Vladimir Lenin’in Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in 100 yıl sonra yıkılacağına dair bir söz söylediği iddiası gerçek dışı

Vladimir Lenin ile Mustafa Kemal Atatürk arasındaki ilişkiyi ve bu iki liderin siyasi projeksiyonlarını tarihsel bir perspektifle incelediğimizde, Lenin’in Türkiye Cumhuriyeti için “100 yıl sonra yıkılmaya mahkumdur” şeklinde bir ifadesinin bulunduğuna dair hiçbir somut tarihsel veri, belge veya güvenilir arşiv kaydı mevcut değildir.

 

 

7 Kasım 1917’de kendi önderliğinde gerçekleşen Ekim Devrimi‘nin ardından 30 Aralık 1922 günü resmen Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni kuran Vladimir İlyiç Lenin’in Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet hakkında “Bu Cumhuriyet 100 yıl sonra yıkılmaya mahkumdur” minvalinde bir kehanette bulunduğu ileri sürüldü.

 

kültigin (@kultiginmedya): “Sovyetler’in kurucusu Vladimir Lenin, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet için “100 yıl sonra yıkılmaya mahkumdur” demişti. Sovyetler 100 yılı göremeden çoktan yıkıldı. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet devam ediyor!”


 

Vladimir Lenin’in Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet için 100 yıl sonra yıkılmaya mahkumdur dediği iddiası doğru değil.

Lenin’in yaşadığı dönemde kaleme aldığı mektuplar, eserler ile sarf ettiği sözler arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğine dair bir ifade yer almıyor.

Sovyetler Birliği Komünist Partisi arşivlerinde, Lenin’in Toplu Eserleri’nde (Polnoye Sobraniye Soçineniy), Pravda veya İzvestiya gazetelerinin o dönemki nüshalarında, Komintern belgelerinde veya dönemin Türk-Sovyet diplomatik yazışmalarında böyle bir ifadeye rastlanmıyor.

Tarihsel kronoloji açısından Lenin’in Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu hakkında böyle bir söz sarf etmiş olması mümkün görünmüyor.

Lenin’in zihinsel üretiminin ve siyasî direktiflerinin 1923 yılının ilk aylarında sona erdiği, bu tarihten sonra herhangi bir diplomatik analiz veya kehanet içeren metin kaleme almadığı biliniyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun resmen ilan edildiği 29 Ekim 1923 tarihi, Vladimir Lenin’in sağlığı tamamen çöktüğü bir döneme tekabül ediyor. Lenin, 1922 yılının Mayıs ayında ilk felcini geçirmiş, bunu takip eden süreçte sağlık durumu kademeli olarak bozulmuştu. Özellikle 10 Mart 1923 tarihinde geçirdiği üçüncü ve en ağır felç neticesinde konuşma yetisini tamamen kaybetmiş, sağ tarafı felç olmuş ve siyasî hayattan fiilen kopmuştu. 1923 yılı Ekim ayında Lenin, Gorki’deki evinde, dış dünyadan neredeyse tamamen izole, iletişim kurma yetisini yitirmiş, biyolojik ve nörolojik sağlığı bozulmuş ölüm döşeğinde bir hasta konumundaydı. Dolayısıyla, 21 Ocak 1924 tarihinde hayatını kaybeden Lenin’in, 29 Ekim 1923 günü kurulan bir rejimin anayasal yapısını, kurumsal derinliğini analiz etmesi ve buna dair “100 yıllık” spesifik bir vade biçmesi, tıbbi ve fiziksel gerçekliklerle taban tabana zıttır.

