Mustafa Kemal Atatürk’ün Bir Gece Şiir Okumak İçin Çağırdığı Nâzım Hikmet’in Bu Daveti “Ben Deniz Kızı Eftalya Değilim” Diyerek Geri Çevirdiği İddiasını Destekleyen Anekdotlar ile Nâzım Hikmet’in Bu İddiayı Bizzat Tekzip Ettiği Aktarımlar Mevcut

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün bir gece Nâzım Hikmet’i şiir okuması için 2 asker gönderip çağırttığı, Nâzım Hikmet’in ise bu daveti reddederek “ben Denizkızı Eftalya değilim, kendisini eğlendirecek bir şarkıcı çağırsın, ben şairim” yanıtını verdiğine yönelik rivayeti ele alacağız.

“Ben Denizkızı Eftalya değilim” sözüne dair aktarılan hikâye şöyle özetlenebilir:

Atatürk’ün İstanbul’da bulunduğu bir gece sarayda şarkı söylerken masada Nazım Hikmet’in adı geçer… Gazi, “Bu şair kimselere benzemiyor” diyerek Nazım’ın şiirlerini kendi ağzından dinlemek istediğini söyler ve derhal masaya getirilmesini emreder.

 

Saatler gece yarısını çoktan geçmiştir. Anadolu yakasında oturmakta olan Nazım’ın kapısı Kadıköy Polis Merkezi’nden gelen memurlar tarafından çalınır.

 

Pijamalarıyla kapıyı açan Nazım, polisleri karşısında görünce önce korkuya kapılır ancak meseleyi öğrenince bu korku yerini kızgınlığa bırakır. Kapıya gelen polisler Hikmet’e, Gazi’nin kendisini şiirlerini dinlemek için Dolmabahçe Sarayı’na davet ettiğini ve onu götürmek için geldiklerini söylerler. Nazım bütün nezaketiyle Mustafa Kemal’in davetini ileten memurlara “Paşa’ya benden selam söyleyin. Ben Eftalya değilim. Bu saatte masasına beni değil Deniz Kızı Eftalya’yı çağırsın” diyerek teklifi reddeder.

 

Atatürk de, şairin bu tavrı karşısında “Aferin çocuğa, şair dediğin işte böyle olmalı” der…

 

Nâzım Hikmet’in Atatürk’ün davetini “Ben Denizkızı Eftalya değilim” sözüyle reddettiğine yönelik anlatı farklı versiyonlara sahip.

Aziz Nesin’in 3 Haziran 1963 tarihli mektubunda Memet Nâzım’a babası Nâzım Hikmet’in Atatürk’e “Bu saatten sonra sofraya bir şarkıcı çağırması daha doğrudur, ben şairim” yanıtını verdiğini şöyle aktarmıştı (2008. “Hasretle, Nazım Hikmet Mektupları”. “Nâzım Hikmet’e Dair Diğer Mektuplar”. Editör: M. Melih Güneş. Yapı Kredi Yayınları, Sf: 223, 224):

‘Mustafa Kemal’in dilimizin özleşmesine çalıştığı günlerdi. Gazi Paşa, hangi değişik düşüncede olursa olsun, bütün sanatçıların, edebiyatçıların bu ilerici akıma katılmalarını, kendisini desteklemelerini istediği için onların gönüllerini fethetmek yolundaydı. Mustafa Kemal’in Dolmabahçe Sarayı’ndaki sofrasında bütün ünlü edebiyatçılar, yazarlar var.
Gece yarısından sonra Mustafa Kemal, dilimizin en güçlü şairini hatırlar,
– Nâzım Hikmet’i de çağırın! der.
Polisler seferber olur, gece yarısından sonra Erenköy’ündeki evinde yatmakta olan Nâzım’ı uyandırırlar:
– Gazi hazretleri sizi saraya davet ediyor.
Nâzım tevkif edilmişse elbette gidecek, ama çağrılıysa?
Kapısında bekleyenlere,
Lütfen Paşa’ya saygılarımı sununuz. Bu saatten sonra sofraya bir şarkıcı çağırması daha uygundur, ben şairim.
diyor.
Tevkif için gelmiş olsalardı, bilirlerdi yapacaklarını. Nâzım’ın sözlerini Gazi’ye iletmek kimsenin haddine kalmamış. Mustafa Kemal birkaç kere daha soruyor, bekliyor, saatler geçiyor, sabaha karşı kendiliğinden durumu anlayıp, gülümseyerek,
– İçinizde bir şair var, diyor, o da buraya gelmiyor

 

Bir diğer aktarımda Atatürk’ün Nâzım Hikmet’in reddini takdir ettiği şöyle öne sürülmektedir:

“Dostları ile birlikte geçirdiği gecelerden birinde Atatürk, Nazım Hikmet’in şiirlerinin okunmasını ister. Ama hiç kimse şiirleri onun arzu ettiği şekilde okumayı başaramayınca, iki askerine Nazım’ı alıp getirmelerini emreder. Çoktan uyumuş olan Nazım Hikmet, kendisinin gece kulübü şarkıcısı “Deniz Kızı Eftalya” olmadığı gerekçesiyle bu daveti reddeder. Atatürk’e Nazım’ın sözleri iletildiğinde verdiği yanıt şu olur: ‘Büyük şairden de bunu beklerdim zaten.'”

 

Bu anekdot Zekeriya Sertel tarafından Hatırladıklarım adlı kitabının “Atatürk ve Nâzım Hikmet” başlıklı bölümünde şöyle aktarılmıştır:

“Nâzım’ın ünü günden güne yayılıyor, ziyaretçileri ve hayranları çoğalıyor, herkes ondan söz ediyordu. Ünü sonunda Mustafa Kemal’e kadar ulaştı. Mustafa Kemal’in İstanbul’da bulunduğu bir sırada, bir akşam Dolmabahçe Sarayındaki sofrada Nâzım’ın adı geçer. Hazır bulunanlar Nâzım’dan hayranlıkla söz ederler. Kendisine Nâzım’ın çağımızın en büyük Türk şairi olduğu söylenir. Merak eder. Bir şiirini dinlemek isteğini gösterir. Nâzım’ın şiir plakları getirilip çalınır. Mustafa Kemal dikkat ve hayretle dinler. Sonra, “Bu şair sizlere benzemiyor” der. Ve Nâzım’ı getirtip şiirlerini onun kendi ağzından dinlemek arzusuna kapılır. “Bu şairi bulup getirsinler,” emrini verir. 

 

Fakat vakit gece yarısını geçmiştir. Telefonla Kadıköy Polis Merkezine Nâzım’ı bulup getirmeleri emri verilir. Gece geç vakit bir polis, Nâzım’ın evin kapısını çalar. Nâzım uykudan kalkar kapıyı açar. Karşısında polisi görünce şaşırır. Bir an soğuk terler döker. 

 

Polis nezaketle Mustafa Kemal’in kendisini Dolmabahçe Sarayında beklediğini bildirir.

 

Nâzım o vakit kendisine gelir. 

 

“Oğlum,” der, “Paşa’ya benden selam söyleyin. Ben ‘Deniz Kızı Eftalya’ değilim.” 

 

Bunu der demez kapıyı kapar. 

 

Mustafa Kemal o sıralar sofrasına Eftalya Hanım adında bir şarkıcı kızı getirtmeyi adet edinmişti. Nâzım şarkıcıya benzetilmekten kırılmıştı. Bu cevabıyla Mustafa Kemal’e sıradan bir şarkıcı gibi çağrılamayacağını anlatmak istemişti. 

Nâzım’ın cevabı kendisine bildirildiği zaman Mustafa Kemal’in tepkisi şu olmuş: 

 

“Aferin çocuğa… İşte şair dediğin böyle olmalı!” 

 

Mustafa Kemal de bu cevabıyla kendi büyüklüğünü göstermiştir. Yoksa bu cevaba kızabilir ve Nâzım’a yapmadığını bırakmazdı.”

 

Atatürk’ün davetini reddeden Nâzım Hikmet için “gerçek şair böyle olur” ya da “yazık oldu, aramızda insana benzeyen bir tek kişi vardı, onu da gücendirdik” dediği de iddia edilmişti (Yıldız Sertel (1990). Ardımdaki Yıllar. Milliyet Yayınları. Sf: 53) (Mine Urgan (1998). Bir Dinozorun Anıları. YKY).

Nâzım Hikmet’i ve dostlarını yakından tanımış olan Hıfzı Topuz’un “Hava Kurşun Gibi Ağır – Nâzım Hikmet’in Romanı” (2011. Remzi Kitabevi) adlı kitabında da bu anlatıya yer verilmektedir.

 

nazım hikmet cezaevi

 

Ancak Nâzım Hikmet, yaşadığı dönemde “Denizkızı Eftalya hikâyesi” olarak nitelenen bu anlatıyı tekzip ettiği aktarımlar mevcut.

1960 yılında Moskova’da kendisiyle röportaj yapan Vatan gazetesinden Orhan Karaveli, Nâzım Hikmet’in Denizkızı Eftalya hikâyesinin doğru olmadığına yönelik aktarımına “Tanıdığım Nazım Hikmet” adlı kitabında (Pergamon, Sf: 123-124) şöyle nakletmiştir (Milliyet gazetesinden Ömer Sami Coşar’ın da bu aktarıma şahit olduğu belirtilmektedir):

‘Coşar’ın sözünü kesti Nâzım, gülerek:

 

– ‘Deniz Kızı Eftalya Hikâyesi’mi?

 

– Evet! Aslı astarı var mıdır o hikâyenin?

 

Birden ciddileşti Nâzım:

 

– Bakın cancağızlarım! Elbette aslı yoktur. İşin doğrusunu da Türkiye’de iken yakın dostlarıma kaç kez anlatmışımdır. Ama dünyanın her yerinde halklar efsane uydurmaya bayılırlar. Bir kez ‘tutunca da’ kimse kimseyi işin doğrusuna inandıramaz… Şimdi, Mustafa Kemal dünyanın en nazik ve efendi adamlarından biriydi. İnsanları gece yataklarından kaldırıp, keyfi öyle istedi diye ayağına çağırtmak onun yapacağı bir şey değildi… Atatürk Dolmabahçe Sarayı’ndaymış da ‘gidin şu deli oğlanı bulun, gelip şiir okusun bana demiş de… Evime doluşan görevlileri ‘ben Deniz Kızı Eftalya değilim’ diye geri çevirmişim! Neresini düzelteyim ben bu ‘hikâye’nin. Atatürk’ün, ancak kendini bilmez sarhoşlara yakışan böyle bir davranışın içine girmesi bir yana, adamı kimse sarhoş görmemiştir! Bana da hiçbir zaman böyle bir davet gelmemiştir O’ndan. Kendisine daima hayranlık duymuş ve saygı beslemişimdir. O olmasaydı, Türkiye olmazdı! Bir davet gelmiş olsaydı O’ndan, geri çevirir miydim? Bir kere, devletin başı adam. Hem de nasıl bir baş!.. ‘Deniz Kızı Eftalya’ sözüne gelince, devrinin ünlü bir sanatçısı olmalı kadın. Böyle birini küçültücü ve incitici bir söz de bana yakışmaz zaten. İnandığım dava uğruna neler çektiğimi herkes bilir. Hapisliklerden yazdığım mektuplar da bir gün elbette çıkacaktır ortaya. Kimin hakkında ileri geri konuşmuşum? Nasırıma basanları yerdiğim doğrudur. Ama yalnızca şiirlerimde. ‘Arkalarından’ konuşmadım onların bile. Allah aşkına unutun artık şu ‘Deniz Kızı Eftalya’ hikâyesini. Bir gün de bu anlattıklarımı yazın, olmaz mı?’

 

İlaveten, Nâzım Hikmet’in Atatürk’ün kendisine yönelik bir davetini reddettiğini; ancak “Ben Denizkızı Eftalya değilim” gibi bir ifade kullanmadığını belirttiği bir diğer anlatı da şair yazar Hasan İzzettin Dinamo tarafından aktarılmaktadır. Hasan İzzettin Dinamo, hapishane arkadaşı Nâzım Hikmet’e bu anlatının aslı astarının bulunup bulunmadığını sorduğu, Nâzım Hikmet’in ise bu iddiayı yalanladığı şöyle aktarılmaktadır (Nesin Vakfı (1979). Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı. Tekin Yayınevi. Sf: 300-301) (Mehmed Kemal (1997). Denemeler Elemeler. Çağdaş Yayınları):

 

– Üstat, şu Deniz Kızı Eftelya hikâyesi ile Atatürk’ün seni çağırtması olayının aslı astarı var mı?

 

– Halk her zaman efsaneler yaratmaktan hoşlanır. Gerçi Atatürk’le aramızda benzer bir olay geçti ama denildiği gibi değildir. Bacaklarımda siyatik ağrıları vardı. Onun çok azdığı günlerdeydi. Eş dost, siyatik için Yalova kaplıcalarını salık verdi. Çocukların rızkından keserek kalktım, oraya gittim. Banyolarda oldukça dinlendirici bir güç vardı. Birkaç banyo aldım. Bir gün banyodan çıkmış, dışarıda ağaçların altında dinleniyordum. Baktım, biraz sonra Atatürk çevresiyle birlikte gelerek biraz ötemde bir masaya oturdu. Ben, onları görmezlikten geldim. Ne benim rahatım kaçsın ne de onlarınki diye düşündüm. Bacaklarımı güneye uzattım, dinleniyordum. Bir yandan da kafam onlarla uğraşıyordu. Onların da benimle ilgilendiklerini biraz sonra öğrendim.

 

(Atatürk’ün yaverlerinden biri, şairin yanına gelerek “Nâzım Hikmet Bey, der; Paşa Hazretleri sizi masasına çağırıyorlar” demesinin üzerine).

“Yerimden kımıldamaksızın adamın yüzüne baktım. Şimşek çakmışçasına şunu düşündüm: Beni Atatürk’ün masasında görenler olursa çevremde uzun yıllar doğan devrimci efsane bir duman gibi dağılacaktı. Nâzım da Atatürk’e teslim oldu, diyeceklerdi.

 

Böyle düşünerek yavere:

 

– Kardeşim, dedim. Paşa Hazretleri’nin masasına çağrılmak benim için büyük bir onurdur. Ne yazık ki bacaklarımdaki siyatik öyle sıkıştırmaya başladı ki inlemeden şuradan şuraya gidecek hâl kalmadı. Lütfen söyleyin, beni bağışlasınlar.”

 

“Yaver geri dönüp gitti. Sanırım, söylediklerimi Atatürk’e iletti.”

 

“Atatürk ondan sonra, orada bulunduğu sürece mavi gözleri ile durmaksızın beni süzdü. Olayın aslı budur.

 

Sonra İstanbul’da ben de duydum. Paşa beni masasına çağırmış, ben de:

 

– Arkadaş, yanlış kapı çaldınız. Ben, Deniz Kızı Eftelya değilim, siz gidin onu çağırın… demişim.

 

Ben, aklımı peynir ekmekle mi yedim ki Ulusal Kurtuluş Savaşımızın en büyük kahramanına böyle kaba bir söz söyleyeyim.“

 

nazım hikmet ran bahçede

 

Memet Fuat, Aydınlar Sözlüğü adlı eserinde (2001. Adam. Sf: 306) Nâzım Hikmet’in iddia edildiği gibi bir cümle kurmayacağını şöyle belirtmişti:

“Nâzım Hikmet’in, “Ben Deniz Kızı Eftalya değilim…” demesiyse söylentinin uydurma olduğunu kesinlikle ortaya vuran yanıdır. Nâzım, değil Deniz Kızı Eftalya gibi ünlü bir sanatçıyı, hiçbir insani böyle küçümseyen bir söz etmezdi.”

Müslüm Yücel ise “Osmanlı-Türk Romanında Kürt İmgesi” adlı çalışmasında (2011. Agora Kitaplığı. Sf: 256) Nâzım Hikmet’e izafe edilen bu sözlerle şairin halkın gözünde mitleştirilmesinin amaçlandığını, sanatından ödün vermeyeceği, kimsenin ayağına gitmeyeceği algısının oluşturulmaya çalışıldığını öne sürmüştü.

“Atatürk ve Nâzım Hikmet: ‘Deniz Kızı Eftalya’ Hikâyesi” başlıklı yazısında bu iddiayı ele alan Taylan Özbay şu değerlendirmeyi paylaşmıştı:

“Yani aslında bütün hikâye bir uydurmacadan ibarettir…

 

Ama ‘Deniz kızı Eftalya’ hikâyesi, bundan yıllar önce, bizzat Nâzım Hikmet tarafından yalanlandığı halde, ufak değişiklikler, kimi eklemeler-çıkarmalar, farklı biçimlerle yıllardan beri anlatılmakta, kitaplara, hatta Nâzım biyografilerine girmektedir.”

 

Nâzım Hikmet’in atıf yaptığı isim olan Deniz Kızı Eftalya (Işılay) (Atanasia Yeorgiadu) (1891-1939) adlı (döneminin ünlü) ses sanatçısının Atatürk’ün huzurunda şarkı söylediği ve şarkılarının beğenildiği aktarılmaktadır.

 

deniz kızı eftalya
(Kaynak: Sykonsept, Mart-Nisan 2015 Yıl: 11 Sayı: 59, Sf: 14-15)

 

denizkızı eftalya
(Kaynak: Sykonsept, Mart-Nisan 2015 Yıl: 11 Sayı: 59, Sf: 14-15)

 

Ali Fuat Cebesoy, teyzesinin torunu olan Nâzım Hikmet’i Atatürk’ün çağırmak istediğini; ancak Nâzım Hikmet’in kendisini Atatürk’ün huzuruna çağırmaması talebinde bulunduğunu şöyle aktarmıştı (Ali Fuat Cebesoy Bilinmeyen Hatıralar Kuva-yı Milliye ve Cumhuriyet Devrimleri. Hazırlayan: Osman Selim Kocahanoğlu. Temel Yayınları. İstanbul. 2001. Sf: 307-309)

Ali Fuat Cebesoy: “Nazım Hikmet’i çok istedi. Yani onda çok büyük istidat gördü. Atatürk onu çağırmak istedi. Nazım çok rica etti, ‘beni çağırmasın. Belki bir kusur işlerim, bir terbiyesizlik yaparım, Bana çıkışır, gözünden düşerim’ dedi. Çünkü Nazım, gayet dik kafalı bir adam. Yani kumanda altına girmeyen bir adam! Atatürk isterdi ki, kendi kalıbına girsin herkes, Türklüğe girsin. Ondan sonra, ‘Kalksan bir şey söyle, anlat’ der… Bu da der ki ‘ Ben emir yapamam. O vakit bir kusuru yaparım, beni huzuruna çağırmasın’ derdi. Ama bunun bütün şiirlerini okuturdu, gramafonda filan da dinlerdi. Çok isterdi bu adamla…

 

Frederik P. Latimer: “İstiklal harbi hakkında çok şiir yazdı değil mi?”

 

Ali Fuat Cebesoy: “Yazdı. Ama öldükten sonra yazdı, öldükten sonra yazdı.”

 

Frederik P. Latimer: “Öyle mi”

 

Ali Fuat Cebesoy: “Ölmeden evvel pek fazla birşeyi yoktu. Ölmeden evvel garip birşeydi bu çocuk. Ben, biz, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını yaptığım zaman, bu benim teyzemin torunudur, annemin ablasının kızının kızı, yani biz ona büyük dayı gibi oluruz, bana koştu geldi. Mecliste murakabe heyeti olmaktan bu millete ne çıkar dedi. Bizim dedi bütün gayretimiz dedi Atatürk’ün etrafına Türklüğü koyalım, Türklük yerleşsin, Türklük, Türkçülük yerleşsin, inkılâplar yerleşsin, bunlarla beraber, ondan sonra herşey kolaydır derdi.

 

Frederik P. Latimer: “Nazım Hikmet?”

 

Ali Fuat Cebesoy: “Nazım Hikmet söyledi. Bana söyledi. Bana müsaade et dedi, kabahat işletirsin dedi. Bunu söylediği zaman da 23, 24, 25 yaşındaydı. Zeki bir çocuktu, o da zeki bir çocuktu. Kabiliyetli bir çocuktu.”

Frederik P. Latimer: “Daha çok sağ olsaydı belki firar etmeyecekti.”

 

Ali Fuat Cebesoy: “Yoo. Onun hastalığı zamanında, efendim, Şükrü Kaya, herkesin kendine göre bir düşünüşü var, konsepsiyon, bilmem İngilizce ne derler, konsepsiyon.”

 

Frederik P. Latimer: “Conception.”

 

Ali Fuat Cebesoy: “Bu Napolyonu, şey, Atatürk’ü bunlar Napolyon haline koyarlardı. Yani bunların kafası. Yoksa Şükrü Kaya iyi yetişmiş bir adamdı yani, güzel tahsil görmüş ve yetişmiş bir adam Kendini de polis umum müdürü Fuşe yerine koyardı. Bu Bonapart’a bu bakımdan hizmet edecek, yani ideali bu. Ee şimdi bunlar, hergün bir vaka ihdas edecek ki, bir iş olacak ki eseri meydana çıksın. Eee yok. Bizim memlekette mesela, evet, Nazım Hikmet komünist mezhebini kabul etmiş, ama milliyetperver bir adamdı. Türktü, halis Türktü. Milliyetperver bir adamdı, hiçbir vakit de Rus olmadı. Binaenaleyh o burada bütün mezhebi namına çalıştı, Türk sosyolojisi namına çalıştı, yani Türkiye’de fakir az olsun, bir sosyalizm teessüs etsin ki servet taksim olsun. Yani bu kendi doktrinini, kendine mal ettiği doktirini yaymak istiyordu. Ama hiçbir vakit de Rusya’ya alet olmak istemiyordu. Hatta bu olamadı diye, vaktiyle o üniversiteye gitti, Rusya’da üniversite okudu iki buçuk üç sene. Olamadı diye, orda Rus ajanı olmadı diye bizim memleketimizde öldürmeye kalktılar. Ve bizim polisin malumatı altın- f da aylarca kundura boyacılığı yaptı, bu işi atlatsın diye, anlatabildim mi. Binaenaleyh, bu kadar vatanperver bir adamdı.

Şimdi çıkıyor bir dahiliye vekili, bir dahiliye vekili çıkıyor, iş kalmıyor, eee kendisini, Mustafa Kem al’e kendisini işgüzar bir adam gibi göstermek istiyor, tutmuyor bizim memlekette, mesela komünizm falan tutmuyor, böyle bir kadro olamıyor, ondan sonra, bu çıkartıyor bunların başı Nazım diyor mesela. Tabii Atatürk itiraz ediyor, böyle birşey ben zannetmiyorum diyor. Bu kadar Türk ruhunu duyan bir adam, bu kadar milliyetçi ruhu duyan bir adam enternasyonal olamaz diyor. Buna imkan yok diyor. Hayır var diyor, bu sefer gidiyor Mareşale. Atatürk’e kabul ettiremeyince Mareşale gidiyor. Mareşal askerlikten başka o kadar çok malumatı olmayan bir adamdı. Biraz da fazla şarkçıydı. Daha fazla şarkçı bir adamdı. Bu böyle Atatürk inkılâplarını Atatürk’ü sevdiğinden dolayı kabul ederdi, yoksa kafaca kabul etmiş de­ ğildi. Ve o da kadere inanır bir adamdı yani. Gidiyor onu kandırıyor…”

 

 

Nâzım Hikmet’in yukarıdaki aktarımından bir tespit ile yazımızı sonlandıralım:

“Dünyanın her yerinde halklar efsane uydurmaya bayılırlar”

 

Yorumunuzu yazınız...