Yusuf Kaplan ve Fatih’in Gemileri Karadan Yürütmesinin Sebebi

Yusuf Kaplan, Yenişafak Gazetesi’nde 30 Mayıs 2016 tarihinde yayınlanan “Fatih’in, gemileri niçin karadan yürüttüğünü bilmiyoruz, iyi mi?” başlıklı köşesinde alternatif tarihçilik yapmaya çalışmış:

"Bu yazıda, Fatih'in gemileri niçin karadan yürüttüğünü açıklayacağım ve şok olacaksınız! Bugüne kadar bilinemeyen bu tarihî gerçeği öğrenince, nasıl bir medeniyetin çocukları olduğumuzu farkedecek ve dünyaya bambaşka bir gözle bakacaksınız:
İstanbul'un fethi, surlar dövülürse, gerçekleşebilecekti. Ama önemli bir sorun, hayatî bir engel vardı: Surlarda yoğun bir sivil nüfus yaşıyordu. Şeyhülislam, fetvayı vermedi Sultan Mehmed'e: “Bu surları dövemezsin! Masum sivilleri öldüremezsin! Başta bir yol bul!” dedi. Fatih, gemileri, karadan yürütme fikrini işte bundan sonra geliştirdi. Osmanlı bu, işte!"

Yusuf Kaplan’a göre Fatih Sultan Mehmet’in gemileri karadan yürütmesindeki asıl sebep siyasi değil şer’î.

Ancak yazısında iddiasını dayandırdığı hiçbir tarihi kaynak yok, hiçbir atıf yok. Daha önce bu iddia kimse tarafından ortaya konup sağlam mesnetlerle desteklenmemiş. Ne fetva ortalıkta, ne de sözüm ona fetvayı veren sözüm ona şeyhülislamın kimliği paylaşılıyor. Kısacası: “sallamasyon tarihçilik” iş başında.

İstanbul’un fethini konu edinen önde gelen kaynaklarda gemilerin karadan yürütülerek Haliç’e indirilmesinin sebebi Yusuf Kaplan’ın fetva iddiasına değinilmeksizin Kuşatma sebebiyetiyle erzakları tükenen şehre destek amacıyla askeri yardım  taşıyan 4 Cenova gemisinin 20 Nisan 1453 tarihinde Haliç’e giriş yapması, Haliç’in ele geçirilmesiyle birlikte psikolojik ve stratejik üstünlük elde edilmek istenmesi gibi hususlar dile getirilmektedir.

Kritovulos Tarihi, Dukas gibi batı kaynaklarının yanında, Tursun Bey, Neşri, Aşıkpaşazade, Müneccimbaşı, Gelibolulu Mustafa Ali ve daha birçok Osmanlı kaynağında bu hadise açıkça anlatılmıştır. Kaynaklar yöntem ve güzergah konusunda ihtilaflı olsa da hepsinin birleştiği nokta, gemilerin karadan yürütülerek Haliç’e indirilmiş olduğudur. Ancak, Yusuf Kaplan’ın iddia ettiği fetva hiçbir kaynakta yer almaz. Bu durumun sebebi basittir: Çünkü ortada öyle bir fetva bulunmamaktadır.

“Şeyhülislamın savaşta bile olunsa sivil halka zarar verilmesinin İslam’a aykırı olduğunu” belirtmesi hususu ise çelişkili.  İslam hukukunda, teslim olmayan şehirlerin ve içindekilerin canı ve malı hakkındaki hüküm mâlum.

Ayrıca, Fatih’in döktürdüğü büyük şahi topları ile İstanbul surlarını bol bol vurduğu vaki. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu ki, bir tarafta surlar toplarla vurulurken diğer tarafta top kullanılmaması için fetva alınsın.

İlaveten, şeyhülislamlık makamının İstanbul’un fethedildiği 1453 yılında bulunmadığına dair bazı iddialar da mevcuttur. Bu hususun aksine de bazı görüşler zikredildiği için Yusuf Kaplan’ın şeyhülislam fetvası iddiasında şeyhülislamlık makamının varlığına odaklanmıyoruz şimdilik.

