Etiket arşivi: Yılmaz Özdil

Yılmaz Özdil ve Venezüela’da Hamburgerin Fiyatı Üzerine Hata

Yılmaz Özdil, Sözcü Gazetesinde 19 Ocak 2017 günü yayınlanan “Al sana başkanlık” başlıklı yazısında çökmekte olan Venezüela ekonomisi üzerinden Başkanlık sistemi çıkarımları yaparken birkaç hatalı bilgi sunmuştu:

"Asgari ücrete güya yüzde 50 zam yapıldı, 40 bin bolivar oldu, 40 bin bolivar ne ediyor biliyor musunuz, 15 dolar ediyor!"

1 Kasım 2015 tarihinde Venezüela’da yapılan % 52’lik asgari ücret zammı ile birlikte asgari ücret 9.649 bolivar fuerteye (Venezuela bolivarı), yani 13,33 dolara çıktı.

"Hal böyleyken, zengin daha da zengin oldu, bir hamburger 170 dolara satılıyor, alıcı buluyor!"

Yılmaz Özdil, Venezüela’da hamburgerin 170 dolar olduğuna dair uluslararası medyada çıkan bir yanlış haberi köşesine taşımış. Bu hatayı Agence France-Presse (AFP) yaptığı haberle yaygın hale getirmişti. AFP, yanlış olduğu ortaya çıktıktan sonra internet sitelerinden sildikleri haberde Venezuela’da bir hamburgerin fiyatının 1700 bolivar olduğunu, resmi kura göre 10 bolivarın bir Amerikan doları değerinde olduğunu, bu nedenle hamburgerin fiyatının 170 dolar olduğunu iddia ediyordu.

AFP’nin hesaplamasında kullandığı kur sadece, yurt dışından yiyecek ve ilaç gibi temel tüketim mallarını getiren ithalatçılara uygulanmaktadır. Dolayısıyla, yurt içi ürünlerin fiyatının hesaplamasında bu kurun kullanılması anlamsızdır.

Haberin yapıldığı dönemde dolar/bolivar kuru 370 idi. Yani, 1 dolar 370 Venezüela bolivarına eşitti. Bu kura göre bir hesaplama yapıldığında, Caracas’ta bir hamburgerin fiyatının yaklaşık 4 dolara eşit olduğunu görülmektedir. Kara borsada 1 doların 1000 bolivara satın alınabildiği düşünüldüğünde de, hamburgerin fiyatı 1,7 dolara kadar inmektedir.

Faruk Bildirici’nin Hürriyet Gazetesindeki “Venezuela’daki hamburger” başlıklı 30 Mayıs 2016 tarihli okur temsilcisi yazısı da bu konuyu ele almıştı. Venezuela’da yaşayan işadamı Şevket Biberoğlu’nun tepkisine yer veren yazıda, hamburgerin fiyatının 1,7 dolar, etin kilosunun 5 dolar olduğu dile getirilmişti.

İşte bunlar hep araştırma, hep gazetecilik…

Yılmaz Özdil ve Köpek Hakareti

Yılmaz Özdil, Sözcü Gazetesindeki 14 Ocak 2017 tarihli “Meclis’e Köpek Giremez Filan…” başlıklı yazısında, Anayasa değişikliği görüşmeleri esnasında AK Partili milletvekilince açılan “köpek giremez” pankartına “köpeği hakaret zannedilmesi”nden dem vurmuş:

"CHP'lilere hakaret etmek için TBMM'de 'köpek giremez' diye pankart açan akp'lileri görünce, Foks'u yazayım bari dedim." "Köpeği hakaret zannedip, köpek giremez filan diye pankart kaldıranları ise bugün bile kimse tanımıyor, yarın kim hatırlar!"

Bu ifade 14 Ocak 2017 tarihli yazısından.

Tepki göstermiş göstermesine Özdil; ancak, bu yazısından tam 1 (yazı ile bir) gün önce yayınlanan 13 Ocak 2017 tarihli “Kuvayi Milliye” başlıklı yazısında köpek üzerinden kendisi bizatihi hakarette bulunmuş:

 "Vahdett'in şeyhülislamı'ydı Mustafa Sabri... Sevr'in imzalanması için özel çaba harcadı. Sarıklı İngiliz finosuydu, İngiliz Muhipleri Cemiyeti'nin kurucularındandı."

Neyse. Alzheimer değil de sehven ya da unutkanlık diyelim biz bu duruma…

Yılmaz Özdil’in Boğaziçi Üniversitesi ile İlgili Genellemelerinin Bazıları Yanlış

Yılmaz Özdil, Sözcü Gazetesi’nde 15 Kasım 2016 tarihinde yayınlanan “Boğaziçi” başlıklı yazısında Boğaziçi Üniversitesi’nde dair yaptığı genellemelerde bazı yanlışlıklar var. Yılmaz Özdil’in iddialarının aksine Boğaziçi Üniversitesi’nin geçtiğimiz süreçte bazı konularda yayımladığı birtakım “tepki” duyuruları/açıklamaları mevcut.

Bkz örnekler:

"Dünya çapında saygın biliminsanlarımız Profesör Mehmet Haberal, Profesör Erol Manisalı, Profesör Fatih Hilmioğlu, Profesör Kemal Gürüz, Profesör Yalçın Küçük, Profesör Uçkun Geray, Profesör Kemal Alemdaroğlu, Profesör Mustafa Yurtkuran, Profesör Ferit Bernay, Profesör Tayfun Uzbay, Profesör Yücel Aşkın, Profesör Rennan Pekünlü, iftirayla hapse tıkılırken, hukuk alenen katledilirken… Boğaziçi Üniversitesi’nin gıkı çıktı mı? Çıkmadı."

Boğaziçi Üniversitesi’nden 61 akademisyenin Silivri’deki Ergenekon davası kapsamında uzun süredir tutuklu olan aydınlarla ilgili duyurusu

"ODTÜ biat etmiyor diye “terörist yuvası” ilan edilirken… İktidar milletvekilleri ODTÜ için “kapatılsın” derken, “parazit” derken, “barbar” derken… Asrın liderimiz “bunların yetiştirdiği öğrenciler bunlarsa, bu ülke batmış, bize böyle hocalar lazım değil, o profesörler doçentler bu mesleği bıraksın” diye bağırırken… Adını bile duymadığımız tırışkadan üniversiteler, senato bildirileri yayınlayıp ODTÜ’yü kınarken… Boğaziçi Üniversitesi çıkıp “kardeşim siz kim, ODTÜ kim, ODTÜ ülkenin gururudur, saygılı olun” dedi mi? Demedi."

Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri, öğrencileri ve çalışanlarının ODTÜ’ye ilişkin dayanışma açıklaması

"Fetocular rektör yapılırken, tarikatçılar dekan yapılırken, takunyalılar-takkeliler kendi kendilerine kurdukları akademik jürilerle zart diye doçent, zurt diye profesör olurken, padişaha fahri doktora verilirken, tübitak’a hayvanat bahçesinden atama yapılırken, bilim ve teknoloji bakanlığının başına imam getirilirken… Boğaziçi Üniversitesi bilim’i temsilen itiraz etti mi? Etmedi."

"Laik eğitim imamlaştırılırken, beş yaşındaki anaokulu çocuklarına türban takılırken, cehalet yüceltilirken… Boğaziçi gibi en yüksek puanlı üniversitelere pırıltılı öğrenciler yetiştiren seçkin liselerimiz proje okul adı altında imha edilirken… 1863'ten beri bu topraklarda “eğitim-öğretim sorumluluğu” üstlenen Boğaziçi kültürünün, söyleyecek tek kelime lafı yok muydu? Yoktu."

Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nin 4+4+4 hakkındaki tepki açıklaması

"Türkiye avaz avaz çığlık atarken, inim inim inlerken, temellerinden zangır zangır sarsılırken, Türkiye’nin en prestijli üniversitesi hiç sesini çıkarmayarak prestijini koruyabileceğini, tavşan boku gibi kokmayıp bulaşmayarak paçayı kurtarabileceğini zannederse… Olacağı buydu."

Boğaziçi Hocalarından Gezi Parkı Bildirisi

Boğaziçi Üniversitesi’nden 61 akademisyenin Silivri’deki Ergenekon davası kapsamında uzun süredir tutuklu olan aydınlarla ilgili duyurusu

İntihaller ve Köşe Yazarları

Köşe yazılarında intihal yapan yazarlar sadece Deniz Gökçe, Yılmaz Özdil ve İsmet Berkan‘la sınırlı değil elbette. Daha nice örnekler mevcut. Tespit edilenleri burada aktaralım.

İsmet Berkan, Hürriyet Gazetesi’nde 31 Aralık 2015 günü yayınlanan “Bir 20 milyar kilometreyi daha devirdik” başlıklı yazısında Scientific American dergisinde yer alan bir makaleyi kaynak göstermeden Türkçeye çevirip kısaltarak okuyucularına yutturmuştu (Bkz ilgili yazımız).

Yılmaz Özdil ise  Sözcü Gazetesi’nde 17 Mayıs 2016 günü yayınlanan “Hulusi Bey” başlıklı yazısının içeriğinin büyük bir kısmını, “Balyoz Davası’ndan baba-kız hikayeleri”ni aktaranVatan Gazetesi’nden Burak Bilge’nin 15 Haziran 2013 tarihinde kaleme aldığı “Cezaevine hüzünlü bir düğün” başlıklı haberden, hiçbir atıf yapmaksızın, kaynak göstermeksizin derlemişti (Bkz ilgili yazımız).

Deniz Gökçe de, Akşam Gazetesi’nde 13 Eylül 2016 tarihinde yayınlanan “Ülkelerin en zor işi istatistikçi olmak” başlıklı yazısında 3 Eylül 2016 tarihinde The Economist adlı dergide yayınlanan “Called to account” başlıklı yazıdan intihal yapmıştı (Bkz ilgili yazımız)

Ayşe Hür, Emre Aköz’ün 24 Mayıs 2015 Mayıs günü Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Mevlana ve Şems” başlıklı köşe yazısının, 17 Mayıs 2015 günü Radikal Gazetesi’nde yayınlanan “Şems’le Mevlana, Atatürk’le Mevlevilik ve Bektaşilik” başlıklı yazısından kısaltılarak kaynak verilmeden kullanıldığını iddia etmiş ve eklemişti:

"Emre Aköz benim geçen haftaki 'Şems'le Mevlana....' yazımı kısaltıp sayfasına koymuş. Ne ala. Emre Aköz taşıma suyla değirmen döndürenlerden. Bunlar, Allah diye ödüllendirici/cezalandırıcı yüce bir gücün olduğunu düşünseler bu kadar cesur olabilirler miydi?"

Melih Altınok’un Taraf Gazetesi’nde 29 Temmuz 2011 günü yayınlanan “İklim Değişti Şehre Kemal Burkay Geliyor” başlıklı yazısında Murat Toklucu’nun Chronicle Dergisinin 2009 yılında yayınlanan 14. sayısında yer alan “PKK’dan önce özgürlük yolu vardı” başlıklı yazısıyla büyük benzerlikler taşıdığı tespit edilmişti.

Melih Altınok bu iddiaya ilişkin aşağıda yer alan yanıtında “haber metinlerinde kaynak verilmez” diyerek kaynak sunmadan alıntı yaptığını itiraf etmişti (kendisi köşe yazısı yazdığının farkında değil galiba. Ya da kendini muhabir sanıyor). Yani, Melih Altınok köşe yazılarında kendini kaynak sunmakla mükellef görmeyip bir de zeytinyağı gibi üste çıkmıştı.

"İnternet sitesinizde “taraf yazarı intihal mi yaptı” manşetiyle duyurduğunuz haberi okuyunca kanım dondu. Manipülasyonun, iftiranın, düşmanlığın bu kadarına pes! Manşetinize konu olan ve beni intihal gibi ağır bir suçla itham ettiğiniz haber, Kemal Burkay’ın hayat hikayesidir. 

Haberde konu olan kişinin doğum tarihi, eğitim durumu v.s gibi somut bilgiler de internetten, köşe yazılarından, Deng yayınlarından çıkan dergi ve kitaplardan, kısacası çok çeşitli kaynaklardan alınmıştır. Evet, 7000 vuruşluk yazının 300 vuruşluk yerini gösterip intihal yaptığımı söylediğiniz söz konusu makaleyi de internette okuyup haberimde yer verdiğim bazı konuları oradan “öğrendiğim de” doğrudur. 

Tam sayfalık bir haberde daha önceki yazılarımda defalarca dile getirdiğim; -PSK’nın kurucuları, kuruluş tarihi, -PKK’nın şiddeti fetişleştirmesi, kendilerine eskiden “apocu” denmesi, -Burkay’ın özgürlük yolunun şiddeti reddetmesi, (PSK’nın parti tüzüğü ve programında da yer alan hedefleri içeren bu cümle tırnak içindedir) Burkay ile Öcalan arasındaki siyasi mücadele, -Türkiye KDP’sinin, Barzani’nin KDP’sinden etkilnediği gibi, her kaynakta defalarca tekrar edilen klişe niteliğindeki bilgiler sizin için çok orjinal olabilir. 

Ancak üzülerek bildirim ki, politkiya yakından takip eden lise çağındaki bir genç için bile bu bilgiler klişenin ötesine geçmez. Bu bilgileri çaldığımı iddia etmeniz nasıl bir kinin tezahürüdür gerçekten merak ediyorum? Kaldı ki, özgün fikri mi alıntıladım da kaynak göstermedim. Hayır herkes tarafından bilinen ve patenti herhangi bir kimsede olmayan bilgileri haberde kullandım. 

Her hangi bir haber metninde Mustafa Kemal hakkında biyografik bilgilere yer verdiğinizde ya da tek parti döneminin otoriter olduğunu söylediğinizde de, bu bilgilere yazılarında yer vermiş binlerce yazardan intihal yapmış mı oluyoruz? Kaldı ki, haber metinlerinde kaynakça kullanılır mı? Gazeteciliğin “duayenleri” bu basit bilgiden bihaber mi? 

Buyurun, size bir atacak bir çamur daha vereyim sevgili meslektaşlarım ”Taraf yazarı Burkay’ın doğum tarihini ve doğum yerini, Anılar- Belgeler Cilt 1’den intihal mi yaptı" diye provakatif şekilde bir manşet de atabilirsiniz. Çünkü o bilgileri de adını andığım kitaptan aldım. Hatta metni yazarken bana sözlü bilgi aktaran HAK-PAR yöneticilerinin adına da yer vermedim haber metninde. Bu intihali de atlamayın derim. Gerçekten inanılır gibi değil. Tavrınızın, manipülasyonunuzun bir mantığı olmadığını biliyorum. Ancak herkesin takdir ettiği habercilik başarılarımızı görmezden gelmekte müthiş bir performans sergileyen sitenizin, Taraf’la ve şahsım üzerinden liberal sol yazarlarla kişisel husumetlerine alet olmasını, görüşümün alınmasına dahi gerek görülmeden bu ağır ithamlarda bulunmasını esefle kınıyorum. Bu çamur atma operasyonu elbetteki ilk değil. Hangi birini sayalım. CNN’de katıldığım bir televizyon programında “Başıma taş düşse siyasal iktidar sorumludur, başbakan sorumludur” şeklindeki kayıtlarına rahatça ulaşılabilecek sözlerimin bile “Altınok başınıza taş düşse başbakandan bileceksiniz dedi” diye çarpıtıldığı bir ortamda ne desek boş. 

Genel olarak bu tür iftiraları ciddiye almıyorum. Yanıt bile vermeyi gereksiz sayıyorum. Ancak haberiniz pek çok site tarafından alıntılanıyor, konudan habersiz pek çok kişin kafasını bulandırıyor. Elbette bu yanıtımız da bir işe yaramayacak. Neyse siz amacınıza ulaştınız. Daha fazla söze hacet yok. Hoş, belki bu kadarı bile gereksizdi ya."

Selman Emre, Milat Gazetesi’nde 9 Kasım 2014 günü yayınlanan “Amerika ve Esed omuz omuza” başlıklı yazısının 3 gün sonrasında 12 Kasım 2014 günü Hasan Karakaya tarafından Yeni Akit Gazetesi’nde yayınlanan “IŞİD gider, Horasan gelir… Amerika’da oyun ve örgüt bitmez!” başlıklı yazısında kopyalandığını (18 Kasım 2014 günü yayınlanan “Hasan Karakaya’ya Yakışmadı” başlıklı yazısında) ortaya koymuştu:



Tam bir hafta önce, takvimler 9 Kasım 2014’ü gösterirken bu köşede “Amerika ve Esed omuz omuza” başlıklı bir yazı yazdım.

Yazıda Amerika’nın artık Beşşar Esed’le Suriyeli muhaliflere karşı ortak hareket ettiğini detaylı bir şekilde anlattım.

Söz konusu yazımın gazetede çıkmasından 3 gün sonra ilginç bir mesaj geldi.

Mesajı atan kişi yakın bir arkadaşımdı ve Akit Gazetesi’nden Hasan Karakaya’nın benim yazdığım yazıyı ufak rötuşlarla kendi köşesinde aynen yayınladığını söylüyordu.

En başta arkadaşın şaka yaptığını düşündüm. Sonuçta Hasan Karakaya yılların gazetecisiydi. Akit’in Genel Yayın Koordinatörü olarak görev yapıyordu. Bunun yanında devlet ona akil adamlık payesi vermişti. Ayrıca Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın özel uçaklarında kendine yer bulabilen sayılı gazetecilerden biriydi.

Hemen internetten Karakaya’nın 12 Kasım 2014 tarihli köşesine baktım. Yazısının başlığı “IŞİD gider, Horasan gelir… Amerika’da oyun ve örgüt bitmez” şeklindeydi. Bu başlık, benim yazımın içeriğiyle uyuşuyordu.

Sonra her satırını dikkatlice okumaya başladım. Bir de ne göreyim? Arkadaşın söylediği doğruymuş.

Hasan Karakaya benim “Amerika ve Esed omuz omuza” başlıklı yazımı, tam sayfa olarak yazdığı köşesinin merkezine yerleştirmiş.

Birkaç cümle hariç paragraflarımın sırasını bile bozmadan, bazı yerlerde direk benim ifadelerimi kullanarak, bazı yerlerde ifadelerimdeki birkaç kelimeyi değiştirerek ya da eklemeler yaparak paylaşmış.

Paylaşmış dediğime bakmayın tabi.

Karakaya yazısının ana omurgasını oluşturan bana ait bölümleri kendi düşünceleriymiş gibi okurlara sunmuş.

Yazıdan birkaç örnek vermek istiyorum.

Mesela aşağıdaki bölümde birkaç kelime eklemiş ve sadece fiili değiştirmiş:

- Selman Emre: IŞİD’i bahane eden Amerika Halep ve İdlib’te Esed’e karşı savaşan muhalif grupları vuruyor.

- Hasan Karakaya: IŞİD’i bahane eden Amerika; Halep ve İdlib şehirlerinde “Esad’a karşı savaşan muhalif grupları” bombalamakla meşgul. 

Şurada ise benim cümlemi tamamen alırken, “bu hafta” dediğim yeri “geçtiğimiz günlerde”şeklinde rötuşlamış:

- Selman Emre: Çok fazla geriye gitmeye gerek yok. Sadece bu hafta Amerika’nın Suriye’de yaptığı hava saldırılarına bakmak bile yeterli.

- Hasan Karakaya: Çok fazla geriye gitmeye gerek yok. Sadece geçtiğimiz günlerde Amerika’nın Suriye’de yaptığı hava saldırılarına bakmak bile yeterli. 

Yazının ana kurgusu komple bana aitken Hasan Karakaya ufak kelime oyunları oynamayı da ihmal etmemiş.

Örneğin eski bir terörle mücadele uzmanı olan Andrew C. McCarthy’den alıntı yaptığım bölümde şöyle yazmış:

- Selman Emre: Horasan’ın hayali bir örgüt olduğunu düşünen çok sayıda kişi var. Bunlardan biri de eski terörle mücadele savcılarından Adrew C. McCarthy. McCarthy geçen ay şunları yazdı…

- Hasan Karakaya: Oysa; tıpkı benim gibi, Horasan’ın “hayali bir örgüt” olduğunu düşünen çok sayıda insan var. Bunlardan biri de eski terörle mücadele savcılarından Adrew C. McCarthy. McCarthy geçen ay şunları yazdı… 

Yukarıda verdiğim 3 parça sadece örnek. Her iki metni baştan sona okursanız durumun vahametini net bir şekilde görebilirsiniz.

Unutmadan şunu da söyleyeyim. Yazıyı sadece internette okumadım. O gün gidip bir tane de Akit gazetesi aldım. Hem internet hem de gazeteye basılan yazılarda fark yok.

Açık konuşmak gerekirse yaptığı bu hareketi Hasan Karakaya’ya yakıştıramadım.

Bir kişinin fikirlerinden etkilenmek kadar doğal bir şey olamaz. Ancak gidip de o kişinin yazısını komple alıp, yazarın ismini vermeden, ufak rötüşlarla sanki kendine aitmiş gibi sunmanın da tasvip edilecek bir yanı yok.

Şark kurnazlığı yapayım derken sonunda böyle yakayı ele vermek var.

İktisadiyat.com adlı internet sitesinde Can Madenci, Atilla Yayla’nın Zaman Gazetesi’nin Yorum sayfasında 16 Aralık 2011 günü yayınlanan “Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliği” başlıklı yazısında Yayla’nın Cato Journal isimli akademik dergide yayınlanan bir çalışmayı cümle cümle tercüme ederek kaynak göstermeden yazısında kendine aitmiş gibi kullandığını gözler önüne sermişti:

Madenci’nin “Atilla Yayla ve Kes Yapıştır” başlıklı yazısı şu şekildeydi:

Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz ay gazetedeki köşesinde Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliğibaşlıklı bir yazı yayınlamış ve yazısının ilk paragrafında Rus düşünür Nikolai Berdyaev’den bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre Berdyaev 1990 yılında bir kitap çıkarmış ve kitabında Rus halkı ve Rus aydınlarının “hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık” arayışına yatkın olduğunu yazmış. Yayla daha sonra Tolstoy’un bir hikâyesinden bahsederek bunları bir şekilde Marksizm ile ilişkilendirmiş.

Yayla’nın yazısını okuyunca biraz şaşırdım. Zira Berdyaev’in ismini daha evvel duymamıştım ve Yayla gibi sosyalizmden, Marksizmden ve Sovyet Rusya’dan hiç hazzetmeyen birinin Berdyaev ve Tolstoy gibi Rus yazarlardan bahsetmesi, hatta Berdyaev’den haberdar olması garibime gitmişti. Yayla’nın Rus yazarlar hakkında bu kadar bilgi sahibi olduğunu bilmiyordum. Üstelik Yayla yazısında daha da ileri giderek Shakespeare, Thomas More ve Campanella’nın isimlerini de anıyor, bu yazarların bazı fikirlerinden bahsediyordu. Yayla’nın bu yazarları aralarında bağlantı kuracak derecede okuduğunu bilmiyordum.

