Türkiye dünya ekonomisine nispeten kapalı olduğu yıllarda bile (1929 Büyük Ekonomik Buhran), kendi üretmediği dış ekonomik krizlerin etkilerine maruz kalmıştı. 1973 petrol şoku, 1997-98 Asya krizi bunlardan sadece bir kaçı. Zaten 88 yıllık bir ekonominin daha önce hiç dış kaynaklı bir ekonomik krize maruz kalmadığını iddia etmek, ancak köşe yazarı olmakla açıklanabilecek bir durum.

"Daha sonraki yıllarda zaman zaman ekonomik krizler gene oldu ama Osmanlı’nın Tanzimat ilanından itibaren dövize el açma sürecini Özal noktaladı. 14 Ocak 1980 tarihi ve sonrası itibariyle Türkiye ilk kez “döviz için el açmak” mahcubiyeti yaşanmıyor."

Yazarın anlatmak istediği  yeni ekonomik önlemlerin karar ve önlemlerin alındığı tarih, 14 Ocak değil 24 Ocak 1980 olacak. Bunlar, yakın tarihimizde 24 Ocak Kararları diye anılır.

"Yunanistan AB’ye tam üye olduktan sonra nehir gibi akan Avrupa fonlarıyla palazlanmıştı. Milli gelirini 15 bin doların da üstüne taşımıştı. Türkiye’ye son noktayı koymak hayaliyle “altın vuruşlar” yapmak çabasındaydı.
PKK’lıları, kendi mülteci kamplarında barındırıyor, teknik bilgi, para, silah, istihbarat, eğitim olanakları sağlıyordu.
Abdullah Öcalan’ın yakalanmadan önceki son durağı Afrika’daki bir Yunanistan Büyükelçiliği değil miydi?"

Yunanistan’ın PKK’ya destek verdiği ve Abdullah Öcalan’ın Yunanistan büyükelçiliğinde saklandığı yıllarda milli geliri henüz 15.000 dolara çıkmamıştı. Yunanistan’ın milli geliri 2003 senesinde 15.000 doların üstünü gördü.

Metin Münir ve Olimpiyatlar Üzerine Hatalar Silsilesi İçeren Yazısı

Metin Münir, Milliyet Gazetesindeki “Sporda küçük düşünmek” başlıklı 19 Ekim 2011 tarihli yazısını olimpiyat performansımıza değinirken skandal hatalara gark etmişti:

"Tesis yoksa şampiyonlar da yoktur. İlk katıldığımız 1908 olimpiyatlarından bu yana sadece 74 madalya kazandık. Bunların altmışa yakını güreştendir. Güreş ayrıca 33 altın madalyanın 27’sini getirdi. Diğer altısını da halterden Naim Süleymanoğlu. O da, hatırlayacaksınız, Türkiye’de değil Bulgaristan’da yetişti."

Hangi bir hatayı yazsak ki…

Öncelikle, Türkiye olimpiyatlarda 2011 yılı Ekim ayı itibarıyla 74 değil 82 madalya kazanmıştı.

İkincisi, Türkiye, 2011 yılı Ekim ayına kadar 33 değil 37 altın madalya kazanmıştı.

Üçüncüsü;  Bu altın madalyaların 27 tanesi değil 28 tanesi güreşçilere aitti.

Dördüncüsü;  Türkiye halterden 6 değil 8 altın madalya kazanmıştı.

Beşincisi;  Türkiye’nin halterdeki bütün olimpiyat altın madalyaları Naim Süleymanoğlu’na ait değildir. Süleymanoğlu üç altın madalya (1988,1992,1996) kazanırken, üç altın madalya kazanan bir başka sporcumuz da Halil Mutlu’dur (1996,2000, 2004). Ayrıca Taner Sağır (2004) ve Nurcan Taylan (2004)da birer altın madalya kazanmışlardı.

Altıncısı; Türkiye olimpiyatlarda elde ettiği altın madalyaları sadece güreş ve halter branşlarında kazanmamıştı. Hüseyin Özkan (2000) Sydney olimpiyatlarında, judoda Türkiye’ye bir altın madalya kazandırmıştı.

Yedincisi; sadece Wikipedia’ya bakarak yazı yazmak tehlikelidir. Metin Münir’in kopyalayıp yazına yapıştırdığı  Wikipedia’daki “Olimpiyat Oyunları’nda Türkiye” maddesi yanlış ve eksik bilgiler içermekteydi.

Son olarak, Metin Münir’in Wikipedia’dan alıntı yapmasını eleştiriyoruz ama bu konuda referans olarak ilk bakılacak yerlerden biri olan Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi’nin internet sitesinin de durumunun pek parlak olmadığını eklemeliyiz. TMOK’un sitesinde 1976 Montreal Olimpiyatları’nda Türkiye’nin bir gümüş madalya kazandığı yazmaktadır. Oysaki, Türkiye, Montreal’de hiç bir branşta madalya kazanamamıştır.

* Muhtesip.com arşivinden derlenmiştir.

Yalçın Doğan ve Grup Kelimesinin Doğru Yazılışı

Yalçın Doğan, Hürriyet Gazetesinde ‘Meclis içi darbe’ başlığıyla 4 Şubat 2012 günü yayınlanan yazısında “grup” sözcüğünü doğru yazamadığını gözler önüne sermiş:

"İçtüzük değişikliği AKP’nin gurup başkan vekilleri imzasıyla geliyor.

Oysa, bu değişikliği ancak milletvekilleri önerebilir, gurup başkan vekilleri değil. Gurup başkan vekili milletvekili değil mi, evet öyle, o zaman?

CHP Konya milletvekili Atilla Kart muhalefetin itirazını şöyle dile getiriyor:

“Gurup başkan vekillerinin getirmesi şekle, usule aykırı, hukukta usul esastan önce gelir, yani hukuka aykırı. Bu çoğunluk dayatmasıdır.”"

Gurup ve grup birbirinden farklı kelimelerdir. Anlamları farklıdır.

“Gurup” kelimesi akşam vakti, güneşin batışı manalarına gelir. “Grup” ise küme, ekip manalarına gelir.

Yalçın Doğan, grup kelimesini yanlış yazmayı alışkanlık haline getirmişti. Grup kelimesine dair yazım hatalarını sergilemek adına, yukarıda bahsi geçen yazısına ilaveten sadece 2012 senesinin ilk 2 ayında aynı hatayı yaptığı yazılarının bağlantılarını aktaralım:

3 Şubat 2012

Sabah Ezanının İlk Okunduğu Cami ve Melih Aşık

Melih AşıkMilliyet Gazetesindeki “Atatürk camileri” başlıklı 12 Ağustos 2011 tarihli yazısında Sunay Akın’a atıf yaparak dünyanın doğusunda sabah ezanının ilk okunduğu caminin Japonya’da ve Tokyo’da olduğunu iddia etmişti:

"Sunay Akın’ın dediği gibi: “Bu millet şunu biliyor mu! Bu gezegenin en doğusundaki (ve batısındaki) sabah ezanının ilk okunduğu camiyi Mustafa Kemal Atatürk yaptırmıştır.”"

Atatürk, Tokyo Camii ve Köşe Yazarlarımız” başlıklı yazımızda, Atatürk’ün Tokyo’da cami yaptırmış olduğuna yönelik iddiayı ele almıştık. Doğuda okunan ilk sabah ezanı iddiasını ayrı bir sayfada ele alalım istedik.

Ne yazık ki, Sunay Akın’ın ve Melih Aşık’ın alıntıladığı şekilde, Tokyo ne yazık ki en doğudaki camiye sahip değildir. Hızlı bir internet araması, Japonya’nın daha doğusunda kalan Avustralya ve Yeni Zelanda’da Tokyo Camii’nden önce ve sonra inşa edilen camiler mevcuttur.

