Kadı Hızır Bey’in Fatih Sultan Mehmet’i mahkemeye çağırıp padişahı şer’i hukuk kurallarına göre adil bir şekilde yargıladığı, kısas hükmü gereği kadının padişahı mimarla aynı cezaya (ellerinin kesilmesine veya bedelinin ödenmesine) hükmettiği, mimarın şikayetinden vazgeçmesiyle ceza para cezasına çevrildiği, Fatih’in de adaletinden dolayı kadının elini öperek memnuniyetini gösterdiği anlatısı tarihi bir vakadan ziyade edebî ve menkıbevî bir kurgudur.
Fatih Sultan Mehmet’in inşa ettirdiği kendi adını taşıyan caminin sütunlarını verdiği emirlere aykırı olarak kısalttığı gerekçesiyle Rum kökenli Mimar Atik Sinan’ın elini kestirdiği, mağdur olan mimarın dönemin İstanbul Kadısı Hızır Bey’e giderek padişahtan şikayetçi olduğu, Hızır Bey’in cihan padişahını mahkemeye çağırıp herkesle eşit şartlarda yargılayarak İslam hukukundaki kısas ilkesi gereği Fatih Sultan Mehmet’in de elinin kesilmesine hükmettiği, karşısındaki bu büyük adaletten etkilenen Rum mimarın şikayetini geri çekip ve cezanın tazminata (diyet) dönüştürüldüğü rivayet edilir.
Söz konusu rivayet şu şekilde de anlatılmaktadır (İbrahim Hakan Dönmez (2012). “Evliya Çelebi’ye Göre 17. Yüzyıl Osmanlı Toplumunda Kadı Algısı”. Millî Folklor. Yıl 24. Sayı 95. Sf: 122-134):
“Fatih Sultan Mehmet, bir mimarbaşının yaptığı camiyi Ayasofya kadar yüksek yapmadığı için beğenmez ve onun “depreme karşı daha dayanıklı olsun ve dünyanın sonuna kadar baki kalsın diye bu şekilde yaptım,” şeklindeki özrünü kabul etmeyerek iki elini bileklerinden kestirir. Ertesi gün mimarbaşı İstanbul mollasına şikâyete gider ve kanun önünde yüzleşme ister. Molla derhal kethüdayı Fatih’e göndererek mahkemeye davet eder. Fatih’in çağrı karşısındaki tepkisi “Emir Resul-i mübinin şeriatınındır.” şeklindedir. Kaftanını giyer ama altına, kemerine bozdoğan bir topuz takıp mahkemeye gider. Mahkemede kendi makamına uygun yüksek bir yere oturmak istediğinde kadı hazretleri buna izin vermez ve hasmıyla aynı ayak hizasında durmasını ister. Taraflar dinlendikten sonra kadı hükmünü mimarbaşının lehine verir. Mimarbaşının çoluk çocuğunun geçimleri şer’an Fatih’e düşmektedir. Kadı, mimarbaşının ısrar etmesi halinde Fatih’in de elinin kesilebileceğini, zira Şer’i şeriften izinsiz kanunsuz iş edenin şeriatın izniyle hakkından gelineceğini söyler. Hatta Fatih’in devletin hazinesinden gerekli yardımı yapmasını bile kabul etmez. Çünkü kabahat kiminse, cezayı da bizzat onun kendi kesesinden ödemesi gerekir. Fatih günlük yirmi akçe ödemeyi kabul eder. Mimarbaşı da hakkını helal ettiğini söyler.”
TRT 1’de yayınlanan “Mehmed: Fetihler Sultanı” adlı dizide Fatih Sultan Mehmed Mimarbaşı Hristo’nun elini kestirmesi, Mimarbaşı Hristo’nun şikayetinin ardından Hızır Çelebi huzurunda Fatih Sultan Mehmed’in yargılandığı mahkeme sahnesi ile bu rivayet yeniden gündeme geldi.
Son günlerde sosyal medyada bu rivayet yine zuhur etti.
Dündar Murat Demiröz (@muratselim12): “Fatih asabi bir hükümdardır. Bir gün, Fatih Camii’nin inşaatını denetlerken Rum mimar Hristo’nun inşaatı “kendi emirlerinden başka” şekilde yaptığını görünce kızar ve mimarın elini keser. Mimar bunun üzerine İstanbul Kadısı’na başvurur ve Fatih’ten davacı olur. Kadı Hükümdar’ı mahkemeye davet eder. Fatih mahkeme Salonuna geldiğinde Kadı onu Murad oğlu Mehmet olarak çağırır. Ayakta durmayıp önünde diz çökmesini söyler. Fatih Kadı’nın rahlesinin önüne çöker. Kadı Hristo’nun şikayetini ve Fatih’in savunmasını dinler. Hüküm verme zamanı gelince Kadı Şeriat’a uygun olarak “kısasa kısas” der: Fatih’in eli kesilecektir! Subaşı bir kütük getirir ve cellat da baltasıyla Fatih’in başına dikilir. Mimar şaşırmıştır, Kadı Efendi’ye başka bir yolu olup olmadığını sorar. Kadı, eğer kendisi de razıysa, Fatih’in elini kesmek yerine Fatih’i mimara ömür boyu yüklü bir nafaka bağlama cezasına çarptırabileceğini söyler. Ancak nafaka devlet kesesinden değil Fatih’in şahsi kesesinden bağlanacaktır. Mimar kabul eder… Yasanın önünde Fatih’in bile boyun eğdiğini gören Mimar Müslüman olur. Bugün Fatih’i kendilerine örnek aldığını söyleyenler, sarığını veya sakalını örnek almış herhalde. Gayet düşündürücü… İşte bu yüzden tarihi anlayarak okumak ve ibret almak gerekir.”
Fatih Külliyesi’ni inşa eden mimarın, deprem güvenliği ve statik gerekçelerle sütunları kısalttığı / değiştirdiği için padişahın gazabına uğradığı, daha sonra kadının huzurunda mimarın şikâyetiyle Fatih’in yargılandığına dair ünlü rivayetin bilinen yazılı ilk kaynağı Evliya Çelebi’nin Seyahatnâmesi.
Seyahatname’deki “Mimarbaşı ile Fatih’in mahkemede yüzleştiklerini bildirir” başlıklı kısım şu şekilde (Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi: İstanbul. Hazırlayanlar: Seyit Ali Kahraman – Yücel Dağlı. 1. Cilt – 1. Kitap. 5. Baskı. Sf: 103-104):
“Fatih, bir kızgın Cem-cenab padişah olduğundan camii yapan mimarbaşıyı azarlayıp, .
“Benim camimi niçin Ayasofya kadar yüksek etmeyip benim bi- rer Rum haracı değer sütunlarımı kesip camimi alçak ettin” dedikte mimar,
“Padişahım İstanbul’da deprem çok olup metanet üzere dünyanın sonuna kadar dursun, diye iki sütunu üçer arşın kesip Ayasofya Camiinden biraz alçak ettim” diye özür buldu.
“Özrü kabahatinden büyüktür” diye Fatih aman vermeyip mimarbaşının iki elini bileklerinden kesti.
Ertesi gün Mimarbaşı ehl ü iyaliyle İstanbul mollası olan (—) hazretlerinin huzuruna varıp Fatih Gazi’den şikayet edip,
“Kanun önünde yüzleşmeyi isterim” dedikte derhal (—) hazretleri kethüdasını Fatih’e gönderip mahkemeye davet eder. Hemen Fatih “Emir Resul-i mübinin şeriatinindir” deyip kaftanını giyip kemerine bir bozdağan topuz alıp şeriat kapısına yüz sürerek gelip selam alıp verilip yüksek yerde oturmak isteyince (—) hazretleri,
“Oturma beyim, hasmınla yüzleşip ayak beraber durun” dedikte mimarbaşı davaya başlayıp der:
“Sultanım ben bir yetkin usta mimar ve mühendis idim. Bu ~dem, ‘Benim camimi niçin alçak edip iki direğim kesdin’ diye benim iki ellerimi kesip beni işimden gücümden ve kazancımdan alıkoyup ehl ü iyalim beslerneye gücüm kalmadı. Emir şer-i şerifin” deyip susup durdu.
“Beyim ne dersin, bu adamın ellerini siz mi kestiniz?” deyince hemen Fatih,
“Vallahi sultanım, bu adam benim bir Mısır haracı değer sütunlarımı kesip, camim şöhretsiz olup, alçak olduğu için ellerini kestim. Emir şer-i şerifindir” dedikte hemen ( —) hazretleri,
“Beyim şöhret afettir. Cami sahrada ve açık olsa ve alçak olsa ibadete engel değildir. Senin taşın mücevher dahi olsa kıymeti yine bir taştır, ama bir adam melekten üstün, kırk yılda hasıl olur ve ka- nuna aykırı elini kesip öfkelenmişsiniz. Bu adam kazançtan kalıp şimden gerü işi cim§. etmek olsa gerektir. Çoluk çocuğu çok olup geçimieri şer’an senin üstüne lazımdır. Ne dersin beyim?” deyince hemen Sultan Mehrned,
“Emir şer’in [kanunun]” dedikte (—) hazretleri,
“Kanunun emri budur ki mimar dava etse şer’an sizin de elleriniz kesilir, zira şer-i şerifden izin almadan kanunsuz iş edenin şeriatİn emri ile hakkından gelinir” dedikte Fatih,
“Sultanım Müslümanların beytülmalından yetecek kadar maaş verelim” deyince hemen molla,
“Hayır beytülmale gadr etmen. Bu iş kanunsuz olmuştur, kabahat sizindir. Siz kendi [41a] maaşınızdan bu yaralıya her gün onar akçe verirsiniz” diye hükmedince Fatih,
“Yirmişer akçe olsun, ama elini kestiğiınİ bana helal etsin” de- dikte Mimarbaşı teselli olup,
“Dünyada ve ahirette helal olsun” diye günlük yirmişer akçenin berat hüccetini alıp gitti.
Sultan Mehmed de davanın bittiğine dair hüccetleri alıp dava ve kavgadan kurtulunca hemen ( —) hazretleri,
“Padişahım mahkemeye hoşgeldin, o mahalde davacın var idi, şeriatın gerektirdiği o idi ki şeriat önünde davacın ile beraber olaydın. Onun için sana tazim etmedik, şimdi sana tazim farz mesa- besindedir” diye posta oturmasını teklif ettiler.
Hemen kızgın Sultan Mehmed “Efendi, eğer bu sultandır diye beni koruyup mimara gadr edeydin şu topuz ile seni ezerdim” diye eteği altından topuzu sapıyla gösterdi. Hemen (—) hazretleri,
“Eğer beyim sen dahi benim şer’ile hükmettiğime razı olmayıp zerre kadar şeriattan ayrılsaydın şu post altındaki ejdere seni helak ettirirdim” diye postu açınca Allah’ın emriyle post altından bir ej- derha fışkırıp ağzından ateş saçarken Molla hazretleri ejdere “Epsem ol” diye hitap edip postu yine örtünce hemen Sultan Mehmed, ( —) hazretlerinin mübarek elini öpüp hayr dualarıyla şereflenip sarayına gitti.
Böyle şam büyük bir padişah iken şeriat kaısına gelip itaat etti. Sonra mimarın baş yardımcısı Abdal Sinan mimarbaşı olup bu camie nice ek binalar yaptı.
Daha sonra Ali Kuşçu ,adlı yıldızlar ilminde ünlü bilgin gelip bu Fatih’in camii avlusunun içinde Boyacılarkapısı yanında Müslüman çocukları için Kur’ an eğitimi yapılan bina önünde anılan Ali Kuşçu “Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin?” [Furkan, 45] ayeti · üzere. dört köşe bir beyaz mermer içre bir mîkat [güneş saati] yapmıştır ki yeryüzünde benzeri yoktur.
Bu gönül açan camii, Fatih bu yazıldığı üzere tamamlayıp cihan süsü bir padişah olup padişahlıkları zamanında Osmanoğulları ülkesi marnur oldu.”
| Söz konusu hikâyenin Aşıkpaşazade’nin Tevârîh-i Âl-i Osman’ında, Avusturyalı tarihçi Joseph von Hammer-Purgstall’ın Osmanlı Devleti Tarihi ve İsmail Hami Danişmend’in İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi’nde aktarıldığı da ileri sürülmektedir. İlgili eserler tarandığında Evliya Çelebi’nin anlattığı şekilde bir alıntının yer almadığı görülmektedir. İsmail Hami Danişmend’in “İstanbul Kadılığı zamanında Fatih’i mahkemeye celbedip bir dâvâda mahkûm ettiği” rivayetini alıntılamıştır. |
Fatih Sultan Mehmet’ten (1432-1481) yaklaşık 2 asır sonra yaşamış olan Evliya Çelebi (1611-1684), duyduğu bir hikâyeyi aktarmış.
Osmanlı hukuk sisteminde ve devlet teşkilatında mutlak yetki sahibi olan padişahı bir kadının yargılayıp zimmiye (gayri müslim vatandaş) kısas ile elinin kesilmesi cezası verdiğine dair ilgili dönemden muteber bir kaynak bulunmuyor.
Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme adlı eserinde geçen ünlü rivayete daha sonraları -adalet temasını kuvvetlendirmek için- (mimarın Rum olduğu, kadının adının da Hızır Bey olduğu gibi) farklı kurgu unsurlar eklenmiş.
Aşikâr olduğu üzere, Evliya Çelebi’nin nüktedan uslubu önemli ölçüde mübalağa içerir. Seyahatname’de aktarılan bazı hususların kurmaca içerdiği ve hakikatleri çarpıttığı da bilinmektedir.
Evliya Çelebi’nin aktardığı “Fatih’i yargılayan kadı” hikâyesinin de, padişahın mutlak otoritesi ve tarihî gerçekler bağlamında efsanevi veya abartılı bir anlatı olduğu anlaşılmaktadır.
Modern tarihçiler ve araştırmacılar, bu anlatının kelimesi kelimesine gerçek bir tarihî bir vaka olmaktan ziyade, Osmanlı’nın adalete bağlılığını ve “adalet mülkün temelidir” ilkesini vurgulamak için üretilmiş ya da abartılmış temsili bir menkıbe olduğunu belirtmektedir.
Dönemin resmi mahkeme kayıtlarında (şer’iyye sicillerinde) veya çağdaş diğer tarih kaynaklarında bu derece önemli bir olayın hukukî belgelerine rastlanmamaktadır.
Fatih Camii’nin mimarı iddia edildiği gibi padişahın elini kestirmesinin ardından kadının adaletli yargılamasıyla Müslüman olmuş değil.
Yapımına 1462 yılında başlanan ve 1469 yılında tamamlanan Fatih Camii’nin ilk mimarı, Atik Sinan‘dır.
Türk mimarlık tarihinde Atik Sinan, Sinân-ı Atîk veya Âzadlı Sinan adıyla tanınan mimarın tam adı Sinâneddin Yûsuf b. Abdullah’tır (Atik Sinan, 1468/1469 yılında düzenletmiş olduğu ikinci vakfiyesinde ‘Hoca Sinânü’d-din Yusuf bin ‘Abdullah’ül-‘atik’ül-mi’mâr’ülemîrî’ künyesi ile anılmıştır.).
“Eski” anlamını da haiz olan “atik” unvanının “azat edilmiş köle/azadlı” anlamında yaygın şekilde kullanıldığı, “Allah’ın kulu” anlamındaki “Abdullah” isminin mühtediler için baba adı olarak kullanıldığı ve Osmanlı döneminde Müslüman kökenli kimselerin köleleştirilmediği bilinmektedir. Bu hususları nedeniyle Mimar Atik Sinan’ın aslen köleleştirilmiş bir Hristiyan olduğu, sonradan azat edilen bir mühtedi olduğu anlaşılmaktadır (İbrahim Hakkı Konyalı (1953). Fatihin Mimarlarından Azadlı Sinan (Sinan-ı Atik). İstanbul Fetih Derneği Neşriyatı. İstanbul).
Sinan-ı Atik’in Müslüman olmadan önceki adının Hristo / Hristodulos / Kristodulos olduğunu doğrulayan yaşadığı dönemden bir kaynak bulunamıyor (Evliya Çelebi’nin anlatısında mimarın adı Hristo değildir).
Fatih Sultan Mehmet devri önemli mimarlarından olan Atik Sinan’ın elinin kesildiğine dair bir tarihî kayda rastlanamıyor.
Atik Sinan’ın mezarı ve kitabesi, İstanbul Fatih’teki Kumrulu Mescit haziresinde yer almaktadır.
Günümüze ulaşan Fatih’teki camisinin hazîresindeki mezar taşı kitâbesine göre Atik Sinan 13 Eylül 1471 (27 Rebîülevvel 876) günü vefat etmiştir.
Mezarındaki kitabeye göre, Sinan-ı Atik Fatih Camii’nin tamamlanmasından 7 ay sonra hapsedildiği yerde ölmüştür.
Kitabede dönemin ünlü mimarının “şehid edildiği” şu cümlelerle ifade edilmiştir (İbrahim Hakkı Konyalı. age. Sf: 49):
“Tanrı’nın affına ve inayetine mazhar olan mimar Sinan, 876 yılının Rebî’ül- Evvel ayının yirmi yedinci günü (13 Eylül 1471), perşembeyi cumaya bağlayan gece, akşam namazından sonra, deniz kıyısındaki karanlık zindanda şehid edilerek ölümlü dünyadan ölümsüz dünyaya göçtü.”
Dönem kaynakları, Atik Sinan’ın, caminin inşası sonrasında hapsedildiği yerde öldürüldüğünü belirtmektedir. Bazı kaynaklarda dövülerek öldürüldüğü, hatta boynunun vurulduğu aktarılmaktadır.
Atik Sinan’ın hapsedilme ve öldürülme sebebi kesin şekilde bilinmemekle birlikte kuvvetle muhtemel Fatih Camii’nin inşasındaki bazı teknik kusurlar veya siyasî anlaşmazlıklar kaynaklı olduğu düşünülmektedir.
Mustafa Çağhan Keskin “Atik Sinan: Mitler Ve Gerçekler Arasında Bir Osmanlı Mimarı” başlıklı makalesinde yaptığı araştırmada Sinan-ı Atik’in akıbeti hakkında bulgularını şöyle özetlemiştir (2022. ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dergisi. 2022/2. 39:2. 75-104):
“Atik Sinan’ın sonunu gerçekte, inşa sürecinde yaşanan aksaklık, acemilik, becerisizlik, savurganlık, yolsuzluk ve rüşvet gibi sıkıntılar ve ithamlar hazırlamıştır. Özünde, mimari üretim sürecinin olağan problemleri ekseninde gerçekleşen bu trajedi, zaman içinde çeşitlenerek ilgi çekici bir söylenceye dönüşmüştür. Kimi zaman, Ayasofya’yı diğer bir deyişle İmparator İustinianus’u alt edemeyen Sultan Mehmed’in egosu, kimi zaman bundan çok daha iyi bir yapıyı inşa edebilecek yetenekte olduğunu ancak kaynakların yetersiz olduğunu söyleyerek üstü kapalı şekilde sultanı aşağılayan mimarın egosu ile çeşnilenen söylence böylece fantastik bir hal alarak Atik Sinan’dan bir Osmanlı Sinimmar’ı yaratmıştır. Sinan’ın ölümle sonuçlanan kariyeri, söylencelerin çeşitliliği sayesinde manipülasyona açık hale gelmiş, özellikle, Sultan’ın mimarı haksız yere böylesine ağır bir şekilde cezalandırdığını kabul etmek istemeyen kimi günümüz araştırmacıları tarafından reddedilmiş, hatta sansürlenmiştir. Atik Sinan ve trajedisi böylece popüler kültür üretiminin tekeline bırakılmıştır. Olayı manipüle eden popüler kültür mecraları kimi zaman söylencelerden bir Osmanlı adalet sistemi methiyesi icat etmiş; kimi zaman da söylenceleri Atik Sinan’ı bahane ederek doğrudan Sultan Mehmed’e yöneltilen bir eleştiri, hatta saldırı aracı haline getirmiştir.
Dönem kaynakları, Atik Sinan’ın caminin 1470 Aralık/1471 Ocak ayı arasında tamamlanmasından aylar sonra cezalandırıldığını bildirir, ki bu durum Sinan’ın başarısı ya da başarısızlığı ekseninde çeşitlenen simgesel temelli söylencelerin tümünü geçersiz kılar. Sultan Mehmed’in, inşa sürecinde Sinan’a yöneltilen, haklı ya da haksız ithamları dikkate alarak onun hapse atılmasını ve dövülerek cezalandırılmasını emrettiği anlaşılmaktadır. Sultanın, doğrudan ölüm emri verdiğine ilişkin bir kaynak mevcut değildir. Nitekim, infaz için Sinan’ın suçunun sabit olması, ayrıca infazın gerçekleşmesi için bu yönde bir fetva gerekir. Sinan’ın, hizmetlerinden dolayı sultan tarafından bağışlanmış olan mülklerinin (çoğu vakfedilmiş) müsadere edilmemiş olması da bu görüşü destekler. Boynunun vurulduğunu söyleyen Gelibolulu Mustafa Âli’nin ima ettiği gibi doğrudan bir idam emri olmasa da, Sinan, kabir kitabesinde bildirildiği gibi, hapsedildiği zindanda aldığı darbeler sonucunda 12 Eylül 1471 Perşembe günü 19:30 ila 20:45 saatleri arasında, acı bir şekilde can vermiştir.”
Hikâyenin bazı versiyonlarında Fatih Sultan Mehmet’i yargılayan İstanbul Kadısı olarak Hızır Çelebi (Hızır Bey) ismi zikredilmektedir. Ancak, İstanbul’un fethinden hemen sonra İstanbul’un ilk kadısı olarak görev yapan Hızır Çelebi’nin Fatih Camii inşaatı sırasında davaya bakmış olması kronolojik olarak mümkün değil. Hızır Çelebi 1458 ya da 1459 yılında vefat etmiş olup, Fatih Camii’nin inşasına 1463 yılında başlanmıştır. Haliyle, cami inşaatlarından çok önce vefat etmiş olan Hızır Çelebi’nin Fatih Camii inşaatı sırasında tarihsel olarak mahkemede bulunması imkânsızdır.
İsmail Hami Danişmend’in İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi’nde İstanbul Kadısı Hızır Bey hakkında şu bilgiler sunulmuş (Cilt 1. M. 1258 – 1512 H. 656 – 918. Türkiye Yayınevi. İstanbul. Sf: 268-269):
“İlk İstanbul Kadısı olan “Celâl-zâde Hızır-Bey-Çelebi” Osmanlı tarihinin en meşhur ve mümtâz âlimlerindendir. Sivri-hisarlıdır. Meşhur Nasrüddin Hoca’nın sülâlesinden olduğu rivayet edilir. Sivrihisar Kadısı “Molla Celâlüddin Ali”nin oğlu ve “Tazarruât” sahibi büyük ve meşhur münşî Sinan Paşa’nın babasıdır: Bu sırada 16 yaşlarında bulunan Sinan Paşa’nın doğumu için 1437=841 vukuatının ikinci fıkrasına bakınız. — Hızır-Bey-Çelebi memleketinde ve daha bâzı yerlerde Kadılık ve Bursa’da Müderrislik etmiş ve Osmani kültüründe mevki sahibi bir çok talebe yetiştirmiştir. Arap, Acem ve Türk dillerinde zarif şiirleri vardır. Gençliğinde askerlik mesleğinde bulunduğu da rivayet edilir. Hızır Bey kendi zamanında “ ilim dağarcığı” diye şöhret bulmuştur; fakat ilminin yüksekliği kadar ahlâkiyle adaletinin ciddiyetiyle de meşhurdur; Hattâ İstanbul Kadılığı zamanında Fatih’i mahkemeye celbedip bir dâvâda mahkûm ettiği hakkında bile kuvvetli bir an’ane vardır. — Osmanlı edebiyatında “Ebced” hesabiyle manzum tarih yazmak âdetinin bununla başladığı rivayet edilirse de bu nokta ayrıca tetkik edilmelidir. — Hızır-Bey-Çelebi altı sene İstanbul Kadılığına şeref verdikten sonra 863=1458—1459 tarihinde vefat etmiş ve yerine kendisi gibi o devrin en büyük ve en mümtâz âlimlerinden meşhur Molla-Husrev tâyin edilmiştir. — Hızır-Bey-Çelebi’nin mezarı İstanbul’da, Zeyrek’le Vefâ arasındadır)”
Fatih Camii mimarı ile ilgili ilginç uydurmalar arasında “kazığa oturtulduğu” kurgusu da bulunmaktadır.
Dimitri Kantemir, Fatih Sultan Mehmet’in Fatih Camii inşaatı tamamlandığında Kristodulos adlı Rum mimarı mükafatlandırdığı, benzerini yapıp yapamayacağını sorduğunu, “evet” yanıtını alınca mimarı kazığa oturttuğu “efsanesini” XVIII. yüzyıl başlarında şöyle aktarmıştır (Osmanlı İmparatorluğunun Yükseliş ve Çöküş Tarihi 2. Kültür Bakanlığı Yay. Ankara. Çeviren: Özdemir Çobanoğlu. 1979. Sf: 201):
“41- Aziz Havariler: Bu kilise, Büyük Jüstiniyas’ın karısı imparatoriçe tarafından inşa edilmiştir. Bugün ise bu yer, kentin ortasında bir dağ yahut yüksek bir mevki ve karadan çok, limana daha yakındır. Öteki altı tepeden daha yüksektir. Burada yüz yirmi dirsek (coudée) kare alanı olan bir cami görülmekte ve Ayasofya’dan sonra kentin en büyük tapınağı olarak geçmektedir. Bu camii Fatih Sultan Mehmed yaptırmış ve mimarı, Kristodulos adında bir Rumdur. Sultan, bu mimara, bu kadar büyük ve beğenilmeye layık bir bina yaptığından dolayı, kendisine ödül olarak tüm bir sokakla birlikte daha birçok şahane hediyeler de vermiştir. Tarih, sultanın mimara, bundan daha güzel ve daha büyük bir bina yapıp yapamayacağını sorduğu zaman bu, «evet, bana sadece gerekli gereçleri veriniz» dediğini yazar. Sultan bunu işitince, halefinin, kendi camiinden daha görkemli bir tapınak yapmaya yetenekli bir mimara sahip olmaması için bunun kazıklanmasını emretmiştir. Bu buyruğun yerine gelmesi için de, cami avlusunun kuzeydeki kapısına bir demir kazık çaktırır. Öyle ki, dışardan bakıldığı zaman, kazığın ucundan başka bir şey görünmüyordu. Bu kazık, bugün bile orada durmaktadır. Her ne olursa olsun, şu kesindir ki, Muhammediye yahut Mehmed’in tapınağı, Kristodulas’un eseridir ve ödül olarak da padişahın kendisine tüm bir sokağı bağışlamış olmasıdır. Zira Muglotissa’daki Meryem Ana kilisesinin arşivine teslim etmiş olduğum bu bağışlama belgesini bizzat okudum. Şimdi hüküm süren Sultan III. Ahmed zamanında Türkler, bu sokağı ve kiliseyi geri almak için, bu sokaktaki Hıristiyanlara karşı dava açtıkları zaman, ben, bunların savunmalarını üstlendim ve yasal sabihi bulundukları- na ilişkin tanıt (hücret)’lardan başka, Sadrazam Çorlulu Ali Paşa’ya bu belgeyi (arşivdeki) de sundum. Sadrazam bunu büyük bir dikkatle okuduktan sonra üç kez belgeyi öptü ve o kadar kez alnına götürdü ve sonunda bana geri vererek, Hıristiyanların bundan böyle bu konuda rahatsız edilmemelerini emretti.”
Kantemir, Fatih Sultan Mehmed’in, Atik Sinan’a kilise ile bulunduğu sokağın tamamını bağışlayan bir ferman verdiğini, III. Ahmed döneminde (1703-1730) kilisenin camiye çevrilmek istendiğinde bu fermanı Çorlulu Ali Paşa’ya (ö.1711) ilettiğini belirtmektedir.
Joseph von Hammer’in Büyük Osmanlı Tarihi adlı eserinde bu husus Kantemir’e atıfla şöyle alıntılanmıştır:
“Yedi tepenin ortasında kâin olup diğer mâbedlerin cümlesine emir ve işaret veriyor gibi görünen bu camiin (Fâtih Camii) mimarı Rum asıllı Hristo Dulas, hizmetine mükâfâten şehrin bir sokağını, ebedîyyen olmak üzere, bütünüyle almıştır. Sultân Mehmed’in bu temlik için verdiği berât üç asır sonra Sultân III. Ahmed tarafından muteber tutulmuş ve o mahallenin Rumlarına kiliselerinin temellük edilmesini sağlamıştır.”
“Fatih’i yargılayan ve kısasla elinin kesilmesi cezasını veren kadı” hikâyesinin gerçek dışılığına vurgu yapan tarihçi, araştırmacı ve yazarlardan örnekler şöyle sunulabilir:
Mustafa Çağhan Keskin (2022. “Atik Sinan: Mitler Ve Gerçekler Arasında Bir Osmanlı Mimarı“. ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dergisi. 2022/2. 39:2. 75-104):
“Haklı ya da haksız olsun, Atik Sinan’ın akıbeti, Osmanlı mimarlık tarihinin en büyük trajedisi; kendisi ise en tartışmalı figürlerinden biridir. Günümüzde, fazlasıyla ilgi çekici bulunarak popüler kültür ortamında sıklıkla yer bulmasına karşın Atik Sinan ve trajedisine ilişkin kaynak sayısı son derece sınırlıdır. Atik Sinan’a ilişkin Osmanlı dönemi kaynakları, kabir kitabesi, iki vakfiye, dönemin görgü tanıkları Anonim Osmanlı Kroniği yazarı ve Ruhi Çelebi’nin kayıtları ile Evliya Çelebi ve Dimitri Kantemir’in fantastik söylenceleri ile sınırlıdır. Osmanlı kaynaklarının bu olay karşısındaki suskunluğu ve/ve ya kayıtsızlığı, dönem müelliflerinin bir nevi otosansür uyguladığını düşündürür. Çeşitli bahanelerle Osmanlı sultanlarını barbarlıkla suçlayan dönemin Rum ve Avrupalı kaynakları da bu suskunluğa eşlik eder. Dönem kaynaklarının yetersizliği sonucu oluşan boşluğu zamanla çeşitli rivayetler ve dedikodular doldurmuş, söylenceler, gerçeklerin önüne geçmiştir. Günümüzde, görgü tanıklarının aktarımları, yazılı kaynaklarının suskunluğu, Osmanlı sözlü geleneğinden bugüne ulaşan söylenceler ve olaya objektif bir şekilde yaklaşan akademik araştırmaların yetersizliği arasına sıkışmış Atik Sinan’ın, kimliği, kariyeri ve akıbetine ilişkin bilgi kirliliği bulunmaktadır.
Atik Sinan’a ilişkin en az bilinen ve gerçeğe en uzak rivayeti Kantemir sunar. Sinimmar anlatısını çağrıştıran söylencenin İstanbul’da gayrimüslim, özellikle de Rum, teba arasında dillendirildiği anlaşılır. Bu söylence, günümüz akademik ortamı ve popüler kültürde kendine yer bulmaz. Kantemir’in, Atik Sinan’ın, adı “Kristodulos” (Hristodulos) olan bir Rum olduğu yönündeki ciddiye alınması gereken kayıtları ise, İstanbul’un fethinden sonra inşa edilen ilk büyük caminin gayrimüslim kökenli bir mimar tarafından inşa edilmiş olmasından rahatsızlık duyan kimi günümüz araştırmacıların dikkatini çeker. Kantemir’in bu önermesine, Sinan’ın vakfiyeleri ile kabir kitabesinde geçen ‘atik’ sözcüğünü, ‘azadlı’ değil, ancak ‘eski’ anlamında alımlayarak karşı çıkarlar.
Atik Sinan’ın etnik kökenine ilişkin tartışmalara yer verilmesine rağmen, akıbetine çoğu araştırmada değinilmez. Bu konuda Türkiye merkezli ilk (ve uzun bir süre tek kalacak) objektif araştırmayı günümüze ulaşan birincil kaynakları tartışan İbrahim Hakkı Konyalı ortaya koyar. Atik Sinan’a değinen, izleyen araştırmalarda, Konyalı’nın Azadlı Sinan adlı kitabından faydanılmasına karşın, onun zikrettiği kabir kitabesi ile dönemin görgü tanıkları Anonim Osmanlı Kroniği yazarı ve Ruhi Çelebi’nin kayıtları görmezden gelinir. Kabir kitabesi, Anonim Osmanlı Kroniği ve Ruhi Çelebi’nin kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla Atik Sinan hapsedildiği zindanda öldürülmüş olmasına rağmen, Ayverdi, kabir kitabesini yalanlayarak, ölümünü doğal nedenlere bağlar; Çetintaş ise, idam iddiasına, ömrünü yaklaşık 40 yıl kadar uzatarak Beyazıt Camii’ni Atik Sinan’a inşa ettirerek karşı çıkar. Oysa, Mimar Sinan’ın bizzat bildirdiğine göre, Kanuni Sultan Süleyman dahi bu olaydan haberdır ve bunu dile getirerek bir nevi onaylar.
Evliya Çelebi’nin naklettiği mahkeme söylencesi, sultanın Ayasofya’yı alt etme motivasyonu ve mimarın deprem kaygısı gibi, mimari üretime ilişkin ipuçları içeriyor olsa da, akademik çevrelerce haklı olarak kabul görmez. Mahkeme söylencesine yer veren sanat ve mimarlık tarihi araştırmalarda bunun bir rivayet olduğu özellikle vurgulanır, detaya girilmez ve reddedilir. Söylencenin, günümüzde adalet vurgusu ile özellikle hukukçuların dikkatini çektiği ve Osmanlı adaletine bir örnek olarak sunulduğu izlenir. Söylencede anonim kalan kadı yerine Hızır Bey tayin edilirken, mahkemeye Üsküdar’da bulunan bir yapı dekor olarak atanır. Böylece, gerçekliği pekiştirilen söylencedeki baş karakterlerden biri olan mimar zamanla daha kötücül bir şekilde karakterize edilerek, fevri bir karar vermiş ancak sonrasında adalete boyun eğmiş Sultan’ın aslında mahkemede yargılanacak kadar suçlu olmadığına yönelik bir algı yaratılır. Osmanlı adaletini yüceltmeye yönelik bir kurguya dönüşen bu söylence, popüler tarih yayınlarında ve sosyal medya ortamında giderek daha geniş kitlelerce iştahla tüketilen bir kıssaya dönüşür.”
Prof. Dr. Zeki Sönmez (“Sinan-ı Atik” – Diyanet Ansiklopedisi):
“Bazı tarihî kaynaklarda Mimar Atik Sinan hakkında, Fâtih Camii’nin sütunlarını kısalttığı için Fâtih Sultan Mehmed tarafından ellerinin kesildiği yolunda bir kayıt varsa da bu gerçek değildir.”
Cengiz Özakıncı (“Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Adalet: Fatih Sultan Mehmed’i Yargılayan ve Elinin Kesilmesine Karar Veren İstanbul Kadısı Hızır Bey Efsanesi” – Bütün Dünya Sayı 2014/7 Temmuz 2014):
“Gelgelelim, Fatih’in doktoru ve yakın arkadaşı Hekim Beşir Çelebi, yazdığı “Tevarih-i Al’i Osman ve Tarih-i Kostantaniye” (Osmanoğulları ve İstanbul Tarihi) adlı kitapta Evliva Celebi’nin Fatih’ten 200 yıl sonra yazdığı “yasa ve yargı önünde eşit, yargı dokunulmaz- lığı bulunmayan Fatih Sultan Mehmet” anlatısı yoktur. Tersine, Fatih’in doktoru, arkadaşı Hekim Beşir Çelebi; “Minnet Huda’ ya ki, kendü gözümle gördüm ki, Sultan Mehmed İstanbul’ da Yenicamii ve sekiz medreseyi ve timarhaneyi yapan Sinan’ı hapis içinde döve döve öldürdü. Aceb onun günahı neydi ki o halde ölmeğe müstahak oldu?” demektedir.
Beşir Çelebi, kitabında, Fatih Sultan Mehmed’in, Fatih Camii mimarı Atik Sinan’ı hapsettiğini; onu hapishanede döve döve öldürdüğünü; ve daha da önemlisi, bu olayı kendi gözleriyle gördüğünü yazmıştır. Mimar Atik Sinan’ın bugün Kumrulu Mescid’de bulunan mezar taşındaki yazılar da Hekim Beşir Çelebi’nin anlatısının doğru olabileceğini gösteriyor. Mimar’ın mezar taşında her mezarda karşılaşılabilecek dualardan başka, kendisinin 13 Eylül 1471 cuma gecesi öldürülerek şehid edildiğini belirten şu sözler yazılıdır:
“Mimar Sinan, hicri 876 yılı rebiulevvel ayının yirmi yedisinde cuma gecesi deniz tarafında hapishanede şehid olarak vefat etti. Allah onu kabir azabından ve cehennem ateşinden korusun, şehitlerle birlikte diriltsin.”
Mezar taşındaki bu sözler, Hekim Beşir Çelebi’nin yukarıda aktardığımız açıklamasıyla birlikte değerlendirildiğinde, Mimar Atik Sinan’ın başına Evliya Çelebi’nin anlattıklarından başka şeyler geldiği anlaşılıyor.
…
“Evliya Çelebi’nin anlattığı olay 1470 yılında geçiyor, ancak İstanbul Kadısı Hızır Bey, 1458’de ölmüş; demek ki sözünü ettiği Kadı, Hızır Bey olamaz; belki Molla Hüsrev, belki Molla Gürani, vs. olabilir. Ancak, Fatih Sultan Mehmet ile Mimar Atik Sinan arasında geçenlerin, o tarihten 200 yıl sonra bile halk arasında konuşulmakta, tartışılmakta olduğu; Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde, bu konuda bir şeyler yazmak gereğini duymuş olmasıyla kanıtlıdır. Evliya Çelebi’nin bu anlatısı, en kötü olasılıkla uydurmadır, ancak, böyle bile olsa; bu anlatı, toplumun “yasa ve yargı önünde eşitlik” ve “adalet” özleminden beslenen bir söylenti olarak değerlendirilebilir ki, konu bu yönüyle de oldukça önemli ve değerlidir. Evliya Çelebi’nin anlatısı, Osmanlı toplumunun; en tepedeki padişah ile en alttaki uyruğun yasa ve yargı önünde eşitliğini düşleyen, gereğinde padişahın da yargılanabildiği bir yasal dü- zeni özleyen ve bu özlemini, geçmişte Fatih Sultan Meh- met’in başından geçmiş bir olay gibi öyküleyerek dillen- direbilen bir toplum olduğunu gösteriyor.”
Ekrem Buğra Ekinci (“Sultan Fatih ve Eli Kesilesi Mimar Efsanesi” – kişisel internet sitesi):
“Evliya Çelebi’nin anlattığı bu hikayesinin sonraki versiyonlarında, hadisedeki adalet temasını kuvvetlendirmek için mimar Rum yapılmış; kadı da Hızır Bey olmuştur. Hatta mimara İpsilanti diye bir de isim uydurulmuştur. Öyle ya, bu hıyaneti olsa olsa bir Rum yapabilir. Halbuki Evliya Çelebi, mimarbaşı olduğunu ve inşaatta Rum çalışmadığını söyler.
Başka numune yokmuş gibi, Osmanlı adaletini ve padişahın hakkaniyetini göstermek adına bu hunhar hadise o kadar popüler olmuştur ki, piyese dönüştürülmüş, filmlere alınmıştır. 2006’da Üsküdar’daki bir bina adalet müzesi yapılmış ve hadise orada balmumu heykellerle canlandırılmıştır.
Sanat tarihçisi İbrahim Hakkı Konyalı der ki: “Evliya Çelebi hadiseyi hayalhanesinde süsledikten ve mutat mübalağa süzgecinden geçirdikten sonra ibretli ve heyecanlı bir sahne halinde aksettirmektedir.”
Padişah’ı zalim bir psikopat gibi gösteren bu hikâye doğru ise, mimar zelzeleden endişelenirken, padişahın tek derdi Ayasofya ile yarışmaktır. Bunun Fatih Sultan Mehmed gibi emsalsiz bir hükümdar ve şahsiyet için hakaretten başka manası yoktur. Nitekim mimar haklı çıkmış, Fatih camii 1766 zelzelesinde yerle bir olmuştur.”
Ezcümle, bahse konu hikâyenin Osmanlı toplumunda “Padişah bile olsa hukuk karşısında herkes eşittir” mesajını halka ve yöneticilere aşılamak amacıyla kurgulandığı söylenebilir.
| Fatih Camii’nin 1766 Depreminde Yıkılması ve Yeniden İnşası
Fâtih Camii ve Külliyesi, İstanbul’da meydana gelen büyük depremlerden etkilenmiştir. 1509 yılında meydana gelen ve “küçük kıyamet” olarak nitelenen depremde cami kubbesi ve sütun başlıkları zarar görmüş, dârüşşifâ, imaret ve medreselerin kubbelerinde de büyük hasar oluşmuştur. 1557 ve 1754 depremlerinde hasar gören cami onarılmıştır. 1766 depreminde ise caminin büyük kubbesi tamamen çökmüş, duvarları onarılamayacak derecede yıkılmıştır. Sultan III. Mustafa döneminde türbe ve külliye yapıları (Mimar Mehmet Tahir Ağa tarafından) yeniden inşa edilmiştir. 31 Temmuz 1767’de başlanan inşaat tamamlanmasının ardından yeni Fatih Camii 1771 yılı Nisan ayında ibadete açılmıştır. İsmail Hami Danişmend’in İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi’nde (age) Fatih Camii’nin ilk ve yeniden inşa süreci şöyle anlatılmış:
|






