Koitus (penetratif seks) sonrası spermlerin/sperm kalıntılarının kadın vajinasında 30 yıl boyunca aktif şekilde kalabileceği iddiası YANLIŞ

 

 

Yapılan bilimsel araştırmada kadınların cinsel birliktelik yaşadığı erkeklerin DNA’sını hayat boyu vücudunda taşıdığının tespit edildiği iddiasının gerçeği yansıtmadığı daha önce aktarıldı.

 

 

Kadınların Cinsel İlişki Yaşadıkları Erkeklerin DNA’sını Taşıdığı İddiası

 

 

Bu iddiaya benzer şekilde, kadınların farklı partnerlerle yaptığı seks sonrasında erkeklerin sperm kalıntılarının vajinalarında 30 yıl boyunca aktif şekilde kaldığı, dünyaya getirdikleri çocukların geçmişte birlikte olunan erkeklerin sperm kalıntılarından gelen genleri taşıdığı iddiası da ortaya atıldı.

 

Bu iddiayı dile getiren X sosyal medya platformundaki bir kullanıcının paylaşımı şu şekilde idi:

 

☕️ (@t6luzlx6): “Seks sonrası kadınların vajinasında sperm kalıntıları kalır ve 30 yıl boyunca orada aktif şekilde durur. Evlendiğiniz kadın daha önce 5 farklı erkekle yattıysa sizden olan çocuk aslında sizinle beraber 6 genin ortak ürünüdür. Bu bilimsel makale 2014 yılında yayınlandıktan sonra her yerden kaldırıldı.”


 

 

Bahse konu sosyal medya paylaşımında Angela J Crean, Anna M Kopps, Russell Bonduriansky ve Dustin Marshall adlı araştırmacıların 2014 yılında yayımlanan (insanlar değil sinekler üzerine) “Telegoni kavramına yeniden bir bakış: Yavrular, annelerinin önceki eşinden edinilmiş bir özelliği miras alırlar” (“Revisiting telegony: offspring inherit an acquired characteristic of their mother’s previous mate“) başlıklı makalesine atıf yapılmış.

 

Seks sonrası kadınların vajinasındaki sperm kalıntılarının 30 yıl boyunca aktif şekilde durduğu iddiası doğru değil. İnsan spermi kadın üreme kanalında 30 yıl değil, 3-5 gün kadar yaşayabilir. Bebeğin DNA’sına eski spermler katkı yapmaz. Bebeğin genleri döllenme sürecine dahil olan sperm ve yumurtadan alınır. 2014 yılında yayımlanan telegoni çalışmasında meyve sinekleri incelenmiş olup, makalede önceki partnerlerin çocuk genetiğini etkilediğine dair bir tespit ya da iddiayı içermemektedir. 

 

Tarihsel olarak reddedilmiş bir hipotez olan “telegoni” kavramını inceleyen 2014 yılında yayımlanan çalışmada özetle, dişinin daha önce çiftleştiği erkeklerin özelliklerinin, başka bir erkekle çiftleşmesi sonucu meydana gelecek yavruların fenotipini etkileyip etkileyemeyeceği sorusuna odaklanılmıştır. Telostylinus angusticollis türü sinekler üzerinde yürütülen çalışmada, erkek sineklerin beslenmeleri bir gruba yüksek besin değerli, diğer gruba düşük besin değerli diyet verilerek manipüle edilmiştir. Dişi sinekler yumurtaları olgunlaşmadan küçük veya büyük bir erkek sinekle, yumurtaları olgunlaştıktan sonra ise ikinci bir erkek sinekle çiftleştirilmiştir. Yapılan genetik testler ile meydana gelen yavruların babaları tespit edilmiştir. Sonuç olarak, ikinci çiftleştirmede kullanılan erkek genetik açıdan baba iken yavrunun vücut büyüklüğünün dişinin ilk çiftleştirildiği erkek sineğin diyetine/büyüklüğüne göre şekillendiği, yani dişinin yavrunun babasından önce çiftleştiği erkek sineğin beslenme ile kazandığı vücut büyüklüğü özelliğinin, babası olmadığı halde dişinin yavrusuna yansıdığı tespit edilmiştir. Çalışmada bu durumun, genetik olmayan paternal etkiler ve erkeğin semeninde bulunan moleküler sperm kalıntılarının dişi üreme kanalında emilerek olgunlaşmamış yumurtaları etkilemesi ile gerçekleştiği yorumlanmıştır.

 

 

“Telegoni” kavramı, Yunanca “uzak” anlamına gelen “tele” ve “doğum/üreme” anlamına gelen “gonos” kelimelerinin birleşimi ile oluşturulmuştur. Hipotezle ilgili isimlendirme Alman biyolog August Weismann tarafından yapılmıştır.

Hipotezin tarihçesine kısaca bakacak olursak;

1800’lü yıllarda Lord Morton, atgiller familyasından Güney Amerika kökenli zebra benzeri bir tür olan quagga erkeği ile Arap kısrağı çiftleştirdi. Çiftleşme sonucu beklenen şekilde melez bir tür ortaya çıktı. Sonrasında Arap kısrak, Arap aygır ile çiftleştirildiğinde ise meydana gelen yavruda quagga’nın renk ve tüy özellikleri görülmesi o dönem “olağanüstü bir olay” olarak nitelendirildi. Bu olay sonrası hayvan yetiştiricileri, safkan hayvanları safkan olmayanlarla çiftleştirmemeye çalıştı.

19. yüzyıl boyunca Claude Bernard ve Charles Darwin gibi isimler bu hipotezi destekledi ve açıklamak için teoriler geliştirildi. “Germin (üreme hücresi) enfeksiyonu” olarak adlandırarak fetüsün annenin rezerv yumurtalarını kalıcı olarak etkilediğini düşündüler.

Hayvan yetiştiricilerinin ortaya attığı bu hipotez, insan kalıtımı açısından da yorumlanmıştır. Örneğin; Avrupalılar ile temastan sonra, yerli Aborjin kadınların beyaz erkeklerle ilişki yaşamaya başladığı ve doğurganlıklarının azaldığı, bu nedenle Aborjinler’in sayısının azaldığı iddiası dahi ortaya atılmıştır.

Geçmişte, ikinci evliliğe giren dul kadınların çocuklarının, genellikle kadının vefat etmiş kocasını andırdığına inanılırdı. Emile Zola, bu teoriyi Madeleine Férat (1868) adlı romanında bir tema olarak kullandı. Weismann ve İskoç doğa bilimci J. C. Ewart’ın yaptığı deneyler, hayvanlar üzerinde yapılan gözlemlerin doğruluğunu sorgulamaya yol açtı. İstatistikçi Karl Pearson, telegoninin doğru olması halinde aynı çiftin sonraki çocuklarının giderek babaya benzemesi gerektiğini, ancak durumun böyle olmadığını gösterdi. Katı kalıtım teorilerinin zaferiyle birlikte telegoni ortadan kalktı. Ancak her şey o kadar da karamsar değildi. Popüler kültürde bu doktrin, kadınlara evlilikte biraz özgürlük sunuyordu. Zira, “zina” sonucu doğan çocukların biyolojik babadan çok yasal babaya benzediğine inanılıyordu.

Bu tür bulgular belirli omurgasız modellerinde genetik dışı/epigenetik mekanizmalarla açıklansa da, insanda veya memelilerde klasik telegoni teorisini doğrulayan doğrudan bir genetik kanıt bulunmamaktadır.

 

 

 

Dr. Hakan Bozdemir (dranatomikrobiyoloji) de X hesabında yaptığı paylaşımda söz konusu iddianın gerçek dışılığını şöyle detaylandırdı:

“Bu arkadaş, yıllar önce çürütülüp safsata rafına kaldırılmış bir hipotezi, ilgi çekici göründüğü ve reyting getireceği için bilimsel bir kanunmuş gibi önümüze sürmüş. Kadınların önceki cinsel partnerlerinin DNA’sını taşıdığı ve bunu sonraki çocuklarına aktardığı tamamen hikayedir. Bu 19. yüzyıldan kalma bir batıl inancın popülizm için ısıtılıp servis edilmesidir; adı da var bu hurafenin, telegoni deniyor ve modern genetiği bir yana bırakın, daha 1800’lerde Lord Morton’ın kısrağı üzerine yürütülen melezleme gözlemleriyle bile geçersizliği gösterilmiş bir şey [1, 2, 6, 7]. Peki neden biyolojik olarak imkansız? Bir çocuğun genetiği, tek bir spermin yumurtalıktaki tek bir yumurtayı döllemesiyle belirlenir, başka hiçbir girdiyle değil [3]; o yumurta hücreleri dış etkenlerden yalıtılmıştır, önceki bir ilişkiden kalan spermin ya da onun parçalanmış DNA’sının gidip o korunaklı yumurtalara entegre olmasını sağlayacak bir biyolojik yol mevcut değil [4], kaldı ki sperm rahimde birkaç günü zor görür, bağışıklık sistemi onu hızla temizler [3, 5], yani aktarılacak bir şey ortada kalmıyor bile. Peki bu arkadaş iddiasına bilimsel bir kılıf geçirmek için neye yaslanıyor, büyük ihtimalle mikroşimerizm denen bambaşka bir olguyu eğip büküyor. Mikroşimerizm bir insanın kanında veya dokusunda başka bir bireye ait az sayıda hücrenin bulunmasıdır [8], gerçek bir fenomendir, ama kaynağı cinsellik değildir. Kadında erkek DNA’sı saptanmasının en yaygın ve kanıtlanmış sebebi, hamilelik sırasında annenin dolaşımına karışan erkek fetüs hücreleridir [9, 10]. Hiç gebelik geçirmemiş kadınlarda görülen seyrek vakalar mı, onlar da kan transfüzyonu, fark edilmemiş düşükler ya da annenin kendi önceki gebeliklerinden geçiş gibi yollarla açıklanıyor [8, 11]. Cinsel ilişkinin buna yol açtığı kısım tamamen spekülatif, kanıtlanmamış bir varsayımdan ibaret, hatta bu alanda yapılan yayınlar da bu iddiaları direkt reddediyor [10]. Diyelim ki imkansızı zorladık ve cinsel yolla gelen sperm DNA’sının bir biçimde vücutta kaldığını varsaydık; bu bile arkadaşın iddiasını kurtarmaz, çünkü o DNA kan, beyin gibi somatik yani vücut hücrelerinde bulunur [9]. Ancak bir sonraki nesle geçecek genetik bilgi germline dediğimiz üreme hattında, yumurtalıktaki yumurtalarda taşınır, ve vücuttaki yabancı bir DNA’nın genetik olarak kilitli o yumurta hücrelerine girmesi biyolojik olarak mümkün değildir [4, 13]. Koluna yaptırdığın bir dövmenin çocuğuna geçmesini beklemek neyse, bu da aynı öyle bir zırva düşünün. Bu zırvayı savunanların son sığınağı 2014 tarihli bir meyve sineği çalışması[14], ama gelgelelim o çalışmada dahi bir DNA aktarımı yok; orada gösterilen tek şey, önceki erkeğin seminal sıvısının dişi sineğin yumurta gelişimini çevresel olarak, epigenetik düzeyde etkilediği. Ki bakın bu dahi sineğe özgü bir durumdur ve memeliye ya da insana taşınamaz [2, 15]. E o zaman geriye kalan tablo ne arkadaşlar? Ben söyleyim Bu zırvacının yazdığı saçmalık, genetik yasalarını da, üreme biyolojisini de, kanıta dayalı tıbbı da hiçe sayan eski bir hurafe. Bu ve bunun gibi etkileşim kovalayıcılara itibar etmeyin.”

 

 

* Cinsel ilişkiden ne kadar süre sonra alt genital sistemde sperm bulunabileceğini ve cinsel ilişki ile spermlerin kalıcılığı arasında adet döngüsüyle bir ilişki olup olmadığını belirlemek amacıyla 104 beyaz kadın üzerinde yapılan çalışmada sperm varlığını gösteren pozitif smear sonuçları, cinsel ilişkiden sonraki 48 saat içinde en iyi şekilde elde edildi. Cinsel ilişkiden 12 gün sonrasına kadar rahim ağzında ve 9 gün sonrasına kadar vajinada spermler tespit edildi.

 

 

İLAVE:

Stockholm Üniversitesi’nden yapılan bir çalışma, insan yumurtalarının, sperm hücreleri gelmeden önce belirli sperm hücrelerini çekmek için kimyasal sinyaller salgıladığını ortaya koydu. Söz konusu çalışma, yumurtaların ilk gelen “ideal” sperm hücrelerini bile görmezden geldiğini aktarmadı.

 

 

 

İLAVE 2:

Atalarımızdan gelen travmaları taşıdığımız vurgusuyla paylaşılan bilimsel çalışmanın bulguları tam olarak doğru aktarılmamış. Sperm hücrelerinin babaların (özellikle çocukluk travmalarından kaynaklanan) stresinin biyolojik izlerini taşıdığını ortaya koyduğu ileri sürülen çalışmada, çocukluk döneminde kötü muameleye maruz kaldığını bildiren erkeklerin sperm hücrelerinde epigenetik farklılıklar tespit edilmiş; ancak, bu farklılıkların aktarımına dair bir bulgu paylaşılmamış.

 

 

Yorumunuzu yazınız...