Mareşal Fevzi Çakmak’ın Mustafa Kemal Atatürk’ün Sakarya Savaşı’na katılmadığına veya savaşı yönetmediğine dair hiçbir bir beyanı, resmî belgesi veya anısı yok!
Kurtuluş Savaşımızın önemli isimlerinden, ilk Genelkurmay Başkanımız Mareşal Fevzi Çakmak’ın Cumhuriyetimizin banisi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Sakarya Meydan Muharebesi’nde elde edilen zaferde bir payının olmadığını söylediği sanılıyor.
Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı cephelerinde tümen, kolordu ve orduları komuta ederek büyük zaferlere imza atan, ömrünün yarısından fazlasını savaş meydanlarında geçiren Mareşal Fevzi Çakmak’ın “Mustafa Kemal Paşa’nın Sakarya Muharebesiyle öyle sandığı gibi yakından bir ilgisi bulunmadığını, geçirmiş bulunduğu bir kaza sonunda kaburga kemiğinin kırılmış ve hastaneye kaldırılmış bulunmasının onu ister istemez savaşın dışında bırakmış olduğunu…” sözlerini sarf ettiği iddia ediliyor.
“Mareşal Fevzi Çakmak Rumeli’de Son Demler ve Ötesi – II” adlı kitapta Fevzi Paşa’nın Mustafa Kemal Paşa’nın Sakarya Muharebesi’yle sanıldığı gibi yakından bir ilgisi olmadığını, geçirmiş olduğu bir kaza sonunda bir kaburga kemiğinin kırılmış ve kendisinin hastaneye kaldırılmış bulunmasının, onu ister istemez bu savaşın dışında bırakmış olduğunu, bu durumda savaşı kendisinin planlayarak idare etmek zorunda kaldığını Afet İnan’a ilettiği, daha sonra Afet İnan’ın kendisine inanmaması ve her şeyi yapanın yalnız Mustafa Kemal Paşa olduğunda ısrarcı olması üzerine onun zamanın Genelkurmay başkanı olan Orgeneral Salih Omurtak’a başvurmasını, Sakarya Harbi’nde kendisinin yaveri olduğu için, her şeyi daha iyi bileceği ve hatırlayacağı cevabını verdiğini söylediği iddiasına yer verilmiş.
Bu asılsız iddia sosyal medyada da zaman zaman gündeme getiriliyor.
“Yaşar Gören dozumuz FEVZİ ÇAKMAK: “ATATÜRK, SAKARYA SAVAŞI’NA KATILMADI. SAVAŞI BEN YÖNETTİM, BEN KAZANDIM… DÜZMECE DESTAN YAZMAYIN” Fotoğraflar: Solda, Fevzi Çakmak, sağda Atatürk’ün kız arkadaşı Afet İnan… 23 Ağustos 1921. 105 yıl önce bugün. Sakarya Savaşı başladı. Yunan Ordusu, Sakarya Nehri’nin doğusunda mevzilenen Büyük Millet Meclisi Ordusu’na saldırdı. Orduyu, Fevzi Çakmak yönetiyor. Mustafa Kemal ise değil yönetmek, Sakarya Savaşı’na katılmadı bile. Fevzi Çakmak, “Sakarya savaşının planlarını Atatürk hazırladı ve savaşı başından sonuna kadar yönetip zaferle sonuçlandırdı” diyen Profesör Afet İnan’ın bu yazdıklarını “Düzmece destan” olarak nitelendiriyor. Etkileri günümüzde de devam eden bu yalan hakkında Mareşal Çakmak şöyle diyor: “Sanıyorum 1945 yılı içindeydi. Mustafa Kemal Paşa’nın yanında kalan ve Paşa’nın kendisini tarihçi ve Türk dili uzmanı olarak yetiştirmek istediği Afet Hanım bir gün bana başvurdu. Başvurmasının nedeni Sakarya Meydan Muharebesi hakkında vermek istediği bir konferanstı. Görüşmemize aracılık eden dostuma, Afet Hanım’ın hazırlamış olduğu konferans metnini görüp görmediğini sordum. Görmüş. Afet Hanım, Mustafa Kemal Paşa’ya duyduğu