Örneğin Avustralya’nın ilk camii olan Marree Camii 1882 yılında inşa edilmiştir. Adelaide Camii ise (Central Adelaide Mosque) ise 1888 yılında inşa edilmiştir. Yeni Zelanda’daki Christchurch’teki Canterbury Mosque, doğal olarak Tokyo’dan daha doğudadır.

Sydney’de bulunan 12 camide sabah ezanı Tokyo’dan ortalama 48 dakika önce okunmaktadır. Auckland Ponsonby’deki camide sabah ezanı Tokyo’dan yaklaşık 2 saat 20 dakika önce okunmaktadır.

Sanem Altan ile Matine-Suare Farkı

Sanem Altan, 1 Ekim 2011 günü Vatan Gazetesinde yayınlanan “Bu filmden yeni hayatlarla çıktım” başlıklı yazısında matine ile suareyi birbirine karıştırmıştı:

"So filmi Paris'te Geceyarısı'nı izledim geçen geceyarısı. Gece 12 matineisne girerken ne seyredeceğimi az çok tahmin ediyordum ama filmi gerçekten ne kadar beğeneceğimi bilmiyordum."

Matine ne demek, suare ne demek pek ayrımına varamamış olacak ki Sanem Altan, Fransızca kökenli bu kelimeleri yanlış kullanmış.

Matine, sinema, tiyatro ve benzeri aktivitelerde gündüz gösterimlerine verilen isimdir. Gece 12’de gidiliyorsa eğer, ona matine değil,  “suare” denir.

 

* Muhtesip.com arşivinden alınmıştır.

Reha Muhtar Çakma Che Severlere Yüklenirken Kendi Rezil Olmuştu

Reha Muhtar, Vatan Gazetesinde 8 Ağustos 2011’de yayınlanan “Teoman gibi veda edebilmek günlük şöhrete…” başlıklı yazısında Che Guevara’nın sahte severlerine yüklenirken, Che’nin ismini dahi doğru yazamamıştı:

"Bolivya dağlarında ölen Che Quevera’yla bir ilgileri yoktur...
“Commandante Che Quevera” parçasıyla dans edip, kız ayarlamakta ustadırlar..."

Che Guevara’nın ismini doğru aktaramayan Reha Muhtar’dan inciler… Che Guevara oldu mu size Che Quevera…

Kelebeklerin Ömrünün Sadece 1 Gün Olduğunu Düşünen Köşe Yazarları

İnsan ömrünün kısalığına ve zamanın önemine ilişkin feyizli hikayelerin olmazsa olmazıdır “kelebeklerin ömrünün 1 gün olduğu” hurafesi.

Kelebeklerin ömrü kısadır. Ancak, ömürleri sadece 1 (yazıyla bir) gün değildir. Genel kabul görmüş bu inanış yanlıştır.

Kelebeklerin ömürleri türlerine göre farklılık gösterir. Karşılaştıkları (hava, bitki örtüsü gibi) koşullar ile büyüklükleri de yaşam sürelerini etkiler. Ergin bir kelebeğin ortalama yaşam süresi 20-40 gün arasındadır (Daha fazlası için Teyit.org’un “Kelebeklerin sadece bir gün yaşadığı efsanesi doğru değil” başlıklı analizi, Biyologlar.com’un “Kelebeklerim Yaşam Döngüsü” başlıklı yazısı ya da “Life Span of Monarch Butterflies” başlıklı yazı okunabilir).

Kelebeklerin ömrü 1 gün değildir; ancak, ömrü 1 gün olan başka bir canlı vardır: Mayıs sineği. Ama konumuz bu değil.

Kelebeklerin Yaşam Döngüsü

Araştırıp, doğruyu bulup, basma kalıp laflardan, klişelerden, ezberlerden uzaklaşması beklenir köşe yazarlarından. Ancak kelebeklerin ömrü konusunda da bu durum söz konusu olamamış gibi.

Örnekleri aktaralım:

Gökhan Özcan‘ın Yenişafak Gazetesinde 10 Haziran 2013 günü yayınlanan “Hayat kaç gün?” başlıklı yazısından:

"Pisi pisi otlarının üstünde beyaz bir kelebek uçuşuyor. "Kelebeğin ömrü sadece bir gündür" diyor işin erbabı. İnsanların da öyle..."

İşin erbabı?

Neyse, devam edelim.

Mustafa Tezcan’ın Milat Gazetesindeki 2 Ocak 2017 tarihli “Yaşam sporu” başlıklı yazısından:

"Bazı kelebek türlerinin ömrünün 1 gün olduğu bilinir. Aynı gün içinde doğar, yaşar ve ölür."

Yaşar Sökmensüer’in Hürriyet Gazetesinde 16 Aralık 2010 günü yayınlanan “Kelebek ömrü” başlıklı yazısından:

"HER kelebeğin ömrü gerçekten bir gün müdür bilmiyorum." 

...

"Ve -takibi gerekenler dışında- sayfalarda kanatlanan bir çok haberin ömrü, aynı gün/o gün tükenir. Kelebek ömrü, işte. Zaten gazeteciler de erken ölür, hep öyle söylüyor haberden değil ama haberciden uzun ömürlü istatistikler. Ama her gün, hatta her an... Yani bir günlük ama tüm ömrünce hiç usanmadan, yılmadan, heyecanını yitirmeden kanat çırpan kaç canlı var?"

Bilmiyorum diyip geçiştirivermiş. Keşke biraz araştırsaymış.

Nil Aldemir’in T24’teki 1 Temmuz 2010 tarihli “Bir güve masalı: İstanbul çıplak!” başlıklı yazısından:

"İlk başlarda açık havada yemek yerken “Ay git bakayim keh keh,” “Benim parfümüm çiçek kokuyo, ondan,” türü nazik kelebek kovuşturma metotları uygulayan İstanbul sosyetesi, kâh ‘karnımda kelebekler uçuşuyor,’ ‘böbreğimde kelebekler zonkluyor’ türü aşk göndermelerine saygı zorunluğundan, kâh 1 günlük ömrü olduğu düşünülen bu hayvancağıza terbiyesizlik yapmamak düşüncesinden, olayı bozuntuya vermedi. “Ay tatlım hep bana geliyor, tabii hamam böcüsü olsa şu karşıdaki kokoşa giderdi” diye içten içe gurur duyanlar bile oldu."

 

Şecaat Arz Ederken Merd-i Kıbtî Sirkatin Söyler Mısrasını Yanlış Anlayan ve Atasözü Sanan Köşe Yazarları

“Nush ile uslanmayana etmeli tekdir, Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” berceste beytini, atasözü sananları ifşa etmiştik. Şimdi sıra bir başka berceste dizede:

“Şecaat arzederken merd-i kıptî sirkatin söyler”

18. yüzyıl Osmanlı sadrazamlarından Koca Mehmet Ragıp Paşa‘nın gazelinde yer alan bu mısra-i berceste, Mısır Beylerbeyliği sırasındaki tecrübelerini yansıtır.

“Meyan-ı güft ü gûda bed-meniş îhâm eder kubhun

Şecaat arzederken merd-i kıptî sirkatin söyler”

Günümüz Türkçesiyle karşılığı bu dizelerin şu şekilde:

Mayası bozuk olanlar, söz esnasında farkında olmadan kabahatlarini îma ederler. Nitekim Kıptî beyi de, kahramanlığını anlatmak için hırsızlıklarını örnek verir.

“Mayası bozuk olanlar, söz esnasında kabahatini farkında olmadan sezdirir/ima eder.

Kıbtî Beyi/Erkek Çingene de yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler/örnek verir.”