Ancak asıl şaşkınlığı Berdyaev’in kim olduğunu öğrenmek için İngilizce Wikipedia’ya baktığımda yaşadım. Çünkü Berdyaev 1948 yılında ölmüştü! Oysa Atilla Yayla Berdyaev’in 1990’da kitap yazdığını söylüyordu. Ama garip bir şekilde, Yayla yazısında bu kitabın ismini vermiyordu. Böyle olunca işin aslını öğrenmek için internette biraz dolandım. Maalesef karşıma çıkanlar bir hayli canımı sıktı, çünkü Yayla’nın yazdıkları kendisine ait değildi ve başka bir yerden alınmıştı. Geçen sene bu zamanlardaburada yayınladığım bir yazıda, Yayla’nın The Economist dergisindeki bir yazıdan kaynak göstermeden parçalar alarak Zaman gazetesindeki bir yazısında kullandığını yazmıştım. Ama bu defa durum biraz daha ağırdı.

Yayla’nın yazısının neredeyse ilk altı paragrafı Cato Journal adlı akademik bir dergide yayınlanan bir yazıdan âdeta cümle cümle tercüme edilerek yazılmıştı. Orijinal yazıdan Tolstoy’la ilgili yerleri alırken Yayla tek bir paragraf dahi atlamamış, sadece bazı ufak tercüme değişiklikleri yapmıştı. Yazısının son paragrafının yarısı da aynı dergide yayınlanan bir başka makaleden “kısmen” tercüme edilerek yazılmıştı. Cato Journal merkezi Washington’da bulunan ve liberal bir düşünce kuruluşu olan Cato Enstitüsü’nün üç ayda bir yayınladığı ve hakemli dergi denilen türden bir dergi.

Yayla yazısında bu derginin 1991 yılında yayınlanan bir sayısını (volume 11, number 2, fall 1991) kullanmış. Bu sayının içeriği şurada bulunabilir. Yayla’nın yazısının ilk altı paragrafı Otto Latsis’in“Obstacles in the Pursuit of Happiness” (ss. 259-268) adlı yazısından alınmış. Daha az kullandığı diğer yazı da Charles Murray’nin “The Pursuit of Happiness Under Socialism and Capitalism” (ss. 239-258) başlıklı makalesi. Bu iki yazı tek dosya hâlinde şuradan indirilebilir. Ne yazık ki Atilla Yayla Zaman gazetesindeki yazısında bu iki yazıya hiçbir şekilde atıfta bulunmuyor ve bu nedenle yazılanların kendisine ait olduğu izlenimini yaratıyor.

Aşağıda Yayla’nın Türkçeye çevirerek kendi yazısında kullandığı yerleri (tespit edebildiğim kadarıyla) gösterdim. İngilizce alıntıların sonunda bunların alındığı yerlerin sayfa numaralarını köşeli parantezler içinde verdim. 1 ve 2 numaraları alıntılar Latsis’in yazısından, 3 ve 4 numaralı alıntılar da Murray’nin makalesinden yapılmış. Verdiğim linklere girerek yazılara bakabilir, alıntıları cümle cümle karşılaştırabilir ve kendi kararınızı verebilirsiniz.

(1)

Yukarıda Yayla’nın Berdyaev’in 1990 yılında kitap yazdığını söylediğinden bahsetmiştim. Yayla’nın böyle düşünmesinin nedeni, Otto Latsis’in yazısında Berdyaev’in Rusça aslı 1937’de yayınlanan ve tercüme ismi The Source and Meaning of Russian Communism olan kitabının 1990 baskısını kullanmış olması. (Berdyaev’in kitabının bir diğer tercümesi de The Origin of Russian Communism adıyla 1955’te yayınlanmış.) Tabii Yayla Berdyaev’in kim olduğunu kontrol etmediği için onun hâlâ hayatta olan bir Rus yazar olduğunu ve 1990 yılında kitap yazdığını zannetmiş.

Rus düşünür Nikolai Berdyaev, 1990’da yazdığı bir kitapta “Rus halkı ve Rus aydınları hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık arayışına yatkındır.” dedi. Milyonlarca Rus, on yıllar boyunca, sosyalizmin böyle bir krallık olduğuna inandı.

——–

As the Russian philosopher Nikolai Berdyaev (1990, p. 9) pointed out, the Russian people and the Russian intelligentsia are prone to the quest for a kingdom built upon truth. Entire generations, for the most part, believed that socialism was such a kingdom. [s. 259]

(2)

Yayla’nın en uzun alıntı yaptığı yer de aşağıdaki şekilde. Yayla alıntı yaparken bazı ufak değişiklikler yapmış, ama aldığı yerin içeriğini korumuş. Kendisinin kullanmadığı İngilizce cümleyi parantez içinde gösterdim:

19. yüzyıl edebiyatçısı Leo Tolstoy, “Bir Tavuk Yumurtası Kadar Büyük Bir Tohum (Grain)” adlı eserinde insanların tabiatla uyumlu, ahlaken ve fiziksel olarak sağlıklı, uzun ve mutlu bir şekilde yaşamasını garanti edeceğine inandığı âdil bir ortamı hikâye eder. Bu âdil ortamın oluşması için paranın, ticaretin ve mülkiyetin olmaması gerektiğini söyler. Hikâyede yaşlı bir köylü Çar’a şöyle seslenir:

“Benim zamanımda hiç kimse ekmek satma ve alma gibi bir günahı düşünemezdi bile. Paraya gelince, hiç kimse böyle bir şeyi bilmezdi: Herkesin kendi yeterli ekmeği vardı… Benim tarlam Tanrı’nın toprağıydı. Nereyi sabanla sürersen, tarla orasıydı. Toprak o zaman özgürdü (serbestti). Hiç kimse bir toprak parçasının kendisinin olduğunu söyleyemezdi; yalnızca senin emeğin senindi.”

Tolstoy bu “adil” ortamdan ve yüksek ahlâkî pozisyondan düşüşü de aşağıdaki gibi ifade eder:

“Bunların hepsi insanların artık emekleriyle yaşamaması yüzünden oldu; insanlar gözlerini başka insanların sahip oldukları şeylere diktiler. Bu eski zamanlardaki yaşayış biçimleri değildi; eski zamanlarda insanlar Tanrı’ya saygı duyarak (godly) yaşardılar. Kendilerinin olan şeylere sahiptiler ve başkalarının olan şeylere imrenmediler.”

Tolstoy tarihten haberdardı; tasvir ettiği bu “güzel” geçmişin asla yaşanmamış olduğunu biliyordu. Tolstoy’u bunları yazmaya tahrik ve teşvik eden, tomurcuklar hâlindeki kapitalist gelişmenin Rus köylüsünün hayatına tesirleriydi ve yazar geçmişe atıfla bir gelecek düşlemekteydi. Günün popüler kültüründe eşit adalet, eşit iş bölümü, eşyaların eşit paylaşımı, paranın ve mülkiyetin olmaması gibi özlemler-talepler-vaatler Marksizm’e atfedilir; ama Marksistler bu fikirlerin mucidi değildir. Keza, bu fikirler, kapitalizme reaksiyon olarak da doğmamıştır. Meselâ, “paranın kötülüğü” fikri Shakespeare’de de vardır. “Adil” ve rasyonel bir dünya tasavvuru Thomas More ve Campanella’nın eserlerinde de görülür.

 ——–

One key story by Tolstoy is a tale called “A Grain as Big as a Chicken Egg.” It expresses the dream of a just life that ensures human harmony with nature, moral and physical health, and longevity. What are the secrets of this happiness? Absence of money, trade, and property. The old peasant says to the Tsar:

“In my time, no one could even think of such a sin as selling or buying bread. As for money, no one even knew of such a thing: everyone had enough bread of his own… . My field was God’s land. Wherever you ploughed, that’s where the field was. The land was free then. No one could call a piece of land his own; only your labor was yours.”

This is how Tolstoy’s hero explains the fall of the high morality of old:

“All of this happened because people no longer lived by their labor; they began to set their eyes on what other people had. That’s not how they lived in the old times; in the old times people lived in a godly way: they had what was theirs, and did not covet what was someone else’s.”

(The other tales and stories preach reasonable self-restraint, limited consumption, and modest wants.) Tolstoy had studied history in depth; he knew very well that the beautiful past he was describing had never existed. The tales convey the dream of a just life that is typical of the patriarchal peasantry, which was bewildered and frightened at the turn of the century by the onslaught of capitalist ways on the communal traditions of the Russian village.

The dream of a world of equal justice, equal division of labor and goods—a world where no one has too much or too little—is surely a universal human dream. These ideas were certainly not originated by Marxists. The idea that “money is the root of all evil” can be found not only in Tolstoy but also in Shakespeare. And projects for a just, rational world order were developed centuries ago by Sir Thomas More and Campanella. [ss. 260-261]

(3)

Aşağıdaki kısım Yayla’nın sonuç paragrafının bir bölümünü oluşturuyor ve nispeten serbestçe tercüme edilmiş:

Sınırlı devlet sistemini benimsemenin gerekçesi, ona eşlik eden özel mülkiyet ve piyasa ekonomisinin ekonomik üretimi artırması değildir. Farklı hakikatlere ve farklı mutluluk anlayışına sahip vatandaşları barışçıl ve ahenkli şekilde bir arada tutabilmesi ve onlara kendi yollarında ilerleme imkânı-fırsatı vermesidir.

——–

The ultimate reason to adopt a system of limited government that protects a free market and privateproperty is not to increase economic production. The ultimate reason is that such a system better enables its citizens to live together harmoniously and to fulfill their potential as human beings – in short, to pursue happiness. [s. 240]

(4)

Aşağıdaki diğer kısım da Yayla’nın sonuç paragrafının son kısmını oluşturuyor. Bu bölüm orijinal yazıdan diğerlerine kıyasla daha esnek bir şekilde alınarak kullanılmış, ancak “sınırlı devlet” vurgusuna dikkat edin. Yayla İngilizce makaledeki Jefferson alıntısını doğrudan kullanmış, ama Jefferson’ın dediklerini hangi kitaptan aldığını yazmamış. Oysa makalede parantez içinde kaynak gösteriliyor.

Sınırlı devlet, Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi’nin yazarı ve 3. ABD Başkanı Thomas Jefferson’ın 1801’deki göreve başlama nutkunda tanımladığı üzere, “İnsanları birbirine zarar vermekten alıkoyan, böyle yapmadıkları sürece onları kendi gayretlerini ve iyiliklerini düzenlemede (regüle etmede) serbest bırakacak olan akıllı ve sade devlet”tir.

——–

Specifically, I am presenting a case for “limited government,” the kind of state that is sometimes called “Jeffersonian,” after Thomas Jefferson, author of the Declaration of Independence and third president of the United States. This is how he described what he called “the sum of good government” in his inaugural speech as he assumed the office of president in 1801: “A wise and frugal government, which shall restrain men from injuring one another, which shall leave them otherwise free to regulate their own pursuits of industry and improvement” (Peterson 1975, p. 293). [s. 249]

* * *

Böyle baktığınız vakit, Atilla Yayla’nın Zaman gazetesindeki yazısının yarısının Cato Journal dergisinden alındığını görüyorsunuz. Ne yazık ki, Yayla yazısının hiçbir yerinde bu dergiden alıp kullandığı yerler için kaynak göstermiyor. Yayla’nın yazısında ne derginin, ne makalelerin, ne de bu makalelerin yazarlarının ismi geçiyor. Bu nedenle yazımın başlığında “kes-yapıştır” ifadesini kullandım. Bu size belki sert bir ifade gibi gelebilir, hatta yukarıda yazdıklarıma da katılmayabilirsiniz, ama ben gördüklerimi (istemeye istemeye) başka türlü değerlendiremiyorum.

Yayla’nın yazısını okuyan ve bu konuları yeteri kadar bilmeyen bir üniversite öğrencisi düşünün. Bu öğrenci yazıyı okuduğunda Yayla’nın Berdyaev, Tolstoy, Shakespeare, Thomas More ve Campanella’yı gerçekten okuduğunu ve bu yazıyı onların fikirlerini karşılaştırarak yazdığını düşünecektir. Böyle yapmakla da maalesef yanlış bir izlenime kapılacaktır. Oysa Yayla zaman zaman kendisinin bir fikir adamı ve akademisyen olduğunu ifade ediyor. Ama başkalarının yazdıklarını böyle almakla nasıl fikir adamı ve akademisyen olunabilir?

Yazının başına koyduğum resim 2007 yılında Atilla Yayla’yı Stockholm’de bulunan The Stockholm Network adlı liberal bir düşünce kuruluşundan yılın adamı ödülünü alırken gösteriyor. Bir resme bakıyorum, bir de Yayla’nın yazısına ve sıkılarak sormadan edemiyorum: Başkasının emeğinin ürünü olan yazılardan hiç kaynak göstermeden parçalar alarak ve üzerine kendi ismini koyarak bunları yayınlamak, zamanında üniversite hocalığı yapmış bir profesöre ve şu anda bir meslek yüksek okulunda hoca olan birine yakışıyor mu?

İlaveten, Atilla Yayla’nın bahse konu yazısında 1990 yılında kitap yazdığını söylediği Berdyaev ise 1948 yılında hayatını kaybetmişti.

Louis Fishman ise, internet günlüğünde 11 Aralık 2014 günü yayınladığı “Gezi and Ferguson: A Reply to Ceren Kenar” başlıklı yazısında Ceren Kenar’ın Türkiye Gazetesi’nde 2 Aralık 2014 günü yayınlanan “Ferguson ve Gezi” başlıklı yazısının büyük bir kısmını Wikipedia’daki ‘2014 Ferguson olayları‘ sayfasından ‘alıntıladığını‘, hatta anlatım sırası ve verilen ayrıntıların içeriği itibarıyla ‘intihal yaptığını’, intihal kararını okuyucuya bıraksa da, ‘Bunu bir öğrencim yazsaydı intihal soruşturması açtırırdım‘ diye yazıp, Kenar’ın bazı yerleri kasıtlı olarak alıntılamadığını belirtmişti.

Fishman’ın yazısından ilgili bölümler şu şekildeydi:

Following the non-indictment of the officer who killed Michael Brown, a new round of protests broke out, which once again was seized by the Turkey's pro-government press. One Turkish writer, Ceren Kenar, who writes for the staunchly pro-government paper, Türkiye, published an article entitled "Ferguson and Gezi..."(December 2, 2014). This caught my attention days later, especially since Kenar, despite her often apologetic stance to the Turkish government, does try to maintain a safe distance from the usual propaganda machine.

It is important to state that Kenar's article was published a day before New York state's non-indictment of Eric Garner, who was filmed suffocating in the hands of the NYPD, left to die on the street. However, it seems that this non-indicment would only strengthen her main argument: that Turkey, and Erdogan, are being held to a higher standard than the United States and Obama. She reaches this conclusion after a long detailed description of the Ferguson events from its first days until the non-indicment, which is strikingly similar (in order and detail) to the Wikipedia entry, entitled "2014 Ferguson Events." 

I will let the the reader decide whether or not Kenar essentially plagiarized most of her article from Wikipedia (if this had been a student paper, I would have pursued a plagiarism case); but if she did plagiarize, she did so selectively, omitting parts that would debunk her main argument. For example, while she highlights voices critical of the United States, such as the French Justice Minister and UN Secretary-General Ban Ki-Moon, she omits the numerous references to President Obama's rather conciliatory stance towards Ferguson. This is misleading since Erdogan was the sole source of the Gezi Park uprising and greatly shaped the reactions and perceptions. 

....

5. Should a journalist really be writing about a situation that s/he knows nothing more (or contributes nothing more) than what is available in a Wikipedia article?

Fishman’ın bu iddiaları karşısında ise Ceren Kenar, Türkiye Gazetesi’nde 15 Aralık 2014 günü yayınlanan “Petrol fiyatlarındaki düşüşün Türkiye’ye olası etkileri” başlıklı yazısında, intihal yaptığı iddia edilen yazısında Wikipedia’dan faydalandığını itiraf etmişti:

Louis Fishman, Gezi vs Ferguson başlıklı makalem (http://www.turkiyegazetesi.com.tr/ceren-kenar/583587.aspx) konusunda bir yazı kaleme almış (http://louisfishman.blogspot.com.tr/2014/12/gezi-and-ferguson-reply-to-ceren-kenar.html). Maddi hataları barındıran ve yazımdan anlamı değiştirecek seçicilikte alıntılar yapan bu makalenin içeriğine cevap vermeyi anlamsız buluyorum. Zira Fishman'ın bir öğrencisini azarlar üslupta yazdığı bu makalede kullandığı yaftalayıcı ve aşağılayıcı üslup ile muhatap olarak alınmayı hak etmediğini düşünüyorum. Bununla beraber daha sonrasında twitter üzerinden tacize varan, bir akademisyenden çok, bir ergen aktiviste yakışan tavırlarını da bir cevapla ödüllendirmek niyetinde değilim. Fakat makalesindeki intihal iddiası konusunda bir açıklama yapmam lazım. İntihalin, TDK'ya göre tanımı: "Bir kişinin eserinde başka kişilerin ifade, buluş veya düşüncelerini kaynak göstermeksizin kendisine aitmiş gibi kullanması." İntihal konusunda bir referans kaynağı olan Harvard Guide to Using Source'a göre, common knowledge, yani "bilinen gerçekler" konusunda bir makalede kaynak göstermemek intihal kapsamına girmez (http://isites.harvard.edu/icb/icb.do?keyword=k70847&pageid=icb.page342055.) Makalemde hiçbir kişinin ifade, buluş veya düşüncesini kaynak göstermeden kullanmadığım açıktır.

Bahsi geçen yazının giriş kısmında Ferguson'da yaşanan "bilinen gerçekler" özetlenmiştir. Burada başka kaynaklarla beraber Wikipedia'dan da faydalandığım doğrudur. Fakat makalenin intihal olduğu ima edilen ve sadece olgusal gerçekleri içeren ilk bölümünde geçen, "9 Ağustos günü, Michael Brown, bir arkadaşıyla yolda yürürken, polis tarafından durduruldu... Bu sırada, Michael'ın katili olan polis Darren için destek gösterileri yapan Amerikalılar da oldu. Darren Wilson'a destek için bir web sitesi bağış kampanyası başlattı.

Her ne kadar köşe yazısı olmasa da, Mümtazer Türköne’nin “Politika” adlı kitabında Andrew Heywood’un “Politics” adlı kitabından “genişçe” yararlandığını sunuş kısmında belirtmişti. Ancak, kitabın içeriğinde sayısıf bölümde referans sunulmaksızın birebir çevirisi yaparak kendininmiş gibi aktardığı da tespit edilmişti.

Selman Emre’nin dediği gibi:

“Şark kurnazlığı yapayım derken sonunda böyle yakayı ele vermek var”

Ancak bu durum, sadece yüzü kızaranlar için bir anlam ifade eder.

Yılmaz Özdil ve Tekrar Yazıları

Yılmaz Özdil, alışageldiği üzere, eski yazılarından birini kolaycılığa kaçarak tekrar okuyucularına sunmuş, herhangi bir notla bu hususu açıklamadan.

Sözcü Gazetesi’nde 2 Eylül 2016 günü yayınlanan “Sözcü” başlıklı yazısı, Hürriyet Gazetesi’nde 22 Eylül 2010 tarihinde yayınlanan “Türk kahvesi” başlıklı yazısının ve ve hatta biraz daha geriye gidecek olursak yine Hürriyet Gazetesi’nde 19 Kasım 2007 tarihinde yayınlanan yazısının ufak değişikliklerle tekrar ısıtılarak sunulmuş halinden başka bir şey değil.

22 Eylül 2010 tarihli yazısı:

Yılmaz Özdil 22 Eylül 2010

2 Eylül 2016 tarihli yazısının tam metni şu şekildeydi:

Yılmaz Özdil 2 Eylül 2016

***

Sözcü

Gazeteci için gazete…
Cezvedir aslında.

*

Hep ateş vardır altında.
Suyu ısınır.

*

Patates’ten gazeteciyse mesela…
Koy cezveye.
Sıcağı görünce gevşer.
Gelemez hiç zora.
Salar kendini.
O sert zannettiğin, dayanıklı zannettiğin karakter kaybolur gider, ezilen büzülen, vıcık vıcık bi şey haline gelir.
Üzülürsün girdiği kılığa.

*

Veya yumurta’ysa gazeteci…
Kaynat cezveyi…
Patatesin zıddına tepki verir.
Şartlara direnir.
Ama maalesef… Kötüleşen şartlara direneyim derken, o narin kabuğuyla koruduğu, içindeki canı öldürür, yüreğini katılaştırır, hatta çoğu zaman çatlar, imha eder kendini.

*

Peki ya kahve’yse gazeteci?

*

İşte o başkadır.
Şartlar değiştiğinde, şartların dayatmasına uymaz, şartları değiştirir.
Mis gibi koku yayar.
Ortama lezzet katar.
Keyif verir.
Cehennem alevinden…
Cennet hazzı çıkarır.

*

Sözcü…
Türk kahvesidir.

*

Bekir Coşkun’un niye tiryakisi olduğunuzu sanıyorsunuz?

*

Emin Çölaşan, Uğur Dündar, Mehmet Türker, Soner Yalçın, Necati Doğru, Saygı Öztürk, Ege Cansen, başyazarımız Rahmi Turan… Sabah güne başlarken, veya, akşam günün yorgunluğunu atarken yudumlamanız ondan… Okurken köpüğünü höpürdetircesine mutlu olup, bittiğinde keyifle ohh çekmeniz ondan.

*

Memleketi hazmetmenizi sağlar.
Zihin açar.

*

Uyanık tutar.

*

Kıymetini bilene kırk yıllık hatırı vardır, bizi biz yapandır, onsuz kız bile isteyemezsin, örf adet gelenektir.

*

Diktatörlüğün monoloğu değil, demokrasinin diyaloğudur, çünkü, sohbetin bahanesidir.

*

Sözcüsüz basın, püreleşmiş patatesler, kalbi taşlaşmış yumurtalar, telvesi donmuş boş fincanlardan ibarettir.

***

Yılmaz Özdil ve Fatih Sultan Mehmet

Yılmaz Özdil, Sözcü Gazetesi’nde 29 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan “1453” başlıklı yazısında Fatih Sultan Mehmet’in yaşamı hakkında bir takım hatalara düşmüş:

"Homeros'un İlyada'sından o kadar etkilendi ki, kalkıp Truva'ya gitti. Yanından ayırmadığı vakanivüs Kritovulos'un notlarından biliyoruz, kalıntıları gezdi. Akhileus'un, Hektor'un mezarları hakkında bilgi aldı, kahramanlıklarını saygıyla andı. Truva'nın konumunu, denizle-karayla ilişkisinin stratejik yararını irdeledi. Papa II. Pius'a yazdığı mektuptan anlıyoruz ki, İstanbul'un fethini Truva'nın rövanşı gibi görürdü."

Truva’nın Çanakkale’nin Tevfikiye Köyü civarındaki yerleşimi,  1870’li yıllarda Alman arkeolog Heinrich Schliemann tarafından keşfedilmiştir. Bu tarih öncesinde Truva’nın başka bir tarafta olduğuna inanılıyordu.

Fatih’in henüz keşfedilmemiş ve yeryüzüne çıkarılmamış olan yeraltındaki mezarlar hakkında bilgi alması da abesle iştigal bir husus.

Fatih Sultan Mehmed’in vakanüvisi Kritovulos’un, Fatih’in Midilli seferi sırasında Çanakkale’de Truva kalıntılarının bulunduğu bölgeye gelerek burada Truva savaşı kahramanları hakkında hayranlık hislerini belirterek onları methettiğini belirttiği bazı kaynaklarda aktarılır. Ancak, Truva kalıntılarının keşif tarihi göz önünde bulundurulduğunda Yılmaz Özdil’in iddiaları boşa düşer.

