Etiket arşivi: Yavuz Bahadıroğlu

Çanakkale Şehitlerinin Sayısı ve Köşe Yazarları

Bugün 18 Mart. Çanakkale Zaferimizin yıl dönümü. Şehitlerimizin ruhu şad olsun.

Vatan uğruna hayatını esirgemeyen şehitlerimizi anmak adına güzel bir gün, 18 Mart Şehitleri Anma Günü ve 18 Mart Çanakkale Zaferi Yıl Dönümü.

Ancak, Çanakkale Savaşı’ndaki şehit sayısına ilişkin tam bir karmaşa mevcut.

Çoğu köşe yazarı ezberden konuşarak 250 / 253 bin şehit verdiğimizi aktarıyor. Ancak, kaynaklar şehit sayısının o kadar olmadığını belirtiyor.

Genelkurmay’ın askerî tarih ile ilgili birimi olan Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih Araştırmaları Strateji Etüdler Daire Başkanlığı’na (ATASE) göre Çanakkale’deki şehit sayımız tarih kitaplarında öğretildiği ya da köşe yazarlarının belirttiği gibi 253 bin değil, 57 bindir.

Yani, rakam ile söylentiler arasında yaklaşık 175 binlik fark var.

ATASE tarafından yürütülen araştırma, bu farkın askeri kayıtlardaki “kayıp” ifadesinin yanlış yorumlanmasından kaynaklandığını ortaya koymuştur. Cephede şehit düşen 55 bin 801 kişinin ismini tek tek belirleyen Genelkurmay Başkanlığı, “kayıp” ifadesinin hastalık, esirlik, kaybolan, kaçan, sakat kalan, yaralanan, sonradan savaşamayacak duruma düşenleri kapsadığına dikkat çekmiştir. Buna göre, şehit olarak ifade edilen 253 bin kişiden 195 bini resmi kayıtlarda “kayıp” olarak görünüyor. Araştırmada kayıp 195 bin askerin yaklaşık 20 bininin hastalık sonucu kaybolduğu bilgisi kesinlik kazanırken, askerlerden 10 bininin, savaş sırasında firar ettikleri ya da esir düştükleri sanıldığı iddia edilmektedir. Kalanların ise, yaralı olduğu ve savaşamayacak duruma düştüğü için kayıtlara “kayıp” olarak geçildiği tahmin edilmektedir.

Tespit edilen diğer kaynaklardaki bilgiler ise şu şekilde:

  • Korgeneral Selahattin Çetiner’in “Çanakkale Savaşı Üzerine Bir İnceleme” adlı kitabında da şehit sayısı 57 bin 84 olarak belirtilmiştir.
  • Muzaffer Albayrak ile Tuncay Yılmazer’in “Sorularla Çanakkale Muharebeleri” isimli kitabında cephede hayatını kaybedenlerle daha sonra yaraları dolayısıyla vefat edenlerin toplam sayısının 101.279 olduğu aktarılmakta.
  • ABD’li askeri tarihçi Edward Erickson’un “Birini Dünya Savaşı”nda Osmanlı ordusunu inceleyen “Size Ölmeyi Emrediyorum” adlı kitabına göre 595 subay ile 56 bin 48 askerin şehit olduğu, 1018 subay ve 95 bin 959 askerin yaralandığı, 27 subay ve 11 bin 151 askerin kayıp listesine geçtiği belirtilmekte.

Gallipollidigger adlı siteden alıntıladığımız Korgeneral Selahattin Çetiner’in “Çanakkale Savaşı Üzerine bir İnceleme” adlı kitabından veriler şu şekilde:

5 inci ORDUNUN 25 NİSAN 1915’TEN 09 OCAK 1916’YA KADAR VERDİĞİ ZAYİAT

Raporun

Kapsadığı dönem

Belge No

Subay

Er

Genel Top

Kıs.

H.C

Fihrist

Şehit

Yaralı

Esir/ Kayıp

Top (a)

Şehit

Yaralı

Esir/ Kayıp

Hava değ.

Hast. Ölen

Hast. Gön

Top. (b)

(a+b)

25 Nisan 1915’den 18 Kasım 1915’e Kadar

3474

H- 24

10-2

562

949

27

1538

53.535

86.209

10.710

7.084

18.746

176.285

177.823

18-24 Kasım 1915

3474

H- 24

10-2

4

8

12

606

2.630

3

3.349

3.361

25 Kasım 1915’den 08 Aralık 1915’e Kadar

3474

H- 25

11-6

15

42

57

1.150

3.468

419

5.442

5.499

09 Aralık 1915’den 19 Aralık 1915’e Kadar

3474

H- 25

11-10

3

11

14

583

2.737

18

3.338

3.352

19-30 Aralık 1915

3474

H-26

12-17

2

7

9

502

1.532

1.022

11.735

14.791

14.800

31 Aralık 1915’den 08 Ocak 1916’ya Kadar

3474

H- 55

14-32

3

3

119

271

529

2.265

3.184

3.187

 Genel Toplam

589

1.017

27

1.633

56.495

96.847

11.151

7.084

20.297

14.000

206.389

208.022

 Genel Şehit Toplam : 589 + 56.495 = 57.084

 * Diğer Zayiat Toplamı: ( Yaralı + Kayıp,Esir + Hv.Değişimi + Hastalıkan Ölen + Hastaneye Giden )=150.936 Askerdir.

 * Erler sütununda zayiat deyimi içine giren unsurlar 5 çeşit olarak açıkça belirtmiştir. Maalesef zayiatla şehit kelimelerini eş anlamlı zanneden pek çok yazar ve üst düzeyde kamu görevlisi şehit miktarımızı hatalı olarak , 250.000 hatta 300.000 sayısına kadar çıkartmaktadır. Resmi yayınlarda, Çanakkale Milli Parkı’ndaki anıtlarda ve konuyla ilgili bazı neşriyatlarda bu abartmalı miktara rastlamak beni üzmektedir. Daha geniş bilgi sonuç bölümünde verilmiştir.

 * Boş hanelere kaydedilmemiş kayıpların toplamı 42.000 kadardır. Bunları da ilave edince zayiatımız 250.000 eder. 

 

Çanakkale şehitlerinin sayısını ezberden yanlış aktaran köşe yazarları kimlermiş bakalım:

Ahmet Taşgetiren’in Star Gazetesindeki 19 Mart 2017 tarihli “Çanakkale’den çağımıza ruh nakli” başlıklı yazısından:

"10 bin, 20 bin, 50 bin, 100 bin değil, dile kolay, 250 bin canı feda ederek kurulan bir ruh – kalb – gönül – iman - cehd - cihad seddidir Çanakkale."

Ahmet Taşgetiren, 2 yıl önce 15 Mart 2015 tarihinde Star Gazetesi’nde  yayınlanan “100 yıl sonra Çanakkale’ye bakış” başlıklı neredeyse tamamı aynı yazısında aynı satırları kullanmıştı.

Bülent Erandaç’ın Takvim Gazetesinde 19 Mart günü yayınlanan “Çanakkale’den 15 Temmuz’a” başlıklı yazısından:

"Çanakkale Geçilmez" destanı 250 bin vatan evlâdımızın, şehâdet şerbetini içmesi neticesinde gerçekleşmişti.."

Saadet Oruç’un Star Gazetesindeki 19 Mart 2017 tarihli “Çanakkale ruhu ve bugünkü saldırılar” başlıklı yazısından:

"Askeri zayiat sayımız 250 bin."

Sadullah Özcan’ın Milat Gazetesinde 19 Mart 2017 günü yayınlanan “Balkan-Çanakkale Ortadoğu ve bütünlük” başlıklı yazısından:

"O zaman verdiğimiz 250 bin şehidimizin şahadetini de bu zaferi bize bahşeden diğer gazilerimizi de anlayamayız."

Hüseyin Öztürk, 20 Ağustos 2015 tarihinde Vakit Gazetesi’ndeki “Türkiye Müslüman Ruhlara Emanettir” başlıklı köşe yazısında Çanakkale Savaşı’nda verdiğimiz şehit sayısını baya yüksek aktarmış:

“Haçlıların kabullenemediği bir başka nokta da Gelibolu Yarımadası’nda; Vatan için, Allah için Kur’an için şehit olmuş 500 bin Müslüman ruhların varlığıdır.”

Hasan Karakaya’nın Yeni Akit Gazetesi’nde “Destanın 100. yılı… Dünyayı yenenlerin, yenildiği yer: Çanakkale!” başlıklı 25 Aralık 2015 tarihli yazısından:

“Bir-iki günde bozguna uğratacaklarını” zannettikleri “Ümmet’in askerleri”, öyle bir “direniş” gösterirler, öyle “taarruz”larda bulunurlar ki;“Londra ve Paris’te yapılan hesapların, Çanakkale’ye uymayacağını”gösterirler!..

“253 bin şehit” verirler ama,

“Çanakkale’nin geçilemeyeceğini” gösterirler!..

Rahim Er’in Türkiye Gazetesi’nde 24 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “Orası Çanakkale” başlıklı yazısından:

"Biz, Çanakkale'de 253 bin şehit verdik. 53 bin şehit de İkinci Çanakkale'de vermeyelim."

Hasan Celal Güzel’in Radikal Gazetesi’nde 21 Mart 2010 tarihinde yayınlanan “Çanakkale içinde vurdular beni” başlıklı yazısından:

"Sadece Çanakkale’de 253 bin şehit veren ve hiçbir meşakkate aldırmadan büyük bir imanla mücadelesine devam eden bu Aziz Millet, önüne çıkarılan Ermeni iftiralarına müstehak değildir."

Mustafa Mutlu’nun Vatan Gazetesi’nde 18 Mart 2012 tarihinde yayınlanan “18 Mart 1915’ten ve 30 Ekim 1918’den almamız gereken ders” başlıklı yazısından:

"18 Mart 2012... Çoğu öğretim çağında 253 bin subayımızın, erimizin ve erbaşımızın şehit düştüğü Çanakkale Zaferi’nin 97’nci yıldönümü..."

Hakan Albayrak’ın Karar Gazetesi’nde 7 Ekim 2016 tarihinde yayınlanan “Sarıkamış Yalanları ve Fatma’nın Mahzunluğu” başlıklı yazısından:

"Çanakkale’de 250 bin şehit verdiğimiz söyleniyor. Bu rakam iftiharla zikrediliyor. Peki, o harbi kaybetseydik ne olacaktı? “Enver Paşa 250 bin askerimizi Çanakkale’de yok yerde kırdırdı” diye tezvirat yapılacaktı!"

Elvan Alkaya’nın Yenişafak Gazetesi’nde 4 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan “Çanakkale’de bayram namazı” başlıklı yazısından:

"Bu bayram metrekaresine 6000 mermi düşmüş, 250 bin şehit verdiğimiz Çanakkale Savaşı'nı ve diğer kahramanlık destanlarımızı, milli duygularımızı yeniden gözden geçirerek, birlik olma vaktidir."

Yavuz Bahadıroğlu’nun Yeni Akit Gazetesi’nde 10 Ağustos 2016’da yayınlanan “Türkiye üzerine İngiliz Projeleri (4)” başlıklı yazısından:

"Nihayet Batı (önce Rus çarlığı) alnımıza “Hasta Adam” damgasını vurup, son öldürücü darbeyi indirmek üzere, ordularını Çanakkale’ye yığdılar: Fakat olmadı: 250 bin şehit vererek Çanakkale Savaşı’nı kazandık."