Bu yönde bir sözün ilgili dönemdeki Sovyet dış politikasının ve bizzat Lenin’in Türk Millî Mücadelesi’ne bakışının ruhuna aykırı olduğu söylenebilir. (Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyet Rusya arasındaki ilişkilerin seyri, Lenin sonrası dönemde Stalin ile birlikte değişime uğramış olsa da) 1919-1923 yılları arasındaki Sovyet-Türk ilişkileri, ideolojik bir birliktelikten ziyade, “anti-emperyalist” bir pragmatizme dayanmaktaydı. Lenin ve Bolşevik yönetimi, Anadolu’daki Kuvâ-yi Millîye hareketini, Batı emperyalizmine karşı verilen bir “burjuva-ulusal kurtuluş savaşı” olarak nitelendirmiş ve desteklemişti. Bu destek, 16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması ile somutlaşmıştı. Sovyet Rusya, TBMM hükümetine altın, silah ve mühimmat yardımı sağlamıştı.

Lenin’in yazışmalarında ve söylevlerinde Mustafa Kemal Atatürk ve Kuvâ-yi Millîye hareketi, Doğu halklarının uyanışı bağlamında olumlu bir örnek olarak sunulmuştur.

Sovyetler Birliği’nin Ankara Büyükelçisi olarak atanan Semion İvanoviç Aralov’a verdiği talimatlar, Lenin’in Türkiye’ye bakışını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Aralov’un anılarında aktardığına göre Lenin, Mustafa Kemal Paşa’yı “ilerici, akıllı bir devlet adamı”, “kabiliyetli bir lider” ve emperyalizme karşı mücadele eden bir hareketin önderi olarak tanımlamıştır.

Elbette Lenin, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla Türkiye’de kurulacak rejimin yapısının farkındaydı ve nihaî hedefinin komünizm olduğunu savunuyordu. Ancak, 1920’lerin reel politiğinde, güney sınırında İngiliz emperyalizminin kontrolünde bir yapıdansa, bağımsız bir ulus-devleti tercih ediyordu. 1921 Moskova Antlaşması süreci ve sonrasındaki yazışmalarda, Lenin’in temel motivasyonu Türkiye’nin Batı blokuyla tamamen entegre olmasını engellemek ve kuzey sınırında güvenilir bir tampon bölge oluşturmaktı. Lenin, sosyalist olmadığının açıkça farkında olduğu Mustafa Kemal Atatürk’ün Anadolu İhtilâli’ni yönetme kabiliyetine ve emperyalist güçlere karşı duruşuna saygı duymaktaydı. Hâl böyleyken, stratejik müttefik olarak gördüğü ve bizzat varlığını desteklediği bir siyasi oluşum hakkında, bir kâhin edasıyla “100 yıl sonra yıkılacak” şeklinde bir ifade kullanması, Lenin’in diyalektik materyalist düşünce yapısıyla uyuşmamaktadır.

“100 yıl” gibi spesifik ve kehanet benzeri bir sürenin telaffuz edilmesi, tarihsel materyalist bir perspektife sahip olan Lenin’in siyasi üslubu ve metodolojisiyle de çelişmektedir. Marksist-Leninist doktrin, devletlerin akıbetini belirli bir takvim üzerinden değil, sınıfsal dinamikler ve üretim ilişkileri çerçevesinde analiz eder. Lenin’in bir rejim hakkında yapabileceği en sert eleştiri, o rejimin burjuva karakterinden dolayı işçi sınıfının taleplerini karşılayamayacağı ve nihayetinde bir proleter devrimle aşılacağı yönünde olabilir. Ancak bu “aşılma” süreci, takvime bağlanmış 100 yıllık bir lanet değil, sınıf mücadelesinin seyrine bağlı bir tarihsel zorunluluk olarak kurgulanır. Marksist teoride ve Lenin’in entelektüel mirasında, toplumsal yapıların ömrüne dair kesin vadeli, numerolojik kehanetler bulunmaz. Dolayısıyla, Lenin’in bir devletin ömrüne dair tarihsel determinizmden uzak, astrolojik tınılı bir süre biçmesi, onun entelektüel müktesebatıyla bağdaşmamaktadır.

 

İronik bir şekilde, Lenin’in kurucusu olduğu Sovyetler Birliği, 100. yılını göremeden tarih sahnesinden çekilirken, hakkında böyle bir kehanette bulunulduğu iddia edilen Cumhuriyetimiz varlığını sürdürmektedir…

 

Yorumunuzu yazınız...