"Matematiksel coğrafya kavramının miladı kabul edilen Geographia'da bölük porçük yeralan haritaları, bütün haline getirtip yayınlattı."

Matbaanın Osmanlı topraklarına geliş tarihinin 15. yüzyıl sonları olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Fatih’in harita “yayınlatması”nın mümkün olmayacağı görülmekte.

Kaynak: Ekşisözlük’ten “yılmaz özdil’in 29 mayıs 2016 tarihli yazısı” başlıklı sayfa

Yılmaz Özdil ve THY Amsterdam Kazası

Yılmaz Özdil, 29 Haziran 2016 günü Sözcü Gazetesi’nde yayınlanan “davos fatihi” başlıklı yazısında, 2009 yılında Amsterdam Schiphol Havaalanında Türk Hava Yolları’nın 1951 sefer sayılı uçuşunun yaptığı kazayı aktarmayı denemiş; ancak, tabiki gerçekleri biraz çarpıtarak:

25 Şubat 2009.

*

128 yolcu yedi mürettebatla İstanbul'dan havalanan THY uçağı, Amsterdam'a inişi sırasında pist başındaki tarlaya çakıldı. Üçü pilot dokuz kişi hayatını kaybetti, öbür yolcular enkazdan yürüyerek çıktı.

*

İrtifa cihazı arızalanmıştı. Uçak 594 metre yüksekteyken, arızalı cihaz iki metreye inmiş gibi göstermişti. Otomatik pilot da, iki metredeyiz diye gazı kesmişti. Kaptan pilot müdahale etmeye çalışmıştı ama, aniden gazı kesilen uçak toparlayamamış, gövde üstü yere yapışmıştı.

*

Sonra?
Ekstra tuhaf olaylar yaşandı.

*

Uçağın enkazı balina gibi yatıyor, yaralı yolcular yürüye yürüye çıkmaya çalışıyor, kimse yardıma gitmiyordu. Sağlık ekipleri bile aprona girmiyordu. Çünkü… Uçağın çevresi FBI ajanları tarafından sarılmıştı! Silahlı Amerikalı ajanlar, kuş uçurtmuyor, kimseyi aprona sokmuyordu. Hatta… Schiphol havalimanında görevli bir THY personeli, yaralılara yardım etmek için piste koşmuş, yakasında aprona giriş kartı olmasına rağmen, Amerikalı ajanlar tarafından durdurulmuş, yere yatırılmış, kelepçelenmiş, bir saat boyunca depoda gözaltında tutulmuş, sorgulanmıştı.

*

Yaklaşık bir saat boyunca aprona kimse alınmadı. Neler oluyordu?

*

Bir saat sonra anlaşıldı… Yolcuların sekizi Amerikan vatandaşıydı, Boeing şirketinde çalışıyor görünüyorlardı ama, CIA ajanıydılar!

*

Sekiz ajandan dördü ölmüştü.

*

Türkiye'deki işleri bitmiş, Amsterdam üzerinden Seattle'a gidiyorlardı, dizüstü bilgisayarlarında “askeri sırlar” vardı, “yeni bir radar sistemine ait planları” taşıyorlardı.

*

Hollanda basınına göre… Uçak düşer düşmez, ABD'nin Lahey Büyükelçiliği devreye girmiş, FBI ekipleriyle apronu kapatmıştı. Almanya Frankfurt'tan acilen özel uçak kalkmış, özel bir ekip Amsterdam'a inmiş, Amerikalı yolcuların dizüstü bilgisayarlarına el konulmuştu. Aprona anca bu teslimat bittikten sonra giriş izni verildi, bilgisayarlar teslim edilinceye kadar yaralılara bile müdahale edilemedi. Hollanda savcılığı, kısaca, “bilgisayarlarda gizli askeri bilgiler vardı, ABD'nin iade istemi yerine getirildi” açıklaması yaptı.

*

Kaza mıydı? Yoksa, asıl hedef askeri sırları taşıyan Amerikalılar mıydı? Pilotlar haricinde sadece altı kişi hayatını kaybederken, dördünün bu Amerikalılar olması talihsizlik miydi?

*

Malesef o gün olaylar Yılmaz Özdil’in anlattığı gibi gelişmedi.

  1. Yılmaz Özdil uçağın havaalanının apronuna düştüğünü iddia etse de, havalimanına iniş yapmak için alçalırken piste ulaşamadan piste 500 metre kala toprak zemine düşmüştü. Düştüğü bölgenin koordinatları 52°22′34″N, 4°42′50″E şeklindedir. Yani, apronun kapatılarak uçağa erişimin kapatıldığı iddiası yersizdir, çünkü uçak enkazı aprondan 500 mt uzaktadır.
  2. ABDlilerin girişimiyle müdahale edilmediğini iddia etse de Y.Özdil, ilgili yetkililerin beyanına göre kazadan sonra ilgili birimlerin hemen müdahale etmiş, ambulans ve kurtarma ekiplerinin vakit kaybetmeden olay yerine ulaşmıştır.
  3. ABDlilerce Frankfurt’tan bir uçağın kaldırılarak Amsterdam’a ulaştırıldığını, bu süre içerisinde ise apronun kapalı tutulduğunu ve yaralılara müdahale edilmediğini iddia etmiş. Ancak, beyanlar, görüntüler ve kayıtlar tam aksini işaret ediyor. Ayrıca, Frankfurt-Amsterdam arası yolculuk süresi düşünüldüğünde de bu iddia boşa çıkıyor.
  4. Yolcuların 8’i ABD vatandaşıydı demiş; ancak resmi kayıtlar uçakta 7 ABDli bulunduğunu gösteriyor. 8 ABDli ajandan 4’ünün öldüğünü iddia etmiş; ancak, kaza yapan THY uçağında ölen 9 kişiden 5’inin Türk, 4’ünün ABD vatandaşı olduğu, 4 ABDlinin 2’sinin ise Boeing’te teknisyen olarak çalıştığı açıklanmıştı.

 

Yılmaz Özdil ve Hulusi Akar konulu yazısı

Yılmaz Özdil, Sözcü Gazetesi’nde 17 Mayıs 2016 günü yayınlanan “Hulusi Bey” başlıklı yazısının içeriğinin büyük bir kısmını, “Balyoz Davası’ndan baba-kız hikayeleri”ni aktaran Vatan Gazetesi’nden Burak Bilge’nin 15 Haziran 2013 tarihinde kaleme aldığı “Cezaevine hüzünlü bir düğün” başlıklı haberden, hiçbir atıf yapmaksızın, kaynak göstermeksizin derlemiş.

 

Vatan Gazetesi’ndeki haber metni:

Cezaevinde hüzünlü bir düğün!

Burak BİLGE / VATAN İSTİHBARAT |  15 Haziran 2013 Cumartesi – 2:57

Balyoz Davası’ndan baba-kız hikayeleri

Emekli Tuğamiral Çakmak görevini hep ailesinden önce bilmiş, ne çocuklarının doğumunda ne de özel günlerinde yanlarında olabilmişti. Kızının gelinlikli halini bile Hasdal Askeri Cezaevi’nde düzenlenen düğünde görebilecekti.

Cem Aziz Çakmak, 1963 yılında Gölcük’te dünyaya geldi. Babası bir astsubay denizci ve Kıbrıs Barış Harekâtı’nda da savaşmış bir gaziydi. Üç çocuklu ailenin en küçüğü ve tek oğluydu. Babası TSK’dan emekli olunca, İstanbul’a taşınıp kendi işyerini açtı. Cem ise Beşiktaş’ta taşındıkları mütevazı apartmanda da hayatının aşkı Sevgi ile tanışıp evlendi. Ancak Sevgi Hanım burada evliliğini neredeyse yalnız yaşadı.

“Gülümseyenim”

Eşi görevi nedeniyle sürekli seferdeydi. Bazen seferler aylarca sürer, Sevgi Hanım eşini gözyaşları içerisinde beklerdi. Zaten ilk çocuklarını da yine eşinin yokluğunda İstanbul’da yalnız dünyaya getirdi. Doğumhaneden güzel bir kız bebekle dışarı çıkan hemşire, bebeğin babası zannederek eniştesinin kucağına vermişti. Cem Aziz Çakmak hep bir erkek çocuk beklemişti. Hatta tüm odayı buna göre düzenledi. Oğlunun da kendisini gibi koyu Beşiktaşlı olmasını isteyen Cem teğmen, bebek odasını panda gibi siyah beyaz oyuncaklarla süsledi. Oğluyla Beşiktaş maçına gideceği günleri bile hayal etti. Ancak evine dönüp küçük kızını ilk kucağına aldığı anda, “İyi ki kızım olmuş” dedi. Ona, kraliçenin tacındaki kıymetli bir taştan esinlenerek Tuğçe adını verdi. Tuğçe babasını görür görmez gülümsemiş ve beyaz kıyafetli bu adamı çok sevmişti. Babası da hayat boyu ona hep “gülümseyenim” diye hitap etti.

Denizcilerin bayramı

Tuğçe’nin çocukluğu da diğer denizci çocuklarınınki gibi babasına hasret geçti. Hep Gölcük’teki lojmanlarının camında oturup, babasının eve gelmesini beklerdi. Ancak babası bazen aylarca süren seferlere gider, bazen eve telefon bile edemezdi. Seyir dönüşleri ise tam tersi denizci aileleri için bir bayram havasıydı. Tuğçe ertesi gün babasının seyirden döneceğini öğrenir, o gece heyecandan uyuyamazdı. Bir an önce sabah olsun ve babasına kavuşsun diye sabırsızlanırdı. Babasına kavuştuğu o anları yıllar sonra şöyle anlatacaktı: “Babamın seyir dönüşleri çok önemliydi. Onu Poyraz Limanı’nda karşılardık. Saat verilirdi bize. Allahım sanki ertesi gün bayram bize. Güzel ayakkabılar hep bayramlarda giyilir ya işte biz de o zamanlar giyerdik. Annem bize tertemiz giysiler giydirirdi. Mesela uzaktan görünürdü ya o gemi, geçmek bilmezdi dakikalar. Sanki bana saatler sürerdi. Bir de böyle bir anda kucağına atlayım da olmuyor. Böyle tın tın gidiyorsun. Sonradan çözülüyorsun tabii dayanamıyorsun. Babamın komutanları vardı. Bir gelirlerdi ki omuzlarında bir sürü yıldız. İnerlerdi gemiden bembeyaz. Sanki benim kahramanım geliyormuş gibi hissederdim.”

Babamı beklerken

Kamuoyunda deprem etkisi yaratan Balyoz davası bu defa bambaşka bir yönüyle kitaplaştırıldı. Vatan Gazetesi İstihbarat Şefi Burak Bilge ile Psikolog Pelin Çınar, Balyoz Davası’ndan baba kız hikâyelerini yazdı. “Babamı Beklerken” adıyla Kaynak Yayınevi’nden çıkan kitapta birbirinden ilginç ve bir o kadar da duygulu sekiz baba-kız hikâyesi bulunuyor. Şehirden şehre sürülen hayatlar, bitmek bilmeyen ayrılıklar, endişe dolu uykusuz geceler, umut ve gözyaşı da bu hikâyelerde yer alıyor. Kitabın içerisinde hayat öykülerini anlatan çok özel fotoğraflar ve babaların kızlarına yazdığı mektuplar da bulunuyor.

