Yılmaz Özdil ve Hulusi Akar konulu yazısı

Yılmaz Özdil, Sözcü Gazetesi’nde 17 Mayıs 2016 günü yayınlanan “Hulusi Bey” başlıklı yazısının içeriğinin büyük bir kısmını, “Balyoz Davası’ndan baba-kız hikayeleri”ni aktaran Vatan Gazetesi’nden Burak Bilge’nin 15 Haziran 2013 tarihinde kaleme aldığı “Cezaevine hüzünlü bir düğün” başlıklı haberden, hiçbir atıf yapmaksızın, kaynak göstermeksizin derlemiş.

 

Vatan Gazetesi’ndeki haber metni:

Cezaevinde hüzünlü bir düğün!

Burak BİLGE / VATAN İSTİHBARAT |  15 Haziran 2013 Cumartesi – 2:57

Balyoz Davası’ndan baba-kız hikayeleri

Emekli Tuğamiral Çakmak görevini hep ailesinden önce bilmiş, ne çocuklarının doğumunda ne de özel günlerinde yanlarında olabilmişti. Kızının gelinlikli halini bile Hasdal Askeri Cezaevi’nde düzenlenen düğünde görebilecekti.

Cem Aziz Çakmak, 1963 yılında Gölcük’te dünyaya geldi. Babası bir astsubay denizci ve Kıbrıs Barış Harekâtı’nda da savaşmış bir gaziydi. Üç çocuklu ailenin en küçüğü ve tek oğluydu. Babası TSK’dan emekli olunca, İstanbul’a taşınıp kendi işyerini açtı. Cem ise Beşiktaş’ta taşındıkları mütevazı apartmanda da hayatının aşkı Sevgi ile tanışıp evlendi. Ancak Sevgi Hanım burada evliliğini neredeyse yalnız yaşadı.

“Gülümseyenim”

Eşi görevi nedeniyle sürekli seferdeydi. Bazen seferler aylarca sürer, Sevgi Hanım eşini gözyaşları içerisinde beklerdi. Zaten ilk çocuklarını da yine eşinin yokluğunda İstanbul’da yalnız dünyaya getirdi. Doğumhaneden güzel bir kız bebekle dışarı çıkan hemşire, bebeğin babası zannederek eniştesinin kucağına vermişti. Cem Aziz Çakmak hep bir erkek çocuk beklemişti. Hatta tüm odayı buna göre düzenledi. Oğlunun da kendisini gibi koyu Beşiktaşlı olmasını isteyen Cem teğmen, bebek odasını panda gibi siyah beyaz oyuncaklarla süsledi. Oğluyla Beşiktaş maçına gideceği günleri bile hayal etti. Ancak evine dönüp küçük kızını ilk kucağına aldığı anda, “İyi ki kızım olmuş” dedi. Ona, kraliçenin tacındaki kıymetli bir taştan esinlenerek Tuğçe adını verdi. Tuğçe babasını görür görmez gülümsemiş ve beyaz kıyafetli bu adamı çok sevmişti. Babası da hayat boyu ona hep “gülümseyenim” diye hitap etti.

Denizcilerin bayramı

Tuğçe’nin çocukluğu da diğer denizci çocuklarınınki gibi babasına hasret geçti. Hep Gölcük’teki lojmanlarının camında oturup, babasının eve gelmesini beklerdi. Ancak babası bazen aylarca süren seferlere gider, bazen eve telefon bile edemezdi. Seyir dönüşleri ise tam tersi denizci aileleri için bir bayram havasıydı. Tuğçe ertesi gün babasının seyirden döneceğini öğrenir, o gece heyecandan uyuyamazdı. Bir an önce sabah olsun ve babasına kavuşsun diye sabırsızlanırdı. Babasına kavuştuğu o anları yıllar sonra şöyle anlatacaktı: “Babamın seyir dönüşleri çok önemliydi. Onu Poyraz Limanı’nda karşılardık. Saat verilirdi bize. Allahım sanki ertesi gün bayram bize. Güzel ayakkabılar hep bayramlarda giyilir ya işte biz de o zamanlar giyerdik. Annem bize tertemiz giysiler giydirirdi. Mesela uzaktan görünürdü ya o gemi, geçmek bilmezdi dakikalar. Sanki bana saatler sürerdi. Bir de böyle bir anda kucağına atlayım da olmuyor. Böyle tın tın gidiyorsun. Sonradan çözülüyorsun tabii dayanamıyorsun. Babamın komutanları vardı. Bir gelirlerdi ki omuzlarında bir sürü yıldız. İnerlerdi gemiden bembeyaz. Sanki benim kahramanım geliyormuş gibi hissederdim.”

