Etiket arşivi: Yavuz Donat

Dünyanın Merkezi Çorum ve Yavuz Donat

Başta Çorumlular olmak üzere tüm Türkiye’ye bir anlık da olsa “heyecan” veren bir habere rastlamıştık: “Google Çorum’u Dünyanın Merkezi İlan Etti”

Bir sosyal medya kullanıcısının paylaştığı görsel, viral hale gelip Anadolu Ajansı tarafından haberleştirildi. Böylelikle, “Google, dünya yüzeyinin coğrafi merkezini Çorum olarak işaretledi” diyen bu haberlerin bu asparagas haber tüm Türkiye’yi sevince boğdu kısa süreliğine olsa da.

Akabinde tabiki sevinçler kursaklarda kaldı. Haberin asparagas olduğu ortaya çıktı ve Anadolu Ajansı ilgili haberi yayından çekti.

Çorum’u “dünya yüzeyinin coğrafi merkezi” olarak işaretleyen Google değildi. ABD’den fizikçi Andrew J. Woods tarafından 1973 yılında yapılan hesaplamalara göre, dünyanın coğrafi merkezi Ankara’nın 150 kilometre güneydoğusu olarak belirlenmişti. 2003’te Holger Isenberg tarafından küresel dijital yükselti modeliyle yapılan yeni bir hesaplamayla ise dünyanın merkezi Çorum olarak açıklanmıştı.

Tüm bunlar olurken tek bir köşe yazarı Çorum’un aslında dünyanın merkezi olmadığı konusunda kendini güncelleyememiş: Yavuz Donat.

Yavuz Donat, Sabah Gazetesindeki 27 Mart 2016 tarihli “Çorum” başlıklı yazısına “Dünyanın merkezi öfkeli” alt başlığını atmış.

 

Yavuz Donat Kanuni Sultan Süleyman’a Ait Hikayeyi Atatürk’e Maletmiş

Yavuz Donat, Sabah Gazetesinde 24 Aralık 2008 günü yayınlanan “Ne Mutlu Türküm Diyene” başlıklı yazısında İsmet İnönü’nün Türkiye’yi bütün azınlıklardan temizleme isteğinden Atatürk’ün çiçekli bir cevapla vazgeçirdiği “masal”ını paylaşma hatasına düşmüş.

Önce Yavuz Donat’tan “hikayesini” okuyalım:

Başbakan İnönü saat 18.00 sularında Florya Köşkü'nde Atatürk'ü ziyaret etmiş: 
- Hayırdır İsmet... Habersiz geldin. 
- Paşam, azınlıklar meselesi... Konuyu Meclis'e getireceğiz... Ne diyorsunuz? 
- İsmet bugün geç oldu... Yarın sabah erkenden gel, konuşalım. 

***
İnönü çıkınca Atatürk "bütün görevlileri" toplamış: 
- Sadece laleler kalsın... Bahçedeki diğer bütün çiçekleri sökün, atın... Derhal. 
İsmet Paşa sabah gelmiş, bahçenin "halini" görmüş ve "görevlilere" sormuş: 
- Ne oldu böyle? 
- Gazi Paşa Hazretleri emrettiler, söktük. 
Başbakan İnönü, Cumhurbaşkanı Atatürk'ün odasına girmiş: 
- Paşam, bahçenin durumu nedir? 
- Azınlıkları söküp attım İsmet. 
İnönü "anladım" dercesine başını öne eğmiş: 
Atatürk: 
- İsmet, ben "Ne Mutlu Türküm Diyene" 
sözünü boş yere söylemedim... Kendini Türk hisseden herkes bu vatanın öz evladı... Benhayatta olduğum sürece bu böyle bilinsin... Ve sakın azınlıklar ile ilgili bir kanunçıkarılmasın.
"Bunları" dün bize Ateş Ünal Erzen anlattı. "İnan Kıraç'tan dinledim" dedi. Belediye Başkanı Erzen, Ermenilerin "Sevgi Sofrası" adını verdiği kutlamalarda bu "olayı" anlatmış. Dinleyenler ağlamaya başlamışlar.

***
Ateş Ünal Erzen gittikten sonra İnan Kıraç'la konuştuk. "Evet, doğru" dedi.
İnan Kıraç'ın babası Ali Numan Kıraç "Atatürk'ün 6 yıl Amerika'da okuttuğu, Türkiye'ninilk ziraat mühendisi." Atatürk onu "Atatürk Orman Çiftliği'ne müdür yapmış." "Anlattığımızolay", İnan Kıraç'ın bizzat babasından dinlediği bir olay. 