Şeyhülislâmlığın 1425’te mütevazi bir fetva makamı olarak ortaya çıktığı fikri genel kabul görmüştür. Oldukça erken bir tarihte kazaskerlik kurulmuşken ve Bursa kadılığı mevcutken ayrıca dinî-hukukî bir makam olarak müftülüğün ortaya çıkmasında 1420’li yılların dinî, siyasî ve ideolojik faktörlerinin etkisinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Bir taraftan Fetret devrinden sonra yeniden toparlanmaya çalışıldığı, diğer taraftan bazı Râfizî hareketlerin ve diğer gelişmelerin görüldüğü bir dönemde siyasî ve idarî otoritenin dışında dinî itibara sahip bir ilmî rütbenin ortaya çıkışı dikkat çekicidir. 836 (1433) yılında II. Murad’ın huzuruna kabul edilen Bertrandon de la Broquiere’in papa konumunda olan “büyük halife”den söz etmesi müftülüğün önemli bir mevki halini aldığını gösterir. XV. yüzyılda Molla Fenârî, Fahreddîn-i Acemî, Molla Abdülkerim Efendi, Molla Hüsrev, Molla Gürânî gibi âlimler II. Murad ve Fâtih Sultan Mehmed dönemlerinde müftülük makamında bulunmuştur. Ancak devrin kroniklerinde bunlardan şeyhülislâm diye söz edilmez. Bu durum ulemâ arasında fetva yetkisini haiz müftünün şahsıyla kaim bir unvan olduğunu ortaya koyar. Ancak Fâtih Sultan Mehmed’in teşkilât kanunnâmesinde şeyhülislâmın ulemânın reisi sayıldığı yolundaki ifade, eğer söz konusu ibare metne sonradan eklenmemişse bu unvana resmî bir nitelik kazandırmış olmalıdır.

Konuya ilişkin İlber Ortaylı’nın yorumunu alalım:

"Galiba eski proje bu an yürürlüğe kondu. Şu sıralar kuşatma üzerine “Fetih ve Kıyamet 1453” (Timaş Yayınları) eseri çıkan Feridun Emecen’in de belirttiği gibi hazırlanan gemiler ki bunların alçak bordalı ve hafif olduğu anlaşılıyor, bugünkü Dolmabahçe civarından karaya çekilmiş ve bir gecede Haliç’e indirilmişlerdir. Galata Cenevizlilerinin bu gemilerle pek uğraşmadığı anlaşılıyor. Sadece gemiler Galata surlarının menzilinin dışında kaldıklarından değil, Cenevizli kısmı General Giustiniani’nin şahsında Kostantiniyye surlarının içinde Bizans’a yardım edip dövüşürken, beri tarafta da Türklerle geçinmeyi tercih ediyordu. Çünkü ne Bizans ne de Türkler Cenevizlilerin dostu ya da düşmanıdır. Cenova’nın ebedi düşmanı Venedik’ti. Onları bu çevrede safdışı etmek gerekirdi. Haliç’e inen gemilerin kuşatmaya moral verdiği anlaşılıyor, yoksa fetih yine kara tarafından gerçekleşti. Osmanlı denizciliği henüz Kanuni ve II. Selim devrinden çok gerideydi. Zayıf Haliç surlarını bile bu donanmanın ne kadar oyaladığı bilinemez. Ama kuşatılan şehrin artık denizden yardım alması mümkün değildi. Gemilerin karadan yürütülme meselesini tartışanlar memleketimizdeki amatör tarihçilerdir. Zira çekilen gemilerin çekilemez cinsten olmadığı anlaşıldığı gibi tartışılan iki-üç güzergâhın da bu ameliyeye müsait olduğu görülüyor."

Sonuç olarak: iddia sahibi iddiasını ispatlamakla mükelleftir ve Yusuf Kaplan bahse konu temelsiz iddiasıyla sınıfta kalmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir