Sosyal medya platformlarında Deniz Gezmiş imzasıyla paylaşılan sözler şöyle:

“Parkamı, botlarımı çıkarmayacağım. Ölüm gömleğini giydirecekler, giymeyeceğim. Traş olmayacağım. Bir sigara yakacağım, üstüne demli bir çay içeceğim. Haa… bak, Rodrigez’in o ünlü gitar konçertosunu dinlemek isterim. Urganı kendim boynuma geçireceğim. Sonra dönüp beni seyredenlere sesleneceğim. Ölen bedenimdir, düşüncem yaşıyacak?? diyeceğim.”

 

Bahse konu metin Erdal Öz’ün Deniz Gezmiş Anlatıyor ve Gülünün Solduğu Akşam adlı romanlarında Deniz Gezmiş’in ağzından aktardığı ifadelerin özet hâli.

Deniz Gezmiş’in ağzından çıkmış gibi kullanılan, Gülünün Solduğu Akşam adlı romandaki anlatı şu şekilde (Can Yayınları. 2. Basım. Kasım 1986. Sf: 63-65) (Aynı metin 1976 yılında Cem Yayınevi’nden çıkan Deniz Gezmiş Anlatıyor (Sf: 74-77) adlı kitapta da yer alıyor):

“İyi sordun.

Evet ölüme gidiyor bu yolun sonu, idama gidiyor. Biliyorsun bunu. Yakalandığın andan başlayarak bunu hep biliyorsun. Hele hücreye tıkılıp da düşünme rahatlığına erince. Yine aynı şey: idam, ölüm.

Ama, biliyor musun, pek de korkunç gelmiyor bu sana.

Umut mu? Umut her zaman var. Umutsuzluk diye bir şey yok. En azından, ‘Kaçabilirim’, ‘Kurtulabilirim’ diye düşünüyorsun.

Ama bağışlanmayı düşünmüyorsun. Çıkarılacak bir af’fı düşünmüyorsun. O yok işte.

Ve bir devrimcinin idama nasıl gideceğini,. bir mitinge, bir eyleme gider gibi gideceğini karşı devrimcilere ve herkese göstermek gerektiğini düşünüyorsun. İnan, bunda hiçbir çekincem, en küçük bir tereddütüm yok.

O sahneyi çok iyi somutladım:

İdam günü gelip çatınca, o sevdiğim, alıştığım giysilerimi giyeceğim: postallarımı, parkamı.

Beyaz ölüm gömleğini giydirmek isteyecekler, giymeyeceğim. Kesin. Direneceğim ve giymeyeceğim.

Öyle her zamanki eyleme gidiş tavrımla gideceğim.

Yok, tıraş falan da olmayacağım.

Gidip, oturup, önce bir sigara yakacağım orada.

Sonra demli, sıcak, güzel bir çay içeceğim.

Ha bak, Rodrigo’nun o ünlü gitar konçertosunu dinlemek isterim orada. Bak, bunu çok isterim. Sanırım, asılacak bir insanın son isteğini geri çevirmezler. Bunu isteyeceğim.

Avukatlarımın idamda bulunma hakları var. Onların orada olmalarını isteyeceğim; kesin isteyeceğim. Gelecekler. Gelmeleri gerek. Sırf olaya tanıklık etmeleri için. Bu işler olup biterken, bizim öldürülme olayımıza tanıklar gerek. Çünkü bizden sonrakilere umut verecek bu sahne. Asılışımız gürültüye gitmemeli. İpe nasıl gittiğimizi, gelecek kuşaklara anlatacak doğru dürüst, güvenilir görgü tanıkları bulunmalı orada.

Bir devrimcinin ölümü bile, normal eyleminden, normal mücadelesinden soyutlanamaz.

Bir de kendim çıkıp urganı kendim geçireceğim boynuma. Bunu çok istiyorum. Cellat falan sokmayacağım yanıma. İğrenç bir şey.

Ve dönüp oradaki heriflere diyeceğim ki: «Burada ölen yalnızca benim bedenimdir, ki zaten ölümlüydü, ölecekti. Ama düşüncemi öldüremeyeceksiniz, ölmeyecek, yaşayacak,» diyeceğim.

Sonra avukatlarıma döneceğim: «Sizler de, gelecek kuşaklara bizler adına tanıklık edin,>> diyeceğim. «Görün ve tanık olun: Bir devrimci ölüme böyle gider işte; bayram yerine gider gibi.>>

Şunu da söyleyeceğim: «Herhangi bir trafik kazasında ölmekten falan da güzeldir bu.>>

İmam falan gelirse dua mua etmek için …tir edeceğim.

Bak sana bir şey söyleyim: Şurada gördüğün arkadaşların hiçbirisinde, inan ki, farklı bir düşünce yok. Hepsi de benim gibi gidecekler ölüme. Çok iyi biliyorum bunu. İşte en iyi örnek Yusuf. Vurulup da kendine geldiği anda söylediği ilk sözleri bilirsin: ‘Kahrolsun Amerikan emperyalizmi. Biz Amerikan emperyalizmine karşı dövüştük. Yaşasın bağımsızlık savaşı. Yaptıklarımdan da çok hoşnutum.’ Böyle demişti Yusuf. Bu böyle olmalıdır.

Ve soracaklar bana. Vasiyetim şu olacak: «Cesedim yakılsın, diyeceğim. Bunu kesin isteyeceğim. «Cesedim yakılsın, küllerim de belirsiz bir yere savrulsun.>>

Böylece hem benim isteğimin dışında imam, mezar, dua gibi şeyler olmayacak; hem de aslolan inancımdır, düşüncemdir, asıl onun önemli olduğunu kanıtlamış olacağım. Düşüncedir aslolan, önemli olan.

Bağımsızlık savaşı nasıl olsa sürecek, bitmeyecek. Bizden sonra da.

Ölüme karşı bütün bu yürekliliği, sana dünya görüşün veriyor.

Kazancakis’in o romanını bilirsin: ‘Günaha Son Çağrı’. O kitabın son bölümünde bu duyguyu ne güzel anlatır Kazancakis; mücadeleyi bırakmamanın, mücadeleden kopmamanın o büyük sevincini ne güzel anlatır. İşte o sevinci duyuyorsun, o büyük sevinci. Bu kavganın ateşi insanı öyle bir sarıyor ki, seni insanlıktan çıkarıp insanüstü bir yaratık durumuna getiriyor.

…”

 

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, 9 Ekim 1971 günü Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 nolu Askerî Mahkemesince görülen duruşmada, 971-13 esas 971-23 karar sayılı hükümle  T.C.K. 146-1 maddesi uyarınca “Türkiye Cumhuriyeti Teşkilâtı Esasiye Kanununun tamamımı veya bir kısmını tağyir, tebdil veya ilgaya ve bu kanunla teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisini ıskata veya vazifesini yapmaktan men’e cebren teşebbüs etmek” suçuyla ölüm cezasına mahkûm edildi

O dönemde 25 yaşında olan Gezmiş ve Aslan ile 23 yaşındaki İnan, 6 Mayıs 1972 günü sabaha karşı asılarak idam edildi.

Erdal Öz ise Gezmiş, Aslan ve İnan’ın idam cezalarının infazı öncesinde Mamak Askerî Cezaevi’nden tahliye oldu.

Tahliye edilmesinin ardından Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan’ın idam kararlarını erteletmek için gerçekleştirilen uçak kaçırma olayından dolayı yeniden tutuklanan Öz, 15 Haziran 1973’e dek hapiste kaldı.

Erdal Öz, Mamak’taki tutukluluk sürecinden tanıklıklarını Kanayan, Yaralısın, Gülünün Solduğu Akşam ve Defterimde Kuş Sesleri adlı kitaplarında anlattı.

Öz, 1976 yılında “Deniz Gezmiş Anlatıyor”adlı küçük bir kitap yayımladı. Bu kitabı aynı kurguyla ele alıp genişleyip 1986 yılı Kasım ayında “Gülünün Solduğu Akşam”ı yayımladı.

Erdal Öz bu eseri, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Hacı Tonak, Mehmet Asal, Mete Ertekin, İrfan Uçar’ın kendisine hapishanedeyken anlattıklarından, Mustafa Yalçıner’in günlüğünden, Avukat Mükerrem Erdoğan ve Yusuf Arslan’ın babası Beşir Arslan’dan dinlediklerinden hareketle yazdı (Nurullah Akoğlu (2021). “Erdal Öz’ün Eserlerinde İktidar ve Yabancılaşma”. Düzce Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi).

Öz, kitabın önsözünde Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan’la kısa süre konuşabildiğini, hapishaneden tahliye olmasıyla görüşmenin kesildiğini belirtmişti:

“Bir önceki dönemin asılan üç büyüğüne karşılık, üç genç insanın sanki bir ödeşme biçiminde asılışlarını, sonucu üç-üç biten o korkunç ve uzatılmış maçı, yaşadığım ve edinebildiğim bilgilerin ışığında oldukça ayrıntılı anlatışım da, uygulandıktan sonra bir daha onarılamayan, bir daha dönüşü olmayan ölüm cezalarının ne kadar insanlık dışı, ne kadar ilkel bir eylem olduğunu vurgulamak içindir.”

“Serüven dolu sürükleyici bir roman gibi de okunabilir bu yazılar. Ama acı ve hüzün yüklü bir kitap olduğu da bilinmelidir. Birtakım acı gerçekleri daha da etkili kılabilmek için, yüreklerde daha insancıl tepkiler uyandırabilmek için böyle bir biçim kullanmam kaçınılmazdı. Başka türlüsünü de yapamazdım. Bu da benim yazış biçimim. Ancak, bu yazdıklarımın, bir roman gibi okunsa da, roman olmadığı gözden uzak tutulmamalıdır.”

“Anı, belge, anlatı karışımı bu kitabı bir roman gibi de okuyabilirsiniz; yeter ki sizde bırakacağı hüzün kalıcı olsun.”

“12 Mart döneminin ölüm isteğiyle yargılayıp astığı bu üç genç insanın üçüyle de uzun uzun konuşmuş olmayı çok isterdim. Görüşleri, eylemleri ne olursa olsun, bir döneme damgalarını vurmuş, o günlerin en ilginç kişileriydiler.

Hiç beklemediğim anda salıverilişim, gerçekten bir romanın, hem de büyük bir romanın gereçleri olabilecek bu konuşmaların yarım kalmasına neden oldu.

Kısa da olsa Deniz Gezmiş’le ve Yusuf Aslan’la konuşabildim. Ama arkadaşları arasında ‘Dede’ diye çağrılan ve hareketin gerçek önderi olduğu söylenen, eski arkadaşım Hüseyin İnan’la görüşme olanağı bulamadım. Çünkü o günlerde Hüseyin, yoğun bir biçimde, ortak savunmanın çatısını kuruyordu. Önlerinde gerçekten pek az günleri vardı. Onu bu çalışmalarından alakoyamazdım.”

 

Erdal Öz, kitabı için yaptığı açıklamada bu hususa şöyle değinmiş:

“THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) adlı devrimci örgütün önderlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan ve arkadaşlarıyla Ankara Mamak Askerî Cezaevi’nde karşılaştım. Deniz Gez­miş’in isteği üzerine, onlarla tek tek konuşacak, gerekli birikimi sağlayacak, sonra oturup onların romanını yazmaya çalışacaktım. Heyecan verici, müthiş onurlu bir çalışma başlıyordu benim için. Kimi gizli kimi açık buluşmalarla bir kısmıyla konuşabildim… Bu tasarı çok iyi başladı ama yazık ki yarıda kaldı. Tam işin içindeyken hiç beklemediğim anda cezaevinden salıverildim. Elimdeki notlar bir roman için yetersizdi. O güzel insanlar –kimi asılarak, kimi kurşunlanarak– öylesine acımasızca yok edildiler ki, bende kalan notları artık kendimde saklayamazdım. Yıllar sonra oturdum, bu kitabı yazdım. Gülünün Solduğu Akşam, serüven dolu bir roman gibi de okunabilir ama acı yüklü bir kitap olduğu da bilinmelidir. Bu kitaba girmeyen notlarımı, izlenimlerimi, yıllar sonra Defterimde Kuş Sesleri adlı kitabımda topladım. Gülünün Solduğu Akşam’ın devamı da sayılabilir o kitap.”

 

11-18 Eylül 1971 tarihleri arasında Deniz Gezmiş’le yaptığı konuşmalarda aldığı notlar üzerinden kitabı yazdığını 10. baskıya koyduğu şu metinle ifade etmiş:

“Gülünün Solduğu Aksam, 1971 yılında Ankara Bir Numaralı Mamak Askeri Cezaevi’nde kaldığım ilk tutukluluk dönemimde Deniz Gezmis ve arkadaslarıyla birlikte olabildiğim bir hafta içinde (11-18 Eylül) onlarla yaptığım konusmalar sırasında hızla tutmaya çalıstığım dağınık notlardan, cezaevi günlüğümden, dısarıya yazıp yolladığım mektuplardan ve o mektupların satır aralarına bir gölge gibi ilistirdiğim görünmez anılardan ve belleğimde, yüreğimde kalanlardan yola çıkılarak yazılmıstır.

1976 yılında, elimdeki notların bir kısmını toparlayarak günlük bir gazete için bir dizi yazı hazırlamıstım. Sonra gazetenin sasırtıcı tutumu yüzünden o yazı dizisini yayımlatmaktan vazgeçip Deniz Gezmis Anlatıyor adıyla kitap olarak çıkarmıstım. O kitap, Gülünün Solduğu Aksam’ın bir bölümü, bir öndenemesi sayılabilir. O kitapta yalnızca Deniz Gezmis ve Yusuf Arslan’la yaptığım konusmalar, bir de üç gencin asılıs sahneleri vardı. O kitap, kendi içinde de eksik bir kitap olmustu. Özellikle Deniz Gezmis’in konustuğu bölümde, Deniz’in bazı sözlerini onun bazı eylem arkadaslarının isteklerine uyarak yazdığım metinden çıkarmak zorunda kalmıstım. Ayrıca o kitapta birtakım kurgu yanlısları da yapmıs olduğumu sonradan anlamıstım. Deniz’in düsürüldüğü ilk pusu ile son pusunun ayrıntıları ne yazık ki birbirine karısmıstı.”

“Olmaya ki bu konusmalar önceden tasarlanmıs birtakım sorulara düsünülerek verilmis yanıtlardan da olusmuyordu. Kaçamak bir bulusmanın saskınlığı ve gerginliği içinde, birbirleriyle yeni tanısmıs insanların pek de açık olmayan tutuk konusmalarıydı kağıda geçirmeye çalıstıklarım. Ve ister istemez de dağınıktı, savruktu anlatılanlar. Hele Deniz Gezmis’le yaptığım konusma. Sürekli o’ydu konusan ve geç kalmıs olmaktan korkar gibi konusuyordu. Araya girip sorular sorusum, anlattıklarının ayrıntılarını yakalamak, sözde ileride onlarla ilgili yazacağım romana gerekli gereçleri sağlayabilmek içindi. Nitekim anlatılanlar, böylesi sorularla bu kadar renklenebilmistir.”

 

Erdal Öz, Deniz Gezmiş’ten duyduklarını yazdığını belirtiyor.

 

Öz, kitabın kendi anılarına dayandığını, aktarımlarına inanıp inanmamanın okura kaldığını şöyle söylemiş:

“Gülünün Solduğu Akşam, birtakım belgelerden yola çıkılarak yazılmış bir ‘belgesel’ değildir. Cezaevindeyken tuttuğum notlarımdan, günlüklerimden, mektuplarımdan, anılarımdan yola çıkarak yazdığım bu kitabın tek doğrucu tanığı yine ‘ben’im. Tanıklıktır benim yaptığım, bir yazarın tanıklığı.

Okur, yazdıklarıma inanıp inanmamakta özgürdür. Anlattıklarıma ya inanacak ya da inanmayacaktır; üçüncü bir seçeneği yoktur. İnandırıcılık da ancak benim elimdedir; benim anlatım biçimimde, benim yazarlık gücümdedir. Ben bu kitapla doğmadım. Öyleyse inandırıcılık benim insan ve yazar olarak bütün bir geçmişimdedir.”

 

 

Yorumunuzu yazınız...