aşırı sevgiden olacak, tarihi hakikatleri bir yana bırakmış, savaşın planlarını ona hazırlatmış, Sakarya Savaşı’nı başından sonuna kadar ona idare ettirmiş, Sakarya Savaşı’nın bütün şerefini de ona vermiş. Her şeyden önce şunu söylemek isterim: Mustafa Kemal Paşa, askerlik tarihinde o kadar büyük başarılar göstermiş, zaferler ve şerefler kazanmış bir şahsiyettir ki, onun bir hanımın kendisine vermeye kalkıştığı düzmece bir destana ihtiyacı yoktur. Şerefli bir askere, yapmadığı, katılmadığı bir savaşın zafer şerefini yüklemeye kalkışmak onun şerefini hiçbir şekilde arttırmaz. Hatta onu küçültür. Onun kazandığı hakiki zaferlerin doğruluk derecesi hakkında da halk umumi efkarını şüpheye düşürür. Afet Hanım (gelince) durumu ona bildirdim. Mustafa Kemal Paşa’nın Sakarya Muharebesi ile öyle sandığı gibi yakından bir ilgisi olmadığını, geçirmiş bulunduğu bir kaza sonunda kaburga kemiğinin kırılmış ve hastaneye kaldırılmış bulunması (nın) onu ister istemez bu savaşın dışında bırakmış olduğunu, bu durum karşısında savaşı benim planlayarak idare etmek zorunda kaldığımı… söyledim. Bu yolda bütün resmi vesikaların Genelkurmay arşivlerinde bulunduğunu, eğer ciddi bir şey hazırlamak istiyorsa bunlardan faydalanabileceğini, hatta bunları dikkatle okumasının ve öğrenmesinin şart olduğunu hatırlattım. Fakat o, bir türlü söylediklerime inanmak istemiyor, yine de her şeyi yapanın yalnız ve yalnız Mustaa Kemal Paşa olduğuna, bizlerin sadece zavallı birer kukla olmaktan başka bir kıymetimizin bulunmadığına inandığı için, ısrar edip duruyordu…” NOT: Sakarya Savaşı’nı Atatürk Kazandı, yalanı günümüzde, kitaptan kitaba yayılmasını sürdürüyor.. Kaynak: Murat Sertoğlu. Mareşal Fevzi Çakmak Açıklıyor. Sayfa 64/65 Srateji Matbaası”
İsmet Özel de 22 gün, 22 gece devam eden Sakarya Meydan Muharebesi’nin yönetiminin Fevzi Paşa tarafından deruhte edildiğini, Mustafa Kemal Atatürk’ün Sakarya Meydan Savaşı’nda elde edilen zaferde bir payının olmadığını öne sürdü:
“Sakarya Meydan Muharebesi dediğim gibi 22 gün, 22 gece devam etti. Fakat bu savaşın yönetimi Fevzi Paşa tarafından deruhte edildi. Mustafa Kemal karargâha geldi, “Ben attan düştüm, kolum artık ne olduysa iyi değil, bana bir şey sormayın.” dedi ve Ankara’ya döndü. Yani o savaşın kazanılacağını hiç kimse düşünmüyordu. Mustafa Kemal de bu savaşın kaybedileceğini düşündüğü için “Benim siyasî kariyerime son vermek üzere Büyük Millet Meclisi beni Başkumandanlığa getirdi!” fikrini taşıyordu. Ama Allah Müslümanların duasını kabul etti ve Sakarya Meydan Muharebesi Türklerin zaferiyle sonuçlandı. O da bir mesele tabi. Yani, dokuz alay komutanının şehit olduğu bir muharebe… Ondan sonra bir sene Büyük Taarruz’un başlaması için beklenildi. Bu arada Ankara’yla Atina arasında neler oldu bilmiyoruz.”
Mustafa Kemal Atatürk, Sakarya Meydan Muharebesi’ni cephede, Başkomutan sıfatıyla bizzat yönetmiş, “Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır; o satih bütün vatandır” emrini bu savaşta verdi.
Atatürk Sakarya Savaşı sırasında 12 Ağustos 1921 günü Ankara Polatlı’da cepheyi incelerken atının ürkmesi sonucu düşerek üç kaburga kemiğini kırdı. Yaralandıktan sonra 16 Ağustos 1921 günü Ankara’ya geldi. Attan düşmesinden 5 gün sonra tam iyileşmeden 17 Ağustos’ta cepheye döndü. Atından düşerek kaburga kemiğinin kırılması ise savaşın kritik anlarında meydana gelmesine rağmen komutayı bırakmadı.
Fevzi Çakmak, Sakarya’da elde edilen zaferle birlikte Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’ya müşirlik (mareşallik) ve gazilik unvanı verilmesini bizzat teklif etti. Sakarya Meydan Savaşı’nın kazanılmasından sonra, Millet Meclisi Mustafa Kemal Atatürk’e 19 Eylül 1921’de kanunla ”mareşal” rütbesi ile ‘gazi” unvanını verdi.
Mareşal Fevzi Çakmak’ın Atatürk’ün Sakarya Savaşı’na katılmadığına veya savaşı yönetmediğine dair hiçbir bir beyanı, resmî belgesi veya anısı bulunmuyor.
Aksine Çakmak, hem askeri raporlarında hem de sonraki beyanatlarında Mustafa Kemal Atatürk’ün askerlik dehasından ve zaferdeki payından övgüyle bahsetmişti.
(Nilüfer Hatemi’nin yayına hazırladığı YKY’dan çıkan) Mareşal Fevzi Çakmak’ın günlüklerinde Atatürk’ün Sakarya Savaşı’na katılmadığı, zaferde payının bulunmadığı gibi bir ifade geçmiyor.
Paylaşılan alıntı ve iddianın kökeni, Murat Sertoğlu’nun Fevzi Çakmak’ın yeğeni Adnan Çakmak’ın 1975 yılında anlattığı hatalı hatıralar üzerinden derlediği kitaba dayanıyor.
Murat Sertoğlu’nun Hürriyet’te tefrika ettiği anılara bazı uydurmalar içerdiği yönünde itirazda bulunulmuştu.
Cihat Akçakayalıoğlu’nun Belleten’de yayımlanan “Mareşal Fevzi Çakmak’ın Hatıraları ve Atatürk” başlıklı yazısında adı geçen kitabın muhteviyatındaki yanlışlar ele alındı (1976. Mareşal Fevzi Çakmak’ın Hatıraları ve Atatürk. Belleten. 40. 81-92):
Hürriyet Gazetesinde 10 Nisan 1975 günü başlayıp, kırk gün süren rahmetli büyük komutan Mareşal Fevzi Çakmak’ın anıları, muhtemeldir ki, birkaç ağız ve el değiştirdiği için epeyce yanılgıları içermektedir.
Bize, aynı zamanda belge ve gerekçelere göre, düşüncelerimizi ve bazı doğru belgeleri sunmayı ödev saydık. Diler ve umarız ki, bu yazımız, Atatürk’e ve eserlerine saygı ile bağlılık yönünden, aynı zamanda gerçekleri yansıtmak bakımından yararlı olsun..”
Makalede Sakarya Savaşı hakkındaki yanlış aktarımlara şöyle dikkat çekildi:
“Sakarya Muharebesine gelince:
Sayın Prof. Hikmet Bayur’un Hürriyet Gazetesine yazdığı gibi, başından sonuna kadar, Başkomutan Mustafa Kemal cephe ile bağlantısını kesmemiş, bir iki günlük hastalık süresinin dışında, harekâtın yönetimini Ankara’dan veya doğruca cephede yapmıştır. Aslında o, siyasî ve askerî bütün savaşın başı olarak gereken yerde bulunmakta, direktiflerini vermekte ve sorumlulukları taşıyagelmektedir. Fevzi Paşa, Genelkurmay Başkanı olarak onun yardımcısı, İsmet Paşa askerlik ve hukuk yönünden cephenin sorumlu komutanıdır. Bütün işler bu esasa göre yürütülmüştür. Fevzi ve İsmet Paşa’lar, Başkomutana karşı sorumlu olarak, görevlerini en iyi şekilde yapmaya çalışmışlardır.
Mustafa Kemal, kendine özgü tevazu ve başarıları başkalarına maleden bir üslûp ile, bu iki değerli komutanın Sakarya’daki hizmetlerini şöyle anlatır:
“Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa hazretlerinin bu meydan muharebesinde yaptığı hizmetler pek büyük övgülerle anmaya değer. Pek muhterem, erdemli ve değerli olan bu yüksek kişi, muharebe alanlarının hemen her noktasında gece, gündüz hazır bulunmuş, pek yerinde ve değerli tedbirlerini, yerinde gerekenlere bildirmiş ve her zaman ferahlık verecek, maneviyatı yükseltecek öğütlerde bulunmuştur. Kendilerinin olağanüstü hizmetleri tekdire ve kutlamaya değer.
Batı Cephesi komutanı İsmet Paşa hazretleri derin bir zekâ, yorulmaz bir azim, iman ve faaliyetle gece gündüz harekâtın en ufak noktalarına varıncaya kadar etkili olmuş ve olağanüstü bir görüşle ordusunu Sevk ve idare ederek başarı ve zafere ulaştırmıştır [6].
Erdemli ve kadirbilir bir büyük asker olduğuna inandığımız Fevzi Paşa’nın, bu konularda ağzından aynen çıktığını sanmadığımız ifadeler, gerçeğe asla uymamaktadır. Anılarda geçen ve asıl karşılığını sonuç bölümünde vereceğimiz bazı satırlar, çeşitli ifadelerle doldurulduktan sonra, şu kesin yargıya varılmaktadır:
“Şerefli bir askere YAPMADIĞI, KATILMADIĞI bir savaşın zafer şerefini yüklemeye kalkışmak, onun şerefini hiç bir şekilde artırmaz, hattâ onu küçültür”.
Belirtelim ki, Mustafa Kemal Başkomutan’dır. Başsorumlu’dur. Bundan ötürü en büyük şeref ve başarı ona aittir. Ayrıca, Sakarya Muharebasi’nin de içinde, başında bulunduğu ve Başkomutanlık görevini hakkıyle yerine getirdiği kesinlikle bilinmektedir. Harp Tarihî Başkanlığı’nın Sakarya Meydan Muharebesi kitabında Atatürk’ün ağırlığı, sevk ve idaresi bütün önemiyle belirtilmiştir.”
Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa (İnönü) ile Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa (Çakmak), cepheden, ”Edirne Mebusu İsmet ve Kozan Mebusu Fevzi” imzalarıyla 15-16 Eylül 1921’de Büyük Millet Meclisi Riyasetine (Başkanlığına) verdikleri önergeyle Atatürk’e müşirlik rütbesi ve gazilik unvanının verilmesine dair tarihî teklifi sundu.

Fevzi Çakmak Paşa ve İsmet İnönü’nün Atatürk’e mareşallik ve gazilik unvanı verilmesi teklif talebi şöyleydi:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyaseti Celilesine Garp Cephesi
14/15 Eylül 1/45 evvel
Bizzat muharebe meydanındaki tedabir ile muzafferiyetin âmil ve müessiri olmuş olan Başkumandan Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine müşirlik rütbesi ve gazilik unvanı tevcihini teklif ve istirham ederiz. Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu tevcihini milletimiz tarafından doğrudan doğruya bütün orduya müteveccih bir eseri takdir ve taltif olacağı kanaatinde bulunduğumuzu arz eyleriz.
Kozan Mebusu Fevzi Edirne Mebusu İsmet

Bu teklifin öncesinde Fevzi Paşa, Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya ilettiği telgrafla Mustafa Kemal Paşa’ya Sakarya Zaferi’nin ardından “gazi” unvanının verilmesi teklifini Meclis’e sunacağını belirtmiş ve bu teklif hakkındaki görüşünü sormuştu.
ZATA MAHSUSTUR
Vesika No. 1322
Erkaniharbiye-1 Umumiye 16/4/37
Garp Cephesi Kumandanı ismet Paşa Hazretlerine C. 13/4/37
Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine Gazi unvani teveihi hakkındaki teklif-i devletlerini mecliste mevzu-u bahis edeceğim. Yalnız Cenup Vaziyeti tamamen inkişaf edinceye kadar bu teklifin tehirini muvafik görmekteyim. Cenup Cephesinin son vaziyetine nazaran bu tehire muvafakati devletleri lâhik olup olmayacağınızın işarını rica ederim.
Erkani Harbiye-i Umumiye Reis Vekili FEVZİ

İsmet Paşa da Fevzi Paşa’ya verdiği yanıtta Meclis’e Mustafa Kemal Paşa’ya müşirlik ve gazilik unvanı takdimi için ivedilikle talepte bulunulması yanıtını vermişti.
HARP TELGRAFI
Erkani Harbiye-i Umumiye Reis Vekili Fevzi Paşa Hazretlerine
– Şifre C. 16 Nisan 37 Cenup vaziyeti tesbit olunmuştur.
Düşmanın işgal ettiği kuvvetli mevazii muhafaza etmek istemesi muhtemeldir. Bu mevazi aleyhine tarafımızdan de rakep yeni bir teşebbüs yapılmasına luizum kalmamıştır. Burada ve hatta Cenup Cephesinde dahi buhranlı muhare bat cereyan etmiş ve heyet-i umumiyesiyle muvaffakiyet bizde kalmıştır. Duşmanın bununla iktifa etmeyerek ileri harekata geçmesi müstacel ve kolay olmayacaktır. Velhasıl bir devre-i harekatin hitam bul- duğu zamanda olduğumuzu ve bu devrenin bizim muzafferiyetimizle ka- pandığını kabul etmeye cevaz vardır. Fasila-i harekat ve istihzaratın nekadar süreceği bilinemez. Ve bu me sailde tahminat-i kahinaneden içtinap etmek vazifemiz iktizasından olmakla beraber bir aylık bir fasıla kabul etmeye meylim ziyadedir. Binaanaleyh müşirlik ve gazilik teklifini vakit geçirmeksizin derhal dermeyan ve hal etmek muvafik ve lazım olduğu kanaatında olduğumu arza ictisar ederim.
İSMET
Dolap No. Göz No. Dosya No. 17 3 32 Klasör No. 1019
Meclis’in kanunla bu önergeyi kabul etmesiyle Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’ya ”Mareşal” rütbesi ve ”Gazi” unvanı takdim edildi.

Fevzi Çakmak Paşa, Sel Yayınları’ndan çıkan “30 Ağustos Anıları” kitabında, 1947 yılı Eylül ayında Ödemiş’te yapılan bir röportajda Kurtuluş Savaşı’ndaki Atatürk’ün liderliğini şu sözlerle anlatmıştı:
“… İzmir”in, istiklâl kavgamızda, bir bakımdan, başka vilâyetlerimizinkine hiç benzemeyen bir hususiyeti vardır. Faraza, şahsen, bana sorarsanız, ben bu hususiyeti hülâsa edebilmek için derim ki: Bizim İstiklâl Harbimiz, fiilen İzmir’de başlamış ve fiilen İzmir’de sona ermiştir.
Şimdi sırası geldiği için açıklamaya mecburum ki, biz, hedefi İzmir olacak bir kat’î ve büyük taarruzu tasarlarken, karşımıza düşman ordusundan evvel, Millet Meclisinin pasif diplomatları dikildi. Onlar, düşmanla anlaşmamıza taraftarlık ediyorlar ve yapmak istediğimiz taarruz teşebbüsünü, bir cinnet sayıyorlardı.
O sırada, Fransızlar bize, İngilizler ise Yunanlılar taraftardılar… Bu sayede bir Fransızlardan, bir miktar silâh almış bulunuyorduk. Ben, bütün cepheyi gezmiş, kumandanlarla, zabitlerle, neferlerle konuşmuş ve ordumuzun durumunu, her bakımdan, yapmak istediğimiz taarruz hareketine alabildiğine elverişli bulmuştum. Zaten, böyle olmasaydı bile, hakkımızı düşmana, kuvvetimizi göstermeden tanıtmamız imkânı yoktu. Yunanlılar, İngilizler tarafından adamakıllı şımartılmışlardı. İstanbul’un gözde halifesi, Mısır Hidivliğinin sefil salâhiyetlerini kabule bile hazırlanmış bir uşak namzedi idi. Bu vaziyette, onun tarafından idama mahkûm edilmiş bulunan bizler, mücadele meydanında ciddî bir kuvvet, ciddî bir varlık olduğumuzu göstermeden, İngilizlere sözümüzü nasıl dinletebilirdik?
Böyle düşünmekte Mustafa Kemal’le tamamen mutabık olduğumuz için, ben, ordudaki vazifemden ayrılarak, Erkânı Harbiye Dairesinin odasına kapanmış, yapılacak taarruzun plânlarını hazırlamaya koyulmuştum.
O sırada, bir gün, Ankara’da hükûmet konağının üst katında, fevkalâde bir toplantı yapıldı. Toplanan Vekiller Heyetine, Rauf Bey riyaset ediyordu. Ve müzakerelerin başlayışından pek az sonra, taarruz aleyhtarlarının itirazları alabildiğine şiddetlendi. Kimisi, taarruzun bir cinnet olduğunu söylüyor, kimisi ‘Ne diye boşu boşuna (!) kan dökelim?’ diyor, kimisi ise:
‘-Efendim, yüzde yirmi beş zafer ihtimali olsa, bu taarruza ben de taraftar olurdum, fakat, maalesef, yok!’ diyordu.
Nihayet içlerinden birisi, kalkıp da: ‘-Efendim, bizim şu kadar katırımız ve şu kadar devemiz olsaydı, bu yapılabilirdi!’ kabilinden bir hezeyan savurunca, dayanamayarak yumruğumu masaya vurdum ve:
-Efendim, dedim, bu taarruzda zafer ihtimali, yüzde yirmi beş değil, yüzde yetmiş beştir. Filvaki, bizim, muarızlarımızın istedikleri miktarda katırımız, veya devemiz yok amma ben Mehmetçiğin mücadele gücünü, dünyanın başka hiçbir mahlûkiyle mukayese edemem… O Mehmetçik, kavgayı sevdiği zaman, deveden çok fazla yol yürüyerek ve deveden çok fazla aç kalarak dövüşür. Hem unutmayın ki, Sakarya kavgamıza, mermilerimizin çoğunu, Mehmetçiğin karısı taşımıştır. Muarızlarımıza göre, düşmanın tel örgüleri varmış. Bunu söyleyenlere hatırlatırım ki, Mehmetçik, sahiden hırsa gelince, yumruklarıyla telleri değil, demirleri paralamıştır! …”
“Çok şükür zafer, tarihlerde okuduğumuz şekilde kazanıldı. Fakat tuhaf değil mi? Afyon’un sukut ettiğine, dürbünleriyle bakmadan inanmayanlar ve bu meyanda bilhassa bize, ‘Efendim, bu işe deve lâzım… Bu iş devesiz olmaz’ diyen zevat, ‘İyi oldu. Fakat siz yoruldunuz, artık işin ötesini bize bırakın… Tek biz biraz dinlenin de, alimallah, biz gidip İzmir’e gireriz’ demezler mi?
Fakat müsaadenizle, biz henüz lâyıkıyla sağlanmış saymadığımız bu şerefi, onlara emanet edemezdik. Bunun içindir ki, orduyu, Mustafa Kemal ile beraber Afyon’dan İzmir’e kadar adım adım düşmanı takip ettik.. O dönem, bazen buğday, bazen de üzüm çuvalları üzerinde, ikişer saat kestirerek geçirdiğimiz geceleri hatırlıyorum. Hatta bu saatlerden birisinde, üzerine uzandığı çuvalın deliğinden aldığı bir avuç üzümü ağzına atmadan evvel, koca Mustafa Kemal’in gülerek, ‘Paşam, şu hayatın cilvesine bak, aslanlık edelim derken, farelere döndük, çuval deliğinden üzüm çalıyoruz!..’’ dediğini, o yolculuğumuzun en şirin nüktelerinden biri olarak hatırlarım… Fakat, inanın bana, ömrümde hiçbir başka yatağın rahatı, beni, o üzüm çuvalları üzerinde çekilen muzaffer uyku kadar mesut etmemiştir!…”