Hakkı Arslan’ın Türkiye Gazetesi’nde 19 Eylül 2016 tarihinde yayınlanan “19 Eylül darbesi!” başlıklı yazısından:

"Ben bu kültür yenilgisini Çanakkale’ye benzetiyorum. 18 Mart 1915’de “Çanakkale geçilmez” demek için 250 bin şehit verdik. Ama 13 Kasım 1918’de İngiliz gemileri tek kurşun atmadan İstanbul’u işgal etti..."

Yine Hakkı Arslan’ın “Çanakkale’yi anlamak” başlıklı 20 Mart 2015 tarihli yazısından:

"Evet Seyit Onbaşı'nın kahramanlığı unutulmaz bir semboldür. Ama ya gerisi? Evet, çok kanlı savaş oldu, peki ya niçin? Sonuçları nasıl oldu? Evet, 250 bin şehit verdik, peki karşılığı ne oldu?"

 

Ahmet Sevgi’nin Yeniçağ Gazetesi’nde 21 Mart 2015 günü yayınlanan “Çanakkale Zaferi yahut analar ağlamasın…” başlıklı yazısından:

"Peki, o zaman Çanakkale'de şehit düşen 250 bin Mehmetçiğe ne diyeceğiz? -Hâşâ sümme hâşâ- enayiliklerine doymasınlar, keşke kaçsalardı mı diyeceğiz?"

Hanefi Bostan’ın Yeniçağ Gazetesi’nde 20 Mart 2016 tarihinde yayınlanan “Çanakkale Ruhu Yeniden Dirilmeli” başlıklı yazısından:

"250 bin şehidin verildiği Çanakkale Savaşlarında yansıtılan millî ruha bugün eskisinden daha fazla ihtiyacımız bulunmaktadır."

Ünal Bolat’ın Türkiye Gazetesi’nde 17 Eylül 2001 tarihinde yayınlanan “Ya anıt mezarı varsa?” başlıklı yazısından:

"Çünkü orada şehit düşen bir benim ceddim değildi ki, 250.000 şehit vermişiz Çanakkale'de."

Ahmet Doğrusözlü’nün Türkiye Gazetesi’nde 21 Mart 2008 tarihli “Çanakkale Zaferinin ma’nevî yönü -1-” başlıklı yazısından:

"Çanakkale Zaferi, İngilizlere 205.000, Fransızlara 47.000 askere mal oldu; biz de 250.000 şehit verdik."

Ahmet Anapalı’nın Yeni Akit’te 14 Mart 2016 tarihinde yayınlanan “18 Mart Zaferi Koca Bir Yalandır… Zaferin Gerçek Tarihi 18 Mart 1915 değil, 9 Ocak 1916’dır…” başlıklı yazısından:

"Ben yaralanırsam benim de üstüme basın ve ilerleyin. Zira ben size öyle yapacağım” diyen kahramanlık heykeli Yüzbaşı Atıf’ı ve bu toprakları kanı ile sulayan 250.000 vatan evladını bugün kim tanıyor ve hatırlıyor…? Hiç kimse…"

Talat Atilla’nın Güneş Gazetesi’nde 12 Mayıs 2014 tarihinde yayınlanan “Nuh Tufanı çocukları!” başlıklı yazısından:

"Kurtuluş savaşında, Türkiye’nin yetişmiş genç beyinleri ekin gibi biçildi. Sadece, Gelibolu’da, 300 bin şehit verdik."

Orhan Karataş’ın Ortadoğu Gazetesi’nde 25 Nisan 2013 tarihinde “Bu kafaya göre Çanakkale’de boşuna direndik” başlıklı yazısından:

"Bu ihanet güruhuna göre, ülkenin varlığı ve birliği için direnmek, bu uğurda şahadeti göze almak beyhudedir. Çünkü bunu yaparsanız kan akar. Teslim olacaksınız, istenileni vereceksiniz ve böylece her şey yolunda gidecek. Bunlara kalırsa Çanakkale direnişi de boşuna olmuştur. 250 bin vatan evladının toprağa düşmesine hiç gerek yoktu."

Abbas Güçlü’nün Milliyet Gazetesi’nde 25 Mart 2016 tarihinde “Çanakkale’nin bilinmeyenleri” başlıklı yazısından:

"Cephede ölenlerin sayısı 50 küsur bin. 76 bin civarında doğrudan savaş nedeniyle şehidimiz var. Ama toplam kayba baktığınız zaman 250 bin civarında. Karşı tarafta da 250 bin civarında."

Burak Kılanç’ın Akşam Gazetesi’nde 13 Mart 2014 tarihinde yayınlanan “Slovakya, Galatasarat, Çanakkale” başlıklı yazısından:

"Sanırım bu ülke vatandaşı olup da Çanakkale Savaşı'nda yaşananlardan etkilenmeyen, Çanakkale'yi içselleştirmeyen yoktur. 1915'teki ülke nüfusu düşünüldüğünde savaşta verilen 250 bin şehit, her ailede bir ya da birkaç kayıp yaşanması anlamına geliyor. Benim ailemde de durum farklı değil."

Ahmet Kekeç’in Star Gazetesi’nde 19 Mart 2015 tariihnde yayınlanan “Anlamsız savaş, öyle mi Çetin Bey?” başlıklı yazısından:

"Peki, neden 300 bin ölü ya da şehit verdiğimiz; galibi ve mağlubu olmayan bu “anlamsız” savaşı her yıl “zafer” olarak kutluyoruz?"

"Çanakkale’de şehit düşmüş yüzbinlerce Mehmet’in iniltisi ruhunu muazzep etmiş. Sabaha kadar gözünü kırpmadan yatağın içinde dönüp durmuş."

Yavuz Bahadıroğlu TBMM’yi 3 Yıl Geç Açtırmış

Yavuz Bahadıroğlu, Yeni Akit’te 28 Ocak 2017 günü yayınlanan “Anayasa’da Laiklik ve 5816” başlıklı yazısında TBMM’nin açılışına dair küçük bir hata yapmış:

"Cumhuriyetin 1921 ve 1924 Anayasalarında laiklik yoktur. 23 Nisan 1923›te ilâhilerle, dualarla, tekbirlerle açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasanın 2. Maddesine “Türkiye Cumhuriyeti’nin dini, Din-î İslâmdır” maddesini koydu. Hüküm, 1928 yılına kadar aynen kaldı..."

23 Nisan 1923 değil, 23 Nisan 1920’de açıldı.

Köşe Yazarlarının Noel, Noel Baba ve Yılbaşı Konusundaki Kafakarışıklığı Devam Ediyor

Noel (25 Aralık) ve “Yılsonu/başı” (31 Aralık) birbirinden farklı günlerdir!

1902 Puck Dergisi kapağıLatince “doğum” anlamına gelen “Natalis” kelimesinden türetilen Noel ile mesih anlamındaki “christ” ve gönderilen peygamber anlamındaki “messa”nın birleşiminden oluşan christmas aynı günü, yani (Katolik) Hristiyanlarca her yıl 25 Aralık günü kutlanan Hz. İsa’nın doğum yortusunu temsil eder (Doğu kiliselerince 6 Ocak günü kutlanır). Noel, Hristiyanlığın 3 yortusundan biridir (Diğerleri Paskalya ve Pentakosta) (Yazının ilerleyen bölümlerinde Noel yortusu tarihi 25 Aralık olarak kullanılacaktır).

Milâdî yılbaşı, aslında daha doğru bir tabirle yılsonu, ise  31 Aralık günü kutlanır ilgililerince.

Yani, Noel/Christmas ve Yılbaşı kutlamaları farklı günlerde gerçekleşir. Biri 25 Aralık’ta kutlanırken diğeri haliyle 31 Aralık’ta kutlanır.

Noel Baba’nın ise Noel arifesini Noel’e bağlayan 24 Aralık gecesi evlere gizlice girerek çocuklara hediye bıraktığına inanılır. Noel Baba’nın, adından da anlaşılabileceği üzere, yılbaşı gecesi bir hediye dağıtım faaliyetinin olduğuna inanılmaz.

Ancak, gelin görün ki, okumadan araştırmadan hayatını sürdüren toplumumuzun önemli bir kesmi Noel/Christmas ile yılbaşını birbiriyle karıştırır. Bizimkiler, Noel Baba’nın 31 Aralık gecesi hediye dağıttığına inanır, hatta bazıları 31 Aralık gecesi Noel Baba’nın hediyeleri için çocuklarına çorap astırır. Kısaca, Hristiyan dünyasının Noel adetleri, bir bakıma ülkemizde yılbaşına yansıtılır ve kullanılır.

Bu yıl bu hataya düşen köşe yazarları kimler olmuş bakalım (tahmin edilebileceği üzere Yeni Akit yazarları listeyi domine etmiş durumda):

İrfan Atasoy, Türkiye Gazetesi’ne 30 Aralık 2016 günü yayınlanan “Noel, Noel Baba, Christmas, Yılbaşı…” başlıklı yazısı baştan aşağı bir skandal:

"Noel, Noel Baba, Christmas, Yılbaşı...

Gerçekten ne olduğunu biliyor muyuz?.. 

Mîlâdî yılbaşı, Hristiyan olmayan başka birçok ülke gibi bizim ülkemizde de, Hristiyan batı ülkelerindeki gibi karşılanıyor ve 'bizden'miş gibi kutlanıyor. Peki bu doğru mu? Ya da biz bunun neresindeyiz, neresinde olmalı veya olmamalıyız? Her yıl yeni mîlâdi sene yaklaşırken notlarımı karıştırır, konuyla ilgili neler yazılmış bakarım. 
Bu sene de aynısını yaptım… Mîlâdî yılbaşı, Hristiyan âlemince ulü'l-azm bir peygamber olan Hazreti İsa'nın (aleyhisselâm) doğum yıldönümü olarak biliniyor. (İman’ın şartlarından biri de Peygamberlere imandır. Biz bütün peygamberlere iman ediyoruz. Peygamberlere iman etmek, aralarında hiçbir fark görmeyerek, hepsinin Allahü teâlâ tarafından seçilmiş sâdık, doğru sözlü olduklarına inanmak demektir. Zira onlardan birine inanmayan kimse, hiçbirine inanmamış olur…)"

İrfan Atasoy yazısına soruyla başlamış (Gerçekten ne olduğunu biliyor muyuz?). Görünen o ki kendisi doğrusunu bilmiyor meselenin.

Konuyla ilgili neler yazılmış her sene baktığını belirtmiş ama kendi yanlışlarını düzeltecek bilgileri görmezden gelmiş acaba. Yazının neresine el atsak elimizde kalıyor.

“Hz. İsa milâdi yılbaşında doğmamıştır, 25 Aralık günü doğumgünü kabul edilir” diyip geçelim. Yukarıdaki açıklamalar “aklını kullanan” okurlar için yeterli düzeltme donesini veriyor diye düşünüyoruz.

Memiş Memişçe‘nin Güneş Gazetesi’nde 28 Aralık 2016 günü yayınlanan “Müslüman’a Yılbaşı Kutlamak Yakışmaz” başlıklı yazısında bu ülkede Noel’in kutlandığını iddia etmiş.

"Acıların ölümlerin felaketlerin yaşandığı islam coğrafyasında Ne yazık ki müslümanlar Noel ve yılbaşını kutluyor. Yani bizi bize kırdıran, Müslümanlar'ı acımasızca gözünü kırpmadan öldürenlerin, inancını kültürünü Noel ve yılbaşını kutlamak için bilhassa alışveriş merkezleri ve otellerde aylar öncesinden hazırlıklar yapılıyor. Neymiş efendim güya Hz. İsa'nın doğum gününü kutlayıp sonrada yeni yıla mutlu gireceklermiş! "

Yok öyle bir durum!

Hacı Yakışıklı, Yeni Akit’te 17 Aralık 2016 günü yayınlanan “Babası Noel olanın, dedesi Ebu Cehil’dir!” başlıklı yazısında Noellere bu ülkede yer olmadığını söyleyerek Noel kutlamalarına karşı çifte dalmış:

"93 sene evvelki son Osmanlı’nın ellerinin sıcaklığını yeniden hissediyoruz. Ona öyle yaklaştık ki bir daha o limandan hiçbir Vahdettin’i göndermeye niyetimiz yok! Yeni Türkiye’de her yana doluşan misyoner Noellere de yer yok! 

Biz Müslümanız ve Noel kutlamıyoruz, kutlayanlar da dinleri neyi gerektiriyorsa onları yapmakta özgürler. Milli Piyango tam bir hastalık, bu illeti devam ettiren hükümet vebal altındadır. “Milli kumar” artık kaldırılmalı! Bunları yıllardır yazıyoruz, kalkana kadar yazmaya devam edeceğiz!"

İyi de, halkın kutladığı Noel değil ki, yılbaşı…

Şevki Yılmaz, Yeni Akit’te 30 Aralık 2016 günü yayınlanan “Yılbaşında hilal mi haç mı?” başlıklı yazısında ülkemizde Noel reklamlarının yayınlandığı iddiasında bulunmuş:

"Hristiyan âleminin yılbaşını halkımıza sevdirerek kutlatmak için medyamızdaki utanç verici yüzkarası Noel reklamları tam bir Hristiyanlık propagandasına dönüştü!"

Noel reklamı değil de, yılbaşı kutlaması içerikli reklamlar olmasın onlar? Daha ne izlediğini bile bilmiyor…

Yavuz Bahadıroğlu‘nun Yeni Akit’te 31 Aralık 2016 günü yayınlanan “Bu yılbaşı Noel Baba gelmeyecek” başlıklı yazısında yılbaşı gecesi Noel babanın gelmeyeceğini belirterek aynı hataya balıklama atlamış:

“Noel Baba” efsanesine inanan ve bunu İslâm dünyasına da bulaştıran Batı kültürü, yılbaşında boşu boşuna “Noel Baba”yı beklemesin!..

Çünkü gelmeyecek!..

Batı emperyalizmi, 2016 yılı içinde, Afganistan’da, Filistin’de, Gazze’de, Irak’ta, Türkiye’de (canlı bombalar ve bomba yüklü arabalarla), Suriye’nin çeşitli bölgelerinde ve özellikle Halep’te ve göçler sırasında öylesine çok çocuğun ölümüne seyirci kaldı ki, “Noel Baba” bile utandı!

Göç sırasında boğulmuş çocukların, Akdeniz sahillerine vuran körpecik cesetlerini görmemek için gelmeyecek!..

Bombalardan kaçarken, dağlarda donarak kaskatı kesilen masum bedenleri görmemek için gelmeyecek!..

Kirletilen annelerine, işkence altında öldürülen babalarına, çalınan vatanlarına ağlamalarını görmemek için gelmeyecek!..

Suriyeli, Iraklı, Afganlı, Arap, Türkmen, Kürt, Türk çocuklar ölürken Avrupalı çocuklara hediye taşımayı ahlâkî bulmadığı için...

Bu yılbaşında “Noel Baba” gelmeyecek...

Bu sene “Noel Baba” boykotta!.."

Noel Baba’nın 24 Aralık gecesi, yani Noel arefesi geldiğine inanılır zaten. 31 Aralık gecesiyle bir ilgisi yok ziyaretinin.

Osman Ünlü‘nün 31 Aralık 2016 günü Türkiye Gazetesi’nde yayınlanan “Noel gecesini kutlamak” başlıklı yazısından:

"Büyük Kostantin putperest iken, Hristiyanlığı kabul etmiş ve putperestlikten de birçok şeyi Hristiyanlığa sokturmuştur. Noel gecesinin yılbaşı olmasını da kabul ettirmiş, böylece yeni bir Hristiyanlık dini kurulmuştur."

Dilde tüy bitti söylemekten ama köşemenler kavrayamadı şu farkı. Noel gecesinin yılbaşı olduğu falan yok yahu… Daha konuyu doğru düzgün kavramadan fetva aktarmaya çalışıyor Osman Ünlü.

Ahmet Gülümseyen‘in Yeni Akit’te 28 Aralık 2016 günü yayınlanan “Noel’in bitirdiği ligde tartışma bitmiyor!..” başlıklı yazısında çok açık olmasa da yılbaşı-noel ayrımı konusunda bir kafa karışıklığı seziliyor:

"Süper Lig’de ilk devre, bir hafta kala tamamlandı. Ligin ilk devresinin bir hafta kala sonlandırılmasının nedeni, yabancılara tanınan ‘Noel’ tatili kıyağı. Nedeni ise öncekilerden farksız olmayan, yabancılar yılbaşını kendi ülkelerinde daha rahat kutlasınlar diye! Kimsenin inancına bir şey diyeceğimiz yok. Sözümüz, lig takvimini düzenleyen federasyonların ‘değerli’ yöneticilerine. Yabancıya gösterilen bu tür hassasiyet, inancını, dini bayramlarda v.s. yaşamak isteyen kendi sporcu, seyirci, yöneticilerine neden gösterilmiyor?"

Noel tatilinin yılbaşını kapsadığı doğrudur. Ancak, Noel tatili 31 Aralık’ta futbolcular yılbaşını kutlamalarındansa 25 Aralık’ta Noeli kutlamaları amacıyla veriliyor. Zaten Ahmet Gülümseyen inanç soslu tepkisel cümlesinde yılbaşını da hedef almasıyla kafa karışıklığı konusundaki şüpheleri daha belirgin hale getiriyor.

Mevlüt Özcan, Milli Gazete’de 24 Aralık 2016 günü yayınlanan “Noel bizim neyimiz olur?” başlıklı yazısında birtakım hatalar yapmış konu ile ilgili:

"Yabancı dille yazılmış eserlerde bile Noel hakkında, “Çocuklara Noel gecesi (yılbaşı gecesi) bir takım hediyeler getiren efsanevi kişidir” denilmektedir. Onun Hıristiyanlıkla bir ilgisi yoktur."

Noel babanın, adından da anlaşılacağı üzere Noel gecesi hediye dağıttığına inanılır. Yılbaşı gecesinde değil.

"Hıristiyanlar Noel’i 24 Aralık’ta kutlarlar."

25 Aralık’ta kutlanır.

Ali Canip Olgunlu da Milliyet Gazetesi’nde 25 Aralık 2016 günü yayınlanan “Anadolu’dan bir portre: Noel Baba” başlıklı yazısında Noel Baba’nın geçmişine dair klasik bir hatayı tekrarlamış:

"Bir pazarlama taktiği 

Halk arasında çocukların ve gemicilerin sevgilisi olarak efsanelere konu edilen St. Nicholas’ın erken devir tiplemesi; yeşil tunik giyen, altında eşeği olan ve zayıf yapılı görünümdedir. Yüzyıllar sonra Noel Baba olarak karşımıza çıkarılacak olan tiplemeyle Anadolulu Nicholas’ın hiçbir tarihsel gerçeklik zemininde benzerliği olmayacaktır. Yeşil elbisesinin yerini kırmızı-beyaz renkli tunik alır, eşeği yerine dokuz geyiğin çektiği bir faytona biner ve sıska adamın yerini tombul biri alır. 

Değerli dostlar, bu imaj değişikliğinin sebebi Coca-Cola markasıdır. Şöyle ki, yeni kıta olan Amerika’ya kolonist olarak giden Hollandalılar kendi kültürlerini ve inançlarını da yeni kıtaya doğal olarak taşımışlardır. Sinterclas adlı mitolojik at efsanesine göre her yeni yılda bu at, tahta ayakkabı içerisine konan otları yer ve karşılığında da o evin çocuklarına hediye bırakır. Bu kuzey kökenli mitsel geleneğin Amerika’ya taşınmasından sonra Sinterclas ismiyle Santa Nicholas ismi birbirleri içerisinde zamanla eritilir. Çocukların sevgilisi St. Nicholas ile çocuklara hediye getiren mitsel varlık birlikte kavramlaştırılır. 

Piyasaya yeni sürülen Coca-Cola’nın hedef kitlesi çocuklardır ve bu firma yöneticileri İsveçli bir resssama günümüzdeki sevimli Noel Baba tiplemesini çizdirterek hem kendi marka renklerini kullanırlar hem de önemli bir imge yaratırlar. Bir anlamda St. Nicholas’ın tarihsel kimliğine zarar vermiş, öte yandan da yaratmış oldukları portreyle hedef kitle olan çocuklara bir kahraman yaratmışlardır."

İddiaya göre Coca Cola 1931 yılında Haddon Sundblom aracılığıyla siyah-beyaz resmedilen hayali kişilik Aziz Nikolas’ı ak saçlı, ak sakallı, koca göbekli, tonton dedeye çevirmiş.  Ancak, Noel Baba figürünün bugünkü haline Coca Cola tarafından getirildiği ve bir reklam figürü olarak ilk kez Coca-Cola tarafından kullanıldığı iddiası doğruyu yansıtmıyor.

Aziz Nikolas’ın bugünkü Noel Baba kıyafetleri ile ak saçlı, ak sakallı, tonton dede modeline uygun resmedilmesi 1930’lu yıllardan çok önce var olan bir şeydi.

Noel Baba’nın bugünkü modern imajını ilk resmeden sanatçılardan biri Amerikalı karikatürüst Thomas Nast. Harper’s Weekly dergisinin 29 Aralık 1863 tarihli sayısında yayınlanan resimde Noel Baba, Amerikan İç Savaşı’nda döneminde Birleşik Devletler bayrağı desenli ceketle yer alıyor.

1863-santa_claus

Bu resimden sonra, 1930’lu yıllara ve Haddon Sundbloom’a gelene dek, Noel Baba çoktan kırmızı kostümünü giyip ev ziyaretlerine başlamıştı bile.  1930’lu yıllardan önce de kırmızı elbiseler içinde bir Noel Baba figürü popüler dünyada yerini çoktan bulmuştu. Örnek olarak aşağıdaki 1902 tarihli Puck dergisinin kapağına bakalım:

1902 Puck Dergisi kapağı

Aşağıda yer alan fotoğraflar, Coca-Cola’dan çok önce soda ve maden suyu satışı yapan White Rock şirketinin Noel Baba figürünü reklamlarında kullandığını göstermektedir. Soldaki resim 1923 (Life Magazine), sağdaki resim ise 1915 (San Francisco Examiner) tarihli.

2618d-life121223a

efdee-sfe121915

 

 

Görüleceği üzere, Coca Cola’nın Noel Baba figürünü oluşturduğu iddia edilen 1930’lu yıllardan önce de kırmızı elbiseler içinde bir Noel Baba figürü popüler dünyada yerini çoktan bulmuştu.

Aynı hataya Faruk Eskioğlu, Olay Gazetesi’nde 20 Aralık 2016 tarihli “Noel Baba, Coca Cola’nın adamı mı?” başlıklı yazısında düşmüş.

İbrahim Bektaş, Yeni Akit’te 30 Aralık 2016 günü yayınlanan “Yurdumu işgal eylemiş, şu garbın safsatası, Kiminin maymunu var, kiminin “Noel babası!” başlıklı yazısında, Nurettin Veren de yine Yeni Akit’te 28 Aralık 2016 günü yayınlanan “Acılarımızı çok çabuk unutup, meydanı tekrar FETÖ’ye kaptırmayalım” başlıklı yazısında “yılbaşı kutlaması tepkisi” içerikli şiiri Mehmet Akif Ersoy’a atmetme hatasında bulunmuşlar:

"Yapılan onca ikaza kulak tıkayan bu laftan anlamaz takımına, bu defa Merhum Akif’in bir şiiri ile seslenmek istiyorum. 
Belki O’nu dinlerler. 
İşte o şiir:"
"Yine bugüne benzer, 100 yıl önce yaşamış olduğumuz felaket dolu günlerimizde, büyük şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un şu dizelerini aynı gaflet içerisindeki, o günün insanlarına bir uyarı olarak söylendiği gibi, bizim de içimizi titretir ve gerilimimizi muhafaza etmemize vesile olur diye, önce kendime, sonra da size faydalı olur düşüncesi ile yazmak istedim."
Mehmet Akif Ersoy’dan YENİ YIL MESAJI

Ya Rab! Böyle mi olacaktı, benim cennet yurdum?
Baktım da etrafıma yalnızım, ağladım durdum.

Bir mânâ veremedim, şu Milâdî yılbaşına!
Şaştım da kaldım, Müslümanların vah telaşına!

Çevirdim başımı, nereye ettimse bir nazar.
Gördüm ki, Noel için hazır, yer-yer çarşı-pazar.

Haykırmak gelmişti içimden, seslendim millete.
Heyhat! Duyuramadım, ne Âhmed’e ne Mehmed’e.

Ey Âlem-i İslâm’ın baş tacı, büyük Türkiye!
Mukaddesatı unuttun, Avrupa diye diye!

Yurdumu işgal eylemiş, şu garbın safsatası, 
Kiminin maymunu var, kiminin “Noel babası!”

Anladım, zaman geçmekte bugün dünden de beter.
Kim bilir? Yarın ne hâle düşecek bu şaşkın beşer.

Kulaklar tıkanmış, gözlere çekilmiş perde.
Nankör adam, fazilet arıyor geçmiş giderde.

İslâm’dır bu vatanın dini, kitabı Kur’an-ı Kerîm’dir.
Müslümanın bayramı, Ramazan ve Kurbandır.

Kalamaz bu böyle Fatih’in, Yavuz’un diyarı, 
Noel kutlamada, geçerek hıristiyanları.

Maziyi düşündüm de, hayran oldum istiklâle 
Ecdadıma söz verdim, varmak için istikbâle, 

Çanakkale’de şehidlerim kefensiz yatıyor!..
Sakarya’nın rengi, hâlâ kıpkızıl kan akıyor!..

Şehidlik, gazilik şerefidir Müslümanların.
Düşmanlara alkış tutmak, işidir alçakların.

Şu alçakça yaşayanların aklına yanayım.
Gel ölüm gel, neredesin? Kanımla yıkanayım!

İstemem bu hayatı, Sultan etseler cihanda.
Ölürüm, şerefimle yatarım, toprak altında.

Ya Rab! Hidâyet ver kurtulsun bu millete.

Malesef şiir Mehmet Akif Ersoy’a ait olmadığı gibi bazı hatalara sahip. Memlekette kutlama yapılan yılın son gecesinde yeni yıl kutlaması. Noel kutlayan müslüman mı görmüşler bu ülkede?

2015 yılı ve öncesinde Noel-yılbaşı ayrımına varamayan köşe yazarlarını ifşa ettiğimiz yazımızı da bilahare inceleyebilirsiniz.

Kim bilir tespit edemediğimiz daha nice hata mevcut…

Aris Nalcı ne güzel özetlemiş mevzuyu:

"Bilir misin? Yeni yıl sadece miladi takvimde bir gün (yıl) dönümüdür...

Hıristiyanlar Noel'i 24'ünde, Ermeniler de 6 Ocak'ta kutlar."

Mutlu yıllar!

Yavuz Bahadıroğlu ve Diplomat Marsigli Yanılgısı

Yavuz Bahadıroğlu, Yeni Akit Gazetesi’nde 2 Kasım 2016 günü yayınlanan “Osmanlı Demokrasisi” başlıklı yazısında İtalyan Diplomat Luigi Ferdinando Marsigli hakkında birkaç yanlışa düşmüş:

"Türk-İslâm düşmanı İngiliz diplomat Marsigli, 1732’de La Haye’de yayınladığı hatıratının birinci cildinin 28-29. sayfalarında Osmanlı devlet sistemini şöyle anlatıyor"

İngiliz değil İtalyan‘dır.

İlaveten, Marsigli, 1730 yılında vefat etmiştir. Dolayısıyla, 1730 yılında vefat ettikten 2 yıl sonra 1732 yılında hatırat yayınlaması beklenemez (Vefatının ardından Stato Militare dell’Impero Ottomano adlı eseri başkalarınca yayınlanmıştır).

12 Ağustos 2015 tarihli “Vakıf devlet, vakıf millet ve Osmanlı demokrasisi” başlıklı yazısında ise Marsigli’nin ismi ile ilgili bir karışıklık oluşturmuş:

"Bunların arasında özellkle diplomat Comte de Marsigli’nin tespitleri dikkate değer, çünkü Marsigli bir İslam-Türk düşmanıdır."

Diplomatın adı Comte de Marsigli değildir. Luigi Ferdinando Marsigli‘dir. Fransızca Kont ünvanı eklenerek “Count de Marsigli” olarak da adlandırıldığı vakidir. Ancak, İngiliz olduğunu iddia ettiği aslen İtalyan olan Marsigli’yi Fransızca bir hitap üzerinden adlandırması da ilginçtir.

Yavuz Bahadıroğlu ve 17-25 Aralık ile Gezi’nin Zamanlaması

Yavuz Bahadıroğlu, Yeni Akit Gazetesi’nde 10 Ağustos 2016 tarihli “Türkiye üzerine İngiliz Projeleri (4)” başlıklı yazısında 17-25 Aralık operasyonları ile Gezi parkı protestolarının zamanlamasına dair bir yanlış yapmış:

"Sonrasında 17-25 Aralık darbesi geldi. Milletin en hassas olduğu akçeli işlerden vurmaya çalıştılar. Tutturamayınca da “Gezi Olayı” patlak verdi cepheden taarruza geçtiler."

Gezi Parkı protestoları 2013 yılı Mayıs ayı sonunda patlak vermişti. 17-25 Aralık operasyonları ise 2013 yılı sonunda gerçekleşmişti. Yani, Yavuz Bahadıroğlu’nun belirttiğinin aksine, Gezi parkı protestoları 17-25 Aralık’tan önce patlak vermişti.

Noel-Yılbaşı Farkı ve Köşe Yazarları

Noel (25 Aralık) ve “Yılbaşı” (31 Aralık) birbirinden farklı günlerdir!

1902 Puck Dergisi kapağıLatince “doğum” anlamına gelen “Natalis” kelimesinden türetilen Noel ile mesih anlamındaki “christ” ve gönderilen peygamber anlamındaki “messa”nın birleşiminden oluşan christmas aynı günü, yani (Katolik) Hristiyanlarca her yıl 25 Aralık günü kutlanan Hz. İsa’nın doğum yortusunu temsil eder (Doğu kiliselerince 6 Ocak günü kutlanır). Noel, Hristiyanlığın 3 yortusundan biridir (Diğerleri Paskalya ve Pentakosta)(Yazının ilerleyen bölümlerinde Noel yortusu tarihi 25 Aralık olarak kullanılacaktır).

Milâdî yılbaşı, aslında daha doğru bir tabirle yılsonu, ise  31 Aralık günü kutlanır ilgililerince.

Yani, Noel/Christmas ve Yılbaşı kutlamaları farklı günlerde gerçekleşir. Biri 25 Aralık’ta kutlanırken diğeri haliyle 31 Aralık’ta kutlanır.

Noel Baba’nın ise Noel arifesini Noel’e bağlayan 24 Aralık gecesi evlere gizlice girerek çocuklara hediye bıraktığına inanılır. Noel Baba’nın, adından da anlaşılabileceği üzere, yılbaşı gecesi bir hediye dağıtım faaliyetinin olduğuna inanılmaz.

Ancak, gelin görün ki, okumadan araştırmadan hayatını sürdüren toplumumuzun önemli bir kesmi Noel/Christmas ile yılbaşını birbiriyle karıştırır. Bizimkiler, Noel Baba’nın 31 Aralık gecesi hediye dağıttığına inanır, hatta bazıları 31 Aralık gecesi Noel Baba’nın hediyeleri için çocuklarına çorap astırır. Kısaca, Hristiyan dünyasının Noel adetleri, bir bakıma ülkemizde yılbaşına yansıtılır ve kullanılır.

Bu hataya düşen köşe yazarları kimler bakalım:

Yalçın Bayer’in Hürriyet Gazetesi’nde 31 Aralık 2015 günü yayınlanan “Suudi Arabistan” başlıklı yazısından:

"2. Mahmud zamanında pek çok Batılı giyim ve adet ülkeye girdiği gibi Hristiyan yılbaşı da (Noel) kutlanmaya başladı."

Miladi takvim konusunda Yalçın Bayer’in ve okurunun kafası karışmış belli ki.  Çünkü, aralarındaki farktan haberleri yok. Noel, yani Hz. İsa’nın doğumgünü 25 Aralık’ta kutlanır. Yılbaşı ise 31 Aralık’ta.

Özkan Güven, Yeni Yüzyıl Gazetesi’nde yayınlanan “Tavuğu Erol Taş gibi yemek ya da Noel Baba” başlıklı 27 Aralık 2015 tarihli yazısında, yılbaşı akşamı Noel Baba’nın hediye dağıttığına inandırılanlardan olduğunu -doğru bilgiyi sunmaksızın- itiraf etmiş:

"Biz kalabalık bir aileydik, yılbaşı akşamları hiçbir masraftan kaçınmayıp herkesin payına yarım tavuk düşürürdük. Bize o tavuğun Noel Baba’dan bir hediye olduğu söylenirdi. İnsan, çocukken her şeye inanabilirdi. Hiç unutmam, bir yılbaşı gecesi, Noel Baba’nın bize getirdiği tavukları yedikten, ağzımızı Erol Taş filmlerindeki gibi bileğimizle temizledikten sonra eğlence faslına geçtik."

Yavuz Fettahoğlu da Yeni Şafak Gazetesi’nde 15 Aralık 2015 günü yayınlanan “Vicdansız Noel Baba” başlıklı yazısında, Noel Baba’nın yılbaşı akşamları gezintiye çıktığını (müslüman toplumu yılbaşı kutlamalarına yönlendirdiğini belirterek) zımnen iddia etmiş:

Putları tek tek yıkan İbrahim AS'ın milletini nasıl kandırdın? Sana bir itirafta bulunayım; bana en büyük darbeyi ne zaman vuruyorsun biliyor musun?
Gecenin köründe, kafasında kukuleta, ağzında düdüğüyle eğlenmekten yorgun düşmüş tesettürlü hanımları, küçük mücahitleri gördüğümde vuruluyorum. Yanlış anlaşılmasın; İslami yılbaşı partisi… Alkol yok. Sadece eğlence…

Noel Baba’nın Noel gecesi hediye dağıttığına inanılır. Gerçek suç, yılbaşı kutlamalarına Noel Baba’yı bulaştırma hatasını işleyenlerde değil midir?

Bekir Coşkun’un Sözcü Gazetesi’nde yayınlanan “Badem bıyıklı Noel Baba…” başlıklı 25 Aralık 2015 tarihli yazısından:

"Yılbaşı gecesi de keza gayrimüslim işi olduğu için bize aykırıdır… Bu bakımdan Hicri takvime göre olan Hz. Muhammed’in doğum gününü getirip Hristiyanların Miladi takvimine bağladılar… Noel aslında yılın sonudur, yılbaşı ise başıdır…"

Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit Gazetesi’nde 15 Aralık 2015 günü yayınlanan “Noel Partisi başlıklı yazısında, Noel Baba’nın Coca Cola öncesindeki geçmişini silip atarak kendince alternatif bir tarih yazmış ve Noel-yılbaşı ayrımını yapamamış:

"Noel kutlamaları ile girmiştik söze. Bu yılbaşı gecesi, Digiturk platformunda, geçen yıl hikâyesini benim yazdığım Derviş Nikalaus belgeseli yayınlanacak. Birileri Derviş Nikalaus’u çalıp bir tüketim cinine, putuna çevirdi. Ona Nordik bir efsane ile ilgili geçmiş hikayesi uydurdular.. Derviş Nikalaus’u Demre’den kim çaldı derseniz, kemiklerini Bari’ye kaçıranlar İtalyan’dı, ama ruhunu Amerikalılar çaldı. Ona bir İskandinav geçmiş hikâyesi uydurdular. Noel Baba adını verdikleri dervişi size bir kola firması ile birlikte pazarladıklar. Yeni Noel Baba aslında kola yasağını delmek için uydurulmuş bir ajan karakterdi aslında.. İncil hafızı bir dervişten bir tüketim cini ürettiler.. Kolanın Noel Babası artık bir misyoner de değil. Ruhani görünümlü bir pagandan öte seküler, kutsal dışını kutsayan bir pazarlama ajanıdır. Dine karşı bir din misyoneridir.. Aman dikkat, birileri ılımlı İslam adına aslında İslam’ın içini boşaltmaya çalışıyor."

Mevlüt Özcan, Milli Gazete’de yayınlanan 27 Aralık 2015 tarihli “Yılbaşı bizim bayramımız değildir” başlıklı yazısında Hz. İsa’nın doğum günü kutlamalarından başlayarak konuyu yılbaşı kutlamalarıyla ilişkilendirerek, Hristiyan geleneğinin yılbaşı yutturmacası ile kutlandığını iddia etmesiyle Noel/Christmas/Yılbaşı kutlamaları hakkındaki kafa karışıklığını gözler önüne sermiş:

"Yılbaşı, global (evrensel) kültür kandırmacası ile aşağılayıcı bir teslimiyet ile içimize sızmış bir habis urdur. Türkiye’de kel keleş bir grubun ısrarla Hıristiyan geleneğini yılbaşı yutturmacası ile kutlaması milletimizi tehlikeli uçurumlara itelemektedir. Asırlardır sinsice yürütülen kültür emperyalizmi ile dinini yaşayanlara “sakıncalı personel”, İslâmiyet ise “İrtica” maskesi ile ülkenin bir numaralı tehlikesi gibi göstermektedirler. Bu acıyı Müslümanların duyarlı olanları iliklerine kadar duyuyor."

Memiş Hoca Memişçe, nam-ı diğer Medyum Memiş, Noel,Christmas ve yılbaşı kavramlarını birbiri yerine kullananlardan olmuş. Güneş Gazetesi’nde 31 Aralık 2013 günü yayınlanan “Yeni yıla nasıl girmeliyiz?” başlıklı yazısından:

Birincisi Christmas kutlamaları, yılbaşı eğlenceleri bizim dinimizde olmadığı gibi, aslında kültürümüzde de yoktur.
Ama bilhassa 1940'lardan bu yana "yeni yıla giriyoruz" adı altında ülkemizde kutlamalar
yapılıyor.
Bence aslında yeni yılı şöyle kutlamalıyız.
Bir insan kendisini inzivaya çekip, "Ben bir yıl boyunca neler yaşadım, ticaretimde zarar mı ettim, kâr mı ettim, yapmış olduğum görevlerde vicdanen rahat mıyım, kimleri mutlu ettim, kimlere zarar verdim, kimlere faydalı oldum" diyerek kendisini sorgulamalıdır.
Sonra ise yeni yıla, yani 2014 yılına pozitif mutlu olarak ve ayrıca takvim olarak yeni yıla girdiğimizde, "Yarabbi yeni yılda bana ve sevdiklerime sağlık ve sıhhat ver, işlerimi rast getir, rızkımı bollaştır, devletimize milletimize huzur ve saadet ver" diye girebiliriz.
Sevgili okuyucularım; eğer doğruyu konuşmak gerekir ise; alkol, uyuşturucu, kumar ve dansözlü eğlenceler dinimizde kesin olarak haramdır.
Bizler mutlaka ALLAH'ın yasaklamış olduğu haramlardan kaçınmalıyız.
Bazı insanları görüyorum; yılbaşında evlerini süslemek için, ellerinde Noel Baba figürü almış götürüyorlar. Halbuki bu insanların bir çoğu kendi babasına, annesine belki bu kadar düşkün değil ve kıymet vermiyorlardır.
Noel Baba denilen zat aslında bir papazdır. Nasıl olur da bu yanlışlığa düşüp, bir papaza kıymet verip, kuklası ile evlerimizi süslüyoruz.
Yeni yıla zil zurna alkol alıp yerlerde sürünerek girmekte doğru değildir.

Zabit Durmuş, Referans Gazetesi’nde 30 Aralık 2015 günü yayınlanan “Müslüman Yılbaşını Kutlayamaz” başlıklı yazısının giriş cümlesinde konuya ilişkin bilgi eksikliğini aşikâr etmiş:

"Yılbaşı yâda noel olarak ifade edilen günün İslam kültüründe hiçbir yeri yoktur."

Yavuz Bahadıroğlu, Yeni Akit Gazetesi’nde yayınlanan “Bugün Hicrî yılbaşı” başlıklı 14 Ekim 2015 tarihli yazısında yılbaşı akşamları Noel Baba’ya çorap koklatıldığını ifade etmiş:

"Miladi Takvim’in yıldönümlerinde de kırıp dökmeyi sürdürüyorlar.
Kavga, gürültü, şamata, taciz kıyamet! Tedbirlere rağmen bir türlü önlenemeyen ağaç katliamını, envai çeşit çam devirmeleri ve Noel Baba’ya çorap koklatmaları hesaba bile katmıyorum. 
Yıl değişimi ise bu da yıl değişimi, yılbaşı ise bugün de yılbaşı!..
Ama Milâdi yılbaşılarda olduğu gibi, şamatalı-kavgalı, gürültülü-patırtılı değil..."

Cübbeli Ahmet Hoca da Vahdet Gazetesi’nde 25 Aralık 2014 günü yayınlanan “Yılbaşında hindi yemek caiz değil” başlıklı yazısında Hz. İsa’nın doğum gününü temsil eden Noel ile yılbaşı gecesinin ayrımına varamamış:

YE­Nİ YIL KUT­LA­MA­SI ŞİRK ME­RA­Sİ­Mİ
İsa (Aley­his­se­lâm)ın doğ­du­ğu gün­de ona rah­met oku­ma­nın, sa­da­ka ve­rip ru­hu­na gön­der­me­nin, Ku­r’­an oku­yup he­di­ye et­me­nin (ki öl­me­miş­tir ken­di­si ama ru­ha­ni­ye­ti­ne gi­der) bun­da bir sı­kın­tı yok.
Ama İsa (Aley­his­se­lâm) nor­mal bir pey­gam­ber de­ğil. Ya­hu­di­ler Mu­sa (Aley­his­se­lâm)a tap­mı­yor ama Hris­ti­yan­lar İsa (Aley­his­se­lâm)a ta­pı­yor. On­dan do­la­yı bu şirk me­ra­si­mi olu­yor. Ku­r’­ân-ı Ke­rîm: “Al­lah üçün üçün­cü­sü­dür di­yen­ler mu­hak­kak kâ­fir ol­muş­lar­dı­r” (Mâi­de Sû­re­si:3) di­yor. Ba­ba, oğul, kut­sal ruh bu ne­dir?! Mer­yem an­ne­mi­zi de bü­yük if­ti­ray­la Al­la­h’­ın ha­nı­mı yap­mış­lar. Ha­şa! Tam bir şirk me­ra­si­mi!
Do­la­yı­sıy­la me­se­le Haz­re­ti İsa (Aley­his­se­lâm) ın do­ğu­mu­nun kut­lan­ma­sın­dan ile­ri geç­miş, ona ta­pın­ma, Al­la­h’­ın oğ­lu ol­du­ğu id­di­ası bo­yu­tu­na ulaş­mış­tır ki, bu da şirk­le­rin en bü­yü­ğü­dür. İh­las Sû­re­si sırf bu­nun için na­zil ol­muş­tur. “O Al­lah do­ğur­ma­dı ve doğ­rul­ma­dı.” Do­ğur­ma­dıy­sa oğ­lu yok. Doğ­rul­ma­dıy­sa ana-ba­ba­sı yok. Bi­zim ih­la­sı­mı­zın, ima­nı­mı­zın te­me­li “Do­ğur­ma­dı ve doğ­rul­ma­dı­” il­ke­si­dir. 
Sen şim­di bu nok­ta­da “Al­la­h’­ın oğ­lu va­r” di­yor­san, Al­la­h’­a şirk ko­şu­yor­sun. Bun­lar bu ka­fa­dan­dır. Al­lah ıs­lah et­sin. Bun­la­rın kut­sal say­dı­ğı ge­ce Haz­re­ti İsa (Aley­his­se­lâm)ın do­ğu­mu­nu kut­la­mak­tan ile­ri ge­çip ona ta­pın­ma­la­rı­na dön­müş­tür. Ya­ni bu olay mev­lit me­ra­si­min­den çık­mış ve şirk me­ra­si­mi­ne dön­müş­tür.
Şirk me­ra­si­mi de ol­du­ğu za­man se­nin bu­na ka­tı­lıp kut­la­man teh­li­ke. Bu hu­sus­ta bir­çok aye­ti ke­ri­me var. “Ey inan­mış kul­lar sa­kın Ya­hu­di ve Hris­ti­yan­la­rı dost edin­me­yin.” (Mâi­de Sû­re­si:51)

Hikmet Köksal, Türkiye Gazetesi’nde yayınlanan 28 Aralık 2014 tarihli “Geyikli sahtekâr” başlıklı yazısında Noel Baba’nın yılbaşında hediye dağıttığını sandığını gözler önüne sermiş:

"Noel Baba hikâyelerinin boy gösterdiği; Hıristiyanlık propagandasının diz boyu olduğu aralık ayının sonuna geldik. Kuzey Kutbu'ndaki evinden her yılbaşında hareket edip Ren geyiklerinin çektiği kızaklarla uçarak dünyayı dolaşıp, bacalarından girdiği evlerdeki çocuklara hediyeler dağıttığı safsatasına konu edilen bu iskambil kâğıdı papazı kılıklı herif kimdir?"

Ahmet Zeki Gayberi, Milat Gazetesi’nde yayınlanan 31 Aralık 2012 tarihli “Yılbaşı mı, yol sonu mu?” başlıklı yazısında yılbaşı ile ‘Christmas’ın farklı günler olduğunun farkında olmadığını okurlarına göstermiş:

"Sevgililer Günü (Saint Velantine) veya Yılbaşı (Merry Christmas) gibi ‘şirin’ özel gün cinlikler de oluyor bu malların içinde Maya Takvimi gibi felaket senaryoları da!"

İsmail Özcan, Zaman Gazetesi’nde 31 Aralık 2005 tarihinde yayınlanan “Yılbaşı üzerine çarpıcı iki yazı” başlıklı yorum yazısında, Hz. İsa’nın doğum yıl dönümünün 31 Aralık tarihi olduğunu iddia etmiş. Doğru bilginin 25 Aralık olduğunun farkında olmadan yorum yazısı döşenmiş bir de:

"Milâdî yılbaşı, sıra dışı (ulü'l-azm) bir peygamber olan Hz. İsa (as)'nın doğum yıldönümüdür. Böyle bir yıldönümü için tercih edilen, sergilenen etkinlikler, davranışlar hiçbir şekilde bir peygamberin saygınlığı ile bağdaşmıyor. Çünkü bu etkinlikler, yılbaşı dolayısıyla içine girilen bu psikoloji; yeni bir yılı idrak etme sebebiyle gülmek, eğlenmek; beklentilerin gerçekleşmesini ümit etmek; ziyaretler yapmak, hediye alıp vermek gibi masum duygu ve çabaları çok aşıyor. Ölçüsüz ve sınırsız alkol tüketildiği, kumar tutkusunun zirveleri aştığı, bunlara bağlı, bunların sonucu olan olumsuzlukların doruklara tırmandığı bir zamanı simgeliyor."

Habervaktim yazarlarından Ahmet Doğan İlbey, 31 Aralık 2013 tarihli “Yılbaşı Kutlama Pespâyeliğini M. Kemal Resmîleştirdi” başlıklı yazısında, Noel ve yılbaşı kutlamaları arasındaki kafa karışıklığını köşesinde resmetmiş, Noel kutlamalarını yılbaşı kutlaması sanıp okurlarına birtakım yorumlar aktarmayı denemiş:

"Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi”nde anlatılan azınlıkların yılbaşı kutlamaları, Batılılaşma yanlısı olanların yılbaşına nasıl meylettiğine dair ipuçları veriyor: “19. asırda oda oda kiraya verilme saikiyle en fazla da Musevî azınlık tarafından yaptırılan ve bu özelliğinden dolayı da Müslüman Türklerce ‘Yahudihâne’ olarak adlandırılan apartmanlar Noel kutlamaları’nın yapıldığı mekânlardı. Buralardaki kiracı Hıristiyan ekalliyet, Noel'e karşı olan Yahudi ev sahiplerinin evinde Noel kutlarlar, İstiklal Caddesi'nde ‘Noel alayları’ düzenlerlerdi. Bunlardan bazılarının fazlaca çan çalmaları ve sair taşkınlık yapmaları nedeniyle zaman zaman Müslüman halk ya da kamu otoritesinin müdahalesiyle karşılaştıkları da olurdu.”"

Halime Gürbüz, Türkiye Gazetesi’nde yayınlanan 30 Aralık 2011 tarihli “Pembe Zamanlar” başlıklı yazısında Noel Baba’nın yılbaşı gecesi ziyaretlerde bulunduğunu belirtme hatasına düşmüş:

"Yılbaşı diye evine köyüne, beynine, kalbine elin adamını, pardon Santa Klaus'unu alıyorsan o senin bileceğin iş. Belli... Ancak... Küçücük çocuklara "Bak Noel Baba, sana hediyeler getirecek" dendiğini duyunca, alışveriş merkezlerinde ve sokaklarda çocukları Noel Babaların kucaklarına verildiğini görünce tıkanıyorum!.. Yurdumun 'Noel Baba'ları da zaten bir deri bir kemik (promosyon ücretli gariban gençler), beyaz sakal ve kırmızı şapkanın arasını full kaplayan dört parmak kara kaş!.. Bir de babamızın helâli 'Noel Anne'ler dolanıp durdu ki bu da sözün gerçekten tükendiği yerdir."

Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye Nasihat Rivayeti ve Köşe Yazarları

Sanal alemde, Osmanlı Devleti’nin manevi kurucusu Şeyh Edebali’nin devletin banisi Osman Bey’e nasihatini içerdiği iddia edilen bir metin dolanmakta:

“Ey oğul! Beysin… Bundan sonra öfke bize; uysallık sana, güceniklik bize; gönül alma sana, suçlama bize; katlanma sana, acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana, geçimsizlikler bize, çatışmalar bize, anlaşmazlıklar bize; adâlet sana, kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana.

Ey oğul! Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana, üşengeçlik, uyuşukluk bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana. Ey oğul sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma: İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.

Ey oğul! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı Allahu Teala yardımcın olsun, beğliğini kutlu kılsın; hak yoluna yararlı kılsın; ışığını parıldatsın, uzaklara iletsin; sana yükünü taşıyacak güç ayağını sürçtürtmeyecek akıl versin”

***

Osmanlı Devleti’nin kuruluş ülküsünün menkıbevî bir dille resmedildiği bu metin, bazılarınca gerçekten tarihi karakterlerin ağzından çıkmış gibi kabul görmekte.

Şeyh Edebali’nin 700 yıl önce Osman Gazi’ye verdiği nasihatlerin kayıtlı olmasını biz de çok isterdik. Ancak, farklı versiyonları bulunan bu nasihat metni Şeyh Edebali’ye atfedilmesine rağmen aslında Tarık Buğra’nın 1983 tarihinde yayınlanan “Osmancık” adlı romanından bir alıntıdır.

Tarik Bugra Osmancik romani

Romandan yapılan alıntı da zamanla çeşitli versiyonlar kazanmıştır. Son dönemde bazı metinlerde “çağları aşıp geldiği iddia edilen metnin” daha uzun versiyonları paylaşılmaktadır:

EY OĞUL!
İNSANI YAŞAT Kİ, DEVLET YAŞASIN
Ey Oğul!.. Beysin, bundan sonra öfke bize; uysallık sana. Güceniklik bize; gönül alma sana. Suçlamak bize; katlanmak sana. Acizlik, yanılgı bize; hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana. Kem göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana.
Ey Oğul!.. Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.
Ey Oğul!.. İnsanlar vardır şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki, dünya sandığın kadar büyük değildir. Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür.
Bu yolda nazarımızı sonsuzluğa dikip; büyük yürümek ve büyük ölmek gerek. Bu yolda hırs, diken; benlik ve kibir, engeldir oğul. Sakın hâ kendine takılmayasın ve kendinde boğulmayasın.
Teklik sadece Allah’a mahsustur, tek başına karara durup hoyrat dünyanın dayanılmaz ağırlığını kaldırmayasın. İşlerini ehil kişilerle, ehil kişilere danışarak tutasın. Danışırsan yol alırsın, danışmazsan yolda takılıp kalırsın oğul.
Oğul! Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin; ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen, sabah rüzgârında savrulup gidersin.
Bir dem gelir bir tekmeyle dünyaları yıkacak olursun. Bir dem gelir yerdeki karıncaya mağlup olursun.
Güç hayvanda bile mevcut. Akıl sadece anahtar. Anahtara takılmayasın. Aslolan anahtarın açacağı kapılardır. Kapıların ardında hazineler, kapıların ardında sır vardır. Sırlar ki, ebedî muştuları koynunda barındırır; sonsuza kavuşturur. Aklını kullanıp dünyadayken Cennet’in kapılarını aralayasın oğul.
Öfken ve benliğin bir olup aklını yener!
Dâima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın. Azminden dönmeyesin. Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil. Her işin gereğini vaktinde yap.
Öfke ateş, öfke âfet, öfke şeytandır oğul. İnsanoğlu dağları devirir; ama öfkesine mağlup olabilir. Öfkeyle savaşı daima taze tutmak gerekir.
Sabırsız olmaz oğul. Sabırsız menzile varılmaz. Kaf Dağı’na sabırsız ulaşılmaz.
Vazifen çetin, yükün ağırdır oğul. Hizmette önde, ücrette geride olasın. Vazifenin en ağırına tâlip olmaktan kaçınmayasın. Vazifenin ağırlığı Yaradan’ın kullarına ihsânıdır.
Oğul, açık sözlü ol!.. Her sözü üstüne alma, gördüğünü söyleme, bildiğini bilme, sözünü unutma, sözü söz olsun diye söyleme.
Bizler nefreti eritmek için, muhabbetin asâletini dünyaya yeniden hâkim kılmak için çıktık yola. Bu yolda utanacak bir şeyimiz yoktur. Muhabbet yolunun gizlisi saklısı yoktur oğul.
Ama altının değerini sarraf bilir; sözünü muhatabına göre ayarlayasın. Câhilin karşısında altınlarını çamura atmayasın.
Yiğit olan kördür, kötülüğü görmez. Sağırdır, kem sözü işitmez. Dilsizdir, her ağzına geleni demez. Bildiğini de her yerde ayaklar altına sermez. Yunus gibidir o; yüreği muhabbete, gönül ibresi hakikate ayarlıdır. O bir defa söz verdi mi, onu nâmusu bilir. (…)
Sevildiğin yere sıkça gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibarın kalmaz. Düşmanını çoğaltma, haklı olduğunda kavgadan korkma! Bilesin ki; atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler!
Her şeyin ortası makbuldür, sevginin de. Sevdiğini gereğinden fazla sevmeyesin. Sevgini de, sadece yüreğinin eline vermeyesin. En çetin imtihan “sevgi”yle olanıdır. “Kişi ne kadar bahâdır olsa da, muhabbete tuş olur” diyen atanın sözünü aklından çıkarmayasın. Böyle imtihan olmamak, istikbalde neslinden utanmamak için gecelerin bağrında, seherlerin aydınlığında duaya durasın. Senin ideallerin ve geleceğe dâir hedeflerin var oğul!..
Gönül adamı ömrünü boşa harcamaz, yüreğini ucuza satmaz, edep tâcını başından almaz. Gönül erinin her zaman yüzü yerde, gönlü göktedir. Haklı olduğunda kavga vermesini bilir. Kavgayı sadece bileğiyle değil, ilmiyle ve yüreğiyle yapmasını bilir.
İyiliğe kötülük, şer kişinin kârı,
İyiliğe iyilik her kişinin kârı,
Kötülüğe iyilik, er kişinin kârı’ymış oğul.!
Ey Oğul!.. Üç kişiye acı: Cahillerin içindeki âlime... Zengin iken fakir düşene... Hatırlı iken itibarını kaybedene...
Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.
Osman!.. Sen bizim rüyâmız, sen bizim devâmız, sen bizim duâmızsın oğul. Dâima başın dik, alnın ak, gönlün pâk olsun.
Ey Oğul!.. Zümrüt-ü Ankâ’nı iyi seç ki, Kaf Dağı sana yakın olsun. Yolun ebediyete kadar açık olsun.
Ey Oğul!.. Yolun uzun, işin çetin, yükün ağır. Allah-û Teâlâ (cc) yardımcın olsun.

***

Kitaptaki metinde Osman Bey için -adından da anlaşılacağı üzere- “Osmancık” hitabı kullanılır. İnternette paylaşılan metinlerde ise Osmancık yerine daha oturaklı bir şekilde “Ey oğul” hitabı yer almaktadır.

Söz konusu metnin Osmancık adlı kitapta geçtiğini, kitabın tanıtım yazısı da tasdik etmektedir:

"Osmanlı'nın sırrı nedir" sorusunun cevabını arayan yazarın Osmanlı kuruluş döneminin dinamiklerini ve felsefesini bugünkü dille inşa ettiği romandır. Duvarları süsleyen "Ey Osmancık; beğsin. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana; güceniklik bize, gönül alma sana; suçlama bizde, katlanma sende; bundan böyle, yanılgı bize, hoş görmek sana; aciz bize, yardım sana; geçimsizlikler, uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar, çatışmalar bize, adalet sana; kötü göz bize, şom ağız bize, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey Osmancık bundan böyle, bölmek bize, bütünlemek sana; üşengenlik bize, gayret sana; uyuşukluk bize, rahat bize, uyarmak şevklendirmek, gayretlendirmek sana" gibi sözler bu kitabın eseridir."

Beyaz Tarih’in söz konusu nasihat metnine ilişkin açıklaması ise şu şekildedir:

Bu nasihatler, Osmanlı kuruluş devriyle ilgili ilk dönem kaynaklarında yer almayıp sonradan zâviyedeki şeyhlerden birisi tarafından vasiyet diye formüle edilmiş olabilir. Bu rivayetin Osmanlı son dönemlerinde gündeme gelmesinin ise II. Abdulhamid(1876-1909) devrinde İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarı esnasında tarihî şahsiyetleri abideleştirerek halka Osmanlı kökenlerini hatırlatmak amacıyla kuruluş devri figürlerini yeniden canlandırma politikasıyla ilintili olduğu söylenilebilir. Nitekim yine bu devirde millî kökenlerin vurgulanması amacıyla Ertuğrul Gazi’nin mensup olduğu Kayılar’ın Karakeçili aşiretinden Türkmenler’in oluşturduğu “Ertuğrul Süvari Alayı/Söğütlü Maiyet Bölüğü” adlı saray muhafız alaylarının tertibi, Ertuğrul sancağına bağlı Karacaşehir köyüne söz konusu aşiretin iskânı ve Osmanlı kuruluş devrine ait pek çok şahsiyetin türbesinin restorasyonu da bu propagandayı pekiştirmiştir.”

Beyazperdeye aktarılan versiyona şu bağlantı aracılığıyla ulaşılabilmektedir.

Öte yandan, bazıları Şeyh Edebali’nin nasihat metninin yazılı olduğunu ve yüzyıllardır değişmeden günümüze geldiğini iddia etmektedir:

“Ünlü Osmanlı tarihçisi Cenabi’nin “Cenabî Tarihi” adıyla da bilinen “el-Hâfilü’l-Vâsıt ve Aylemü’z-Zâhirü’l-Muhît” adlı Arapça eserinin Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlı bir nüshasında bulundu. Mustafa Cenabi, 1540-1590 yılları arasında yaşamıştır, kendisi bütün kaynaklara göre Arap’tır, ondan önce kimse Edebalı’nın böyle bir vasıyetinden söz etmemiştir. Yüz yıllardır değiştirilmeden günümüze gelen Şeyh Edebalı’nın Osman Bey’e nasihatının, Mustafa Cenabi’ye göre tam metni var. Cenabi kitabında tam metne yer veriyor.”

1540-1590 yılları arasında yaşayan Mustafa Cenabi öncesinde bu metnin izine rastlanılmamıştır. Kuruluş Devrinden günümüze değin kayıtlı bir metin kalmamışken bu nasihat metninin kalmış olmasını gerçekten çok isteriz. Ancak, Mustafa Cenabi böylesi bir metne eserinde yer vermişse bile, yaklaşık 3 asır aradan sonra yazılı şekilde tek kaynakta görünmesi kuşku doğuruyor. Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrini aktaran Áşıkpaşazáde, Şükrullah ve Nişancı Mehmed Paşa gibi önde gelen tarihçilerin eserlerinde bu nasihat metninin izine rastlanmamıştır. Ayrıca, Tarık Buğra’nın romanının yayınlanmasına değin de bu metin hiç dillendirilmemiştir (Tarık Buğra, el-Hâfilü’l-Vâsıt ve Aylemü’z-Zâhirü’l-Muhît adlı eserinden haberdar mıydı bilemiyoruz). Mustafa Cenabi’nin eserinde yer alan metnin doğruluğu ispatlanamamış, önemine rağmen Arapçası dahi kamuoyuyla paylaşılamamıştır henüz. Ayrıca, şu an paylaşılan metnin birebir aynısı olduğu da net değildir. “Osmancık” romanının yayınlandığı 1980 yılı öncesinde bu nasihat metninin gündeme gelmemesi de ilginç bir noktadır. Son tahlilde, anlam itibarıyla her ne kadar büyük bir esin kaynağı olsa da, Şeyh Edebali tarafından verildiği iddia edilen öğütler rivayetin ötesine geçememektedir.

Köşe yazarlarımız da bu yaygın yanlışlığı tekrarlamaktan geri kalmamış. Daha önce “Muhtesip”, bu konuyu aktarmıştı; ancak, son dönemdeki yazılarla birlikte örnekleri derleyelim istedik:

Ekrem Kızıltaş, Takvim Gazetesi’nde 16 Haziran 2016 günü yayınlanan “Atın İyisine Doru” başlıklı köşe yazısında, Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye nasihat hakkında bu yanlışa düşmüş:

"Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye yaptığı meşhur nasihati hemen hepimiz biliriz. 'Ey oğul' diye başlar nasihat ve "Beysin... Bundan sonra öfke bize; uysallık sana, güceniklik bize; gönül alma sana, suçlama bize; katlanma sana, acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana..." şeklinde devam eder. Edebali, adı üzerinde 'Şeyh' olmanın yanında Osmanlı'nın da ilk kadısı yani müftüsüdür. Osmanlı Devleti'nin manevi kurucusu kabul edilen bu zatın Osman Gazi'ye nasihatinin hemen her cümlesi de bilgi ve hikmet doludur. Şimdilerde başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere, Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye nasihatini baş tacı ettiklerini bildiğimiz devletimizin tepe yöneticileri içeriden ve dışarıdan birçok nasihate maruz bırakılmak isteniyorlar. Edebali'nin yaptıkları ile mahiyet ve niyet açısından uzaktan yakından alakası olmayan bu nasihatler, devlet işlerinin birilerinin arzu ettiği şekilde yürümesini temin sadedinde yapılıyor tabii ki..."

Ahmet Taşgetiren’in Star Gazetesi’nde yayınlanan 12 Kasım 2015 tarihli “Başbakan’ın önceliğini anlamak” başlıklı yazısından:

O zaman da Ak Partinin öncü kadrosu Şeyh Edebali’nin Osmanlı Beyliğinin başına geçen Osman Gazi’ye yaptığı tavsiyeyi hatırlamıştı. Şöyle diyordu Şeyh Edebali:
...nasihat metni...

Yavuz Bahadıroğlu’nun Yeni Akit Gazetesi’nde 7 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “”Herkes Sakin Olmalı” başlıklı yazısından:

Bakın, Osmanlı Devleti’nin manevi kurucusu sayılan meşhur ahi şeyhlerinden Şeyh Edebali, Osman Gazi’ye öğütlerinde ne diyor: 
“Bundan sonra öfke bize, uysallık sana...
“Güceniklik bize, gönül almak sana... 
“Suçlamak bize, katlanmak sana...
“Acizlik bize, hoş görmek sana... 
“Anlaşmazlıklar bize, adalet sana...
“Haksızlık bize, bağışlamak sana...
“Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz...
“Ey oğul, insanı yaşat ki, devlet yaşasın!” 
Hadi “Şeyh Edebali öğütleri”ni kısaca şerhe çalışalım...

Yavuz Bahadıroğlu, bahse konu öğütlere 9 Eylül 2014 tarihinde yayınlanan “Tarihten devlet-millet öğütleri” başlıklı yazısında tekrar değinmiş:

Osmanlı Tarihi’nde “vasiyet” ve “öğüt”lerin çok önemli bir yeri var…
Bunların en meşhuru hiç kuşkusuz Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye öğütleridir ki, kuruluşundan itibaren Osmanlı Devleti’ne istikamet veren prensiplerin temelini teşkil etmektedir…
Bu öğütlerin pek çoğu bugün için de geçerli ve gereklidir: Eski öğütler, gerekdevlet yöneticilerine, gerekse “kanaat önderleri”ne hâlâ yol göstermektedir…
“Ey oğul, artık beysin” diye başlıyor, Osmanlı Devleti’nin çekirdeğiniOsman Gazi’nin varlığında devlete dönüştüren “manevi lider” Şeyh Edebali…
...nasihat metni...

Yeni Asır Gazetesi’nden Mehmet Demirci’nin, 13 Kasım 2015 tarihli “Seçimi sindirmek” başlıklı yazısından:

Edebali'nin Osman Gazi'ye dediği gibi: "Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Gücengeçlik bize, gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Geçimsizlik, uyumsuzluk, anlaşmazlık bize, adalet sana."

Ahmet Demirbaş, Türkiye Gazetesinde 27 Ocak 2017 günü yayınlanan “Anayasa olarak kabul edilen vasiyetname!..” başlıklı yazısından:

"Osman Gazi'nin, oğlu Orhan Bey'e bıraktığı vasiyetnameye bütün Osmanlı sultanları, candan sarılmış; üç kıtaya yayılan devletin altı asır hiç değişmeyen anayasası olmuştur."

...

Büyük Allah adamlarından Şeyh Edebali hazretleri, damadı Osman Gazi'ye buyurdu ki: 

"Ey oğul, artık Beysin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Güceniklik bize gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik bize hoşgörmek sana, anlaşmazlıklar bize, adalet sana, haksızlık bize, bağışlamak sana. Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. Ey oğul, işin ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. Allah yardımcın olsun."

Naci Cem Öncel, Hürriyet Gazetesi’nde 2 Kasım 2014 tarihinde yayınlanan “Kerbela’dan İş Kazalarına (6 Perdelik Temsil)” başlıklı yazısında “muhtemel” ifadesini kullanarak hatadan kurtulmuş:

Elbette Müslüman toplumlarda saltanatın gücü karşısında insanı savunan çok sayıda isim vardı. Örneğin, Şeyh Edebalı'nın Osman Gazi'ye o -muhtemel- nasihati bile, bu yönde bir çaba olarak okunabilir: "Devleti yaşat ki, insan yaşasın".

Yeni Akit köşe yazarlarından Şevki Yılmaz’ın “Dedemizden Başbakanımıza ve başkanlarımıza tarihi mektup!” başlıklı 20 Şubat 2014 tarihli köşe yazısından:

Osmanlı İslam Devletinin Manevi Lideri Şeyh Edebali Hazretlerinden, Osmanlı’nın banisi, kurucusu Osman Gazi’ye nasihatlarını içeren mektubunu, Müslümanların geleceği adına önemli bir tarihi süreçten geçtiğimiz bir dönemde, önce kendi nefsimize, sonra da ilgili makam sahipleri kardeşlerime, sevgimizin ve Hakkı tavsiye görevimizin gereği arz etmek istiyorum.

...Nasihat metni...

Rahim Er, Türkiye Gazetesi’nde 29 Ağustos 2014 günü yayınlanan “Şeyh Edebali Hazretlerinin Atam Osman Gazi’nin Şahsında Devlet Reislerine Vasiyetidir” başlıklı yazısında, Şeyh Edebali’nin söz konusu öğütlerini devlet yöneticilerine vasiyet halinde aktarmış.

Zeki Ceyhan’ın Milli Gazete’de 19 Mayıs 2014 tarihinde yayınlanan “Şeyh Edebali ne demişti” başlıklı yazısından:

Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e dediklerini bir kez daha hatırlamaya ve hatırlatmaya ne dersiniz? Evet, asırlar öncesinin tavsiyelerine bugün de kulak vermek lazım! Öyleyse buyurun:
...nasihat metni...

Yeni Mesaj Gazetesi’nden Sabahattin Önkibar’ın “Şeyh Edebali ve Tayyip Erdoğan” başlıklı 14 Mayıs 2014 tarihli yazısından:

Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e öğütleri Türk-İslam devlet adamlarının yol haritası ya da yönetim manifestosudur ki bu mektuptaki öğütler Osman Bey kadar aynı milletin devlet adamları için de geçerlidir. Önce Edebali’nin malum öğütleri ile Tayyip Erdoğan’ın bilinen tepki ya da demeçlerinden birkaç örnek sunalım:
...nasihat metninin karşılaştırmalı versiyonu...

Muharrem Bayraktar’ın 12 Mayıs 2014 tarihinde Yeni Mesaj Gazetesi’nde yayınlanan “Ey Oğul! Hoş Görmek Sana!” başlıklı yazısından:

Ülkesinin baro başkanına EDEP'siz diyen başbakana Şeyh EDEBALİ'nin Osman Gazi'ye öğüdünden bir hatırlatma: 
...nasihat metni...

“Şeyh Edebali’den Çağları Aşan Nasihat” başlıklı Sabri Gültekin tarafından hazırlanan yazı metni, 28 Mart 2014 tarihinde Milat Gazetesi’nde yayınlanmış:

Şeyh Edebâli’yi daha iyi tanımak ve Osmanlı’nın kuruluşundaki hizmetinin önemini anlayabilmek için, onun Osman Gazi’ye ve onun şahsında bütün sultanlara yaptığı nasihati bilmek gerek. Bu nasihatten herkesin alacağı ders vardır.

...Nasihat metni...

Sedat Laçiner’in Star Gazetesi’nde 10 Eylül 2013 tarihinde yayınlanan “Ben kötüyüm sen iyi mi?” başlıklı yazısından:

Ben bunları söylerken eminim bazıları Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye öğüdü olarak efsaneleşmiş cümleleri hatırlatacaklardır ve yöneticilerin daha sabırlı olması gerektiğini iddia edeceklerdir. Doğrudur, yöneticiler daha sabırlı ve eleştirilere daha açık olmalıdırlar. Ancak Şeyh Edebali’nin “Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana....” sözlerinde ifadesini bulan tarzda bir yönetici tanımı günümüz demokrasilerine pek uymaz.

Yavuz Semerci, Habertürk Gazetesi’nde 1 Haziran 2013 tarihinde yayınlanan “Kendini hatasız sanmak” başlıklı yazısında bahse konu öğüdü “Şeyh Edebali’den Osman Gazi’ye tavsiye” notuyla yayınlamış.

Uğur Dündar, hatayı bir adım öteye taşıyarak Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e nasihatini yazdığını iddia etmiş Sözcü Gazetesi’nde yayınlanan 7 Haziran 2013 tarihli “Ey Tayyip Erdoğan” başlıklı yazısında:

Bu­gün bir­den­bi­re ak­lı­ma, Şeyh Ede­ba­li­’nin Os­man Be­y’­e yaz­dı­ğı o meş­hur na­si­hat gel­di. Zi­ra bü­yük İs­lam ila­hi­yat­çı­sı, din bil­gi­ni, Ahi Şey­hi, İn­san-ı Ka­mil ve bir an­lam­da Os­man­lı Dev­le­ti­’nin fi­kir ba­ba­sı olan Şeyh Ede­ba­li­’nin, da­ma­dı Os­man Be­y’­e yaz­dı­ğı na­si­hat, bir ib­ret der­si ni­te­li­ğin­de.
Bu­gün bu na­si­hat­ten ba­zı bö­lüm­le­ri siz­ler­le pay­la­şı­yo­rum.
Çün­kü Şeyh Ede­ba­li­’nin çok an­lam­lı söz­le­ri­ni, ben­li­ği­ni ki­bir ve ik­ti­dar sar­hoş­lu­ğu­na tes­lim eden­le­re ha­tır­lat­mak is­ti­yo­rum.
Na­si­hat “Ey Oğul!” di­ye baş­lı­yor.
Ben “Ey Oğu­l”­u çı­ka­rıp ye­ri­ne “Ey Tay­yip Er­do­ğan!” yaz­dım.
Ha­tır­lat­mak biz­den, bü­yük bil­ge­nin na­si­ha­ti­ne ku­lak ve­rip ver­me­mek on­lar­dan!..
...nasihat metninin uyarlanmış hali...

Can Dündar da bu hataya düşenlerden. Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan 12 Şubat 2012 tarihli “Dindar bir nesil sayılmasak da…” başlıklı yazısında Şeyh Edebali’ye atfedilen sözleri aktarmış:

Oysa ne demişti Şeyh Edebali:
“Ey oğul! Beysin. Şimdi yanılgı bize, hoşgörmek sana... Geçimsizlik bize, adalet sana...”

Yeni Mesaj Gazetesi’nden Oğuz Köroğlu ise, 22 Ocak 2012 tarihli “Nereden geldiğini unutma ki Nereye gideceğini unutmayasın” başlıklı yazısında, daha da ileri giderek, bahse konu nasihatnamenin aslında bir vasiyetname olduğunu iddia etmiş:

Bu gerçeğin en anlamlı örneğini Şeyh Edebali Hazretleri'nin (2), Osman Gazi'ye Vasiyetnâmesi'nde görebilmek mümkündür. Çoğumuz bilir bu vasiyetnameyi. Özellikle de siyasilerimiz… Lakin, gerek toplum hayatında gerekse devlet yönetiminde tarihî kaynakların değerini takdir edemeyenler için bu tür nasihatnemeler, zihinlerde hoş bir hatıranın ötesine geçememektedir malesef. Oysa ki, geçmişte atalarımıza her zaman ilham kaynağı olan ve devletin bekasına yön veren en önemli işaret taşları, mana sultanlarının gönüllerinden kopan bu hikmet dolu sözler olmuştur. 
Tarih boyunca "İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın" veciz sözüyle ismi hafızalara kazınan Şeyh Edebali Hazretlerinin, üzerinden asırlar geçmesine rağmen değerini hâlâ koruyan o meşhur vasiyetnamesi, özelde Osman Gazi için söylenmiş olsa da esasen tüm devlet ve millet büyüklerine hitap eden eşsiz bir nitelik taşımaktadır:

Mehmet Y. Yılmaz’ın Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “CHP’nin bir politikası var mı?” başlıklı 30 Haziran 2011 tarihli yazısından:

Şey Edebali’nin nasihatinin bir bölümünü burada tekrarlayacağım. Çünkü Başbakan belli ki bunları biliyor ama tam olarak içselleştirememiş, belki gazetede de yazılı olarak bir kez daha görürse işe yarar!
Şöyle diyor Şeyh Edebali:
...nasihat metni...

Nazlı Ilıcak’ın Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Şeyh Edebali’den Osman Gazi’ye” başlıklı 11 Eylül 2008 tarihli yazısından:

Şeyh Edebali hazretlerinin, Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi'ye verdiği nasihat, kulağımıza küpe olsun. "Ey Oğul, artık Bey'sin! / Bundan sonra, öfke bize, uysallık sana / Güceniklik bize, gönül almak sana / Suçlamak bize, katlanmak sana /... / Haksızlık bize, bağışlamak sana /.../ Güçlüsün kuvvetlisin, akıllısın, kelâmlısın! / Ama, bunları nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgârında savrulur gidersin / Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. / Daima sabırlı, sebatlı, idarene sahip olasın..."

Nazlı Ilıcak aynı hatayı başka yazılarında da yapmış:

Emine Uçak Yazar ise Zaman Gazetesi Yorum bölümünde 20 Temmuz 2010 tarihinde yayınlanan “Kadın STK’larla Açılım Toplantısı – Algıların yönetilmesi şart” başlıklı yazısından:

Üslubuyla ilgili kendisine hatırlatılan Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye vasiyetindeki 'öfke bize, uysallık sana' sözlerini ise, "Bir yanağıma vurana, öbür yanağımı uzatacak kadar koyun değilim." şeklinde cevap verdi.

Faruk Çakır’ın Yeni Asya Gazetesi’nde 16 Ekim 2008 tarihinde yayınlanan “Öfke bize, uysallık sana” başlıklı yazısından:

Şeyh Edebali, Osman Gazi’ye nasıl seslenmişti:
“Bundan sonra öfke bize; uysallık sana..
Suçlamak bize; katlanmak sana, hoş görmek sana...”
“Devlet”e öfke değil, hoş görmek yakışır...

Hayrullah Mahmud’un Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Geleceğin suçlusunu yetiştirmek” başlıklı 6 Haziran 2002 tarihli köşe yazısından:

Edebali Hazretleri'nin Osman Gazi'ye vasiyeti:
* Ey Oğul! Beysin... Bundan sonra öfke bize, uysallık sana... Güceniklik bize, gönül almak sana... Suçlamak bize, katlanmak sana... Acizlik bize, yanılgı bize, hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana...
*Ey Oğul! Bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana... Üşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek, sana...
*Ey Oğul! Sabretmesini bil. Vaktinden önce çiçek açmaz.
*Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.
*Ey Ogul! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. Tanrı yardımcın olsun!
Bilmem bu öğütlerden birileri ders alır mı?
O birilerinin kim olduğunu söylememe gerek var mı?