Bu darb-ı meselin yer aldığı gazelin tamamı ise şu şekildedir:

Harabatı görenler her biri bir haletin söyler
Safâsin nakleder rindân zâhid sıkletin söyler

Ser-âğâz eyleddkçe bahse bülbül revnak-ı gülden
Bezimde kulkul-i mînâ melek keyfiyyetin söyler

Tecellî neş’esin ehl-i şikem idrâk kabil mi
Behişt andıkça zâhid eki ü şürbün lezzetin söyler

Ne zabt-ı hâkim-i şer’î ne hükm-i zâbit-i aklî
Cünûn iklimini seyreyleyenler rahatın söyler

Miyân-ı güft ü gûda bed-meniş îhâm eder kubhun 
Şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin’ söyler 

Muvafıktır yine elbet mizaca şîve-i hikmet
Tabibin olsa da kizbi marîzin sıhhatin söyler

Perîşânî-yi hatır nükte-i ser-beste veş kaldı
Ne kimse hikmetin anlar ne Râgıb illetin söyler

 

Bu meşhur mısra, halkımız tarafından ya atasözü olarak nitelenir ya da anlamı tahrif edilerek aktarılır.

Koca Ragıp Paşa’ya ait olduğu için atasözü olarak nitelenemez. Olsa olsa vecize denilebilir.

Daha önemlisi ise şu: Mısradaki “merd-i kıbtî” kısmı “erkek çingene” olarak çevriliyor. Yanlış. Merd kelimesi, Türkçe anlamıyla “mert”, “yiğit” şeklinde kullanılmamıştır. Kullanılan “merd” (مرد) kelimesi, Farsça “erkek”, “adam” anlamına gelir. Merd-i Kıpti tamlaması Farsçadaki anlamıyla yani “erkek Kıpti (Çingene)” anlamına gelir bu durumda. Çingenin mert olduğu bir durum söz konusu değil. Erkek çingenenin lafzına atıf yapılmaktadır.

Ezcümle: mısranın doğru anlamı “Çingenenin merdi yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler” değil,  “Kıbtî Beyi/Erkek Çingene de yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler/örnek verir” şeklinde olmalı.

Tabiki, köşe yazarları bu yanlışlara düşmekten geri kalmadılar:

Merd-i Kıbtî’yi “mert çingene” olarak yorumlayarak hataya düşenler:

Mustafa Mutlu’un Vatan Gazetesinde 17 Şubat 2007 günü yayınlanan “Yüce Meclis bu kara lekeyi temizlemeli” başlıklı yazısından:

"Hani bizde “merd-i Kıptî şecaat arzederken sirkatin söyler” (çingenenin merdi, kendini överken hırsızlığını söyler) diye bir atasözü vardır ya; arkadaş “emeklerini takdir etmeyen” Başbakan’a sitem ederken bile, onun her dediğini yapmaya nasıl koşullandıklarını sergiliyor!"

Ekrem Kızıltaş‘ın Haber7’de 15 Temmuz 2013 günü yayınlanan “Namert Kıpti Saviris, şecaatini arz ederken sirkatini söyledi…” başlıklı yazısından:

"Bu söz, aslında Koca Ragıp Paşa'ya ait bir beyit olup, esası da: ''Şecaat arz ederken merdikıpti sirkatin söyler" şeklindedir ve: "Kıpti'nin mert olanı, yiğitliğini, kahramanlığını anlatırken hırsızlığını söyler" manasına gelir, biliyorsunuz.

Hayır öyle bir malumatımız yok. Kıptinin mert olanı anlamına gelmiyor o ifade. Haliyle, namert kıpti gibi bir kullanım da anlamsız hale gelir. İşte size malumatfuruşluk…

Mehmet Yakup Yılmaz‘ın Hürriyet Gazetesinde 10 Aralık 2013 günü yayınlanan “İşlerine gelmeyince oyun kirli oldu” başlıklı yazısından:

"Yoksa bu da Koca Ragıp Paşa’nın tarihe geçmiş “Merdi Kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler” sözünün günümüz versiyonu mu? (“Çingene’nin merdi, yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler” anlamına gelen ırkçı bir söz bu.)"

