Anasayfa » Tüm Yazılar » Anakronizm Örnekleri & Tespit Yöntemleri

Anakronizm Örnekleri & Tespit Yöntemleri

malumatfurusorg
anakronizm

Anakronizm Nedir?

 

Yunanca “geri, karşı” anlamına gelen “ἀνά” ve “zaman” anlamına gelen “khronos” kelimelerinin birleşimiyle oluşan anakronizm, Fransızca “anachronisme” sözcüğünün dilimize çevrilmiş hâli.

Anakronizm, Türk Dil Kurumu (TDK) tarafından “tarih yanılgısı”, Dil Derneği tarafından “olay tarihinde yanılma”, Nişanyan Sözlük tarafından “çağ dışı, zamana uymayan” şeklinde tanımlanmaktadır.

Anakronizm, “tarihsel aykırılık”, “tarihsel yanılgı”, “tarih yanılsaması”, “çağ yanılsaması”, “tarihlendirmede yanılgı”, “bir olgunun aktarıldığı tarih ve çağ ile uyumsuzluğu”, “yanlış tarih algısı”, “kronolojik uyumsuzluk”, “bir kavram veya olayın gerçek tarihsel bağlamı dışarısına çıkartılması” olarak da ifade edilebilir. TDK’nın 1978 yılında yayımladığı Özleştirme Kılavuzu’nda anakronizm sözcüğüne karşılık olarak “çağaşım, çağaşımsal” sözcüklerine yer verilmişti.

Kronolojik bir tutarsızlığı işaret eden anakronizmin anlamı “herhangi bir olay ya da varlığın içinde bulunduğu zaman dilimi ile kronolojik açıdan uyumsuz olması” şeklinde özetlenebilir.  Anakronizm, “Meydana geliş tarihi kesin olarak bilinen bir olayı, yaşadığı zaman belli olan bir kişiyi, değişik bir tarihte geçmiş yahut yaşamış gösterme” eylemidir.

Zaman dizimsel bir yanlışı tanımlayan anakronizm, tarihsel olguları içinde gerçekleştikleri ve / veya ait oldukları tarih bölgesinin içinden alıp yalıtmak ve onları başka bir tarih bölgesi içindeymişler gibi gösterme eylemidir.

Tarihî olgunun var olmadığı bir dönemde varmış gibi düşünülmesi ve yansıtılması, insanları yanlış yönlendirmek adına sıklıkla başvurulan bir eylem. Anakronizm, kasten ya da sehven gerçekleştirilmiş olabilir. Belirli bir zamana ait vakalar, olgular ya da şahıslar tarihsel gerçekliği tahrif edilerek başka bir döneme ait sunulmuş olabilir.

Battalgazi konulu bir sinema filminde kol saati takılması, Kara Murat konulu bir filmde arka planda uçağın görülmesi, kemanın icadının öncesindeki dönemi konu edinen bir tarihî dizide keman çalınması, (Balyoz Davası iddianamesindeki ya da Atatürk’ün zehirlendiğinin itiraf edildiği öne sürülen mektuptaki gibi) henüz bulunmadan önce Microsoft fontlarının kullanılması, Elif Şafak’ın bir romanında Mevlânâ’ya domates yedirmesi gibi unsurlar anakroniktir. Bu gibi hataların yanı sıra kasıtlı şekilde gündemi manipüle etmek ya da kendi tezini desteklemek amacıyla sıklıkla tarihî olayların ya da olguların içerisinde geçtiği dönemin özellikleriyle uyumsuz şekilde sunulabilmektedir (Yazının devamında sunulan anakronizm içeren örnek iddialara göz atabilirsiniz).

Yazıldığı dönemde henüz dile girmemiş kelimelere yer veren ya da henüz gerçekleşmemiş olaylara atıf yapan eserlerin sahihliği de kronolojik uyumsuzluk içerip içermediğine yönelik bu yönde bir incelemeyle değerlendirilebilir. Örneğin, 19. yüzyılda Namık Kemal tarafından dile sokulan “yurttaş” sözcüğünün Osmanlı’nın yükseliş döneminde bir eserde geçmesi ya da bir şahıs tarafından kullanılmış olması beklenemez.

Tarihî bir vakanın ya da geçmişten bir şahsiyetin ilgili dönemin koşullarına göre değil de günümüz şartlarına göre değerlendirilmesi de anakronizm olarak değerlendirilir. Dönemin gerçeklerine, zamanın ruhuna aykırı görüşler de anakronik olarak nitelenebilir.

 

Anakronizm Hatasına Düşen İddialar

Tarihî şahsiyetlere atfedilen söylemlerin, vecizelerin ve şiirlerin, dile getirildiği içinde bulunduğu zaman dilimi ile kronolojik açıdan uyumsuz olmaması, eserin oluştuğu döneme ait olmayan özellikleri taşımaması gerekir. Dile getirildiği zaman ve mekân açısından uyumluluk arz etmeyen, içerisinde bir mantık hatası barındıran ifadelerin sahih olmayacağı kolaylıkla anlaşılabilir.

Daha önce Malumatfurus.org’da yayımladığımız anakronik hata barındıran iddialara ilişkin incelemelerle örnekleyelim…

 

Hacı Bayram-ı Velî’nin (1352-1430) İstanbul Fatihi Sultan II. Mehmet’in (1432-1481) babası Sultan II. Murat’a (1404-1451) “İstanbul’un fethi bizim köse ile şu beşikteki bebeğe nasip olacak” ya da başka bir rivayete göre “İstanbul’un fethini şu çocukla (II. Mehmet) bizim köse (Akşemsettin) görür” dediği rivayetinin, Hacı Bayram-ı Velî Fatih Sultan Mehmet doğmadan 2 yıl önce vefat ettiği göz önünde bulundurulduğunda gerçeği yansıtmadığı anlaşılabilmektedir. 

Hacı Bayram Veli’nin “İstanbul’un Fethini Şu Çocukla Bizim Köse Görürler” Dediği İddiası

 

II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden 25 yıl önce ölen Osmanlı devlet adamı Mithat Paşa’nın, 2. Abdulhamit’in devrilmesinden sonra “Biz sadece Abdulhamid’i yıkmaya odaklandık onu hiç düşünmemiştik” şeklinde bir söz söylemiş olma ihtimali bulunmuyor. 

Mithat Paşa’nın 2. Abdulhamit’in Devrilmesinden Sonra “Biz Sadece Abdulhamid’i Yıkmaya Odaklandık Onu Hiç Düşünmemiştik” Dediği İddiası

 

“Semaverin üstündeki demlik burnunu ne kadar havaya kaldırırsa kaldırsın, küçük bir bardak karşısında eğilmeye mahkumdur” ifadelerinin Yunus Emre’ye ait olması mümkün değil. Yunus Emre içinde “semaver” kelimesi geçen bir şiir ya da söz dile getirmiş olduğuna yönelik iddia doğru olamaz. 14. yüzyılın başlarında vefat eden Yunus Emre’nin 18. yüzyılda Rusya’da kullanılmaya başlanan (Rusça kendi kaynatan “sam-o-var”dan türetilen) semavere atıf yapması beklenemez. 

Yunus Emre’nin İçinde “Semaver” Kelimesi Geçen Şiirinin Olduğu İddiası

 

Balık Ayhan’a ilk darbukasını Mahir Çayan’ın verdiğine dair anlatılan hikâye asılsızdır. Balık Ayhan, bu hikâyeyi kendisinin uydurduğunu ikrar etmiştir. 1972 yılında öldürülen Mahir Çayan, 1980 yılı darbesinden önce Balık Ayhan’a darbuka vermiş olamaz.

Balık Ayhan’ın İlk Darbukasını Mahir Çayan’ın Aldığı İddiası

 

Dönemin Roma İmparatoru Neron’un Roma yanarken keman çaldığı iddiası doğru olamaz. Çünkü, İmparator Neron’un yaşadığı dönemde keman yoktu.

Roma Yanarken İmparator Neron’un Keman Çaldığı İddiası

 

Hristiyanlığın öncesine dayanan 2300 yıllık İncil’in ele geçirildiğini aktaran KJ’lere rastlamıştık.

 

iki bin üç yüz yıllık incil

 

2300 yıllık incil

 

TRT Haber‘de 1400 yıllık İslâm dininin mabedi için “3 bin yıllık cami” tanımı da yapılmıştı. Halbuki doğru ifade “Osmanlı döneminde cami olarak kullanılan 3000 yıllık yapı” şeklinde olmalıydı.

 

3000 yıllık cami

 

Bülent Erandaç ile Birinci Dünya Savaşı

Takvim Gazetesi’nde 14 Aralık 2015 günü yayınlanan “1. Dünya Savaşının Son Perdesi” başlıklı köşe yazısında Bülent Erandaç, I. Dünya Savaşı’na değinirken mühim 2 hata yapmış:

"Savaşın sonunda imzalanan Sykes-Picot Anlaşması'nın sadece huzursuzluk, kargaşa, acı, gözyaşı ve zulüm getirdiğini, Osmanlı'nın boşalttığı alanı doldurmadığı çok iyi anlaşıldı."

Sykes-Picot, I. Dünya Savaşı sonunda değil, Savaş sürerken 1916 yılında imzalanmıştır.

"Ortadoğu'da hala süren fitnelerin en önemli kaynaklarından olan İngiliz ajanı Lawrence şöyle diyordu: 'Birinci savaş, Türkler'in askeri gücüne değil, zihinlerine ve kalplerine karşı verilen bir savaştır.'"

Arabistanlı Lawrence’ın sözünün orjinali, “‘Bu savaş, Türklerin askeri gücüne değil, zihinlerine ve kalplerine karşı verilen bir savaştır'” şeklindedir. Lawrence bu sözü söylediğinde henüz II. Dünya Savaşı patlak vermemişken, ilk Dünya Savaşı’nı -2. sinin ortada ve ufukta olmadığı durumda- “birinci” olarak nitelemesi zaten mantıksızdır.

 

I. Dunya Savasi

 

Murat Bardakçı ve Zübeyde Hanım’ın Vefat Tarihine Dair Anakronizm

Murat Bardakçı, Habertürk Gazetesi‘nde 8 Nisan 2018 tarihinde yayınlanan “Atatürk’ün kızkardeşi Makbule Hanım ‘Geçinemiyorum’ deyip CHP’den yardım istemiş ama parti talebini reddetmişti” başlıklı yazısında Mustafa Kemal Atatürk’ün kızkardeşi Makbule Hanım’ın ve annesi Zübeyde Hanım’ın Cumhuriyetin ilânından sonra Ankara’da birlikte kaldıklarını iddia etmiş:

"Doğum tarihi hakkında kaynaklarda 1885 ile 1889 arasında değişik seneler verilen, Ankara’da bulunan kabrindeki mezartaşında ise 1892 yazan Makbule Hanım, ağabeyinin Cumhurbaşkanı olmasının ardından annesi Zübeyde Hanım ile bir müddet Ankara’da yaşadı."

Ancak, bu iddianın yanlış bir yönü var.

Herkesin mâlumu olduğu üzere Cumhuriyet 29 Ekim 1923 tarihinde ilân edildi ve Atatürk aynı tarihte Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan seçimle Cumhurbaşkanı seçildi. Halbuki, Zübeyde Hanım Cumhuriyetin ilânından yaklaşık 9 ay önce 14 Ocak 1923 tarihinde vefat etmiştir.

Zübeyde Hanım, 14 Haziran 1922’de Atatürk’le Adapazarı’nda buluşmasının ardından Ankara’ya gelerek bir süre bu şehirde kalmıştır. Ancak, Ankara’nın iklim şartlarının sağlığını olumsuz etkilemesi nedeniyle tedavi için İzmir’e gitmiştir. İzmir’de de 14 Ocak 1923 günü Latife Hanım Köşkü’nde hayata gözlerini yummuştur.

Dolayısıyla, Makbule Hanım’ın ve annesi Zübeyde Hanım’ın Atatürk Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Ankara’da birlikte kaldıkları iddiası doğruyu yansıtmamaktadır.

 

Markar Esayan Almanya’nın Teslim Olması ve Japonya’ya Atılan Atom Bombalarının Zamanlamasında Anakronizme Düşmüş

Markar Esayan, Akşam Gazetesi’nde 12 Kasım 2016 günü yayınlanan “Batıda karanlık çağ başladı mı” başlıklı yazısında, Almanya’nın 2. Dünya Savaşı sonuna doğru teslim olma tarihi ile Japonya’ya atılan atom bombalarının zamanlamasını karıştırmış.

"İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Almanya ve Japonya’nın teslim olması an meselesi iken, atom bombasının kullanılmasına dönük bir tartışma yaşanmaktaydı"

Almanya 2. Dünya Savaşı’ndan 7 Mayıs 1945 tarihinde açıkladığı koşulsuz teslim ile çekilmişti. Hiroshima ve Nagazaki’ye ise atom bombaları ABD tarafından 6 ve 9 Ağustos 1945 tarihlerinde atılmıştı.

Japonya’ya atılan atom bombalarının, Japonya’nın teslim olmaya yaklaştığı bir dönemde atıldığına dair analizler mevcuttur. Ancak, Hiroshima ve Nagazaki, Almanya’nın tesliminden yaklaşık 3 ay sonra atom bombalarının kurbanı olmuştu. Almanya’nın teslim olması an meselesi iken değil.

 

İsmet Berkan ve Harun Reşid – İmam Gazali Anakronizmi

İsmet Berkan, Hürriyet Gazetesi’nde 8 Ekim 2016 günü yayınlanan “Bizim medresemiz neden üniversite olamadı?” başlıklı yazısında mühim bir hata yapmış:

"Kemal Gürüz'ün dikkat çektiği bir başka nokta, Harun Reşid'in Gazali'yi ve düşüncesini tercih etmesinin arkasında devletin birliğini ve düzeni koruma kaygılarının öne çıkması."

İsmet Berkan, Harun Reşid’e (Ö: 809), ölümünün yaklaşık 2,5 asır sonrasında dünyaya gelen İmam Gazali’yi (D: 1058-Ö: 1111) tercih ettirmiş. Back to the future…

 

Yusuf Kaplan ve Selçuklu Tarihi Anakronizmi

Yusuf Kaplan, 25 Ekim 2015 tarihinde Yeni Şafak Gazetesi’nde yayımlanan “Ölüm-kalım savaşı, diriliş ve varoluş hamlesi” başlıklı köşe yazısında çok mühim bir kronoloji hatası yapmış:

"Moğol fırtınası dinmeden Haçlı saldırısı sökün ediyordu: Bu kez Batı'dan da ölümcül bir fırtına esiyor, İslâm dünyasını iki cehennem ateşi arasında bırakıyordu. Bir yanda Doğu'nun barbarları Moğollar, öte yanda Batı'nın haydutları Haçlılar, İslâm dünyasına handiyse belini doğrultamayacağı büyük bir darbe vuruyordu. 
İslâm dünyası, ilk ölüm-kalım savaşıyla karşı karşıyaydı. 
İşte tam bu sırada, karanlığın en zifirî noktaya ulaştığı o en zor anda Allah Teâlâ tarihe müdahale etti: Selçukluları tarihe girdirdi. Bütün umutların söndüğü bir zamanda, Selçuk çocukları, hem can çekişen Abbasî Sarayı'na girdi, Abbasî topraklarında yeni bir düzen kurdu; hem de Bağdat'tan kuzeye, Anadolu içlerine yürüdü Hakikat Sancağı'nı yere düşürmedi; iki asır içinde Balkanlara kadar uzanacak ve yaklaşık binyıl sürecek bir yolculuğun tohumlarını ekti. 
Önce Moğolları defetti; sonra Haçlıları. 
Burada sorulması ve izi sürülmesi gereken hayatî soru şu: Selçuk çocukları, nasıl oldu da, ne yaptılar da, Doğu'dan ve Batı'dan İslâm dünyasını kasıp kavuran iki büyük dalgayı, iki ürpertici, yok edici ölümcül saldırıyı püskürtmeye muvaffak oldular?"

Yusuf Kaplan’ın yol açabileceği anakronizm tehlikesini gidermek gerek.

Selçukluların tarih sahnesine girişi Haçlı Seferleri ve Moğol istilası nedeniyle umutlar tükenmekte iken olmadı.

Büyük Selçuklu Devleti 1037 yılında kuruldu, 1040 Dandanakan, 1071 Malazgirt…

Sultan Sencer’in ölümüyle Büyük Selçuklu Devleti 1157’de tarihe karıştı.

Haçlı Seferleri 1095-1272 yılları arasında gerçekleşti.

Moğollar 13. yüzyılda çevre coğrafyalarını istilaya başladı.

Anadolu Selçuklular, 1243 Kösesağ Savaşında Moğollara yenilerek yıkılma sürecine girdi.

Anadolu Selçuklu Devleti 1077-1308 arasında hayattaydı.

Selçuklular Moğolları def etmedi, aksine yıkılmalarına yol açtı Moğol akımları. Selçukluların Moğollara karşı önemli bir askeri zaferi de bulunmamaktadır.

Yusuf Bey, Selçukluların tohumlarını attığı Osmanlıların Moğolları “defettiğini” ima etmesi durumunda da belirtmek gerekir ki, Osmanlı Devleti’nin Moğollar karşısında bir askeri zaferi olmamıştır. Cengiz Han’ın vefatı sonrası Moğol İmparatorluğu’nun askeri ve siyasi bütünlüğünün kurulamaması sonrasında Anadolu’daki Moğol nüfuzu azalmıştır ve bu hususta Osmanlı ve Selçuklu Devletlerinin yoğun bir etkisi olmamıştır.

Galiba, bu kadarı yeterli olur.

 

yusuf kaplan ve anakronizm

 

İLAVE NOT:

Yusuf Kaplan, 26 Ekim 2015 günü Yeni Şafak Gazetesi’nde yayımlanan “Selçuklu mayası, Osmanlı ruhu ve hakikat medeniyeti soluğu” başlıklı köşe yazısında konuyu daha da açarak doğru bilgiyi aktarmış:

Geleceğim nokta hayatî: Moğol ve Haçlı saldırıları 13. ve 14. yüzyıllarda İslâm dünyasını kasıp kavurdu. 1258'de Bağdat, 1326'da Kurtuba düştü. 1492'de Gırnata'nın da düşmesiyle birlikte Endülüs tarihten silindi. Daha öncesinde Moğol ve Haçlı saldırılarına handiyse tek başına göğüs geren Selçuklu Moğollarca tarihten silinmişti.

 

Abdulkadir Selvi’nin Rus Büyükelçi Karlov Hakkındaki Hatası

Abdulkadir Selvi, Hürriyet Gazetesinde 24 Ocak 2018 günü yayınlanan “Rusya’nın Afrin Mesajı Neydi” başlıklı yazısında 19 Aralık 2016 tarihinde suikaste uğrayan Rus Büyükelçi Karlov suikastına ilişkin bazı olayların tarihlerini karıştırmış ve Büyükelçi Karlov’un krizi çözmek üzere olduğu sırada öldürüldüğünü iddia ederek hataya düşmüştü:

"Rus uçağının düşürülmesinin ardından Türk-Rus ilişkilerinin düzelmesi için çaba gösteren Rus Büyükelçisi Karlov, FETÖ suikastına kurban gitti. Karlov suikasttan birkaç saat önce buluştuğu yetkililere, Putin'in mesajını iletmişti. Özür tartışmalarının yaşandığı bir sırada Karlov, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "üzüntülerini bildirmesi" durumunda Putin'in bunu kabul edeceği bilgisini vermişti. Birkaç saat sonra FETÖ'cü suikastçı tarafından öldürüldü."

Abdulkadir Selvi, Karlov’un Türk-Rus ilişkilerini düzeltmeye çalıştığı bir sırada öldürüldüğünü iddia etmişti; lâkin durum pek öyle değildi.

Türkiye-Rusya arasındaki ilişkiler 24 Kasım 2015 tarihinde bir Rus savaş uçağının düşürülmesinden sonra gerilmişti. Bu kriz,Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 9 Ağustos 2016 tarihinde St.Petersburg’daki buluşmasıyla giderilmişti. Dolayısıyla Karlov’un suikaste kurban gittiği tarihte kriz artık çoktan geride kalmıştı.

Bu hatasının kamuoyunda dile  getirilmesinin ardından Selvi’nin Hürriyet internet sitesindeki yazısında değişiklik yapılarak, özür ve krizin giderilmesine ilişkin bölüm çıkarılarak aşağıdaki hale getirilmişti:

"2- Rus uçağının düşürülmesinin ardından Türk-Rus ilişkilerinin düzelmesi için çaba gösteren Rus Büyükelçisi Karlov, FETÖ suikastına kurban gitti. Karlov suikasttan birkaç saat önce buluştuğu yetkililere, Putin’in mesajını iletmişti. Birkaç saat sonra FETÖ’cü suikastçı tarafından öldürüldü."

 

Fatin Dağıstanlı ve Ebussuud Efendi’nin Mentorluğu

Fatin Dağıstanlı, Bugün Gazetesi’nde 29 Şubat 2016 günü yayınlanan “Erdoğan, De Gaulle’ün yaptığını yapmalı” başlıklı yazısında Ebussuud Efendi konusunda anakronizme uğramış:

"Osman Gazi’nin yanında yol gösterici olarak Şeyh Edebâli, Fatih Sultan Mehmet’in yanında Akşemsettin, Yavuz Sultan Selim ve cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın yanında ise Ebu Suud Efendi ve Zembilli Ali Efendi gibi dönemin en âlimleri bulunmuştur."

Ezberden konuşurken Fatin Bey “Selim”leri karıştırmış. Ebussuud Efendi (ki isminin doğru yazılışı Ebu Suud değildir), 1520’de vefat eden Yavuz Sultan Selim, yani I. Selim döneminde değil II. Selim döneminde etkin rol oynamıştır.

 

Yalçın Doğan ve Wagner’in Hitler Hayranlığı

Yalçın Doğan, Hürriyet Gazetesi’nde 6 Aralık 2014 günü yayınlanan “Yavuz Bingöl Çok ‘İnsani'” başlıklı yazısında Martin Heidegger’e değinirken ünlü kompozitör Richard Wagner hakkında anakronizme düşmüş:

"Felsefenin ünlü isimlerinden Heidegger, Hitler'in yakın çevresinde, ünlü kompozitör Wagner gibi Hitler hayranı"

Yalçın Doğan, 1883 yılında hayatını kaybeden Richard Wagner’in 1889 yılında hayata gözlerini açan Hitler’e hayranı olduğunu iddia etmiş.

Richard Wagner 1883 yılında hayatını kaybetmiştir. Haliyle, 1889 yılında hayata gözlerini açan Hitler’in bir hayranı olması olasılığı sıfırdır. Tam aksine, Hitler fanatik bir Wagner hayranıdır.

 

Richard Wagner Rudolf Eichstaedt

 

Melih Aşık ve Çiçero’nun Hristiyanlıkla İlgisi(zliği)

Melih Aşık, Milliyet’teki 4 Nisan 2013 tarihli “Akil’ler huzurda!” başlıklı yazısında, imzasız ihbarlar konusuna değinirken, Çetin Yetkin’in “Bir Savcının Not Defterinden” isimli kitabındaki bir örneği okuyucularıyla paylaşmış:

"Prof. Çetin Yetkin, “Bir Savcının Not Defteri’nden”adlı kitabında Romalı düşünür Çiçero’nun yazılarını aktarıyor. Bundan 2000 yıl önce... Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde bu dine gizlice girenleri birileri imzasız mektuplarla ihbar eder, cezalandırılmasını sağlarmış. Trabzon Valisi durumu imparatora bildirdiğinde imparator bu şekilde işlem yapılmamasını emretmiş, imzasız ihbarın “çağdışı” olduğunu bildirmiş..."

Eğer Melih Aşık yanlış anlamadıysa ve Çetin Yetkin’in kitabında aynen bu şekilde yazıyorsa, hem Yetkin, hem de incelemeden Yetkin’den alıntı yapan Melih Aşık büyük bir yanılgı içindeler.

Zira, yazıda bahsi geçen Çiçero, MÖ.106-MÖ. 43 tarihleri arasında yaşamıştır. Milattan veya başka bir deyişle Hz. İsa’nın doğumundan önce ölmüş olan Çiçero’nun Hristiyanlık dönemiyle alakalı bilgisinin olması ve bu konuda yazılar yazmış olması imkansızdır.

 

Deniz Gökçe ve Süveyş Kanalının İşgaline Dair Hatası

Deniz Gökçe 24 Eylül 2015 tarihli “Mülteci, Göçmen ve Avrupa” başlıklı yazısında kendini anakronizm rüzgarına kaptırmış ve Süveyş Kanalı’nın işgaline dair hataya düşmüş:

"Bugün Ortadoğu’da başımıza gelen birçok tür bela aslında 1900-1920 arasındaki geçmiş tarihten kaynaklanan olaylar. Ne olmuştu o günlerde? Fransızlar daha önce Süveyş Kanalı’nı işgal edip, İngilizleri oradan geçirmemeye başlamışlardı. Bunun üzerine İngilizler karadan sömürgeleri Hindistan’a gidebilmek için o zamanlar Osmanlı eyaletlerinden oluşan Ortadoğu’ya saldırmışlardı. Osmanlı’yı yenebilmek için de Hicaz Emiri Hüseyin’i üç çocuğuna birer krallık verme vaadiyle yanlarına almışlar ve Arap desteği sağlamışlardı."

Gökçe, İngilizlerin Ortadoğu’daki Osmanlı topraklarını işgalini Uzak Doğu’daki sömürgelerine ulaşımı güvence altına almak için yaptığını iddia etmekle hata etmiş. Ancak asıl hata, Fransızların 1900-1920 yılları arasında İngilizlerden önce Süveyş Kanalı’nı işgal ettiğini iddia etmesi. Unutulmamalı ki Süveyş Kanalı 1882 yılında İngilizlerce işgal edildi ve bu yılın ardından Fransızların Kanal’a müdahiliyeti kalmadı.

 

Süveyş Kanalı

 

Mehmet Barlas ve I. Dünya Savaşı

Mehmet Barlas, Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Gerçekler dünyasından ancak şiirlerle kaçılabilir” başlıklı 27 Aralık 2015 tarihli yazısında 4 Nisan 2011 tarihinde yayınlanan “Biz hem bize hem de tüm dünyaya benzeriz” başlıklı yazısının metnini tekrar kullanmakla kalmayıp yaptığı önemli bir hatayı tekrarlamış:

"Oysa 1'inci Dünya Savaşı sonunda yenilen imparatorlukların tümü çöküp dağılmış, bunlardan pek çoğu da cumhuriyet olmuştur. Bunlara örnek olarak Alman İmparatorluğu'ndan çıkan "Weimar Cumhuriyeti"ni, Avusturya Macaristan İmparatorluğu'ndan çıkan "Avusturya Cumhuriyeti"ni gösterebiliriz. Neticede Rus Çarlığı da 1'inci Dünya Savaşı yenilgisi sonunda "Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri" olarak yeniden doğmamış mıdır?"

Rusya İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı’nda itilaf devletleri arasındaydı. Mehmet Barlas’ın iddiasının aksine I. Dünya Savaşı’nda yenilen grup arasında değildi. I. Dünya Savaşı henüz sona ermeden meydana gelen 1917 Ekim Devrimi neticesinde yıkılarak yerini Rusya Federal Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne (RFSSC) bırakmıştır. 1917’de ve izleyen yıllarda kurulan diğer bağımsız sovyet cumhuriyetleri 1922’de RFSSC’nin güdümüyle SSCB’yi kurmuşlardır. Yeniden doğduğu iddia edilen isim de “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri” değil, RFSSC, akabinde ise SSCB yani Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’dir.

 

Muhammed Berdibek ve Darbeler Tarihi

Yenişafak Gazetesi internet yazarlarından Muhammed Berdibek, 8 Ağustos 2016 tarihli “Kısa darbeler tarihi” başlıklı yazısında yine bir takım yanlışlara düşmüş:

"Modern tarihin ilk darbesi ise ilk kez 1799'da Napolyon'un Fransa yönetimine el koymasıyla yaşandı."

Modern yani çağdaş tarihin aydınlanma süreci olarak adlandırılan (17. yy.) dönemin ya da sanayi devriminin akabinde başladığı kabul edilir. Sanayi Devriminin mihenk taşı buhar makinesinin James Watt tarafından geliştirildiği 1764-1781 yılları arası dönemin Modern çağın başlangıcı olduğunu farz ettiğimizde bile Muhammed Berdibek’in modern tarihin ilk darbesinin Napolyon tarafından yapıldığı iddiası boşa çıkmaktadır. Çünkü 1799 yılının hemen öncesinde de birçok darbe gerçekleştirilmişti.

1750-1799 arasında gerçekleştirilen darbeleri de incelemek yerinde olacaktır…

"Örneğin dünya siyasi tarihinin en çok bilinen imparatorlarından Julius Sezar, darbe kurbanı olarak tahtını kaybetti."

Öncelikle, bahsettiği Roma Diktatörünün adını tarzanca aktarmış. Orjinal ismi Julius Caesar, Türkçe karşılığı da Jül Sezar’dır. Julius Sezar değil.

İkinci olarak, Jül Sezar’ın bir darbe ile tahta oturduğu gerçeğini gözden kaçırmış.

"İlk örneklerine Antik Yunanistan ve Hindistan kent devletlerinde rastlanan askeri darbeler, Roma İmparatorluğu döneminde de oldukça yaygındı."

Tarihte ilk darbelerin yaşandığı coğrafi bölgeler arasında Orta Doğu’yu saymamak yanlış bir hareket olur.

İsrail Krallığında M.Ö. 840’ta gerçekleşen ve sonucunda Ahab’ın hanedanlığının yerini Jehu Hanedanlığına bıraktığı darbe tarihin bilinen en eski darbelerindendir.

 

Hakkı Yalçın Tevellüdü Yetmediği Halde Televizyonun İcadına Tanıklık Ettiğini İddia Etmiş

Hakkı Yalçın, Takvim Gazetesinde 11 Ocak 2017 günü yayınlanan “Sevgilim Güneş” başlıklı yazısında televizyonun icadı esnasında hayatta olduğunu ima etmiş:

"Televizyon icat edildiğinde, tanıdığım yaşlı insanlar "şeytan icadı" dese de bana sihir gibi gelmişti.."

Hakkı Yalçın 1958 doğumluymuş.

Televizyon ise 1923 yılında John Logie Baird tarafından icat edildi.

Hakkı Yalçın’ın televizyonun icat edildiğinde değerlendirme yapması mümkün değil yani.

Aslında, Hakkın Yalçın’ın tevellüdü renkli televizyonların bulunduğu zamana dahi yetişmiyor ki bu tür bir değerlendirmeyi yapabilsin.

 

Fehmi Koru ve 17 Aralık Tapeleri

Fehmi Koru, Habertürk Gazetesi’nde 21 Aralık 2015 günü yayınlanan “Gerçeği -yeniden- açıklıyorum” başlıklı yazısında 18 Aralık 2013 günü akşamı eski Cumhurbaşkanı Gül ile tapeleri konuştuğunu iddia etmiş:

"17 Aralık’taki ilk saldırıdan itibaren yazdıklarım ve söylediklerim arşivde. Ertesi akşam (18 Aralık), Ankara’da, Çankaya Köşkü’nde, Cumhurbaşkanı Gül ile görüşürken, rahatsızlığını fark ettim. Çok kızgındı. Tapelerin sağlıklı olduğuna inanmıyor, bütün belirtiler aynı kaynağı işaret ettiği halde, Cemaat’in böyle bir fesadı yapmış olabileceğine akıl erdiremiyordu."

17 Aralık operasyonunun hemen ertesi günü yani 18 Aralık günü “tapeler” yayınlanmamıştı ki Fehmi Koru gidip Cumhurbaşkanı Gül ile tapeleri konuşsun. 18 Aralık 2013 gecesi Muammer Güler’e ait olduğu iddia edilen ses kaydı yayınlanmış olup, öncesinde bir ses kaydı/tape yayınlanmamıştı (Bkz kronoloji). Bu durumda Fehmi Koru’nun iddiası boşa çıkmaktadır.

 

Oya Aydoğan ve George Orwell’in 1984 Romanı

15 Kasım 2015 tarihinde Vatan Gazetesi’nde yayınlanan “Big Brother Türkiye 28 Kasım’da başlıyor” başlıklı köşe yazısında Oya Aydoğan, George Orwell’in ünlü “1984” romanına atıf yapmak istemiş.

“Ömer Özgüner, formatın yaratıcısı John De Mol’un bu projeyi George Orwell’in 1954 adlı romanından esinlenerek yarattığına değindi.”

Ancak görünen o ki, romanın adını 30 yıl erkene almış. Ancak tabiki, bu durum ufak bir klavye hatasından da kaynaklanmış olabilir.

 

1984 kitap

 

Şeref Oğuz ve Dünyaların Savaşı Romanı

Şeref Oğuz, Sabah Gazetesi’nde 23 Ekim 2016 günü yayınlanan “Marslı istilası” başlıklı yazısında, Orson Welles’in 1938 yılında Dünyalar Savaşı romanını radyoda haber bülteni olarak aktarmasını konu edinmiş; ancak, bahse konu romanın yayın tarihini yanlış aktarmış:

"Radyon o zamanki etkisi, bugünün internet gücüyle kıyaslanabilir. 20 Ekim 1938'de Orson Welles, kurucusu olduğu Mercury Tiyatrosu'nun radyo üzerinden yayınlamayı denedi. Piyasaya yeni çıkmış; H. G. Wells'in Dünyalar Savaşı romanındaki Marslıların dünyayı işgalini, gerçekmiş gibi, radyo haberi olarak sundu. Kızılca kıyamet o zaman koptu ve "Marslılar dünyalıları sinek gibi öldürüyor" cümlesiyle milyonlarca Amerikalı, sokağa döküldü. Defalarca "bu bir kurgu, radyo tiyatrosu" dense de panik, uzun süre giderilemedi."

H. G. Welles’in Dünyalar Savaşı (orjinal adıyla The War of the Worlds) adlı bilim kurgu romanı ilk kez 1898 yılında piyasaya fiziken çıkmıştı. Şeref Oğuz’un aktardığı gibi 1938 yılında piyasaya yeni çıkmış halde değildi.

 

Hüseyin Özay Bir AKP’liden İtirafçı Olarak Söz Ederken Süleyman Soylu’ya İlişkin Hataya Düşmüştü

Eski Taraf Gazetesi’nin yazarlarından Hüseyin Özay, 30 Mart 2014’te yapılan yerel seçimlerde usulsüzlük yapıldığına ilişkin bir AKPlinin vicdani rahatsızlığını aktardığını belirttiği 12 Ocak 2015 günü yayınlanan “Seçimi böyle kazandık” başlıklı yazısında Süleyman Soylu’ya ilişkin bir hataya düşmüştü:

"Can güvenliği nedeniyle ismini vermek istemediğini öne süren AKP Seçim Bürosu’nda görevli personel, 2011 yılında AKP Genel Başkan Yardımcısı Süleyman Soylu’nun ekibine katıldı."

Süleyman Soylu, 2011 yılında AKP’de değildi ki Genel Başkan Yardımcılığı görevini üstlenmiş olsun.

Süleyman Soylu, 5 Eylül 2012 tarihinde düzenlenen törenle resmi olarak AK Parti’ye geçmişti. Haliyle, Hüseyin Özay’ın bahsettiği kişinin 2011 yılında AKP çatısı altında Süleyman Soylu’nun ekibinde yer alıyor olması da ihtimal dışı.

 

Yavuz Bahadıroğlu ve 17-25 Aralık ile Gezi’nin Zamanlaması

Yavuz Bahadıroğlu, Yeni Akit Gazetesi’nde 10 Ağustos 2016 tarihli “Türkiye üzerine İngiliz Projeleri (4)” başlıklı yazısında 17-25 Aralık operasyonları ile Gezi parkı protestolarının zamanlamasına dair bir yanlış yapmış:

"Sonrasında 17-25 Aralık darbesi geldi. Milletin en hassas olduğu akçeli işlerden vurmaya çalıştılar. Tutturamayınca da “Gezi Olayı” patlak verdi cepheden taarruza geçtiler."

Gezi Parkı protestoları 2013 yılı Mayıs ayı sonunda patlak vermişti. 17-25 Aralık operasyonları ise 2013 yılı sonunda gerçekleşmişti. Yani, Yavuz Bahadıroğlu’nun belirttiğinin aksine, Gezi parkı protestoları 17-25 Aralık’tan önce patlak vermişti.

 

Ertuğrul Özkök Mitterand Yerine Chirac’ı Koltuğa Oturtmuştu

Ertuğrul Özkök, Hürriyet Gazetesinde “Allah’ım… 30 yıl sonra nasıl böyle bir dünya…” başlıklı 20 Temmuz 2017 tarihli yazısında 1987 yılında Fransa’da Cumhurbaşkanı pozisyonunu üstlenen kişiyi karıştırmış:

"Bu ağacın adını ilk defa 30 yıl önce kızım Gülümsün’den işitmiştim. Doçentlik unvanımı alıp üniversite öğretim üyeliğinden ayrılmış ve Hürriyet’in Ankara temsilcisi olmuştum. * Rahmetli Turgut Özal’la birlikte bir yurtdışı gezisine gidecektim.

....

Fransa’nın başında son büyük lideri Chirac vardı..."

Özkök’ün bahsettiği yıl 1987. 1987 yılında Jacques Chirac değil, François Mitterand Fransa Cumhurbaşkanıydı.

François Mitterrand 1981-1995 yılları arasında Fransa Cumhurbaşkanı olarak görev yapmıştır. Jacques Chirac ise 1995 yılında oturduğu Fransa Cumhurbaşkanlığı koltuğundan 2007 yılında kalkmıştır.

21 Temmuz 2017 günü ise “Sen gittin kardeşim, o vasiyetin var ya, işte o yanımda kalsın” başlıklı yazısında bu hatasını okurlarıyla paylaşma erdemini göstermişti.

 

Yavuz Bahadıroğlu TBMM’yi 3 Yıl Geç Açtırmış

Yavuz Bahadıroğlu, Yeni Akit’te 28 Ocak 2017 günü yayınlanan “Anayasa’da Laiklik ve 5816” başlıklı yazısında TBMM’nin açılışına dair küçük bir hata yapmış:

"Cumhuriyetin 1921 ve 1924 Anayasalarında laiklik yoktur. 23 Nisan 1923›te ilâhilerle, dualarla, tekbirlerle açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasanın 2. Maddesine “Türkiye Cumhuriyeti’nin dini, Din-î İslâmdır” maddesini koydu. Hüküm, 1928 yılına kadar aynen kaldı..."

23 Nisan 1923 değil, 23 Nisan 1920’de açıldı.

 

Ahmet Hakan Erdal Eren’in İdam Tarihini Yanlış Aktarmıştı

Ahmet Hakan, Hürriyet Gazetesi’nde 19 Ocak 2005 günü yayınlanan “Fethullah Gülen’e içten bir mektup” başlıklı yazısında Erdal Eren’in idam edildiği tarihi 19 Mart 1980 olarak aktarmıştı:

"Sanırım, Erdal Eren adını daha önce duymuşsunuzdur. Hani yaşı tutmadığı için yaşı büyütülerek idam sehpasına gönderilen 17 yaşında bir delikanlı vardı. 2 Şubat 1980’de gözaltına alınmış, 19 Mart 1980’de idam edilmişti."

Halbuki Erdal Eren, Ahmet Hakan’ın bir sonraki günkü yazısında da kabullendiği gibi, 19 Mart 1980’de değil, 13 Aralık 1980 tarihinde asılarak idam edilmiştir.

 

cumhurbaskani-erdogan-bestepe

 

Soner Yalçın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Dolmabahçe Görüşmesi Hakkındaki Yorumunun Tarihini Şaşırmış

Soner Yalçın, Sözcü Gazetesi’nde 13 Aralık 2016 günü yayınlanan “Neden kızgınız biliyor musunuz? başlıklı yazısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dolmabahçe uzlaşısı”na ilişkin yaptığı yorumun zamanlamasını yanlış hatırlamış:

Dolmabahçe Sarayı'ndaki; Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, İçişleri Bakanı Efkan Ala, AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal, Öcalan'la görüşmeleri yürüten Kamu Güvenliği Müsteşarı Muhammed Dervişoğlu ve İmralı Heyeti'nden Sırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan ve İdris Baluken'in olduğu toplantıda, Öcalan'ın PKK'ya silahsızlanma kongresini toplama çağrısı medyaya okundu.
Ve… Yıl 2014 idi.
Türkiye, cumhurbaşkanlığı seçimine gidiyordu.
Birden… “Dolmabahçe açıklamasını doğru bulmuyorum. Ben oradaki toplantıyı da doğru bulmuyorum” dediniz.
Ve dediniz ki:
“Şimdi varsa yoksa bakıyorsun Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Artık böyle bir şey yok. Neyin eksik senin? Başbakan çıkardın mı, bakan çıkardın mı, çıkardın. TSK'de var mısın varsın. Ne istiyorsun, daha ne istiyorsun?”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2014 yılında değil, 2015 yılı Mart ayında izleme heyetine ve Dolmabahçe Sarayı’nda okunan 10 maddelik deklarasyona karşı olduğunu açıklamıştı. Cumhurbaşkanlığı seçimi çoktan olmuş bitmişti.

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkçe Ezan Yüzünden Çocukken Dayak Yediği İddiası

1954 doğumlu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hayat hikayesini konu alan Reis adlı filmde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 1950 yılında kaldırılan “Türkçe ezan” uygulaması yüzünden dövüldüğüne yönelik bir sahneye yer verilmişti.

https://twitter.com/muradcobanoglu/status/839883185232171008

 

1946 Seçimlerinde Oy Kullanamayan Vatandaşın Hikâyesi

1946 seçimlerine ilişkin geçmişte Yeni Şafak Gazetesi ilginç bir anakronik iddiayı okurlarıyla paylaşmıştı.

Yeni Şafak’ın 15 Mayıs 2018 tarihli “Erdoğan’la devam” başlıklı haberindeki “1946’da CHP oy bile attırmadı” alt başlıklı bölümde 77 yaşında olduğu belirtilen Üzeyir Arık adlı bir vatandaşın 1946 yılında yapılan ilk çok partili ve tek dereceli seçimde kendisine oy kullandırılmadığı iddiasına yer vermişti.

 

1946 seçimlerinde oy kullandırılmayan

Yeni Şafak’ın 15 Mayıs 2018 tarihli “Erdoğan’la devam” başlıklı haberindeki “1946’da CHP oy bile attırmadı” alt başlıklı bölüm

 

Yeni Şafak’ın gözden kaçırdığı husus, 1946 yılındaki ilk çok partili seçim esnasında 5 yaşında olan Üzeyir Ayık’a oy kullanamamasının sebebi yaşının tutmamasıydı.

Hesabı basit. 2018-77=1941. 1946-1941=5.

Haber tarihinde 77 yaşında olduğu belirtilen Üzeyir Ayık, 1946 seçimlerinde 5 yaşındaydı Üzeyir Arık’ın 5 yaşında oy kullanamaması gayet normal bir durummuş aslında.

5 Mart 1934 tarihinde kadınlara oy kullanma hakkı verilmesiyle birlikte oy kullanma yaşı 22’ye yükseltilmişti. 1946 seçimlerinde de oy kullanmak için gerekli yaş sınırı 22 idi. 1946 seçimlerinde ilk kez oy kullanma yeterliğine sahip vatandaşın 2018 yılında 94 yaşında olması gerekirdi.

 

Hz. Ali’den Evvel Alevilik

Erdoğan Çınar’ın “Bronz Çağı’nda Alevilik” ve “Aleviliğin Kayıp Bin Yılı” gibi kitapları emsal bir anakronizm örneği. Hatta bu kitap, Aleviliğin tarihini çarpıtılmış bilgi ve belgelerler Hz. Ali’nin 601 yılındaki doğumunun binlerce yıl öncesine dayandırmasıyla “Alisiz Alevilik” söyleminin vücut bulmuş hâli.

Bizans Döneminde (650-1405) Hıristiyan Düalist Heretikler” adlı kitabın önsözünde bu gibi kitapların yalan ve yanlış yönlendirme içerdiği, çevirileri saptırdığı, asılsız görüşler ortaya koyduğu, eski, süslü püslü ve düpedüz uydurma terimler aktardığı belirtilmişti.

 

bronz çağında alevilik

 

Bu yazılara da göz atabilirsiniz

Yazı İçeriğiyle İlgili Yorum Yapmak İsterseniz Buyrunuz