Babamı beklerken

Kamuoyunda deprem etkisi yaratan Balyoz davası bu defa bambaşka bir yönüyle kitaplaştırıldı. Vatan Gazetesi İstihbarat Şefi Burak Bilge ile Psikolog Pelin Çınar, Balyoz Davası’ndan baba kız hikâyelerini yazdı. “Babamı Beklerken” adıyla Kaynak Yayınevi’nden çıkan kitapta birbirinden ilginç ve bir o kadar da duygulu sekiz baba-kız hikâyesi bulunuyor. Şehirden şehre sürülen hayatlar, bitmek bilmeyen ayrılıklar, endişe dolu uykusuz geceler, umut ve gözyaşı da bu hikâyelerde yer alıyor. Kitabın içerisinde hayat öykülerini anlatan çok özel fotoğraflar ve babaların kızlarına yazdığı mektuplar da bulunuyor.

Gözyaşlarıyla nikah

Tuğçe hep bu ayrılıkları yaşayarak büyüdü. Üniversite son sınıfta Yasin’e aşık oldu. Ancak nişanlanma vakti geldiğinde Cem Aziz Çakmak Balyoz soruşturması kapsamında tutuklandı. Tutukluluk bir türlü bitmeyince Cem Aziz Çakmak onları düğünü bu şekilde yapmaları için ikna etmeyi başardı. Cezaevinden çıkar çıkmaz gün almak için Üsküdar Evlendirme Dairesi’ne gittiler. Ancak Tuğçe’nin sinirleri boşalmıştı. Onun sürekli ağladığını gören memur ise genç kızı zorla evlendiriyorlar sanmıştı.

Nikâhın yapılacağı gün salondan içeri girerken gözüne babasının gönderdiği çiçek ilişti. Kocaman kırmızı beyaz karanfillerle süslenmişti. Üzerinde beyaz bir çapa vardı ve “Kızıma mutluluklar dilerim” yazılıydı. O an gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Masaya gidene kadar ağladığını kimseye belli etmedi. Nikâh memuru adını sorduğunda “Cem Aziz Çakmak” diye yutkundu. Ardından salonda büyük bir alkış koptu. Tüm davetliler ayağa kalkmış ve elleri patlarcasına alkışlıyorlardı. Olandan habersiz nikâh memuru da şaşırmıştı. Tuğçe ise artık saklayamamış ve gözyaşları içerisinde kalmıştı.

Hasdal Askeri Cezaevi’nin bahçesine girdiklerinde Tuğçe’nin duvağı kapalıydı. Kızını o halde karşısında gören Cem Aziz Çakmak bir süre donup kaldı. Baba kız sadece birbirlerine bakıyor ve ikisi de hiçbir şey söylemiyordu. O sessizlikte hem Tuğçe hem de babası gözyaşlarına hâkim olamıyordu. Sessizliği ilk bozan Tuğçe oldu. “Babacığım duvağımı açmayacak mısın?” diye sordu. Babası ise “Ne güzel olmuşsun kızım. Bir kuğu gibi” dedi.

Gelin çiçeğini amiral kaptı

Ardından aile tebrikleri kabul etti. İçerideki subaylar kendi aralarında para toplayarak aldıkları hediyeleri verdi. Zaman dolmuş ve artık ayrılık vakti gelmişti. Gelin ve damat cezaevinden çıkarken komutanlar yine koridor oluşturdu. “Oğlan bizim kız bizim” tezahüratları atılıyordu. Kapıdan çıkmadan önce Tuğçe birden durdu. Çok önemli bir şeyi unutmuştu. Arkasına döndü ve onu uğurlayan subaylara, “Ben bu gelinliği giydiğimden beri hiç bu kadar heyecanlanmamıştım. Beni bu kadar heyecanlandırdığınız için hepinize teşekkür ediyorum. Ben gelin çiçeğimi de atmamıştım. Bu çiçeği burada hepinizin özgürlüğü için atmak istiyorum” dedi. Kimse bunu beklemiyordu. Hasdal Cezaevi’nin bahçesinde derin bir sessizlik oldu. Tuğçe yeniden döndü ve gelin çiçeğini geriye doğru fırlattı. Çiçeği tutuklu Tuğamiral Fatih İlgar kaptı. Komutan kaptığı çiçeği Tuğçe’ye geri getirdi. Ona, “Sen bunu bizim özgürlüğümüz için attın. Bu çiçek burada durmasın. Sen bunu evde bizim için kurut. Biz senin evinde görelim bu çiçeği” dedi. Bu konuşmanın ardından Hasdal Askeri Cezaevi’ndeki düğün gözyaşları arasında sona erdi.