Gözyaşlarıyla nikah

Tuğçe hep bu ayrılıkları yaşayarak büyüdü. Üniversite son sınıfta Yasin’e aşık oldu. Ancak nişanlanma vakti geldiğinde Cem Aziz Çakmak Balyoz soruşturması kapsamında tutuklandı. Tutukluluk bir türlü bitmeyince Cem Aziz Çakmak onları düğünü bu şekilde yapmaları için ikna etmeyi başardı. Cezaevinden çıkar çıkmaz gün almak için Üsküdar Evlendirme Dairesi’ne gittiler. Ancak Tuğçe’nin sinirleri boşalmıştı. Onun sürekli ağladığını gören memur ise genç kızı zorla evlendiriyorlar sanmıştı.

Nikâhın yapılacağı gün salondan içeri girerken gözüne babasının gönderdiği çiçek ilişti. Kocaman kırmızı beyaz karanfillerle süslenmişti. Üzerinde beyaz bir çapa vardı ve “Kızıma mutluluklar dilerim” yazılıydı. O an gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Masaya gidene kadar ağladığını kimseye belli etmedi. Nikâh memuru adını sorduğunda “Cem Aziz Çakmak” diye yutkundu. Ardından salonda büyük bir alkış koptu. Tüm davetliler ayağa kalkmış ve elleri patlarcasına alkışlıyorlardı. Olandan habersiz nikâh memuru da şaşırmıştı. Tuğçe ise artık saklayamamış ve gözyaşları içerisinde kalmıştı.

Hasdal Askeri Cezaevi’nin bahçesine girdiklerinde Tuğçe’nin duvağı kapalıydı. Kızını o halde karşısında gören Cem Aziz Çakmak bir süre donup kaldı. Baba kız sadece birbirlerine bakıyor ve ikisi de hiçbir şey söylemiyordu. O sessizlikte hem Tuğçe hem de babası gözyaşlarına hâkim olamıyordu. Sessizliği ilk bozan Tuğçe oldu. “Babacığım duvağımı açmayacak mısın?” diye sordu. Babası ise “Ne güzel olmuşsun kızım. Bir kuğu gibi” dedi.

Gelin çiçeğini amiral kaptı

Ardından aile tebrikleri kabul etti. İçerideki subaylar kendi aralarında para toplayarak aldıkları hediyeleri verdi. Zaman dolmuş ve artık ayrılık vakti gelmişti. Gelin ve damat cezaevinden çıkarken komutanlar yine koridor oluşturdu. “Oğlan bizim kız bizim” tezahüratları atılıyordu. Kapıdan çıkmadan önce Tuğçe birden durdu. Çok önemli bir şeyi unutmuştu. Arkasına döndü ve onu uğurlayan subaylara, “Ben bu gelinliği giydiğimden beri hiç bu kadar heyecanlanmamıştım. Beni bu kadar heyecanlandırdığınız için hepinize teşekkür ediyorum. Ben gelin çiçeğimi de atmamıştım. Bu çiçeği burada hepinizin özgürlüğü için atmak istiyorum” dedi. Kimse bunu beklemiyordu. Hasdal Cezaevi’nin bahçesinde derin bir sessizlik oldu. Tuğçe yeniden döndü ve gelin çiçeğini geriye doğru fırlattı. Çiçeği tutuklu Tuğamiral Fatih İlgar kaptı. Komutan kaptığı çiçeği Tuğçe’ye geri getirdi. Ona, “Sen bunu bizim özgürlüğümüz için attın. Bu çiçek burada durmasın. Sen bunu evde bizim için kurut. Biz senin evinde görelim bu çiçeği” dedi. Bu konuşmanın ardından Hasdal Askeri Cezaevi’ndeki düğün gözyaşları arasında sona erdi.

Hasdal orkestrası

CezaevindeKİ düğünün her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş ve hazırlanmıştı. Sadece bir saatleri vardı. Tutuklu tüm komutanlar bir koridor oluşturmuş, Tuğçe ve Yasin içinden yürümüştü. Onlar yürürken Hasdal’daki tutuklular ve davetliler de alkış tutmuştu. İçeri girdiklerinde davetliler için hazırlanmış bir düğün salonu ile karşılaştılar. Salonun tüm düzeni Tuğamiral Fatih İlgar’a aitti. Cezaevindeki tüm masalar birleştirilmiş ve üzerlerine bahçeden toplanan çiçeklerin yaprakları serpilmişti. Düğün pastası bile vardı. Tabii düğün müziksiz olamazdı. Koramiral Mehmet Otuzbiroğlu gitar çalıyor, Tümamiral Cem Gürdeniz ise piyanonun başında oturuyordu. Yaşar’ın bir şarkısı eşliğinde baba kız yanak yanağa dans ediyordu. Düğün pastasını keserken herkesin gözlerinden yaşlar geliyordu.

hulusi bey

17 Mayıs 2016

Kıbrıs’ta vuruşmuş, gazi olmuş bir astsubayın, kahraman bir babanın evladıydı. Gölcük’te lojmanda doğmuştu. Liseyi bitirince Deniz Harp Okulu’na yazıldı. Sevgi’yle tanıştı. Aşık oldu. Evlendi.

*

Görevi gereği denizde yaşıyordu, sürekli seferdeydi. Bazen aylarca gelemez, çiçeği burnunda gelin gözyaşları içinde beklerdi. Sadece asker eşlerinin anlayabileceği, katlanabileceği, çaresiz bir yalnızlıktı bu… Bebeğini de eşinin yokluğunda dünyaya getirdi. Kızları oldu.

*

Haberi aldığında denizin ortasındaydı, içi içine sığmadı, kendini sürekli gülümserken yakalıyordu, demek baba olmak böyle bi duyguydu. Karaya ayak basar basmaz minik kızını kucağına aldı, öptü, kokusunu içine çekti, “ismin Tuğçe olsun” dedi. Tuğçe gülümsedi. Dünyalar babasının oldu. Genç bir çift, güzel bir bebek, önlerinde pırıl pırıl bir yaşam umudu vardı.

*

Tuğçe her denizci çocuğu gibi, babasına hasret büyüdü. Gölcük’teki lojmanın penceresinde oturur, yolunu gözlerdi. Seyir dönüşlerinde ise, bayram havası olurdu. Babasının geleceği sabahı zor ederdi, bütün gece heyecandan uyuyamazdı. Annesi tertemiz giydirirdi. En yeni ayakkabı hangisiyse, o ayakkabı seçilirdi. Saat belli olurdu… O saatte Poyraz Limanı’na koşarlardı. Gemi uzaktan görünürdü ama, ağır ağır yaklaşır, zaman geçmek bilmezdi. Bembeyaz kıyafetiyle gemiden inerken gördüğünde… “İşte benim kahramanım geliyor” derdi, öyle hissederdi. Tören kurallarını, komutanları filan boşverip, kucağına atlardı.

*

Tuğçe büyüdü, üniversitede Yasin’e aşık oldu. Allah’ın emri, peygamberin kavli, tam nişanlanacakları sırada… Asrın iftirası atıldı. O uğursuz dönem başladı. Babası tutuklandı. Bir ay sonra serbest bırakıldı, nişan yüzükleri takıldı ama, babası tekrar tutuklandı. Düğün iptal oldu. Ucu açık, sonu belirsiz, kahredici bir süreç başladı.

*

Ne ceza verilecek, kaç sene yatılacak, hukuk söz konusu olmadığı için kimse kestiremiyordu. İstemeden de olsa kızının en mutlu gününe engel olmak, bir babanın taşıyabileceği yükten ağırdı. Açık görüşte aldı kızını ve müstakbel damadını karşısına… “Burada rahat olmamı istiyorsanız, lütfen yuvanızı kurun” dedi. Babanın isteği, bir evladın taşıyabileceği yükten ağırdı ama, babası için, o sorumluluğu taşıdı.

*

Ağlaya ağlaya Üsküdar evlendirme dairesine gittiler, işlemleri yaptılar. Gelin adayının hıçkırıklara boğulduğunu, konuşamadığını gören memur, genç kızı zorla evlendiriyorlar sanmıştı.

*

Nikah salonuna girdi. Gözüne ilk olarak, o kırmızı-beyaz çelenk ilişti. Kırmızı karanfillerle süslenmişti. Üzerinde beyaz bir çıpa vardı. “Kızıma mutluluklar dilerim” yazıyordu.

*

Nikah masasına oturdu. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Nikah memuru, babasının ismini sordu. Gölcük’teki Poyraz Limanı’nda koşa koşa babasına sarılan o minik kızın yaşadıkları, adeta film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti… Gurur duyduğu ismi fısıldadı, “Cem Aziz Çakmak” dedi. İstanbul, İstanbul olalı böyle nikah görmemişti. Davetliler ayakta alkışlıyor, herkes ağlıyordu.

*

Çıktılar nikah salonundan, el ele, doooğru Hasdal Askeri Cezaevi’nin yolunu tuttular. İçeri girdiler. Bahçeye. Tuğçe’nin duvağı kapalıydı. Kızını gelinlikle gören baba, bir süre öylece kalakaldı. Birbirlerine bakıyor, konuşamıyorlardı. Sessizliği Tuğçe bozdu, “babacığım duvağımı açmayacak mısın?” dedi. Baba kendine geldi, açtı duvağı, alnından öptü, “ne güzel olmuşsun kızım” dedi, “bir kuğu gibi…”

*

Babasının arkadaşları, tutuklu amiraller, generaller, albaylar alkışlıyordu. Hepsinin aklında, kendi aileleri, kendi çocukları vardı. İftirayla çalınan ömürlerini düşünüyor, dişlerini sıkıyor, gülümseyerek belli etmemeye çalışıyorlardı. Aralarında para toplamışlar, hediyeler almışlardı. Takı töreni misali, tek tek geline verdiler.

*

Kurmay subaylar, cezaevindeki düğünü en ince ayrıntılarına kadar hesaplamış ve hazırlamışlardı. Çünkü sadece bir saat izinleri vardı. Tutuklu komutanlar karşı karşıya dizilip, koridor oluşturdu, gelinle damat koridordan yürüyerek içeri girdi. Bahçede düğün atmosferi yaratılmıştı. Hasdal cezaevindeki tüm masalar birleştirilmiş, masaların üzerine bahçeden toplanan çiçekler, yapraklar serpiştirilmişti. Düğün pastası vardı. Müziksiz olmazdı. Koramirallerden biri gitar çaldı.

*

Baba-kız yanak yanağa dans etti.

*

Sayılı dakikalar akıp gitti, ayrılık vakti geldi. Komutanlar yine koridor oluşturdu. Gelinle damat gözyaşlarıyla uğurlanırken, hep bir ağızdan “oğlan bizim, kız bizim” tezahüratı yapıyorlardı.

*

Tam kapıdan çıkarlarken, Tuğçe durdu, geri döndü, “gelin çiçeğini atmayı unuttum, bu çiçeği hepinizin özgürlüğü için atmak istiyorum” dedi. Kimse bunu beklemiyordu. Adeta ıslık çalınmış gibi sessizlik oldu. Hasdal cezaevinin az önceki şen şakrak bahçesinde çıt çıkmıyordu. Tuğçe arkasını döndü, çiçeğini omuzunun üstünden fırlattı. Bir tuğamiral kaptı. Ve, kaptığı gibi tekrar Tuğçe’ye uzattı. “Özgürlük çiçeği demir parmaklıklar arkasında kalmasın, lütfen bizim için kurut, sakla, biz özgür kalınca gelip, senin evinde görelim” dedi.

*

Tarih boyunca utançla hatırlanacak olan dönemin… Asla unutulmayacak düğünü, böyle sona erdi.

*

hulusi bey, bu trajedi yaşanırken genelkurmay ikinci başkanıydı, gıkını çıkarmıyor, karargahında oturmanın keyfini çıkarıyordu.

*

Aradan az zaman geçti.
Tuğçe, kahrından kanser olan amiral babasını toprağa verirken… hulusi bey, kuvvet komutanı olmuştu, lütfedip cenazeye bile katılmadı.

*

Aradan az zaman geçti.
Çetin Altan öldü, hulusi bey genelkurmay başkanı olmuştu, derhal taziye mesajı hazırlattı, asrın iftirasını manşet yapan, Atatürkçü subayları “cami bombalayan, dinsiz katiller sürüsü” şeklinde sunan Taraf gazetesinin yöneticisi Ahmet Altan’a gönderdi. “Duyduğunuz acıyı yürekten paylaşıyor, size sabır ve başsağlığı diliyorum” dedi.

*

Aradan az zaman geçti.
Hasan Karakaya öldü. Genelkurmay başkanlarına “gizli yahudi” diyen, Atatürk’e kin kusan yandaş gazetenin yayın yönetmeniydi. Genelkurmay başkanı hulusi bey, derhal taziye mesajı hazırlattı, “Türk gazeteciliği açısından yeri doldurulmayacak bir boşluk oluştuğu”nu belirterek, “genelkurmay adına başsağlığı” diledi.

*

Aradan az zaman geçti.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin genelkurmay başkanı, sekiz şehidimizi toprağa verdiğimiz gün, koştura koştura gitti, Tayyip Erdoğan’ın kızının nikah şahitliğini yaptı.

*

Biz de buna şahidiz!

*

Seni unutmayacağız, asla unutturmayacağız hulusi bey.

Noel Baba’nın Geçmişi ve Köşe Yazarlarımız

Yeni yıl yaklaşırken bir şehir efsanesinin daha aslını hatırlatmakta fayda var.

Noel Baba adlı hayali karakterin bugün kamuoyuna mâl olmuş halinin Coca Cola’nın bir ürünü olduğu efsanesi, yine öldürülmesi zor bir zombi gibi varlığını korumakta.

İddiaya göre Coca Cola 1931 yılında Haddon Sundblom aracılığıyla siyah-beyaz resmedilen hayali kişilik Aziz Nikolas’ı ak saçlı, ak sakallı, koca göbekli, tonton dedeye çevirmiş.  Ancak, Noel Baba figürünün bugünkü haline Coca Cola tarafından getirildiği ve bir reklam figürü olarak ilk kez Coca-Cola tarafından kullanıldığı iddiası doğruyu yansıtmıyor.

Aziz Nikolas’ın bugünkü Noel Baba kıyafetleri ile ak saçlı, ak sakallı, tonton dede modeline uygun resmedilmesi 1930’lu yıllardan çok önce var olan bir şeydi.

Noel Baba’nın bugünkü modern imajını ilk resmeden sanatçılardan biri Amerikalı karikatürüst Thomas Nast. Harper’s Weekly dergisinin 29 Aralık 1863 tarihli sayısında yayınlanan resimde Noel Baba, Amerikan İç Savaşı’nda döneminde Birleşik Devletler bayrağı desenli ceketle yer alıyor.

1863-santa_claus

Bu resimden sonra, 1930’lu yıllara ve Haddon Sundbloom’a gelene dek, Noel Baba çoktan kırmızı kostümünü giyip ev ziyaretlerine başlamıştı bile.  1930’lu yıllardan önce de kırmızı elbiseler içinde bir Noel Baba figürü popüler dünyada yerini çoktan bulmuştu. Örnek olarak aşağıdaki 1902 tarihli Puck dergisinin kapağına bakalım:

1902 Puck Dergisi kapağı

Aşağıda yer alan fotoğraflar, Coca-Cola’dan çok önce soda ve maden suyu satışı yapan White Rock şirketinin Noel Baba figürünü reklamlarında kullandığını göstermektedir. Soldaki resim 1923 (Life Magazine), sağdaki resim ise 1915 (San Francisco Examiner) tarihli.

2618d-life121223a

efdee-sfe121915

Görüleceği üzere, Coca Cola’nın Noel Baba figürünü oluşturduğu iddia edilen 1930’lu yıllardan önce de kırmızı elbiseler içinde bir Noel Baba figürü popüler dünyada yerini çoktan bulmuştu.

Konuya ilişkin doğru bilgiler edinmek için Gürül Öğüt’ün Hürriyet Gazetesi’nde 14 Aralık 2013 tarihinde yayınlanan “Noel Baba’yı meşhur eden marka” başlıklı yazısı; ya da özet niteliğindeki aşağıdaki bölümü okunabilir.

Sundblom, şair Clement Clark Moore’un 1822 tarihli “A Visit From St. Nicholas” başlıklı şiirinden hareketle babacan, arkadaş canlısı, tombul, neşeli, çok daha insani bir Noel Baba çizer. Noel Baba’nın Coca-Cola’nın kurumsal kimliği nedeniyle kırmızı ceketle çizildiği yanlış bir bilgidir. Noel Baba, Sundblom’dan önce de kırmızı ceketle çizilmiştir.

Sundblom’un çizdiği Noel Baba, ilk kez 1931’de The Saturday Evening Post dergisinde yayınlanır. Ardından Ladies Home Journal, National Geographic, The New Yorker ve pek çok dergide daha düzenli olarak yer alır.

Gürül Öğüt’ün aksine Bakalım hangi köşe yazarları Noel Baba’nın geçmişi konusunda hata yapmış:

Yılmaz Özdil, Hürriyet Gazetesi’nde 29 Aralık 2011 tarihinde yayınlanan “Noel Baba” başlıklı köşe yazısını tamamen bu şehir efsanesine ayırma hatasına düşmüş:

Aslında...
Dolaptan girdi.
Buzdolabından!
*
Hıristiyan filan diyorlar ama, Papa dahil, kimsenin umurunda değildi. Taaa ki, 1930’a kadar... Amerikan zekası Coca Cola, günde 9 milyon şişe satıyor, ne yapsak da daha fazla satsak diye kafa yoruyordu. Şirin bi reklam figürü yaratıp, çocukların ilgisini çekmeye karar verdiler.
*
Dönemin en yetenekli illüstratörü Haddon Sundblom’la anlaştılar. Amerikan Sanat Akademisi mezunu Sundblom, göçmen bi ailenin çocuğuydu, babası Finlandiyalı, annesi İsveçli’ydi.
*
Popüler kültürde yeri olmayan, o güne kadar sadece 1863 senesinde, o da sadece bir kez, siyah-beyaz resmedilen hayali kişilik Aziz Nikolas’ı aldı, ak saçlı, ak sakallı, koca göbekli, tonton dedeye çevirdi. Dini tınıdan kurtulmak için, Aziz’i, yani Saint’i attı, kulağa daha arkadaşça geliyor diyerek, Santa dedi, Santa Claus yaptı. Dünya çapında en çok reklam yatırımı yapılan renklere, Coca Cola’nın kırmızı-beyaz-siyah renklerine boyadı, bilekleri beyaz tüylü kırmızı cüppe, beyaz ponponlu kırmızı kukuleta, siyah kemer ve siyah çizme giydirdi. Kendisi İskandinav kökenli ya... Geyikleri ilave etti, çocuksu düşleri gıdıklamak için, bindirdi kızağa, uçurdu.
*
Coca Cola da satışta uçtu... Gazeteler, dergiler, duvarlar, panolar, el ilanları, her taraf bu sevimli reklam figürüyle donatıldı. Hollywood üstüne atladı, aynı tip’le filmler çevrildi. Ardından icat edilen televizyon derken, popüler kültürün ayrılmaz parçası haline geldi.

Selahattin Duman’ın Hürriyet Gazetesi’nde 24 Aralık 2015 günü yayınlanan “Noel Baba sorunsalı” başlıklı köşe yazısından:

"Coca-Colacılar 1931 yılında Noel Baba karakterinden sebeplenmek istemişler. Lakin yeni bir kılık aramışlar. Anlaştıkları ressam Sundblom da onlara "şişman, beyaz sakallı, uçları beyaz kürklü kırmızı bir kıyafet giyen, siyah kemerli, siyah çizmeli, yumuşak kırmızı şapkalı" bir Noel Baba yaratmış. Meşrubat kutusundaki kırmızı Noel Baba'ya çok yakışmış, kıyafeti öylece kalmış."

Güngör Uras da Milliyet Gazetesi’nde 29 Aralık 2014 günü yayınlanan “‘Noel Baba’ aslında Fethiyeli Niko Efendi” başlıklı yazısında bu masalı anlatmış:

"Şimdilerde yaygın biçimde kullanılan Noel Baba çiziminin yaratıcısı ise İsveçli Haddon Sundblom isminde bir ressamdır. Coca Cola firması için çalışan Sundblom, daha önce farklı biçimde resmedilen Noel Baba’yı 1931 yılında sempatik bir ihtiyar olarak çizdi. Coca Cola renklerini simgeleyen beyaz şeritli kırmızı elbiseler giydirdi."

Güngör Bey bu hataya sadece yukarıdaki yazılarında düşmemiş, biraz geçmişe gittiğimizde aşağıdaki yazılarında da aynı hatayı yaptığını görüyoruz:

Bu arada, dikkatimizi çekti, Haber Antalya yazarlarından Nizam Savaş, Yeni Yıl ve Noel Baba başlıklı yazısında Güngör Uras’ın 23 Aralık 2012 tarihli “Niko Efendi, nasıl Noel Baba oldu?” başlıklı yazısını kaynak belirtmeden birebir kullanmış. Bildiğiniz intihal yani.

Yeni Akit Gazetesi yazarlarından Merve Kavakçı, “Derviş Nicholas’ı kim öldürdü (II)” başlıklı 2 Ocak 2015 tarihli yazısında, Noel Baba figürünün Coca Cola’nın girişiminden önce de kırmızı-beyaz renge sahip olduğunu gözden kaçırmış ve birtakım hatalar yapmış:

"Tarihi çarpıtmanın son hamlesi kapitalist sistemin sömürgeci pençesinde gerçekleşiyor ve Coca Cola şirketi, kendi açısından son derece akıllı bir hareketle, Nicholas’ı yeni bir demografiyle dünyaya sunuyor. Artık Noel Baba lakaplı Derviş Nicholas, doğduğu toprakların karakteristiklerini taşıyan, kumral, ince, narin biri olmaktan çıkıp mavimsi yeşil gözlü, göbekli, kar beyazı bir İskandinav’a dönüşüveriyor. Elinde de Coca Cola şişesi. Belli ki yorulmuş, susuzluğunu kolayla gideriyor. Böyle olunca da küçük çocuklar, “aman Noel Baba, ne zaman ki susarsın, gel bizim evdeki kola ile susuzluğunu gider” dualarıyla uykuya yatıyor, Coca Cola da böylece zenginliğine zenginlik katıyor.
Civliz’in belgeselinin galasından dönüşte, anlattıklarımı duyan kardeşim Ravza “tevekkeli, Noel Baba Coca Cola renklerinde, kırmızı beyaz giyiniyor” dedi, “Türk bayrağının renklerinden esinlenmediler herhalde.” Tarihsel süreçte hangi noktada Derviş Nicholas öldürüldü, bunun tahlilini size bırakayım."

Milat Gazetesi yazarlarından Zehra Türkmen de bu konuda hata yapanlardan. 2 Ocak 2014 tarihli “Yeni yıl ve müslümanlar” başlıklı yazısından:

"Şişman, beyaz sakallı, kırmızı beyaz bir kıyafet giydirilen popüler Noel Baba, Haddon Sundblum’un çizimleriyle 1931 yılından itibaren Coca-Cola şirketi için hazırlanır. Noel Baba’ya giydirilen kırmızı pelerin Coca-Cola rengini sembolize etmektedir."

Yine Yeni Akit Gazetesi yazarlarından Abdurrahman Dilipak, 7 Aralık 2014 tarihli “Şehre iki aziz geldi” başlıklı yazısında, Noel Baba’nın ortaya çıkış tarihini şaşırmış:

"Bizim bildiğimiz Noel Baba denen kişi, 1920’lerde ABD’de Coca Cola tarafından üretilen bir kişilik.. Nordik pagan bir efsane.."

Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit Gazetesi’nde 15 Aralık 2015 günü yayınlanan “Noel Partisi başlıklı yazısında da, Noel Baba’nın Coca Cola öncesindeki geçmişini silip atarak kendince alternatif bir tarih yazmış:

"Noel kutlamaları ile girmiştik söze. Bu yılbaşı gecesi, Digiturk platformunda, geçen yıl hikâyesini benim yazdığım Derviş Nikalaus belgeseli yayınlanacak. Birileri Derviş Nikalaus’u çalıp bir tüketim cinine, putuna çevirdi. Ona Nordik bir efsane ile ilgili geçmiş hikayesi uydurdular.. Derviş Nikalaus’u Demre’den kim çaldı derseniz, kemiklerini Bari’ye kaçıranlar İtalyan’dı, ama ruhunu Amerikalılar çaldı. Ona bir İskandinav geçmiş hikâyesi uydurdular. Noel Baba adını verdikleri dervişi size bir kola firması ile birlikte pazarladıklar. Yeni Noel Baba aslında kola yasağını delmek için uydurulmuş bir ajan karakterdi aslında.. İncil hafızı bir dervişten bir tüketim cini ürettiler.. Kolanın Noel Babası artık bir misyoner de değil. Ruhani görünümlü bir pagandan öte seküler, kutsal dışını kutsayan bir pazarlama ajanıdır. Dine karşı bir din misyoneridir.. Aman dikkat, birileri ılımlı İslam adına aslında İslam’ın içini boşaltmaya çalışıyor."

İbrahim Kiras’ın, Vatan Gazetesi’nde 24 Aralık 2014 tarihli “Noel Baba neyin simgesi” başlıklı yazısından:

"Yalnız bir de şöyle bir şey var: Noel Baba kavramı önce pagan, sonra Hristiyan kültürünün malı olsa da bugün bütün dünya üzerinde dolaşımda olan malum Noel Baba imgesinin yaratıcısı çok daha farklı bir kültür: O kırmızı-beyaz giysili tanıdık figür 1930'larda Coca Cola firmasının reklam kampanyası için üretilmiş. Yani bugün Müslüman evlerine kadar girmiş bulunan Noel Baba aslında Hıristiyan değerlerinden çok modern kapitalizmin bir simgesi."

Ayşe Hür, Radikal Gazetesi’nde 29 Aralık 2013 günü yayınlanan “Kâfir işi güzel icatlar: Noel ve Yılbaşı” başlıklı yazısında malumatfuruşluk yaparken bahse konu hatayı yapmış:

"Nast’ın siyah-beyaz Noel Baba figürünü, renklendirmeyi akıl eden kişi 1924 yılında, kapitalist tüketimin sembol içeceği Coca-Cola için reklâmlar tasarlayan İsveçli grafikçi Haddon Sundlom oldu. Bu buluş sayesinde, o tarihe kadar esas olarak sıcak mevsimlerde içilen Coca-Cola’nın kış aylarında da tüketilmeye başladığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Ayrıca, figürün yaratılış hikâyesini bilmeyen biri için, Santa Claus gibi aziz bir kişinin renklerini taşıyan bir içeceğin, iddia edildiği gibi kötü bir içeriğe sahip olamayacağı bilgisinin bilinçaltına yerleştirilmesi de kolay olmuştu. "

Ayşe Hür, yukarıdaki yazısının içeriğini aynen kullandığı 1 Ocak 2012 tarihinde Taraf Gazetesi’nde yayınlanan “Noel Baba’ya karşı Geyikli Baba” başlıklı yazısında da aynı hatayı yapmıştı:

Nilay Örnek’in Akşam Gazetesi’nde yayınlanan “Paha biçilemez Karaköy” başlıklı 21 Ocak 2013 tarihli köşe yazısından:

'NOEL BABA'YI COCA COLA İCAT ETMİŞ' DESEM!
KARAKÖY gezimizin duraklarından biri olan Meryem Ana Kilisesi'nde; ziyarete açık bölümde küçük gümüş gemiler görüyoruz... Bunlar güvenli yolculuklar için Ayios Nikolaos'a (Malum, Aya Nikola aslında Antalyalı, pamuk sakallı ve tam bir deniz adamı; çocukların ve denizcilerin azizi) şükranlarını sunan denizciler tarafından yaptırılmış. 
Rehberimiz Saffet Emre Tonguç, bu noktada bir hikaye anlatıyor: 'ABD'yi sarsan 'Büyük Buhran' döneminde Coca Cola, halkın moralini düzeltmek (ve satışlarını da artırmak) için bir kampanya başlatıyor. Denizcilerin Azizi'ne kendi renklerinden kırmızı ve beyaz şapkalar, kıyafetler giydirerek tanıtım yapıyor, hediyeler dağıtıyor ve Noel Baba böyle doğuyor!' İnanamamıştım ama doğrulama yaptım! 
Günümüzdeki Noel Baba imajı karikatürist Thomas Nast'ın 1863 yılında Harper's Weekly dergisinde yayınlanan çizimlerine dayanıyor. Ama çizer Haddon Sundblom, 1931 yılından itibaren 'yaz aylarıyla' özdeşleşen Denizlerin Azizi'ne yine yaz ve sıcakla özdeşleşen ama kışın da içilmesi istenen Coca-Cola için firmanın renklerinde kalın kıyafetler giydiriyor. Ve popüler imaj böyle doğuyor!

Denizcilerin ve çocukların koruyucusu Demreli Aziz Nikola, Coca Cola çizeri Haddon Sundblom'ın elinden çıkma çizimlerle 'Noel Baba' imajına kavuştu!

Yalçın Bayer’in Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan 29 Aralık 2011 tarihli “Noel Baba!..” başlıklı yazısı:

"Bugünkü Noel Baba’nın yüzü, Amerikalı karikatürist Haddon Sundblom’un eseridir. 1931 yılında Coca-Cola’nın reklamı için çizdiği figürde, arkadaşı ve Coca-Cola dağıtıcısı Lou Prentiss’in yüzünü resmeder. Arkadaşının ölümünden sonra da, bir ayna karşısına geçerek kendi yüzünü çizer. 1964 yılına kadar da her Noel’de ufak tefek değişiklikler yapar."

İrfan Özfatura’nın Türkiye Gazetesi’nde yayınlanan “İz Bırakanlar” başlıklı 27 Aralık 2009 tarihli köşe yazısından:

"Haddon Sundblum dahi Thomas Nast gibi bir ressamdır ancak o "duvarda resmin olcaana, alemde ismin olsun" der, reklam sektörüne oynar. Noel Baba'nın eline Cola şişesini tutuşturuverir ve kasası dolarla dolar. (1931) Hatta Baba'yı külahından çizmesine kadar kola renklerine (kırmızı beyaz) boyar. İlerleyen yıllarda Noel Baba sadece kapitalist çarkları yağlamaya yarar. Yok oyuncak şirketleri, yok çikolatacılar..."

Yaşar Süngü’nün Yeni Şafak Gazetesi’nde 31 Aralık 2008 tarihinde yayınlanan “Coca Cola”nın Noel Baba”sı” başlıklı yazısından:

Biliyorsunuz her yılbaşında alışveriş merkezlerinde ortaya çıkan beyaz sakallı, kırmızı giysili Noel Baba bugünkü imajını Amerika''da Coca Cola sayesinde kazandı.
Coca Cola ile bütün dünyaya tanıtılan beyaz sakallı, kırmızı giysili Noel Baba çizimi İsveçli Haddon Sundblom isminde bir ressamın.
Bu resim, Coca Cola''yı çocuklara sevdirmek, yaz içkisinin kış aylarında da içilmesini teşvik etmek amacıyla 1931 yılında başlatılan bir reklam kampanyası için çizilmiş.
Önce yılbaşında dağıtılan Coca Cola takvimlerinde kullanılan çizim, daha sonra Noel Baba sembolü olarak benimsenmiş.
* * *
Aziz Nicholas Akdeniz kıyısında muhtemelen Antalya''da 4. yüzyılda yaşamış bir piskopos.
St. Nicholas tüm varlığını ihtiyacı olanlara, acı çekenlere, hastalara yardım ederek harcamayı seçmiş.
Bu hayırseverlik zamanla bir efsaneye dönüşmüş.
Coca Cola da bu efsaneyi 1931 yılından bu yana giydirdiği kırmızı beyazlı Noel Baba kıyafetiyle kapitalizmin hizmetçisi yapmayı başardı.

Sunay Akın’ın Şalom Gazetesi’nde yayınlanan 18 Aralık 2013 tarihli “Noel Baba Nasrettin Hoca’ya karşı” başlıklı yazısından:

"Noel Baba, Ren geyiklerinin çektiği kızağını bir ressama borçludur: Amerikalı ressam Thomas Nast, Moore’un şiirinden etkilenerek Noel Baba’nın resmini yapar ve onu Ren geyiklerinin çektiği bir kızağa oturtur. ‘Tombul ve tıknaz’ olan Noel Baba, kahkaha attığında ‘hop hop’ oynayan ‘yuvarlacık göbeği’yle tüm dünyada tanınmasına neden olan turuna 1930’larda çıkar. Renkleri olan kırmızı ve beyazdan Noel Baba’ya bir elbise diken Coca Cola, ‘yaşlı, neşeli bir cin’ e benzeyen ve Haddon Sundblom’un çizdiği bu sevimli ihtiyarı düzenlediği reklam kampanyasının kahramanı olarak tüm dünyaya tanıtır."

Sunay Akın, aynı içeriğin yer aldığı Cumhuriyet Gazetesi’nde 20 Aralık 2009 tarihinde yayınlanan yazısında da aynı hatayı yapmıştı.

Ayşe Özek Karasu, Habertürk Gazetesi’nde yayınlanan 1 Ocak 2012 tarihli “Tek sorun bacadan girmesi olsaydı…” başlıklı yazısını, Noel Baba’nın geçmişini bilmeyip araştırmadan kaleme almış:

"Hikâye malûm. Noel Baba dediğin, biraz kuzey mitologyalarından biraz güneyden, yani bizim Demre ya da Myra’dan apartma bir figür. İşte Demre’nin Aziz Nikola’sı, Kuzey Avrupa kıyılarının Sinterklaas’ı ve daha yığınla efsanenin art zamanda harmanlanması neticesinde ortaya çıkan bir fenomen. Ve şu da malum; Coca Cola’nın 1930’larda çıkan o meşhur reklam kampanyası olmasa, Noel Baba asla ve asla tek tip figüre dönüşemeyecekti. O eski çizimlerdeki, yer yer orman cinini andıran haliyle kalacaktı."

Yurt Gazetesi’nden Hakan Gülseven’in “Sünnetli Noel Baba’nın Not Defteri” başlıklı 1 Ocak 2014 tarihli yazısından:

"‘Noel Baba’ figürünü Hıristiyanlık değil, yılbaşına doğru satışlarını artırmak için reklam kampanyası yapan Coca Cola icat etmiştir. İnsanlığa hiçbir faydası olmayan bu gazlı içeceğin 1931’deki reklam kampanyasında, Haddon Sundblom adlı karikatüristin çizdiği Noel Baba figürü, ‘Amerikan Emperyalizmi’yle beraber dünyaya yayılmıştır."

Kaynak:

Yılmaz Özdil’le 3 Farklı Gazetede Aynı Yazı

Kaleminin kuvvetinin yanı sıra kopyala-yapıştır maharetleriyle köşe yazılarında bir koyundan 2-3 post çıkarmasıyla da dikkat çeken bir yazar Yılmaz Özdil.

Köşe yazarlığı yaptığı 3 farklı gazetede Almanya Şansölyesi Angela Merkel’le ilgili metni ufak değişikliklerle kullanma hüneri göstermesi bunu bir örneği:

ctrl c v