Cıks! O anlama gelmiyor…

Avni Özgürel‘in Radikal’deki 1 Mart 2012 tarihli “Talat Aydemir’den 28 Şubat’a” başlıklı yazısından:

"İnsana “Merdi Kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler” (‘Çingenenin merdi, cesaretine delil olarak hırsızlıkta gözükaralığını delil getirir’ manasında) dedirten bu durumu, yakın tarihten bir örnekle anlatayım"

Cem Küçük’ün Yenişafak Gazetesindeki 5 Temmuz 2012 tarihli “Soner Yalçın”ın Samizdat”ı” başlıklı köşesinden:

"Merdi kıpti şecaat arzederken sirkatin söyler. Yani Çingene''nin merdi kendini överken hırsızlığını övermiş. Soner Yalçın''ınki de tam bu durum."

Ümit Zileli‘nin Sözcü Gazetesinde 26 Ocak 2017 günü yayınlanan “Aynı korku filmi yine vizyonda!..” başlıklı yazısından:

"Çok eski, çok oturaklı bir özdeyiştir; sonu şöyle: “sirkatin söyler !” Türkçeye çevirirsek şöyle oluyor: -Çingenenin merdi, kendini överken aslında hırsızlığını söyler!.."

Esin Ergenç‘in Aydınlık Gazetesinde 21 Ekim 2016’da yayınlanan “Kıpti sirkatini söyledi” başlıklı yazısından:

"Duymuşsunuzdur bu sözü, “Merdi kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler” yani “çingenenin merdi kendini överken hırsızlığını söyler”."

Hıncal Uluç‘un 5 Şubat 2010 tarihli “Bakan var mı?” başlıklı yazısından:

"Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel akıl almaz bir ayıp yaparken, kendi suçunu da itiraf etti. Hani "Kıptinin merdi, şecaat arzederken.." Öylesi.."

“Kıptinin merdi” kullanımı yanlış. Mısradaki “merd”, Farsça erkek anlamına gelmekte.

Mustafa İsmet‘in Yeni Asya Gazetesinde 24 Ağustos 2013 günü yayınlanan “Mısra-i berceste” başlıklı yazısından:

"Kötü huylu adam, söz arasında çirkinliğini sezdirir. Çingenenin merdi yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler."

Ahmet Yıldız’ın Hakimiyet Gazetesindeki 19 Şubat 2014 tarihli “Aynaya Baktın mı?” başlıklı yazısından:

"“Şecaat arz ederken merdi Kıpti sirkatin söyler. Yani mert Kıpti terbiyesizliği ile övünür. Kendi gerçek yüzünü ortaya çıkarır."

Osman Özsoy da Yenişafak Gazetesinde yayılanan “Kendini ihbar eden 28 Şubatçı general” başlıklı yazısında bu hataya düşmüştü (Yenişafak Gazetesi Osman Özsoy’un yazılarını arşivden çıkardığı için bir bağlantı sunulamamaktadır).

Vecizeyi ya da mısrayı, “atasözü” zannedip hataya düşenler:

Oktay Yıldırım‘ın Aydınlık Gazetesinde 19 Mart 2017 günü yayınlanan “Türkav” başlıklı yazısından:

"Atalar sözüdür: Merdi kıpti şecaat arz ederken, sirkatin söyler…"

Sinan Aydın‘ın Samanyolu Haber’de 17 Ağustos 2016 günü yayınlanan “Suç duyurusunda bulunuyorum” başlıklı yazısından:

"'Merdi kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler.' atasözü gibi hukuksuzluk yaptıkları itiraf ediyorlar."

 

* İşbu ihtisapta Muhtesip.com arşivinden istifade edilmiştir.