Hasdal orkestrası

CezaevindeKİ düğünün her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş ve hazırlanmıştı. Sadece bir saatleri vardı. Tutuklu tüm komutanlar bir koridor oluşturmuş, Tuğçe ve Yasin içinden yürümüştü. Onlar yürürken Hasdal’daki tutuklular ve davetliler de alkış tutmuştu. İçeri girdiklerinde davetliler için hazırlanmış bir düğün salonu ile karşılaştılar. Salonun tüm düzeni Tuğamiral Fatih İlgar’a aitti. Cezaevindeki tüm masalar birleştirilmiş ve üzerlerine bahçeden toplanan çiçeklerin yaprakları serpilmişti. Düğün pastası bile vardı. Tabii düğün müziksiz olamazdı. Koramiral Mehmet Otuzbiroğlu gitar çalıyor, Tümamiral Cem Gürdeniz ise piyanonun başında oturuyordu. Yaşar’ın bir şarkısı eşliğinde baba kız yanak yanağa dans ediyordu. Düğün pastasını keserken herkesin gözlerinden yaşlar geliyordu.

hulusi bey

17 Mayıs 2016

Kıbrıs’ta vuruşmuş, gazi olmuş bir astsubayın, kahraman bir babanın evladıydı. Gölcük’te lojmanda doğmuştu. Liseyi bitirince Deniz Harp Okulu’na yazıldı. Sevgi’yle tanıştı. Aşık oldu. Evlendi.

*

Görevi gereği denizde yaşıyordu, sürekli seferdeydi. Bazen aylarca gelemez, çiçeği burnunda gelin gözyaşları içinde beklerdi. Sadece asker eşlerinin anlayabileceği, katlanabileceği, çaresiz bir yalnızlıktı bu… Bebeğini de eşinin yokluğunda dünyaya getirdi. Kızları oldu.

*

Haberi aldığında denizin ortasındaydı, içi içine sığmadı, kendini sürekli gülümserken yakalıyordu, demek baba olmak böyle bi duyguydu. Karaya ayak basar basmaz minik kızını kucağına aldı, öptü, kokusunu içine çekti, “ismin Tuğçe olsun” dedi. Tuğçe gülümsedi. Dünyalar babasının oldu. Genç bir çift, güzel bir bebek, önlerinde pırıl pırıl bir yaşam umudu vardı.

*

Tuğçe her denizci çocuğu gibi, babasına hasret büyüdü. Gölcük’teki lojmanın penceresinde oturur, yolunu gözlerdi. Seyir dönüşlerinde ise, bayram havası olurdu. Babasının geleceği sabahı zor ederdi, bütün gece heyecandan uyuyamazdı. Annesi tertemiz giydirirdi. En yeni ayakkabı hangisiyse, o ayakkabı seçilirdi. Saat belli olurdu… O saatte Poyraz Limanı’na koşarlardı. Gemi uzaktan görünürdü ama, ağır ağır yaklaşır, zaman geçmek bilmezdi. Bembeyaz kıyafetiyle gemiden inerken gördüğünde… “İşte benim kahramanım geliyor” derdi, öyle hissederdi. Tören kurallarını, komutanları filan boşverip, kucağına atlardı.

*

Tuğçe büyüdü, üniversitede Yasin’e aşık oldu. Allah’ın emri, peygamberin kavli, tam nişanlanacakları sırada… Asrın iftirası atıldı. O uğursuz dönem başladı. Babası tutuklandı. Bir ay sonra serbest bırakıldı, nişan yüzükleri takıldı ama, babası tekrar tutuklandı. Düğün iptal oldu. Ucu açık, sonu belirsiz, kahredici bir süreç başladı.

*

Ne ceza verilecek, kaç sene yatılacak, hukuk söz konusu olmadığı için kimse kestiremiyordu. İstemeden de olsa kızının en mutlu gününe engel olmak, bir babanın taşıyabileceği yükten ağırdı. Açık görüşte aldı kızını ve müstakbel damadını karşısına… “Burada rahat olmamı istiyorsanız, lütfen yuvanızı kurun” dedi. Babanın isteği, bir evladın taşıyabileceği yükten ağırdı ama, babası için, o sorumluluğu taşıdı.

*

Ağlaya ağlaya Üsküdar evlendirme dairesine gittiler, işlemleri yaptılar. Gelin adayının hıçkırıklara boğulduğunu, konuşamadığını gören memur, genç kızı zorla evlendiriyorlar sanmıştı.

*

Nikah salonuna girdi. Gözüne ilk olarak, o kırmızı-beyaz çelenk ilişti. Kırmızı karanfillerle süslenmişti. Üzerinde beyaz bir çıpa vardı. “Kızıma mutluluklar dilerim” yazıyordu.

*

Nikah masasına oturdu. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Nikah memuru, babasının ismini sordu. Gölcük’teki Poyraz Limanı’nda koşa koşa babasına sarılan o minik kızın yaşadıkları, adeta film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti… Gurur duyduğu ismi fısıldadı, “Cem Aziz Çakmak” dedi. İstanbul, İstanbul olalı böyle nikah görmemişti. Davetliler ayakta alkışlıyor, herkes ağlıyordu.