***
Büyük Atatürk'ün "verdiği dersi" bugün hâlâ anlayamayanların olması ne kadar acı.
Neyse "vesile" oldu, İnan Kıraç'la "Atatürk'ü ve babası Ali Numan Kıraç'ı" saygıyla andık.

İbretlik paylaşım vesselam.

Ancak, yanlış kişilere atfedilmiş bir hikaye. Yavuz Donat başkalarından dinleyip köşesine doğrusunu araştırmadan aktarmış.

Aslında, Yavuz Donat’ın aktardığı hadise Atatürk ile İsmet Paşa’nın arasında değil, yaklaşık 400 yıl önce Kanuni ile veziriazamı Rüstem Paşa arasında cereyan etmiştir. 1674 yılında da yayınlanmıştır.

Konuyu Murat Bardakçı ve Erhan Afyoncu detaylandırmıştı. Aktaralım:

Kanuni ile veziriazamı arasında gayrimüslimler konusunda cereyan eden ilginç bir olayı ilahiyatçı Stephan Gerlach anlatır. Gerlach 1573-1578 yılları arasında İstanbul’da elçilikte din görevlisi olarak çalışır.

Kaleme aldığı hatıralarında İstanbul’da olup bitenler hakkında teferruatlı bilgiler verir. Kanuni döneminde 1544-1553 ve 1555-1561 yılları arasında yaklaşık 15 yıl veziriazamlık yapan Rüstem Paşa bazı olumsuz yönlerine rağmen son derece başarılı, zeki ve uzak görüşlü bir devlet adamıydı. Özellikle gayrimüslimlere ve yabancı devletlere karşı çok sert biri olan Rüstem Paşa’yı Fransızlar “Korkunç Yaratık”, Almanlar “gaddar ve menfur” olarak tanımlar, Venedikliler de çok çekinirlerdi.

Rüstem Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’ı ülkede bir tek din olmasını ve faydadan çok zarara sebep olduklarına inandığı Yahudiler’i ülkeden kovmaya ikna etmek isteyince, padişahın veziriazamına verdiği dersi Gerlach şöyle anlatır: “Sultan Süleyman, beyaz ve sarı yapraklı bir çiçek koparmış ve paşaya bu çiçeği beğenip beğenmediğini sormuş. Paşa da elbette beğendiğini, çünkü onu bu biçimiyle yaratanın Tanrı olduğunu söylemiş. Bu sefer Sultan Süleyman çiçeğin bütün sarı yapraklarını yolmuş ve paşaya çiçeği şimdi nasıl bulduğunu sormuş.

Paşa da yanıt olarak çiçeğin artık bütünlüğünden yoksun ve renksiz olduğunu söylemiş. Padişah bir başka çiçek koparmış ve onun da beyaz yapraklarını yolmuş, sonra da az önceki sorusunu yinelemiş. Paşa gene aynı cevabı vermiş. O zaman padişah demiş ki:

“Madem çiçeklerin renkli olmalarını bir mükemmeliyet olarak kabul edip bundan hoşlanıyorsun, neden Tanrı’nın yaratmış olduğu insanların da çeşitliliklerini kabul etmiyorsun? Bir çiçekte ne kadar çok renk olursa, o kadar güzel görünür. Tıpkı bunun gibi Türkler beyaz, Müslümanlar yeşil, Rumlar mavi, Ermeniler beyaz, kırmızı ve mavi veya siyah renklerin karışımı, Yahudiler de sarı renkte sarık kullanırlar. Bu renklilik nasıl hoşa gidiyorsa, Tanrı da dinlerin çeşitliliğinden hoşlanır!” (Türkiye Günlüğü, Kitap Yayınevi, İstanbul 2007, I, 145-146)

 

Sus Küçüğün Söz Büyüğün Atasözü ve Köşe Yazarlarımız

Kamuoyunca genellikle “su küçüğün söz büyüğün” olarak bilinen atasözümüzün doğru versiyonu aslında “sus küçüğün söz büyüğün” şeklindedir.

Atasözünü yanlış bilmekle kalmayıp okurlarına da yanlış şekilde aktaran köşe yazarlarından inciler:

Osman Tanburacı’nın, Yenişafak Gazetesi’nde 21 Mart 2009 tarihinde yayınlanan “Sulu cümlelerle sulu götürüp susuz getirmek…” başlıklı yazısından:

Su testisi su yolunda kırılır

Pet şişe çıktı mertlik bozuldu...

Su küçüğün söz büyüğün

Boyundan büyük sözler eden nice küçük sucular biliyorum...

L. Doğan Tılıç’ın Birgün Gazetesi’nde 17 Temmuz 2014 tarihinde yayınlanan “İkinci turda tıpış tıpış!” başlıklı yazısından:

"Madem güzel Türkçemizin “adam gibi”li “tıpış tıpış”lı deyimlerinden girdik, oradan devam edip “Su küçüğün, söz büyüğün” diyelim o zaman."

Güneri Civaoğlu’nun Milliyet Gazzetesi’nde 8 Eylül 2013 tarihinde yayınlanan “Show Tv rüzgârı” başlıklı yazısından:

"Günümüzde devam eden ritüeller ve deyimler de var: “Gidenin arkasından su dökmek; su küçüğün söz büyüğün” söylemi gibi..."

Etyen Mahçupyan’ın Taraf Gazetesi’nde 13 Ağustos 2008 tarihinde yayınlanan “Savaş çıkmış diyorlar” başlıklı köşe yazısından:

"Ataerkil toplumları en iyi anlatan sözlerden biri ‘su küçüğün söz büyüğün’ der... Suyun küçüğe ait olması, onun sabretmesini henüz bilmeyen yapısından gelir ama aynı zamanda büyüğün şefkatine, kollayıcı ve koruyucu özelliğine de gönderme yapar. Küçük suyu içerken, büyüğün ona sevecenlikle baktığını hayal ederiz. Öte yandan söz konusu sevecenlik, büyüğü kendi gözünde yüceltir, onun ‘iyi’ olduğunu kanıtlar... Bu özgüven sayesinde tümcenin ikinci kısmına daha rahat geçeriz. ‘Söz büyüğün’ derken, küçüğe ait bunu dengeleyecek artık hiçbir nitelik kalmamıştır. Sözün sınırını biçmek, etkisini tartmak, içeriğini değerlendirmek küçüğe düşmez... Küçük sözün altında ezilir, bir sonraki suyu içmek uğruna kendi sözünü yutar. Ama bu da yetmez, o su için müteşekkir kalması da istenir, çünkü suyun asıl sahibi sözü elinde tutandır..."

Dr. Sivilay Abla’nın Nokta Dergisi’nde 4 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan “Oksijen Maskesi” başlıklı yazısından:

"“Su küçüğün, söz büyüğün” atasözü bile işlevsiz kalır hava hukukunda."

Yeni Meram Gazetesi’nden Rıdvan Bülbül’ün 30 Nisan 2014 tarihli “Su üstüne” başlıklı yazısından:

Su sözcüğü geçen o kadar çok atasözü ve deyim vardır ki, kimi örnekler;

*Su içene yılan bile dokunmaz.
*Su küçüğün, söz büyüğün."

Yavuz Donat’ın Milliyet Gazetesi’nde 4 Mayıs 1997 tarihinde yayınlanan “Gençlik ve Politika” başlıklı yazısından:

SALiH Uzun 27 yasinda.
ANAP genclik kollari baskani.
Konusmaya bir ozdeyisle basladi:
Su kucugun, soz buyugun.
Sonra itirazini soyledi:
- Artik suya razi degiliz, soz de istiyoruz.

Aytun Çıray’ın İnternethaber’de yayınlanan 11 Şubat 2003 tarihli “İtiraf ediyorum kendime oy vermedim” başlıklı yazısından:

"“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, İdare et abi, su küçüğün, söz büyüğün” deyişlerinin hakim olduğu topluma bir de “buna da şükür, daha kötüsü de var” zihniyeti eklenince sonuç ortada idi: Bozuk düzen."

Necmi Tanyolaç’ın Hürriyet Gazetesi’nde 2 Şubat 2008 günü yayınlanan “Kartopu, buzgölü” başlıklı yazısından:

"Sivasspor, sadece 3 puan kaybetti. Su küçüğün, söz büyüğün derler. Az konuşup, çok çalışırlarsa, aldıkları bu dersin yararı olur."

 

Çin Seddinin Uzaydan Görülmesi ve Köşe Yazarlarımız

Çoğu yurdum insanı, Çin Seddi’nin uzaydan çıplak gözle görülebilen tek yapı olduğuna inanmakta. Aynı asılsız iddia Mısır piramitleri için de dile getirilmekte.

‘Çin Seddi, uzaydan çıplak gözle görülebilen insan yapımı tek yapıttır” ve ”Piramitler, uzaydan kolaylıkla görülebilir ve ayırt edilebilir.” şeklinde ifade edilmektedir bu iddialar.

20. yüzyılın en ünlü maceracılarından Richard Halliburton’ın seyahatlerinin heyecan verici öykülerini içeren 1937 ve 1938’de yayımlanan Book of Marvels adlı iki kitapta ilk kez dile getirildiği iddia edilir bu yanlış bilginin.

Ancak, insan yapımı hiçbir yapıt uzaydan çıplak gözle görülememektedir. Çevresi ile insan gözü tarafından fark edilebilecek bir renk farklılığı oluşturmayan cisimler çıplak gözle uzaydan görülemezler.

Çin Seddi uzaydan

Bu hususta öncelikle uzay ile kastı netleştirmekte fayda var. Dünya yüzeyine yakın uzay boşluğu, ay ya da dünya etrafında tur atmakta olan uzay araçlarının seviyesini, bu iddianın odaklandığı “uzay tanımı” olarak addetmek en doğrusu olacaktır. Zaten bahse konu mesafeden uzaklaşmak, Çin Seddi ve piramitlerin görünümünü imkânsız hale getireceğinden, uzay tanımı sınırı için dünya üzerinde yörüngede dönen insan yapısı uzay araçlarından çekilen fotoğraflar ve astronotların gözlemlerini esas almak mantıklı bir seçenek olacaktır.

Öncelikle, uzayda görev yapmış astronotların şahitliğini alalım:

Ay’a ilk ayak basan insan olan Neil Armstrong, Çin Seddi’nin uzaydan görülüp görülmediğine dair kendisine yöneltilen bir soruya şöyle yanıt vermiştir:

"Kıtaları, okyanusları ve mavilikler üzerine serpilmiş beyaz lekeleri görebiliyordum. Ancak Ay’da bulunduğum süre içerisinde Dünya üzerinde, insan yapımı olan yapıtlardan hiçbirini göremedim."

1990’lı yıllarda Dünya yörüngesinde dönen bir uzay aracında görev yapmış olan NASA astronotu Jeffrey Hoffman ise kendisine yöneltilen sorulara şöyle cevap vermiştir:

"Uzayda çok uzun zaman geçirdim ve bu süre içinde Dünya’ya pek çok kez bakma fırsatım oldu. Hatta Çin’in üzerinden geçerken ayrı bir dikkatle inceledim fakat Çin Seddi’ni bir defa dahi görmedim. Burada olay şu ki, gözlerimiz kontrasta, yani renklerin zıtlığına duyarlıdır. Çin Seddi’nin rengi ise, bulunduğu araziden çok farklı değil."

NASA’nın ana bilim adamlarından olan Kamlesh P. Lulla Çin Seddi’nin uzaydan gözlemlenememesinin nedenini şöyle açıklamaktadır:

"Çin seddi'nin nasıl görülebildiğine dair çok şey söylendi ve yazıldı. Aslında, Çin Seddi'ni astronot fotoğrafçılığında ayırt etmek oldukça güç. Çünkü, Çin Seddi'nin yapımında kullanılan materaller, duvarı çevreleyenlerle renk, yapı ve diğer özellikler açısından oldukça benzerdir."

Ayrıca, Çin’in 2003 yılında uzaya gönderdiği ilk uzay aracında bulunan astronot Yang Liwei, Çin Seddi’nin uzaydan uzaydan ayırt edilemediğini ifade etmiştir.

İlaveten, uzaya altı kere giderek, en çok gitme rekorunun sahibi, Gemini ve Uzay Mekikleri uçuşlarının da ilk komutanı olan John Young, hiç bir uçuşunda Çin Seddi’ni göremediğini, gören birisini de bilmediğini, seddin uzaydan görülebilecek kadar belirgin şekil ve renk farkı oluşturmadığını, ancak 250 kilometre yükseklikten Piramitleri ve Rusya’da Baykonur’daki Uzay Merkezini, hatta karla kaplı düzlüklerde temizlenmiş geniş yolları görebildiğini dile getirmiştir.

Dünyanın yer seviyesinden 165-330 km. yüksekte dönüş sergileyen uzay araçlarından, herhangi bir insan yapısının görülebilmesi için, büyüklükten ziyade, yer aldığı çevreye göre büyük renk farklılığına sahip olması gerekmektedir.

Dünyanın 7 harikasından biri olan Çin Seddi, yıkılmış kısımlarıyla birlikte 8851 km. uzunluğunda olsa da, günümüzde  2500 km civarındalık kısmı ayaktadır. Genellikle duvarlarının yüksekliği 4-6 metre arasında, taban kalınlığı 7 metre ve üst kalınlığı ise 6 metre civarındadır. Kalın olan yerlerin üzerinde atlar ve arabalar gidebilmektedir.  Çin Seddi her ne kadar uzun olsa da uzaydan bakıldığında varlığını işaret edecek bir gölge oluşturacak kadar yüksek değildir. Ayrıca, Seddin duvarları, uzaydan insan gözüyle ayırt edilebilecek şeklinde etrafını çevreleyen alanlardan bir renk farklılığına sahip değildir.

Şimdi bakalım, bu bilgi kirliliğine kapılıp giden köşe yazarlarımız kimler olmuş:

Güneş Gazetesi’nden Rıza Zelyut’un 22 Nisan 2013 tarihli “Biz Çapulcular” başlıklı yazısından:

"Biliyorsunuz uzaydan görülen tek insan yapısı, Çin Seddi'dir. Bu binlerce kilometrelik ve üstünde otomobiller giden duvarı Çinliler niçin yaptılar?"

Hayır öyle bir şey bilmiyoruz.

Özgen Acar’ın Cumhuriyet Gazetesi’nde 16 Nisan 2013 günü yayınlanan “Amida’dan Diyarbakır’a” başlıklı yazısından:

"6 km. ile en uzun sur olan Diyarbakır Kalesi’nde aynı hatalar yapılmazsa, hedefe tam anlamı ile ulaşılırsa Çin Seddi’nden sonra uzaydan çıplak gözle görülebilecek bir tarihsel yapıyı, bu kentimiz ve ülkemiz kazanacak demektir."

Çin Seddini uzaydan gördük de sırada Diyarbakır Kalesi var. Geniş hayal gücü işte böyle bir şey olsa gerek…

Yavuz Donat’ın Sabah Gazetesi’nde 22 Eylül 2004 tarihinde yayınlanan “Çin… Fırsatlar Coğrafyası” başlıklı yazısından:

"Amerikalı astronot "uzaydan çıplak gözle dünyaya bakınca net olarak görülen tek yer var" demişti: - Çin Seddi. Amerikalı'nın bu sözleri "Çin'deki ders kitaplarına" girmişti. Daha sonra Çin, uzaya içinde insan bulunan uydu fırlattı. Çinli astronot "uzaydan ben de baktım ama Çin Seddi'ni göremedim" dedi. "Bu gidişte öğrendik ki" Çinliler, ders kitabından "Çin Seddi uzaydan görünüyor" bölümünü çıkarmışlar. Amerikalı "aynı astronot" bugün yine uzaya gitse, Çin Seddi'ni görür mü bilemiyoruz ama... Çin'deki "değişimi" uzaydan bile fark edeceğine eminiz."

Yavuz Donat’ın iddia ettiği sözü söyleyen bir Amerikalı astronot yok. Bol keseden sallamış.

Sunay Akın’ın Şalom Gazetesi’nde 22 Ekim 2014 tarihinde yayınlanan “Çelengin ortasındaki kız” başlıklı yazısından:

"Uzaydan Çin Seddi’nin göründüğü söyleniyor. Peki, Rumelihisarı görünüyor mudur?"

Söyleniyor da, bir kontrol etmek lâzım köşeye aktarılan bilgileri değil mi?

Sencer Gültuna, Canlıhaber internet sitesinde 28 Haziran 2015 günü yayınlanan “Uyan Türkiye! Doğu Türkistan’da Katliam Var!” başlıklı yazısında Çin Halk Cumhuriyeti’ne atar yaparken bu yanlışa düşmüş:

"Türklerden korkusundan Çin Seddi'ni uzaydan görünecek kadar korkarak inşa eden bu döl kırıntıları, içinde kalmış bu ezikliklerini orada yaşayan insanlara nefret olarak kusmaktadırlar."

Konuya ilişkin son yorum Birgün yazarı Uğur Kutay‘dan gelsin:

"Belki bu erken postmodern maceraperest kendisi abartmıştı, belki de kendisinden önce Çin Seddi’nin büyüsüne kapılan bazı araştırmacıların -örneğin William Stukeley (1754) ve Henry Norman (1859)- benzer söylemlerinden etkilenmişti, bilmiyoruz. Tek bildiğimiz, bu gerçekdışı bilgiye bugün bile inananların olduğu..."

Kaynak: NASA: China’s Wall Less Great in View from Space