Cemil Meriç, sağ ve sol kavramlarını ideolojik ve ahlâkî bir çürüme, Batı taklitçiliği veya yapay bir bölünme olarak değerlendirip eleştirmiş, her iki cenaha da mesafeli durmuştur. Meriç, ülkemizde sağ ve sol akımlarının olmadığı görüşünü “Türkiye’de sağ-sol yoktur, dürüst olan ve olmayan insanlar vardır. Sağ-sol bizim tarihimiz içine yerleştirilemez, Batı’nın bizi parçalamak için içimize soktuğu bir başka yalandır. Şuurun tek şartı cehit göstermek, okumaktır.” ifadeleriyle aktarmıştır. Cemil Meriç’in “Türkiye’de sağ veya sol yoktur.” sözüne bu iki kampın rant ve kaynak paylaşımı için bir maske olduğu yorumu “Ortada büyük bir pasta vardır. Bu pastanın sağından yiyene sağcı, solundan yiyene de solcu denir.” ifadeleriyle eklenip kendi imzasıyla paylaşılmış. Cemil Meriç’in eserlerinde ve konuşmalarında böyle bir sözün izine rastlayamadık.

 

 

 

“Türkiye’de sağ veya sol yoktur. Ortada büyük bir pasta vardır. Bu pastanın sağından yiyene sağcı, solundan yiyene de solcu denir.” ve “Bu ülkede ilerici – gerici, sağcı – solcu yoktur; namuslular ve namussuzlar vardır.” sözleri -özellikle toplumun yoğun tepkisini çeken yolsuzluk ve dolandırıcılık vakalarının ardından- yaygın şekilde Cemil Meriç imzasıyla paylaşılıyor.

 

Son günlerden bir örnek:

 

mustafa yazıcı (@myzccc): ““Türkiye’de sağ veya sol yoktur. Ortada büyük bir pasta vardır. Bu pastanın sağından yiyene SAĞCI, solundan yiyene de SOLCU denir.” Cemil Meriç”


Sosyal medya platformlarında 2025 yılı öncesinde izine rastlanamayan sözün Yeşilçam’ın ünlü yönetmen ve senaristi Yılmaz Atadeniz’e (1 Şubat 1932 – 13 Aralık 2023) de izafe edildiği görülüyor.

 

 

Cemil Meriç, sağ ve sol kavramlarını ideolojik ve ahlâkî bir çürüme, Batı taklitçiliği veya yapay bir bölünme olarak değerlendirip eleştirmiş, her iki cenaha da mesafeli durmuştur.

Sağ ve sol kamplardan bağımsız bir düşünür olan Cemil Meriç, “Türkiye’de sağ ve sol yoktur” sözünü sarf etmiştir.

Ancak, “Ortada büyük bir pasta vardır. Bu pastanın sağından yiyene sağcı, solundan yiyene de solcu denir.” şeklinde bir söz sarf ettiğine dair bir delil mevcut değil.

“Ortadaki büyük pasta” ve “sağından-solundan yiyenler” şeklinde bir benzetme ünlü düşünürün eserlerinde ya da konuşmalarında geçmiyor.

Cemil Meriç’in Türkiye’de sağ-sol ayrımının çoğu zaman gerçek ideolojik farklardan ziyade iktidar, kaynak ve çıkar paylaşımını maskeleyen etiketler olduğuna dair (alıntılandığı şekilde) bir sözüne rastlanamıyor.

 

 

Sosyoloji Notları ve Konferanslar adlı eserinde Türkiye’de sağ ve sol akımlarının olmadığı yönündeki görüşünü şöyle beyan etti:

“Türkiye’de sağ-sol yoktur, dürüst olan ve olmayan insanlar vardır. Sağ-sol bizim tarihimiz içine yerleştirilemez, Batı’nın bizi parçalamak için içimize soktuğu bir başka yalandır. Şuurun tek şartı cehit göstermek, okumaktır.”

 

Aynı eserde Meriç, “sağcı solcu gibi sınıflandırmaların hakikatı maskelemeye yarayan uydurmaca mefhumlar” olduğunu şöyle ifade etti:

“Solla sağ bir bütündür, solu tayin eden sağdır, sağı tayin eden soldur. Biz hakikatların sadece bir tarafını görmeye mahkûm edilmişizdir. Oysa yalnız bir tarafını görmek, hiçbir şeyi görmemektir. Halifeliğin müdafaa edilmediği yerde sosyalizmin hiçbir değeri yoktur. Milyarlık bütçelerle müdafaası yapılan iki büyük dünya görüşü var: kapitalizm ve sosyalizm. Bunlan düşünmek lâzım, ama bunların dışmdakileri de düşünmemiz lâzım. Düşünceye yasak bölge tayin edildiği andan itibaren düşünmek yoktur, bir düşüncenin esareti altına girmek vardır. Batı bütün fetihlerini entelektüel mânâdaki liberalizmine borçludur.”

 

Kültürden İrfana adlı kitabında da sağ-sol kavramlarının yerli olmadığı görüşünü şu sözlerle aktardı:

“Kanaatimce sağ ve sol tasnifi Avrupa’dan ithal edilen bir bid’attir. Hepimiz aynı tarihin çocuklarıyız. Düşman bir dünyanın kucağında yaşıyoruz. Birbirimize kenetlenmez, ahmakça sloganların esiri olarak birbirimizi hançerlemekten vazgeçmez, İslâm’ın birleştirici bayrağı altında toplamaz, İslâm’ın şiarı olan mü-samaha, adalet ve sevgiye kulaklarımızı tıkamakta ısrar edersek, dünyanın en büyük medeniyetini gerçekleştirmiş olan bu zavallı milletin mezarcısı oluruz.”

“Sol perişan, sağ paramparça. Kaç insan varsa, o kadar düşünce, o kadar ideoloji, o kadar ıslahat reçetesi. Evvela dillerimiz ayrı, kelimeler herkes için başka manalar taşıyor. Tarih bir küfürler kitabı. Bu facia dünyanın başka hiçbir ülkesinde görülmemiştir.”

 

Ergun Göze’ye 10 Kasım 1975 günü verdiği röportajda toplumumuzda sınıf yapısının bulunmadığını, bu durumun da sol ideolojinin yerleşmesinin önüne geçtiğini şöyle ileri sürdü:

“Bizde sol, içtimai bir zaruret değildir. Çünkü bizde sınıflar teşekkül etmiş değildir. Sınıf olmadan sınıf kavgası olur mu? Sol’un bünyesinde mevcut, zorlamaya bir de zorakilik binince, bizim sol bir ucube olup çıkmıştır.”

 

Mağaradakiler adlı kitabında, sağ – sol çatışmasının anlamsız olduğu görüşünü şöyle paylaştı:

“Yeni kuşaklara gelince.. Onlar bu sahte batıcılıktan tiksinmişlerdi. Masallarla avutulamazlardı artık. İkiye ayrıldılar: ülkelerinin mukaddeslerine sarılanlarla sosyalizme gönül verenler, Batı’nın kelimeleriyle: sağcılarla solcular.”

“Üzerinde anlaştığımız hiç bir ilke yok. Dil perişan, rrelhumlar kaypak, kelimeler köksüz. Politikanın çığl.klan yanında şiirin ve düşüncenin sesi boğuk bir inilti. Hıristiyanlaşmada ama içimizde bir ortaçağ keşişi yaşıyor. Elbirliğiyle sarıldığımız tek müessese: Afaroz. Sevginin, anlayışın, dayanışmanın kaybolduğu karanlık devirlerde tenkid susar, hiciv konuşur. Sağ uykuda, sol şuursuz. Her iki cephenin tek ortak vasfı: Kadirnâşinaslık. İnsanla insanı birbirinden ayıran duvarları hicvin dinamiti yıkar ancak. Silâhların konuştuğu yerde şarkı söylenmez.”

“Tanrı’ya inanan bir sosyalizm, garip bir hıristiyanlık. Dâvayı reddetmek kolay şey. Din problemi, şer problemi, avrupalılaşma problemi., bizim de gevelediğimiz mefhumlar. Ama, kimsenin bu problemler üzerinde kafa yorduğu yok. Sağ, kovuğuna çekilmiş; münzevî, mazlum, muzdarip. Sol, eline tutuşturulan reçeteyi kekeliyor, mânâsını anlamadığı reçeteyi. Tek ortak duygu: düşmanlık. Diyaloğ, yok. Tanzimattan beri hazır elbiseye meraklıyız, hazır elbiseye ve hazır medeniyete. Tefekkür kılıçla fethedilmez.”

“Sağın temsilcileri için entelektüel, ya karışıklık çıkarmaktan hoşlanan, huysuz, hırçın, ukalâ bir «deklase»; vekâletnamesi olmayan bir avukat. Şarkı söyleyeceğine bildiriler imzalayan bir ağustos böceği; yahut da heyecansız, suya sabuna dokunmayan bir bilgi uzmanıdır. Sol, aydına bazan dost, bazan düşman. Daha doğrusu entelektüel, kendilerinden olmak şartıyla alkışlanmağa lâyıktır. Sağ entelektüel, çoban köpeğidir. Esasen entelektüelin sağı olmaz. Entelektüel, yükselen bir sınıfın şuurudur, yani bir devrimcidir. Ayırıcı vasfı: Tenkid.”

 

Sosyoloji Notları ve Konferanslar’da “sağ – sol” ideolojilerin yapısına dair şu ifadelere yer verdi:

“Sol geniş kalabalıkların refahını, ışığa kavuşturulmasını, fizik ve moral kalkınmasını ister. Sabırsızdır, gençtir. Zafer uğrunda birçok fedakârlıkları göze alır. Tecrübesizdir. Devrimin ve büyük reformların bütün haksızlıklara son vereceğine inanır.

Sağ sayıya değil, değere önem verir. Daha önce kazanılmış hakların devamını ister. Kalabalıkları yok sayar, vesayet altında bulundurulmalarına taraftardır. Yerleşmiş kuvvetlerle oynanmasına razı olmaz. Karamsardır. Devrimlerin faydadan çok zarar getireceğine kanidir. Faşizm devrimci bir sağdır. Sağ hiçbir zaman maziyi getirmek istemez. İnsan bazı bahislerde sağdır, bazılarında sol. Bu itibarla bu kelimeleri aşmak lâzım. İleri-geri ise çok daha kaypak kelimelerdir.”

 

Kırk Ambar adlı kitapta ülkemizde sol ve sağ cenahın tahammülsüzlüğünden şöyle dem vurdu (2. cilt):

“Ülkemizde sol, bu dürüst ve samimi insana kulaktan düşmandır. Kiliseleşen sosyalizmin hür tefekküre tahammülü yoktur. Ülkemizde sağ, ön yargıların kaim duvarları arkasında hep aynı teraneleri tekrarlar.”

 

Bu Ülke’de “sağ ve sol” ayrımını benimsemediğini şu sözlerle aktardı:

“Sağ, kovuğuna çekilmiş, münzevi, mazlum, mustarip. Sol, eline tutuşturulan reçeteyi kekeliyor, mânâsını anlamadığı reçeteyi. Tek ortak duygu: düşmanlık. Diyalog yok. Tanzimat’tan beri hazır elbiseye meraklıyız, hazır elbiseye ve hazır medeniyete… Tefekkür kılıçla fethedilmez, bir parça kendi kafamızla düşünmek ne kadar güç.” (Mağaradakiler, s. 314)

“Ben hayatımın delikanlılık çağından bu yana kadar düşüncelerimde hiçbir temel değişiklik yapmadım. Yani soldan hareket ettiğim de, sağda karar kıldığım da yanlış bir değerlendirmedir. Hiçbir zaman sol da olmadım, sağ da.”

“… Sağcı ve solcu gibi sınıflandırmaları hiçbir zaman benimsemedim. Bunlar hakikati kapamaya yarayan uydurmaca mefhumlardır. Bilhassa sosyal sınıflara ayrılmamış bir ülkede sağcı solcu ne demek?” (Tercüman, 20.9.1984)

Sol’la sağ, bu karanlık kafilenin öncülerinden ikisi. Sol, Latincede meş’um, eski Almancada eğri demek… Cehenneme inen merdiven hep sola bükülür. Sağ, kibar ve imtiyazlı; Rabbin sevgili kullan sağında oturacaklar, diyor Tevrat. Sol’la sağ’ın yeni bir hüviyetle politikaya sıçrayışı, Fransız İhtilali’yle yaşıt. Napolyon orduları ihtilalin ideolojisini dünyanın dört bucağına taşır; ideolojisini, yani kelimelerini.
Avrupa, Fransa’nın mirasını muhabbetle benimser… aynı manevî iklim, aynı içtimaî yapı. Önce burjuvazinin bayrağıdır sol, sonra dördüncü sınıfın… hürriyettir, terakkidir, müsavattır. Sağa türbedarlık düşer; türbedarlık, yani ezelî değerlerin bekçiliği.

Sağ, daima çekingen, daima korkak, daima sevimsizdir. Çekingendir, çünkü maziyi temsil eder; maziyi, yani keyfiliği, kanunsuzluğu. Korkaktır, zira kanlı imtiyazların ve karanlık istismarların mirasçısıdır. Sevimsizdir, hangi mezarlığı ürpermeden seyredebiliriz? Avrupa’nın son iki yüz yıllık tarihi, sol’un zaferleri, sağ’ın hezimetleri tarihidir.
Hudutlarımızdan salgın bir hastalık gibi girer sol, arazı meçhul bir hastalık. Solcu, ithamların en korkuncu olur… büyüden meş’um, bedduadan netameli bir kelime. Sağ, daha nazlı, daha utangaç bir misafir. Ne zaman gelmiş, bilen yok! Türk adaleti, kimse tarafından benimsenmeyen bu silik ve şahsiyetsiz kelimeyi pek ciddiye almaz. Ve çeyrek asır nebatî bir hayat yaşar sağ.

Sol, demokrasilerin zaferinden sonra yeni bir bekâret kazanır Avrupa’da, günâhlarından arınır. Bizde ele kasideler döşenilir, nazenine. Avrupa, bütün cinayetlerini sağ’a yükler. Sağ, yakın tarihin “günahkâr teke”sidir: kilisedir, cehalettir, faşizmdir. Batının en “gerici” partileri bu menfur vasıftan kurtulmağa çalışırken, bizde mukaddesatçıların bayrağı olur sağ: Türk’ün âlicenaplığı… Filhakika bu kirli ve karanlık kelimenin dünyada bizden başka şefaatçisi, bizden başka elinden tutam kalmamıştır.

Sol-sağ… Çılgın sevgilerin ve şuursuz kinlerin emzirdiği iki ifrit. Toplum yapımızla herhangi bir ilgisi olmayan iki yabancı. Sol’un halk vicdanında yarattığı tedailer: casusluk, darağaçları, Moskova; sağ’ın, müphem, sevimsiz, sinsi bir iki hayal. Hıristiyan Avrupa’nın bu habis kelimelerinden bize ne? Bu maskeli haydutları hafızalarımızdan kovmak ve kendi gerçeğimizi kendi kelimelerimizle anlayıp anlatmak, her namuslu yazarın vicdan borcu.

Sağ ve Sol: Hint meçhule açılan bir kapıydı, meçhule yani insana. Dört yıl Ganj kıyılannda vecitle dolaştım. Sağ dediler. Oysa Hint’i bana tanıtan ve sevdiren Romain Rolland olmuştu, bana ve Fransa’ya. Saint- Simon’la uğraştım iki yıl, çağımız onunla başlıyordu. Sol dediler. Hint’i yazarken tek amacım vardı. Asya’nın büyüklüğünü haykırmak, yani bir vehmi devirmek, bir iftirayı yoketmek. Saint-Simon’u putları yıkmak için kaleme almıştım. Her iki kitap da peşin hükümlerin rahatım kaçırdı. Ne sol’un hoşuna gittiler, ne sağ’ın.

Sağla sol, Batı’yla Doğu gibi kaypak iki kavram. Sağ da, sol da teca- nüsten mahrum. Bugün sağı temsil edenler, dün solu temsil ediyordu.
Solla sağ dünya politik edebiyatına Fransa’nın armağanı. Her ülke, bu iki kelimeyi kendi heyecanlan, kendi ihtirasları, kendi tercihleriyle damgalamıştır.”

 

Meriç, Jurnal’in 2. cildinde yayımlanan 29 Ekim 1974 tarihli “Sağ, Sol, Münzevî Aydın” başlıklı yazısında bîtaraf olmasını, iki cenah arasında kalmışlığını şöyle anlattı:

İkinci kitap hiçbir yankı uyandırmadı. Sağ, benimsemedi kitabı. “Attila İlhan”, “Kemal Tahir”, “Đdeoloji”… Belli ki bir yabancı var karsısında. Bu yabancıyı bir yere oturtamamanın tedirginliği içindedir. Sağ adı verilen bu bedbaht topluluk, solun kusuntuları ile yasar. Misafirler gittikten sonra sofra döküntülerini yalamağa gelen bedbaht bir sokak kedisi. Kendine mahsus hiçbir fikri, daha doğrusu hiçbir fikri yoktur. Batı dili bilmez. Osmanlıca bilmez. Ebediyyen vesayet altındadır. Huysuzluğu intibaksızlığından gelmektedir. İntibaksızlığı tembelliğinden. Sağın cilasını kazıyın, altından kıskançlık çıkar. Üzümle tilki hikâyesi.

Sol, papağandır. Öğretilenleri tekrar eder. Topaldır, koltuk değnekleri ile yürür. Hareket etmek için mutlaka bir batılıya muhtaçtır. Dost olmanız için dilini konusmanız lazım. Dilini, yani seçtiği pirin, mürsidin dilini. Sembollere ve sloganlara mahpustur. Reçete ister.

Biz Osmanlıdan yobazlığı devraldık. Batının taarruzu karsısında yobazlık bir kaleydi. Yobazlık ananeye kaçıstı. Deniz kızlarının sarkılarını dinlememekti. Korkuydu. Belki zaman dısına çıkmaktı. Aydınlar deniz kızlarım dinlediler ve mahvoldular. Bu yeni yobazlık, kendimize ait her mukaddese kulaklarımızı tıkayıstır. Kendimizden kaçıstır. Nereye? Suursuzluğa. Ananeye kaçıs kavgayı kaybetmistir. Ananeden kaçıs kavgayı kaybetmistir. Biri kaybettiği cennetin sılası içinde, öteki yeniliğe, yani ananesizliğe mütehassır. Ama her ikisi de aynı vicdan huzursuzluğundan mustarip. Sağ, batı düsüncesini memnu meyve sayıyor. Batılılasırken bir günah islediğine kani. Sol, kayıplarının muhasebesini suurlu olarak yapmıyor. Müphem biyolojik bir arayıs. Kendine yakıstıra-mıyor “gericiliği”. Sağın çürümüs olduğunu biliyor. Her türlü usaresini, hayat cevherini çoktan kaybetmis bir müstahase sağ. Sağdan hiçbir uyarıcı ve diriltici haber gelmeyeceğine inanmıstır. Sağ da solu düsman biliyor. Kaliban’ın Prospero’ya bakısı.

Bu anlasmasına imkân olmayan iki düsman arasında, münzevi aydın, hareketini nasıl ayarlayacak? İşte bütün mesele. Bu sağa ancak merhamet duyulur, muhabbet değil. Korkak, pısırık, kıskanç, sembollere ve sloganlara mahpus. Kendinden kafiyen emin değil. Soldan yüz bulmadığı için sağ. Soldan, yani solun efendilerinden. Sağda rahat değilim. Çünkü gerçekte sağ yok. Kim sağ? Kaplan mı? Kaplan zaafları olan adam. Đyi Fransızca bilmiyor, tesadüfen Türkoloji ile uğrasmıs, ama utanç duyuyor bundan. Muhammetten fazla Marx’a yakın. Marx’a yakın, çünkü Marx: batı. Bir Ziya Gökalp Osmanlıcılığı, yani Osmanlıcılığın kökten inkârı ve tahribi. Batıyı iyi bildiğim için bana hayran. Batıya düsman olduğum için bana düsman. Yahya Kemal gibi ve Yahya Kemal kadar -hayır Yahya Kemal’den çok az- Osmanlı edebiyatına hayran. Yahya Kemal’in Yunancıhğı, çevrede mâkes bulabilseydi Yunancı olurdu Yahya Kemal. Bir müstesrik Osmanlıcılığı. Dekoratif bir Osmanlıcılık. Ama zeki bir adamın Osmanlıcılığı, rafine. Kaplan da böyle bir rafinman yok. Onda her sey vülger. Korkak, kaçak. Sağlığından utanan bir sağ. Dostluğu da düsmanlığı da belli değil. Masa dostluğu. Erol arayan bir çocuk. Arayan ve bulmadan bulduğunu sanan. Etrafındakilerden daha âlim. Ama nazariyeci olmak kabiliyetinden uzak. Zekâsını bozuk para olarak harcıyor. Lüzumsuz düsmanlıkları, lüzumsuz taraf tutusları var. Niçin harcıyor kendini? Daha ne kadar harcayabilir? Meçhul. Simdiden tükenmis gibi. Sağın temsilcisi bir Kabaklı kalıyor. Hangi sağın? Kabaklı’nın sağcılığı müphem bir mazi hasretinden -sairane bir hasret- ve komünizm düsmanlığından ibaret. O da sağın mevcut olmadığına inanıyor. Ötekiler büsbütün süprüntü. Ötekiler kim? Sezai Karakoç mu? Yazıları günlük kokuyor. Camiden fazla kilise. Ergun ham bir zekâ. Yeteri kadar batılı olamamaktan mustarip. Bu adamlarla ne yapılabilir? Hiç.. Gazetede istediğimi yazamıyorum. Zaten yazdıklarım da kayboluyor. Batı ile savasıyorum. Oysa onların nazarında tek değerim: batılı olmak.

Attila solda kalmalıydın diyor. Hangi solda? İlerici düsünceye istikamet veren son derece mürteci üç organ var:

Cumhuriyet, Varlık, Türk Dili. Cumhuriyet, kurulduğu günden beri tefekkürü felce uğratmağa memur. Kurulu düzenin gerçek koruyucusu. Genç dikkatleri eski fetihlere çivileyen sahte bir ilericilik. 1974’te Atatürkçü. Varlık, Cumhuriyet’in aylık nüshası. Aynı fikir sefaleti, aynı namussuzluk, aynı sahtekârlık. Nadir Nadi ile Yasar Nabi ikiz kardestirler. Reculiyetten, samimiyetten mahrum iki harem ağası. Memlekette düsünen insanın türeyememesi bu iki düzenbazın marifetidir. Bu iki düzenbaz belli emellerin temsilcisi, yani fert değil lejyon. “Ortadoğu” bir meçhuldür. Kötü bir meçhul. Ama meçhul. Ortadoğucularla bir miktar yol arkadaslığı yapılabilir. Cumhuriyet ve Varlık kurulusundan beri lağım. Üstelik bu lağıma girmek hürriyetine de sahip değilim. Yani alçalmağa mizacım müsait de olsa beni almazlar. Güvenemezler. Türk Dili de malum. Ortada mesru solu, yani kurulu düzenin himayesi altındaki solu, istikbale istikamet veren solu bu üç nesir organı temsil ediyor. Ne ben kendim kalarak bunlara katılabilirim, ne onlar beni içlerine alırlar. Yani kader hükmünü vermistir. Baska nerede yazabilirim? Solun bütün nüanslarıyla kaynasmama mani olan büyük bir engel var: kullandığım dil. Ondan vaz geçebilir miyim? Ondan yaz geçmek bütünden vaz geçmek değil mi? Sağ, okumuyor. Bosuna bağmyorum. Sol diyalogdan kaçıyor. Küskün. Ötüken’in bastığı kitap okun-mazmıs! Peki siz basın! Cevap yok. Bu çemberi kırmak mümkün değil. Son tahlilde hudutlu imkanlarımızı isteyene bezletmekten baska çare yok. Sol, sağın gösterdiği dostluğu göstermiyor. İhanet etmisiz! Neye ve kime?”

 

 

Daha önce, Cemil Meriç’e ait sanılan “Namaz kılan bir toplumun psikolojiye, zekât veren bir toplumun da sosyolojiye ihtiyacı yoktur.” sözünün aslında kızı Ümit Meriç’e ait olduğunu aktarmıştık.

 

“Namaz Kılan Bir Toplumun Psikolojiye, Zekât Veren Bir Toplumun Da Sosyolojiye İhtiyacı Yoktur.” Sözünün Sahibi

 

 

Benzer alıntı incelemelerinin nasıl yapılabileceği hususunda detay için “Bir Vecize Ya da Şiirin Sahibini Tespit İçin İzlenebilecek Adımlar” başlıklı içeriğimizi inceleyebilirsiniz.

 

Can Dündar’a Ait Olduğu Hâlde Can Yücel’e Mâl Edilen “Her Gün Bayram” Yazısı

 

 

Cemil Meriç Kimdir?

“Cemil Meriç 1916’da Hatay’da doğdu. Ailesi Balkan Savaşı sırasında Yunanistan’dan göçmüştü. Fransız idaresindeki Hatay’da Fransız eğitim sistemi uygulayan Antakya Sultanisi’nde okudu. Tercüme bürosunda çalıştı, ilkokul öğretmenliği ve nahiye müdürlüğü yaptı. 1940’da İstanbul Üniversitesi’ne girip Fransız Dili ve Edebiyatı öğrenimi gördü. Mükemmel düzeyde Fransızca okuyup yazan Meriç, İngilizceyi anlıyor, Arapçayı, kendi ifadesiyle, “söküyor”du. Elazığ’da (1942-45) ve İstanbul’da (1952-54) Fransızca öğretmenliği yaptı. 1941’den başlayarak İnsan, Yücel, Gün, Ayın Bibli-yograf’yası dergilerinde yazmaya başladı. İÜ’de okutmanlık yaptı (1946-63), Sosyoloji Bölümü’nde ders verdi (1963-74). 1955’de, gözlerindeki miyopinin artması sonucu görmez oldu, ama olağanüstü çalışma ve üretme temposu düşmedi. Çeşitli dergilerde yazılan yayımlandı. Hisar dergisinde “Fildişi Kuleden” başlığıyla sürekli denemeler yazdı. 1974’te emekli oldu ve yılların birikimini ardarda kitaplaştırmaya girişti. 1984’te, önce beyin kanaması, ardından felç geçirdi, 13 Haziran 1987’de vefat etti. İlk telif eseri Balzac üzerine küçük bir incelemeydi. Hint Edebiyatı (1964) daha sonra Bir Dünyanın Eşiğinde başlığıyla iki kez daha basıldı. Saint-Simon, İlk Sosyolog İlk Sosyalist, 1967’de çıktı. 1974’ten sonra yayımlanan kitapları şunlardır: Bu Ülke (1974, 5 baskı), Ümrandan Uygarlığa (1974, 2 baskı), Mağaradakiler (1978, 2 baskı), Kırk Ambar (1980), Bir Facianın Hikayesi (1981), Işık Doğudan Gelir (1984), Kültürden İrfana (1985). Balzac’tan yaptığı çevirilerin ilki 1943’te yayımlandı. Fransız edebiyatından yaptığı çevirilerin yanı sıra, Uriel Heyd’in Ziya Gökalp, Türk Milliyet çiliğinin Temelleri (1980), Thornton Wilder’in Köprüden Düşenler (1981) ve Maxime Rodinson’un Batı’yı Büyüleyen İslâm (1983) adlı eserlerini de Türkçeye kazandırdı.”

Kaynak: İletişim Yayınları

 

 

 

 

Yorumunuzu yazınız...