*

Çıktılar nikah salonundan, el ele, doooğru Hasdal Askeri Cezaevi’nin yolunu tuttular. İçeri girdiler. Bahçeye. Tuğçe’nin duvağı kapalıydı. Kızını gelinlikle gören baba, bir süre öylece kalakaldı. Birbirlerine bakıyor, konuşamıyorlardı. Sessizliği Tuğçe bozdu, “babacığım duvağımı açmayacak mısın?” dedi. Baba kendine geldi, açtı duvağı, alnından öptü, “ne güzel olmuşsun kızım” dedi, “bir kuğu gibi…”

*

Babasının arkadaşları, tutuklu amiraller, generaller, albaylar alkışlıyordu. Hepsinin aklında, kendi aileleri, kendi çocukları vardı. İftirayla çalınan ömürlerini düşünüyor, dişlerini sıkıyor, gülümseyerek belli etmemeye çalışıyorlardı. Aralarında para toplamışlar, hediyeler almışlardı. Takı töreni misali, tek tek geline verdiler.

*

Kurmay subaylar, cezaevindeki düğünü en ince ayrıntılarına kadar hesaplamış ve hazırlamışlardı. Çünkü sadece bir saat izinleri vardı. Tutuklu komutanlar karşı karşıya dizilip, koridor oluşturdu, gelinle damat koridordan yürüyerek içeri girdi. Bahçede düğün atmosferi yaratılmıştı. Hasdal cezaevindeki tüm masalar birleştirilmiş, masaların üzerine bahçeden toplanan çiçekler, yapraklar serpiştirilmişti. Düğün pastası vardı. Müziksiz olmazdı. Koramirallerden biri gitar çaldı.

*

Baba-kız yanak yanağa dans etti.

*

Sayılı dakikalar akıp gitti, ayrılık vakti geldi. Komutanlar yine koridor oluşturdu. Gelinle damat gözyaşlarıyla uğurlanırken, hep bir ağızdan “oğlan bizim, kız bizim” tezahüratı yapıyorlardı.

*

Tam kapıdan çıkarlarken, Tuğçe durdu, geri döndü, “gelin çiçeğini atmayı unuttum, bu çiçeği hepinizin özgürlüğü için atmak istiyorum” dedi. Kimse bunu beklemiyordu. Adeta ıslık çalınmış gibi sessizlik oldu. Hasdal cezaevinin az önceki şen şakrak bahçesinde çıt çıkmıyordu. Tuğçe arkasını döndü, çiçeğini omuzunun üstünden fırlattı. Bir tuğamiral kaptı. Ve, kaptığı gibi tekrar Tuğçe’ye uzattı. “Özgürlük çiçeği demir parmaklıklar arkasında kalmasın, lütfen bizim için kurut, sakla, biz özgür kalınca gelip, senin evinde görelim” dedi.

*

Tarih boyunca utançla hatırlanacak olan dönemin… Asla unutulmayacak düğünü, böyle sona erdi.

*

hulusi bey, bu trajedi yaşanırken genelkurmay ikinci başkanıydı, gıkını çıkarmıyor, karargahında oturmanın keyfini çıkarıyordu.

*

Aradan az zaman geçti.
Tuğçe, kahrından kanser olan amiral babasını toprağa verirken… hulusi bey, kuvvet komutanı olmuştu, lütfedip cenazeye bile katılmadı.

*

Aradan az zaman geçti.
Çetin Altan öldü, hulusi bey genelkurmay başkanı olmuştu, derhal taziye mesajı hazırlattı, asrın iftirasını manşet yapan, Atatürkçü subayları “cami bombalayan, dinsiz katiller sürüsü” şeklinde sunan Taraf gazetesinin yöneticisi Ahmet Altan’a gönderdi. “Duyduğunuz acıyı yürekten paylaşıyor, size sabır ve başsağlığı diliyorum” dedi.

*

Aradan az zaman geçti.
Hasan Karakaya öldü. Genelkurmay başkanlarına “gizli yahudi” diyen, Atatürk’e kin kusan yandaş gazetenin yayın yönetmeniydi. Genelkurmay başkanı hulusi bey, derhal taziye mesajı hazırlattı, “Türk gazeteciliği açısından yeri doldurulmayacak bir boşluk oluştuğu”nu belirterek, “genelkurmay adına başsağlığı” diledi.

*

Aradan az zaman geçti.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin genelkurmay başkanı, sekiz şehidimizi toprağa verdiğimiz gün, koştura koştura gitti, Tayyip Erdoğan’ın kızının nikah şahitliğini yaptı.

*

Biz de buna şahidiz!

*

Seni unutmayacağız, asla unutturmayacağız hulusi bey.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir