Fatih Sultan Mehmet’in Ayasofya Vakfiyesi Bedduasını Yanlış Anlayan Köşemenler

Ayasofya Vakfiyesi Efsanesi
Fatih Sultan Mehmet'in Ayasofya Vakfiyesi Efsanesi

Fatih Sultan Mehmet’in Ayasofya Vakfiyesi İçindeki Bedduası Hakkında Gözden Kaçan Hususlar Bulunmaktadır

Fatih’in Ayasofya Vakfiyesi yanlış anlaşılmaktadır. Fatih Sultan Mehmet’in vakfettiği tüm varlıkları kapsayan ve içinde bu varlıkları amacı dışında kullanılmaması için beddua yer alan bir metin vardır. Ancak, bu beddua metninin içerisinde “Ayasofya’yı cami hâlinden çıkartana lânet okuyan” bir bölüm geçmemektedir. Ancak bu metin ve beddua sadece ve sadece Ayasofya’yı değil, şu ana kadar iç edilmiş, amacı dışında kullanılmış yüzlerce varlığı da hedeflemektedir. Ayasofya’nın camiden müzeye çevrilmesiyle vakfiye amacı dışında kullanımla beddua hak edilmiş görülse de, Fatih’in bedduasını kapsayan yığınla diğer varlığın amacı dışında kullanımı ile hak edilen beddua gözden kaçırılmaktadır.

Bilindiği üzere Ayasofya 24 Kasım 1934 tarih ve 2/1589 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile müzeden camiye çevrilmiştir. 27 Mayıs 1453 tarihinde Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinin ardından cami olarak hizmet etmeye başlayan Ayasofya, 1 Şubat 1935 tarihinden bu yana müze olarak kullanılmaktadır.

“Fatih Sultan Mehmed’in Ayasofya Bedduası” başlığıyla bir metin, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nde bulunan Ayasofya ile ilgili Arapça Vakfiyenin tercümesi olduğu iddiasıyla paylaşılıyor.

Fatih’in Ayasofya’yı cami olmaktan çıkaranlara beddua ettiği iddia edilen metin şu şekilde:

İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisi’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar.

Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse, Allah’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın.

Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır.

Allah’ın azabı onlaradır. Allah işitendir, bilendir.

Fatih Sultan Mehmed Han - 1 Haziran 1453

 

Ayasofya’nın kıyamete kadar cami olarak vakfedildiğini belirterek mevcut müze formatına karşı çıkan kişilerden destek bulan Fatih’in Ayasofya Bedduası hurafesinde de tüm şehir efsanelerinde olduğu gibi ciddi sıkıntılar mevcut.

Öncelikle birkaç hususu aktaralım:

Vakfiyeler, vakıflara hükmi varlık kazandıran resmi belgelerdir. Hukuki tabirle bir tür tescil belgesi olan vakfiyelerde, vakfı kuran şahsın adı, kimliği, vakfettiği şeylerin miktarı, türü, bunların gelirleri, yapılacak harcamalar ve benzeri hususlar ayrıntılarıyla birlikte yer alır.

Arapça kaleme alınan ve Fatih Sultan Mehmet’in kendi vakıflarına ait bir vakfiye mevcuttur. “Ayasofya Vakfiyesi” olarak bilinen 65 metre uzunluğundaki bu vakfiye, 5,5 asırdır özenle korunmaktadır. Günümüzde Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü arşivindeki özel bir odada saklanmaktadır. 4 örneğinin bulunduğu belirtilen Vakfiyenin Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünce saklanan örneği, 1462 tarihlidir.

Tarihsel gerçekler bunlar. Gerçeği yansıtmayan unsur ise, anılan vakfiyenin sadece Ayasofya’ya ait olması ve içinde Ayasofya’yı değiştirene yönelik beddua lafzıdır.

Vakfiye sadece Ayasofya için düzenlenmemiştir. Vakfiyede (aralarında Ayasofya, Fatih, Zeyrek gibi camilerin bulunduğu) 12 cami, şifahaneler, imarethaneler ve hastaneler gibi Fatih’in kendi vakıf varlıklarına ait bütün şartlar ve ilgili gelir giderlerinin kayıtları yer almaktadır. Osmanlı döneminde vakfiye yılda bir kez açılarak herkesin huzurunda okunup, vakfiyede yer alan şartların uygulanıp uygulanmadığı kontrol edilip, şartlar yerine getirilmemiş olması durumunda uyarı ve ceza verildiği belirtilmektedir.

Söz konusu vakfiyenin sonunda “Eğer bu vakfiyeye uygun hareket edilmezse Allah’ın, peygamberlerin, meleklerin laneti üzerine olsun” şeklinde bir beddua yer almaktadır. Ancak, bu beddua metninin içerisinde “Ayasofya’yı cami hâlinden çıkartana lânet okuyan” bir bölüm geçmemektedir. Çünkü, vakfiye sadece Ayasofya’ya has değildir. Ayasofya’ya ilişkin hükümleri de içeren bölüme uyulmaması halinde sonda yer alan bedduanın geçerli olacağı düşünülebilir. Ancak, Ayasofya’yı değiştirmeme yönünde açık bir atıf ve iddia edilen lafız yoktur. Ortaya atılan Ayasofya Vakfiyesi hurafesindeki metin ise arşivdeki belgede geçmemektedir. Vakfiye üzerinde yapılan tercümede ortaya atılan Ayasofya’ya özgü uyarıcı beddua metnine rastlanılamamaktadır. Murat Bardakçı da 1940lı yıllarda yeni harflere çevrilerek kitap halinde yayınlanan Ayasofya Vakfiyesi’nde yaptığı incelemede iddia edilen beddua metnine rastlayamadığını aktarmıştı.

Vakfiyenin varlıklara ilişkin uyarıcı mahiyetteki beddua bölümüne ilişkin tercüme metin aşağıda aktarılmıştır:

Bütün bu şerh ve ta’yin eylediğim şeyler, tesbit edilen şekilde ve vakfiyede yazılı haliylevakıf olunmuşturşartları değiştirilemez; ka­nunları tağyir edilemez; asılları maksatları dışında bir başka hale çevrilemez; tesbit edilen kuralları ve kaideleri eksiltilemez; vakfa herhangi bir şekilde müdahale Allah’ın diğer haramları gibi haramdır; Levhi, Kalemi, Arşı, Kürsi’yi, göklerii ve yeri koruyan Al­lah’ın hıfzı ve inayetiyle mahfuzdur; üzerinden süre geçtikte bu vakfı tekid edecektir; zaman yenilendikçe vakfı daha da yerleşti­recektir.

Allah’ın yarattıklarından Allah’a ve O’nun rü’yetine iman eden, [166] Ahirete ve onun heybetine inanan hiçbir kimse için, sultan olsun, melik olsun, vezir olsun bey olsun, şevket ve kudret sahibi biri olsun, hakim veya mütegallib (zalim ve diktatör) olsun, özel­likle zalim ve diktatör idareciler tarafından tayin olunan, fasid bir tahakküm ve batıl bir nezaret ile vakıflara nazır ve mütevelli olanlar olsun ve kısaca insanlardan hiçbir kimse için, bu vakıfları eksiltmek, bozmak, değiştirmek, tağyir ve tebdil eylemek, vak­fı ihmal edip kendi haline bırakmak ve fonksiyonlarını ortadan kaldırmak,’ asla helal değildir.

Kim ki, bozuk teviller, hurafe ve dedikodudan öteye geçmeyen batıl gerekçelerle, bu vakfın şartlarından birini değiştirirse veya kanun ve kurallarından birini tağyir ederse; vakfın tebdili ve ip­tali için gayret gösterirse; vakfın ortadan kalkmasına veya maksa­dından ve gayesinden başka bir gayeye çevrilmesine kast ederse, vakfın temel hayır müesseselerinden birinin yerine başka bir ku­rum ikame eylemek (temel müesseselerden birinden taviz ver­mek) ve vakfı bölümlerinden birine itiraz etmek dilerse veya bu manada yapılacak değişiklik veya itirazlara yardımcı olur yahut yol gösterirse veya şer’i şerife aykırı olarak vakıfta tasarruf etmeye azm eylerse, mesela şeri’ata ve vakfiyeye aykırı ferman, be­rat, tomar veya talik yazarsa veyahut tevliyet hakkı resmi yahut takrir hakkı resmi ve benzeri bir şey taleb ederse, kısaca batıl ta­sarruflardan birini işler yahut bu tür tasarrufları tamamen geçer­siz olan yazılı kayıtlara ve defterlere kaydeder ve bu tür haksız işlemlerini yalanlar yumağı olan hesaplarına ilhak ederse, [167] açıkça büyük bir haram işlemiş olur, günaıl gerektiren bir fiili ir­tikab eylemiş olur. Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların la’neti üzerlerine olsun. “Ebeddiyyen Cehennemde kalsınlar, onların azapları asla hafifletilmesin ve onlara ebeddiyyen merhamet olunmasın. Kim bunları duyup gördükten soma değiştirirse ve­bali ye günahı bunu değiştirenlerin üzerine olsun. Hiç şüphe yok ki, Allah her şeyi işitir ve her şeyi bilir.”

Haksız bir şekilde bu vakıflara tağyir, ibdal, tahrif ve ibtal şek­linde müdahale ve tecavüz eyleyen insan, ölümle karşılaştığı anı, sekerat-ı mevti, kabri müşahede ettiğini ve onun karanlığını, tabutu ve onun işindeki yalnızlık ve vahşeti, Münker meleğini ve heybetini, Nekir meleğini ve onun dehşetli darbelerini, Mümker ile Nekir’in sorgulamalarındaki dehşeti, bütün insan­ların Alemlerin Rabbi’nin huzuruna çıktıkları günde Allah’ın huzuruna çıkacağını, o gün hiçbir nefsin bir diğer nefis işin hiçbir şeye malik olamayacağını ve o gün her şeyin dizgininin Allah’a ait bulunacağını hatırlasın.

Kim, Allah’ın Kitabı’na ve Resulüllah’ın Sünneti’ne muhalefet ederse, Allah ve Resulü’nün haram kıldığını helalleştirmeye ça­lışırsa, Müslüman kardeşinin vakıflarını bozmaya, hayırlarını tahrib etmeye ye hasenatını iptal eylemeye gayret gösterirse ye mü’minin hayır müesseselerini fonksiyonsuz hale getirmeye taarruz ederse, artık Allah’ın gadabı ile dönmüş olur; son du­rağı ye oturağı Cehennem’dir; [168] Cehennem ne kötü bir ya­rılacak yerdir; Allah onun hesaba çekicisi, azabın en azgın olan­larıyla azaplandırıcısı ve ikabın kanunlarıyla cezasını vericisi­dir. “0 gün zalimlere ileri sürecekleri mazeretleri fayda yermeyecektir; onlar için sadece la’net vardır; onların varacakları ce­hennem ne kötü bir menzildir.” “0 gün her nefis kazandığı günahlar sebebiyle rezil ü rüsvay olacaktır; o gün zulüm yoktur; Şüphesiz Allah hesabı çok hızlı yapandır.”

Bütün bunlardan sonra, vakıfın ecr ü mükafatı Hayy ve Kerim olan Allah’a, O’nun rahmetine, herkesi kucaklayan ihsanına, nimetine ve büyük fazlına aittir. Hiç şüphe yoktur ki, Allah gü­zel amel işleyenlerin ücretlerini zayi kılmaz.

Farklı bir açıdan yaklaşacak olursak; Ayasofya’nın camiden müzeye çevrilmesine tepkili kişilerin atıf yaptığı bu Vakfiyede yer alan vakıf varlıklarına ilişkin hükümler incelendiğinde aslında Fatih’in bedduasından kaçınmak isteyenlerin atması gereken bir sürü adım bulunmakta. Fatih’in vakfındaki tüm yapı ve malların eski haline getirilmesinden başka bir yol yok yani. Ayasofya ile diğer hastanelerin, imarethanelerin, şifahanelerin durumu aynı konumda bu hususta.

Paylaşılan Ayasofya Vakfiyesinin son bölümü ise dikkat çekici. 29 Mayıs 1453’te İstanbul fethinin 2 gün sonrasında hemen bu vakfiyenin hazırlanarak II. Mehmet tarafından “Fatih” ünvanıyla imzalandığı iddiası abes duruyor. II. Mehmet’in çıkardığı fermanlar incelendiğinde sadece “Fatih Sultan Mehmet” ismini kullanmadığı görülmektedir. Fatih ismiyle çağrılması, vefatından çok sonra yerleşen bir durumdur. İstanbul’un fethiyle birlikte II. Mehmet’in tercih ettiği ünvan ise aslında “Fatih” değil “Kayser-i Rûm”dur (Roma İmparatoru). Bu ünvanın yanı sıra “Sultanu’l guzât va’l-Mucâhıdın” ve “Sultanu’ul Berreyn ve Hakanu’l Bahreyn” (iki karanın sultanı ve iki denizin hakanı) ünvnalarını da kullanıyordu. Doğrudan ve sadece “Fatih Sultan Mehmet” şeklinde bir metin imza ettiğini sadece tarih cahilleri iddia edebilir.

 

Ayasofya Mimari Planı

 

Tüm bu hususları aktardıktan sonra vardığımız sonuç şu: Vakfiyenin sonunda Fatih’in vakfındaki varlıklara ilişkin özellikleri ve belirlenen hükümleri değiştirenlere yönelik genel bir beddua var. Ne vakfiye ne de bu beddua Ayasofya’ya münhasır değil. Bu bedduanın farkında olan bir zihni sinir ortaya çıkıp, beddua metnini Ayasofya’ya yönelikmiş gibi manipüle edip lafzını değiştirmiş. Böylelikle, Ayasofya’yı cami hâline geri döndermeyene ya da Ayasofya’yı camiden müzeye çevirene beddualar edildiği iddiası ortaya dökülmüş. Tabiki, bu iddiaya sarılırken, vakfiyenin içinde yer alan belki de yüzlerce diğer varlıkta yapılan (belki de geri çevrilmesi mümkün olmayacak) değişiklikler nedeniyle kimlerin bu bedduaya maruz kaldığı göz ardı edilmiş.

 

Ayasofya’da Namaz Kılan Cemaat

 

Yusuf Halaçoğlu’nun Ayasofya’nın Camiye Dönüştürülmesi İçin Verdiği Kanun Teklifi

Yeniçağ Gazetesi’ndeki köşe yazarlığı da yapan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) 24., 25. ve 26. dönem Kayseri Milletvekili ve Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu 28.10.2013 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na sunduğu “Ayasofya’nın Cami Olarak Yeniden İbadete Açılmasına İlişkin Kanun Teklifi“nin gerekçesine Fatih’in Ayasofya Vakfiyesi ile başlangıç yapmıştır:

“Fatih Sultan Mehmet Han: “Bu vakfiyeyi kim değiştirirse, Allah’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın.” (1 Haziran 1453 – Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nde bulunan Ayasofya ile ilgili vakfiyenin tercümesi)”

Yusuf Halaçoğlu, Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesini sağlayan 24.11.1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararınını onaylayan belgedeki Mustafa Kemal Atatürk’ün imzasının sahte olduğunu iddia etmişti. Halaçoğlu, Mustafa Kemal’a Atatürk soyadının verildiği 2587 sayılı Kanun’un Resmi Gazete’de 27.11.1934 tarihinde yayınlandığı, Atatürk’ün imzasının bulunduğu Ayasofya’ya dair Bakanlar Kurulu Kararnamesinin ise 24.11.1934 tarihli olduğunu, Mustaf Kemal Atatürk’ün Atatürk soyadını almadan 3 gün önce bahse konu Bakanlar Kurulu Kararı’nı imzalamasının mümkün olmadığını belirtmişti. Ayasofya’nın camii olarak ibadete açılması gerektiğini belirttiği kanun teklifinin gerekçesindeki ilgili bölüm şu şekildeydi:

“Bir tuhaflık da ilgili Kararnamenin altındaki Atatürk imzasında göze çarpmaktadır. Bilindiği üzere, Mustafa Kemal’e Atatürk Soyadının verildiği 2587 Sayılı Özel Kanun, Resmi Gazetede 27.11.1934 tarihinde yayımlanmıştır. Atatürk’ün imzasının bulunduğu Ayasofya Kararnamesi’nin tarihi ise 24.11.1934’dür. Atatürk’ün üç gün önce kararnameyi imzalamış olması da mümkün gözükmemektedir.”

 

Fatih Sultan Mehmet’in Ayasofya Vakfiyesi Bedduasını Yanlış Anlayan ve Aktaran Yazarlar

Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesine ilişkin yukarıda alıntılanan uydurma beddua metnini paylaşarak yanlışa düşen köşe yazarlarını paylaşalım:

 

malumatfurus hakkında 1076 makale
Köşe yazarları odaklı yanlışlama girişimi. #Köşeyazarızabıtası

1 yorum

  1. Haklı olduğunuz hususlar elbette var. Lâkin Ayasofya da Fâtih’in vakfiyelerinden bir vakıftır. AYasofya’yı câmi olarak Türk Milletine, Müslümanlara vakfetmiştir. Vakfiyelerindeki bütün şartlar Ayasofya Vakfiyesi için de geçerlidir.Ayasofya’yı cami olmaktan çıkarıp müze haline getirenler için bedduâ ederken illâ da Ayasofya’nın adının anılmasına, zikredilmesine gerek yoktur zaten. Bu cümle ve ibarelerin, ifadelerin sıyak ve sibakından anlaşılır. Hasılı Ayasofya Vakfiyesi içinde onu tağyir edenler hakkında yapılan bedduâ uydurma değil, bir gerçektir ve Fâtih onu Müzeye çevirenlere, yardımcı olanlara, etkili ve yetkili olduğu halde tekrar cami olarak ibâdete aymayanlara Fatih tarafından gerçekten de bedduâ edilmiştir. Saygılar sunarın efendim.
    Mehmet SARIKAYA (Emekli, İlâhiyatçı, Eğitimci ve Araştırmacı)

Yazı İçeriğiyle İlgili Yorum Yapmak İsterseniz Buyrunuz