Etiket arşivi: Yalçın Bayer

31 Mart Vakasının 31 Mart 1909’da Gerçekleştiğini Sanan Köşe Yazarları Kulübü

31 Mart Vakası, 31 Mart 1909’da gerçekleşmemiştir.

31 Mart Olayı,  Rûmi takvime göre 31 Mart 1325’de, Miladi takvime göre ise 13 Nisan 1909 günü gerçekleşmiştir. II. Meşrutiyetin ilanının ardından çıkan ve Hareket Ordusu tarafından bastırılan ayaklanma, 31 Mart 1325’te gerçekleştiği için bu adla anılır. “31 Mart 1909” tarihi aslında 13 Nisan 1909 tarihinin Rumi takvimdeki karşılığıdır. 31 Mart 1909’da isyan ya da ayaklanma gibi bir olay olmamıştır.

Bu hakikate rağmen ısrarla bazıları, bu ayaklanmanın 31 Mart 1909’da gerçekleştiği ve bastırıldığı yanlış algısını sürdürür.

31 Mart olayının 31 Mart 1909’da gerçekleştiğini sanan köşe yazarlarını ifşa edelim:

Emin Çölaşan‘ın Hürriyet Gazetesinde 8 Kasım 1998 günü yayınlanan “10 Kasım bayramı” başlıklı yazısından:

"‘‘Atatürk'ün Bütün Eserleri’’nin birinci cildinde 1903-1915 yıllarına ait toplam 118 belge var. Örneğin o günlerin genç subayı olan Mustafa Kemal'in 31 Mart 1909 gerici ayaklanması dönemine ait iki not defteri gün ışığına çıkarılmış."

Emin Çölaşan aynı hatayı Mayıs 2013‘te de tekrarlamıştı.

“Tarihçi” Mustafa Armağan‘ın Yenişafak Gazetesinde 17 Temmuz 2016 günü yayınlanan “15 Temmuz’un bir benzeri 53 yıl öncesinde yaşanmıştı” başlıklı yazısından:

"Yeni planda darbe tarihi 31 Mart 1963 olarak belirlenmiştir. Neden 31 Mart? Anladınız tabii. Sultan 2. Abdülhamid'in devrilmesine giden yolu döşeyen 31 Mart 1909 isyanının miladi takvimle yıldönümüdür de ondan."

Mustafa Armağan 1963 yılındaki darbe girişiminde bulunanların kendisi gibi yanlış bilgiye sahip olduklarını iddia etmiş zımnen. 31 Mart’ın yıldönümünde darbe yapmak istiyordularsa miladi takvime göre 13 Nisan 1963’te yapmaları gerekirdi. Mesnetsiz bir iddia daha.

Yine Mustafa Armağan‘ın Zaman Gazetesinde 4 Temmuz 2010 günü yayınlanan “47 yıl önce bir darbeci albay idam edilmişti” başlıklı yazısından:

"Yeni planda darbe tarihi 31 Mart 1963 olarak belirlenmiştir. Neden 31 Mart? Anladınız kuşkusuz. Abdülhamid'in devrilmesine giden yolu döşeyen 31 Mart isyanının yıldönümüdür de ondan."

Soner Yalçın‘ın Hürriyet Gazetesinde 26 Temmuz 2009 günü yayınlanan “Osmanlı’nın Öcalan’ı Yane Sandaski” başlıklı yazısından:

"Birlikten, eşitlikten, özgürlükten bahseden İttihatçılar daha tam iktidar olamadan, İstanbul’da 31 Mart 1909 gerici ayaklanması patlak verdi."

Soner Yalçın aynı hatayı 31 Mayıs 2009 ve 27 Temmuz 2008 tarihli yazılarında da yapmış.

Çift “L”li enteLLektüel boyutunda ufukları açan Rahim Er‘in, Türkiye Gazetesinde 5 Nisan 2012 tarihinde yayınlanan “Darbe kirliliğinden arınmak” başlıklı yazısından:

"Sultan Abdülhamîd'in 33 yıllık iktidarı bir istikrar dönemidir. 31 Mart 1909'da tahttan hal edilmesi/devrilmesiyle birlikte Balkan Muharebesi, I. Cihan Harbi gibi harpler, siyasi suikastler ve darbeler yolu açılmıştır."

Kayahan Uygur‘un Akşam Gazetesinde 10 Haziran 2014 günü yayınlanan “Kılıçdaroğlu ‘turuncu devrim’i nasıl başlattı?” başlıklı yazısından:

"Aynı çevreler, 31 Mart 1909 ayaklanmasını ‘İngiliz yanlısı gerici hareket’ olarak nitelerler. Peki 31 Mayıs 2013 gerici ayaklanması ne yanlısı?"

Yalçın Bayer, Hürriyet Gazetesinde yayınlanan 13 Nisan 2012 tarihli “103. yılında 31 Mart ‘gerici’ ayaklanması” başlıklı yazısında paylaştığı metindeki hatayı fark edememişti:

"Bundan tam 103 yıl önce, Rumi takvimle 31 Mart 1325’te, bugün kullandığımız miladi takvimle 31 Mart 1909’da (13 Nisan) tarihimizin en büyük gerici başkaldırısı olan ‘31 Mart Ayaklanması’ patlak vermişti."

Ayaklanmayı miladi takvime göre 31 Mart’ta başlatıp, Rumi takvime göre tarih vermiş. Yanlış…

 

Ayşe Hür’ün Radikal Gazetesinde 20 Temmuz 2008 günü yayınlanan “1908 Devrimi’nin ilham kaynakları” başlıklı yazısından:

"Ancak bu ılımlı atmosfer de uzun sürmedi. 31 Mart 1909 Olayı’ndan sonra ülke padişahın mutlakıyetçi yönetiminden kurtulmuştu ama kendini diğer etnisitelerden üstün gören ‘millet-i hakime’ adına göstermelik bir meclis ve ordudan aldığı destekle ülkeyi perde arkasından istediği gibi yöneten İttihat ve Terakki’nin, daha doğrusu, onun içindeki küçük bir kliğin sultası altına girmişti."

Mehmet Bozkurt’un soL Haber’de 3 Nisan 2016 günü yayınlanan “31 Mart Gerici Ayaklanması: Analarınızın donları başınıza geçsin” başlıklı yazısından:

"31 Mart 1909’da (13 Nisan) başlayan gerici ayaklanmayı bastırmak için Selanik’ten İstanbul’a doğru yola çıkan İpek Fedaileri’yle beni tanıştıran, şimdi aramızda olmayan değerli ağabeyimiz, sevgili dostumuz Tevfik Çavdar olmuştur."

Yanlış. Rûmi takvime göre 31 Mart 1325’te, Miladi takvime göre ise 13 Nisan 1909’da.

Sabri Gültekin, Milat Gazetesindeki 13 Nisan 2015 tarihli “Ha Kızıl Sultan Ha Recep Tayyip Erdoğan” başlıklı yazısında miladi ve rumi takvime göre doğru tarihleri sunmasına rağmen yazısının ilerleyen bölümünde bu hataya düşmekten geri kalmamış:

"31 Mart 1909'da Ulu Hakan II. Abdülhamid Han'a “Kızıl Sultan” denilerek uygulanan çökertme operasyonu bu defa Erdoğan'a uygulanıyor; “Millet-i İslâmiye ve Ümmet-i Muhammediye”ye tam 106 yıldır göz açtırılmıyor."

Ekrem Buğra Ekinci‘nin Türkiye Gazetesindeki tarihli “İmparatorluğun mezarcısı oldular” başlıklı yazısından:

" İngilizler, 31 Mart 1909'da bir karşı darbe yapmak istedi. Beceremedi, ama hilafet gücü ile emperyalizme zarar veren Sultan Hamid'den kurtuldu."

Bülent Erandaç‘ın Takvim Gazetesindeki 31 Mayıs 2014 tarihli “31 Mart vakası 31 Mayıs Gezi” başlıklı yazısından:

"31 Mart 1909 kalkışmasında, Selanik'te Mason teşkilatlarınca kurulan İttihat ve Terakki, arkalarına İngiltere'yi alarak Sultan Abdülhamit'i devirmeye kalkıştılar. ."

Işık Kansu’nun Günay Güner’den alıntı yaptığı Cumhuriyet Gazetesinde 25 Haziran 2016 günü yayınlanan “Talan var mı, yok mu?” başlıklı yazısından:

“Topçu Kışlası, 31 Mart 1909 gerici kalkışmasının odağıdır. Bu gerici ayaklanmayı, komuta ettiği ve Selanik’ten ve Edirne’den, çoğu gönüllülerden oluşan Hareket Ordusu’yla yetişip bastıran üstün insan Mustafa Kemal’dir. Günümüzdeki düzeysiz isteklerin tek nedeni de kindar şiddette, Mustafa Kemal düşmanlığıdır.”

Sibel Yerdeniz’in T24’teki 24 Nisan 2013 günü yayınlanan “Bazı yaralar zamanla iyileşmez…” başlıklı yazısından:

"Meşrutiyet’e karşıt grupların ayaklandığı 31 Mart 1909 olayları sonrasında, Nisan ayında, büyük çoğunluğu Ermenilerden binlerce insanın öldüğü, daha düne kadar birlikte yan yana, dostça yaşayan insanların bir kaç gün içinde birbirlerini boğazladıkları o dehşet günleri…"

“Tarihçi yazar” Süleyman Kocabaş‘ın Yeni Şafak Gazetesinde 23 Eylül 2016 güü yayınlanan “Sultan Abdülhamid’de yanılanlar ve gerçekler” başlıklı yazısından:

"31 Mart 1909 Darbesiyle II. Abdülhamid işbaşından uzaklaştırılması, Osmanlı Devleti için asıl felaketlerin başlangıcı olmuş, “1909 Arnavutluk Seferi” denilen harbin yanında, 1911 Türk - İtalyan Harbi'nin, 1912 Balkan Harbinin çıkması ve Osmanlının I. Dünya Harbine sokulması, Osmanlı Devletinin sonunu getirmiştir"

M. Ali Kaya‘nın Yeni Asya Gazetesinde 8 Haziran 2007 günü yayınlanan “Bediüzzaman ve Ahrarlar” başlıklı yazısından:

"31 Mart 1909’da olaylardan Ahrar Fırkasını da sorumlu tutanlar her ne kadar bunu ispat edemedi iseler de, Bediüzzaman’ı yargıladıkları gibi yargılayarak, haksız şekilde cezalandırmışlardır."

Hasan Karakaya’nın Yeni Akit Gazetesinde 4 Nisan 2015 günü yayınlanan “31 Mart 1909’dan, 31 Mart 2015’e… Yine fitne, yine kaos!” başlıklı yazısı, hatalı başlığa sahipti.

 

* İşbu ihtisapta Muhtesip.com arşivinden faydalanılmıştır.

Yalçın Bayer ve Golf Sahasının Büyüklüğü

Yalçın Bayer, 20 Mayıs 2011 günü Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Havalar Tarım ve Turizmi Etkiliyor” başlıklı yazısında golf sahasının büyüklüğünü biraz karıştırmış:

"Bir golf sahası 700-1000 hektarlık bir çim sahada oynanıyor."

Bir golf sahası için ortalama 750.000 metrekare (75 hektar)  arazi yeterlidir. Dünyanın en büyük golf sahasına sahip olan Mission Hills Golf Club 141 hektar alana kurulmuştur. 

* Bu ihtisap daha önce muhtesip.com adresinde yayımlanmıştır.

Yalçın Bayer ve THY – Diyanet Yolsuzluk Avı

Hürriyet Gazetesi yazarlarından Yalçın Bayer, okurlarından gelen bilgileri ya da şikayetleri, gerekli incelemeyi yapmaksızın köşesinde aktarmakla ünlü malumunuz. Bu durumun belki de en komik örneği, 7 Ağustos 2015 tarihli “Milli irade ve ince ayar” başlıklı yazısında görülmekte:

"Türkiye'den dönerken THY 4 kişilik (çift pasaportlu) ailemi uçağa check-in yapamadı ve 'overbook' olduğunu söylediler. Yani THY koltukları iki kez satmış. Bu normal bir uygulama imiş. İçimizden sadece iki kişiye boarding kartı verdiler: Bana ve oğluma... Ne yapacağız diye kara kara düşünmeye başladık. Kapıya gidin, birilerini uçaktan indirme şansı olabilir, dediler. Nasıl oluyor bu diye sorduğumda bazı kişilerin kendi istekleri ile uçaktan indiklerini söylediler. Uçağın kalkmasına 15 dakika varken, 'Bu sorgulama nasıl yapılır bu kadar kişi içinde' diye sorduğumda; 'Onlar bilir' dendi. 'Peki bu insanlar uçaktan neden iniyorlar' sorusunun yanıtı ise şöyle oldu: 'İnmeyi kabul edenler 400 dolar veya 400 Euro para alıyor ve bir gece İstanbul'da lüks bir otelde bedava kalıyorlar. Onların koltuğu size veriliyor.' 'Peki bu insanları uçaktan indirenler, ineceklerini nasıl biliyorlar; bu kadar kısa zaman içinde?' sorusuna yine yanıt yoktu. Valizleri verdiğimiz beye uçağa binmesi gerekenlerin ben ve oğlum değil, yaz okuluna yetişmesi gereken kızım ve işine dönmesi gereken eşim olması gerektiğini söylediğimde, 'Sorun değil, kapıya gidin, isteyen biner' dediler. Başkasının kartı ile nasıl uçulur güvenlik açısından? Sorun bu değil tabii ki... Sanki hepimizin bineceğini ta baştan biliyorlardı. Tüm valizleri de yüklemişlerdi bile; 100 kiloyu aşan... Bekleme odasına gittik. Uçak boarding yaptı. Son ana kadar iki kişiye uçma garantisi olmadığı söylendi. Ben kapıdaki THY görevlisine 'kimin gelip sorup soruşturup birilerinin koltuğunu alacağını' sorduğumda 'Diyanet'ten gelecekler' dedi. 'Diyanet ile bu işin ne alakası olduğunu' sorduğumda yanıt alamadım. Bizi uçağa götürdüler. Şu ana kadar bilmiyormuş gibi yapıldı ancak sonra bindik ve uçtuk. Olayı şüpheli bulduk. Acaba bazı sanal kişilere (veya bu işin ticaretini yapanlara) THY tarafından bu şekilde para mı aktarılıyor? Bilerek overbook yapılan sanal olarak uçan ama gerçekte kanı ve canı ile var olan, sadece uçağa bile gelmeyen kişiler değil aynı zamanda bazı otel sahipleri de mi zengin ediliyor? Uçaktan kimse inmedi. Diyanet ile bağlantı gizemli. Bütün hikâye oldukça şüpheli görüldü.' 

(Not: Okurumuzun adını isteği üzerine yazmıyoruz. Uluslararası kurallara göre, havayolları örneğin, 100 koltuklu bir uçakta 105 bilet satabiliyor. Uçuş hatta tarifenin gün ve saatine göre havayolu şirketi, fazla koltuk satıp son dakikada oluşacak gelir kaybının önüne geçmeyi planlıyor. Buna havacılıkta overbook deniliyor. Ne yazık ki, konuyu istismar edenler var.)"

Allah kimseyi böyle rezil bir duruma düşürmesin (Amin!).

Adını açıklamadığı bir okurundan gelen mektubu paylaşan Bayer, Türk Hava Yolları’nın overbook uygulaması üzerinden Diyanet İşleri Başkanlığı’na para aktardığını iddia etmiş; ancak, gerçeklerden bihaber şekilde.

Havayolları şirketlerinin koltukların boş kalmasını önlemek amacıyla seferin koltuk kapasitesi üzerinde rezervasyon yapması anlamına gelen ‘overbook’ uygulamasıyla karşı karşıya gelen isimsiz yolcu, ‘denied’ uygulamasını Diyanet olarak anlayıp, ortada büyük para bir çarkının döndüğünü iddia etme gafletine düşmüş.

Daha sonra yayınladığı düzeltme yazısında Yalçın Bayer aşağıdaki ifadeyi kullanmıştı:

"'THY'de overbook ticareti' (7.8.2015) başlıklı yazımıza THY Basın Müşaviri Dr. Ali Genç cevap vererek, 'Yazınızda 'diyanet' olarak ifade edilen husus 'denied' yani uçuşa alınamayan yolcu olarak tabir ettiğimiz fazla satış nedeniyle dayanışma sistemidir' dedi."

Noel-Yılbaşı Farkı ve Köşe Yazarları

Noel (25 Aralık) ve “Yılbaşı” (31 Aralık) birbirinden farklı günlerdir!

1902 Puck Dergisi kapağıLatince “doğum” anlamına gelen “Natalis” kelimesinden türetilen Noel ile mesih anlamındaki “christ” ve gönderilen peygamber anlamındaki “messa”nın birleşiminden oluşan christmas aynı günü, yani (Katolik) Hristiyanlarca her yıl 25 Aralık günü kutlanan Hz. İsa’nın doğum yortusunu temsil eder (Doğu kiliselerince 6 Ocak günü kutlanır). Noel, Hristiyanlığın 3 yortusundan biridir (Diğerleri Paskalya ve Pentakosta)(Yazının ilerleyen bölümlerinde Noel yortusu tarihi 25 Aralık olarak kullanılacaktır).

Milâdî yılbaşı, aslında daha doğru bir tabirle yılsonu, ise  31 Aralık günü kutlanır ilgililerince.

Yani, Noel/Christmas ve Yılbaşı kutlamaları farklı günlerde gerçekleşir. Biri 25 Aralık’ta kutlanırken diğeri haliyle 31 Aralık’ta kutlanır.

Noel Baba’nın ise Noel arifesini Noel’e bağlayan 24 Aralık gecesi evlere gizlice girerek çocuklara hediye bıraktığına inanılır. Noel Baba’nın, adından da anlaşılabileceği üzere, yılbaşı gecesi bir hediye dağıtım faaliyetinin olduğuna inanılmaz.

Ancak, gelin görün ki, okumadan araştırmadan hayatını sürdüren toplumumuzun önemli bir kesmi Noel/Christmas ile yılbaşını birbiriyle karıştırır. Bizimkiler, Noel Baba’nın 31 Aralık gecesi hediye dağıttığına inanır, hatta bazıları 31 Aralık gecesi Noel Baba’nın hediyeleri için çocuklarına çorap astırır. Kısaca, Hristiyan dünyasının Noel adetleri, bir bakıma ülkemizde yılbaşına yansıtılır ve kullanılır.

Bu hataya düşen köşe yazarları kimler bakalım:

Yalçın Bayer’in Hürriyet Gazetesi’nde 31 Aralık 2015 günü yayınlanan “Suudi Arabistan” başlıklı yazısından:

"2. Mahmud zamanında pek çok Batılı giyim ve adet ülkeye girdiği gibi Hristiyan yılbaşı da (Noel) kutlanmaya başladı."

Miladi takvim konusunda Yalçın Bayer’in ve okurunun kafası karışmış belli ki.  Çünkü, aralarındaki farktan haberleri yok. Noel, yani Hz. İsa’nın doğumgünü 25 Aralık’ta kutlanır. Yılbaşı ise 31 Aralık’ta.

Özkan Güven, Yeni Yüzyıl Gazetesi’nde yayınlanan “Tavuğu Erol Taş gibi yemek ya da Noel Baba” başlıklı 27 Aralık 2015 tarihli yazısında, yılbaşı akşamı Noel Baba’nın hediye dağıttığına inandırılanlardan olduğunu -doğru bilgiyi sunmaksızın- itiraf etmiş:

"Biz kalabalık bir aileydik, yılbaşı akşamları hiçbir masraftan kaçınmayıp herkesin payına yarım tavuk düşürürdük. Bize o tavuğun Noel Baba’dan bir hediye olduğu söylenirdi. İnsan, çocukken her şeye inanabilirdi. Hiç unutmam, bir yılbaşı gecesi, Noel Baba’nın bize getirdiği tavukları yedikten, ağzımızı Erol Taş filmlerindeki gibi bileğimizle temizledikten sonra eğlence faslına geçtik."

Yavuz Fettahoğlu da Yeni Şafak Gazetesi’nde 15 Aralık 2015 günü yayınlanan “Vicdansız Noel Baba” başlıklı yazısında, Noel Baba’nın yılbaşı akşamları gezintiye çıktığını (müslüman toplumu yılbaşı kutlamalarına yönlendirdiğini belirterek) zımnen iddia etmiş:

Putları tek tek yıkan İbrahim AS'ın milletini nasıl kandırdın? Sana bir itirafta bulunayım; bana en büyük darbeyi ne zaman vuruyorsun biliyor musun?
Gecenin köründe, kafasında kukuleta, ağzında düdüğüyle eğlenmekten yorgun düşmüş tesettürlü hanımları, küçük mücahitleri gördüğümde vuruluyorum. Yanlış anlaşılmasın; İslami yılbaşı partisi… Alkol yok. Sadece eğlence…

Noel Baba’nın Noel gecesi hediye dağıttığına inanılır. Gerçek suç, yılbaşı kutlamalarına Noel Baba’yı bulaştırma hatasını işleyenlerde değil midir?

Bekir Coşkun’un Sözcü Gazetesi’nde yayınlanan “Badem bıyıklı Noel Baba…” başlıklı 25 Aralık 2015 tarihli yazısından:

"Yılbaşı gecesi de keza gayrimüslim işi olduğu için bize aykırıdır… Bu bakımdan Hicri takvime göre olan Hz. Muhammed’in doğum gününü getirip Hristiyanların Miladi takvimine bağladılar… Noel aslında yılın sonudur, yılbaşı ise başıdır…"

Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit Gazetesi’nde 15 Aralık 2015 günü yayınlanan “Noel Partisi başlıklı yazısında, Noel Baba’nın Coca Cola öncesindeki geçmişini silip atarak kendince alternatif bir tarih yazmış ve Noel-yılbaşı ayrımını yapamamış:

"Noel kutlamaları ile girmiştik söze. Bu yılbaşı gecesi, Digiturk platformunda, geçen yıl hikâyesini benim yazdığım Derviş Nikalaus belgeseli yayınlanacak. Birileri Derviş Nikalaus’u çalıp bir tüketim cinine, putuna çevirdi. Ona Nordik bir efsane ile ilgili geçmiş hikayesi uydurdular.. Derviş Nikalaus’u Demre’den kim çaldı derseniz, kemiklerini Bari’ye kaçıranlar İtalyan’dı, ama ruhunu Amerikalılar çaldı. Ona bir İskandinav geçmiş hikâyesi uydurdular. Noel Baba adını verdikleri dervişi size bir kola firması ile birlikte pazarladıklar. Yeni Noel Baba aslında kola yasağını delmek için uydurulmuş bir ajan karakterdi aslında.. İncil hafızı bir dervişten bir tüketim cini ürettiler.. Kolanın Noel Babası artık bir misyoner de değil. Ruhani görünümlü bir pagandan öte seküler, kutsal dışını kutsayan bir pazarlama ajanıdır. Dine karşı bir din misyoneridir.. Aman dikkat, birileri ılımlı İslam adına aslında İslam’ın içini boşaltmaya çalışıyor."

Mevlüt Özcan, Milli Gazete’de yayınlanan 27 Aralık 2015 tarihli “Yılbaşı bizim bayramımız değildir” başlıklı yazısında Hz. İsa’nın doğum günü kutlamalarından başlayarak konuyu yılbaşı kutlamalarıyla ilişkilendirerek, Hristiyan geleneğinin yılbaşı yutturmacası ile kutlandığını iddia etmesiyle Noel/Christmas/Yılbaşı kutlamaları hakkındaki kafa karışıklığını gözler önüne sermiş:

"Yılbaşı, global (evrensel) kültür kandırmacası ile aşağılayıcı bir teslimiyet ile içimize sızmış bir habis urdur. Türkiye’de kel keleş bir grubun ısrarla Hıristiyan geleneğini yılbaşı yutturmacası ile kutlaması milletimizi tehlikeli uçurumlara itelemektedir. Asırlardır sinsice yürütülen kültür emperyalizmi ile dinini yaşayanlara “sakıncalı personel”, İslâmiyet ise “İrtica” maskesi ile ülkenin bir numaralı tehlikesi gibi göstermektedirler. Bu acıyı Müslümanların duyarlı olanları iliklerine kadar duyuyor."

Memiş Hoca Memişçe, nam-ı diğer Medyum Memiş, Noel,Christmas ve yılbaşı kavramlarını birbiri yerine kullananlardan olmuş. Güneş Gazetesi’nde 31 Aralık 2013 günü yayınlanan “Yeni yıla nasıl girmeliyiz?” başlıklı yazısından:

Birincisi Christmas kutlamaları, yılbaşı eğlenceleri bizim dinimizde olmadığı gibi, aslında kültürümüzde de yoktur.
Ama bilhassa 1940'lardan bu yana "yeni yıla giriyoruz" adı altında ülkemizde kutlamalar
yapılıyor.
Bence aslında yeni yılı şöyle kutlamalıyız.
Bir insan kendisini inzivaya çekip, "Ben bir yıl boyunca neler yaşadım, ticaretimde zarar mı ettim, kâr mı ettim, yapmış olduğum görevlerde vicdanen rahat mıyım, kimleri mutlu ettim, kimlere zarar verdim, kimlere faydalı oldum" diyerek kendisini sorgulamalıdır.
Sonra ise yeni yıla, yani 2014 yılına pozitif mutlu olarak ve ayrıca takvim olarak yeni yıla girdiğimizde, "Yarabbi yeni yılda bana ve sevdiklerime sağlık ve sıhhat ver, işlerimi rast getir, rızkımı bollaştır, devletimize milletimize huzur ve saadet ver" diye girebiliriz.
Sevgili okuyucularım; eğer doğruyu konuşmak gerekir ise; alkol, uyuşturucu, kumar ve dansözlü eğlenceler dinimizde kesin olarak haramdır.
Bizler mutlaka ALLAH'ın yasaklamış olduğu haramlardan kaçınmalıyız.
Bazı insanları görüyorum; yılbaşında evlerini süslemek için, ellerinde Noel Baba figürü almış götürüyorlar. Halbuki bu insanların bir çoğu kendi babasına, annesine belki bu kadar düşkün değil ve kıymet vermiyorlardır.
Noel Baba denilen zat aslında bir papazdır. Nasıl olur da bu yanlışlığa düşüp, bir papaza kıymet verip, kuklası ile evlerimizi süslüyoruz.
Yeni yıla zil zurna alkol alıp yerlerde sürünerek girmekte doğru değildir.

Zabit Durmuş, Referans Gazetesi’nde 30 Aralık 2015 günü yayınlanan “Müslüman Yılbaşını Kutlayamaz” başlıklı yazısının giriş cümlesinde konuya ilişkin bilgi eksikliğini aşikâr etmiş:

"Yılbaşı yâda noel olarak ifade edilen günün İslam kültüründe hiçbir yeri yoktur."

Yavuz Bahadıroğlu, Yeni Akit Gazetesi’nde yayınlanan “Bugün Hicrî yılbaşı” başlıklı 14 Ekim 2015 tarihli yazısında yılbaşı akşamları Noel Baba’ya çorap koklatıldığını ifade etmiş:

"Miladi Takvim’in yıldönümlerinde de kırıp dökmeyi sürdürüyorlar.
Kavga, gürültü, şamata, taciz kıyamet! Tedbirlere rağmen bir türlü önlenemeyen ağaç katliamını, envai çeşit çam devirmeleri ve Noel Baba’ya çorap koklatmaları hesaba bile katmıyorum. 
Yıl değişimi ise bu da yıl değişimi, yılbaşı ise bugün de yılbaşı!..
Ama Milâdi yılbaşılarda olduğu gibi, şamatalı-kavgalı, gürültülü-patırtılı değil..."

Cübbeli Ahmet Hoca da Vahdet Gazetesi’nde 25 Aralık 2014 günü yayınlanan “Yılbaşında hindi yemek caiz değil” başlıklı yazısında Hz. İsa’nın doğum gününü temsil eden Noel ile yılbaşı gecesinin ayrımına varamamış:

YE­Nİ YIL KUT­LA­MA­SI ŞİRK ME­RA­Sİ­Mİ
İsa (Aley­his­se­lâm)ın doğ­du­ğu gün­de ona rah­met oku­ma­nın, sa­da­ka ve­rip ru­hu­na gön­der­me­nin, Ku­r’­an oku­yup he­di­ye et­me­nin (ki öl­me­miş­tir ken­di­si ama ru­ha­ni­ye­ti­ne gi­der) bun­da bir sı­kın­tı yok.
Ama İsa (Aley­his­se­lâm) nor­mal bir pey­gam­ber de­ğil. Ya­hu­di­ler Mu­sa (Aley­his­se­lâm)a tap­mı­yor ama Hris­ti­yan­lar İsa (Aley­his­se­lâm)a ta­pı­yor. On­dan do­la­yı bu şirk me­ra­si­mi olu­yor. Ku­r’­ân-ı Ke­rîm: “Al­lah üçün üçün­cü­sü­dür di­yen­ler mu­hak­kak kâ­fir ol­muş­lar­dı­r” (Mâi­de Sû­re­si:3) di­yor. Ba­ba, oğul, kut­sal ruh bu ne­dir?! Mer­yem an­ne­mi­zi de bü­yük if­ti­ray­la Al­la­h’­ın ha­nı­mı yap­mış­lar. Ha­şa! Tam bir şirk me­ra­si­mi!
Do­la­yı­sıy­la me­se­le Haz­re­ti İsa (Aley­his­se­lâm) ın do­ğu­mu­nun kut­lan­ma­sın­dan ile­ri geç­miş, ona ta­pın­ma, Al­la­h’­ın oğ­lu ol­du­ğu id­di­ası bo­yu­tu­na ulaş­mış­tır ki, bu da şirk­le­rin en bü­yü­ğü­dür. İh­las Sû­re­si sırf bu­nun için na­zil ol­muş­tur. “O Al­lah do­ğur­ma­dı ve doğ­rul­ma­dı.” Do­ğur­ma­dıy­sa oğ­lu yok. Doğ­rul­ma­dıy­sa ana-ba­ba­sı yok. Bi­zim ih­la­sı­mı­zın, ima­nı­mı­zın te­me­li “Do­ğur­ma­dı ve doğ­rul­ma­dı­” il­ke­si­dir. 
Sen şim­di bu nok­ta­da “Al­la­h’­ın oğ­lu va­r” di­yor­san, Al­la­h’­a şirk ko­şu­yor­sun. Bun­lar bu ka­fa­dan­dır. Al­lah ıs­lah et­sin. Bun­la­rın kut­sal say­dı­ğı ge­ce Haz­re­ti İsa (Aley­his­se­lâm)ın do­ğu­mu­nu kut­la­mak­tan ile­ri ge­çip ona ta­pın­ma­la­rı­na dön­müş­tür. Ya­ni bu olay mev­lit me­ra­si­min­den çık­mış ve şirk me­ra­si­mi­ne dön­müş­tür.
Şirk me­ra­si­mi de ol­du­ğu za­man se­nin bu­na ka­tı­lıp kut­la­man teh­li­ke. Bu hu­sus­ta bir­çok aye­ti ke­ri­me var. “Ey inan­mış kul­lar sa­kın Ya­hu­di ve Hris­ti­yan­la­rı dost edin­me­yin.” (Mâi­de Sû­re­si:51)

Hikmet Köksal, Türkiye Gazetesi’nde yayınlanan 28 Aralık 2014 tarihli “Geyikli sahtekâr” başlıklı yazısında Noel Baba’nın yılbaşında hediye dağıttığını sandığını gözler önüne sermiş:

"Noel Baba hikâyelerinin boy gösterdiği; Hıristiyanlık propagandasının diz boyu olduğu aralık ayının sonuna geldik. Kuzey Kutbu'ndaki evinden her yılbaşında hareket edip Ren geyiklerinin çektiği kızaklarla uçarak dünyayı dolaşıp, bacalarından girdiği evlerdeki çocuklara hediyeler dağıttığı safsatasına konu edilen bu iskambil kâğıdı papazı kılıklı herif kimdir?"

Ahmet Zeki Gayberi, Milat Gazetesi’nde yayınlanan 31 Aralık 2012 tarihli “Yılbaşı mı, yol sonu mu?” başlıklı yazısında yılbaşı ile ‘Christmas’ın farklı günler olduğunun farkında olmadığını okurlarına göstermiş:

"Sevgililer Günü (Saint Velantine) veya Yılbaşı (Merry Christmas) gibi ‘şirin’ özel gün cinlikler de oluyor bu malların içinde Maya Takvimi gibi felaket senaryoları da!"

İsmail Özcan, Zaman Gazetesi’nde 31 Aralık 2005 tarihinde yayınlanan “Yılbaşı üzerine çarpıcı iki yazı” başlıklı yorum yazısında, Hz. İsa’nın doğum yıl dönümünün 31 Aralık tarihi olduğunu iddia etmiş. Doğru bilginin 25 Aralık olduğunun farkında olmadan yorum yazısı döşenmiş bir de:

"Milâdî yılbaşı, sıra dışı (ulü'l-azm) bir peygamber olan Hz. İsa (as)'nın doğum yıldönümüdür. Böyle bir yıldönümü için tercih edilen, sergilenen etkinlikler, davranışlar hiçbir şekilde bir peygamberin saygınlığı ile bağdaşmıyor. Çünkü bu etkinlikler, yılbaşı dolayısıyla içine girilen bu psikoloji; yeni bir yılı idrak etme sebebiyle gülmek, eğlenmek; beklentilerin gerçekleşmesini ümit etmek; ziyaretler yapmak, hediye alıp vermek gibi masum duygu ve çabaları çok aşıyor. Ölçüsüz ve sınırsız alkol tüketildiği, kumar tutkusunun zirveleri aştığı, bunlara bağlı, bunların sonucu olan olumsuzlukların doruklara tırmandığı bir zamanı simgeliyor."

Habervaktim yazarlarından Ahmet Doğan İlbey, 31 Aralık 2013 tarihli “Yılbaşı Kutlama Pespâyeliğini M. Kemal Resmîleştirdi” başlıklı yazısında, Noel ve yılbaşı kutlamaları arasındaki kafa karışıklığını köşesinde resmetmiş, Noel kutlamalarını yılbaşı kutlaması sanıp okurlarına birtakım yorumlar aktarmayı denemiş:

"Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi”nde anlatılan azınlıkların yılbaşı kutlamaları, Batılılaşma yanlısı olanların yılbaşına nasıl meylettiğine dair ipuçları veriyor: “19. asırda oda oda kiraya verilme saikiyle en fazla da Musevî azınlık tarafından yaptırılan ve bu özelliğinden dolayı da Müslüman Türklerce ‘Yahudihâne’ olarak adlandırılan apartmanlar Noel kutlamaları’nın yapıldığı mekânlardı. Buralardaki kiracı Hıristiyan ekalliyet, Noel'e karşı olan Yahudi ev sahiplerinin evinde Noel kutlarlar, İstiklal Caddesi'nde ‘Noel alayları’ düzenlerlerdi. Bunlardan bazılarının fazlaca çan çalmaları ve sair taşkınlık yapmaları nedeniyle zaman zaman Müslüman halk ya da kamu otoritesinin müdahalesiyle karşılaştıkları da olurdu.”"

Halime Gürbüz, Türkiye Gazetesi’nde yayınlanan 30 Aralık 2011 tarihli “Pembe Zamanlar” başlıklı yazısında Noel Baba’nın yılbaşı gecesi ziyaretlerde bulunduğunu belirtme hatasına düşmüş:

"Yılbaşı diye evine köyüne, beynine, kalbine elin adamını, pardon Santa Klaus'unu alıyorsan o senin bileceğin iş. Belli... Ancak... Küçücük çocuklara "Bak Noel Baba, sana hediyeler getirecek" dendiğini duyunca, alışveriş merkezlerinde ve sokaklarda çocukları Noel Babaların kucaklarına verildiğini görünce tıkanıyorum!.. Yurdumun 'Noel Baba'ları da zaten bir deri bir kemik (promosyon ücretli gariban gençler), beyaz sakal ve kırmızı şapkanın arasını full kaplayan dört parmak kara kaş!.. Bir de babamızın helâli 'Noel Anne'ler dolanıp durdu ki bu da sözün gerçekten tükendiği yerdir."

Yalçın Bayer ile Suudi Arabistan ve Yılbaşı

Yalçın Bayer’in Hürriyet Gazetesi’nde 31 Aralık 2015 günü yayınlanan “Suudi Arabistan” başlıklı yazısında yine okurlarından gelen metinlere doğruluklarını kontrol etmeden köşesinde yer vermiş:

"Arkasına İngilizleri alarak topraklarını genişleten İbn-i Suud daha sonra, Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali'ye karşı da Mekke ve Medine'yi ele geçirmek için başlattığı savaşı 1932'de kazanarak, kendisini İslam dünyasının bu kutsal şehirlerinin ev etrafındaki uçsuz bucaksız çölün kralı ilan etti."

Bahsettiği savaş 1932’de değil, daha öncesinde 1926’da kazanıldı. Abdülaziz Al Suud 1924’te Mekke, 1925’te Medine ve 1926’ta Asır’ı hakimiyeti altına alarak, önce 1926’da kendisini Hicaz Kralı ilan etmiş, 1932’de ise feth ettiği toprakların tümünü birleştirerek Suudi Arabistan’ı kurdu.

"Miladi takvim ise başlangıcını İsa'dan alır."

Miladi takvim, yani Gregoryen takvim, pagan Roma döneminde oluşturulan Jülyen takviminin 10 gün ilave edilmiş halidir ve başlangıcını Hz. İsa’dan almaz.

"2. Mahmud zamanında pek çok Batılı giyim ve adet ülkeye girdiği gibi Hristiyan yılbaşı da (Noel) kutlanmaya başladı."

Miladi takvim konusundaki kafa karışıklığı bu cümle ile daha net anlaşılıyor. Çünkü, Yalçın Bayer de okuru da yılbaşı ile Noel’i karıştırmışlar. Aralarındaki farktan haberleri yok. Noel, yani Hz. İsa’nın doğumgünü 25 Aralık’ta kutlanır. Yılbaşı ise 31 Aralık’ta.

"İslami yılbaşı, muharrem ayının 10'undaki Hüseyin'in "Kerbela Şahadet"i nedeniyle kutlanmaz, aşure dağıtılır, hüseyni makamında ezanlar okunurdu."

Kerbela katliamı Hicri 10 Muharrem 61’de gerçekleşmiştir. Ancak, müslümanların yılbaşı kutlamamasının sebebi bu değildir. İslam’da yeri yoktur ve Müslümanlar yılbaşı kutlama tarzı bir refleks geliştirmemiştir. Muharrem ayının 10. günü ayrıca Aşure günüdür. Müslümanlar Muharrem ayının 10. gününde önemli olayların meydana geldiğine inanırlar ve bu günde aşure pişirip dağıtırlar. Alevi öğretisinde de yer alan Muharrem mâtemi 12 gün orucun ardından Aşure Günü ile sonlanır. Müslümanların aşure dağıtmasını sadece Kerbelâ’ya bağlamak doğru değildir.

2618d-life121223a

Noel Baba’nın Geçmişi ve Köşe Yazarlarımız

Yeni yıl yaklaşırken bir şehir efsanesinin daha aslını hatırlatmakta fayda var.

Noel Baba adlı hayali karakterin bugün kamuoyuna mâl olmuş halinin Coca Cola’nın bir ürünü olduğu efsanesi, yine öldürülmesi zor bir zombi gibi varlığını korumakta.

İddiaya göre Coca Cola 1931 yılında Haddon Sundblom aracılığıyla siyah-beyaz resmedilen hayali kişilik Aziz Nikolas’ı ak saçlı, ak sakallı, koca göbekli, tonton dedeye çevirmiş.  Ancak, Noel Baba figürünün bugünkü haline Coca Cola tarafından getirildiği ve bir reklam figürü olarak ilk kez Coca-Cola tarafından kullanıldığı iddiası doğruyu yansıtmıyor.

Aziz Nikolas’ın bugünkü Noel Baba kıyafetleri ile ak saçlı, ak sakallı, tonton dede modeline uygun resmedilmesi 1930’lu yıllardan çok önce var olan bir şeydi.

Noel Baba’nın bugünkü modern imajını ilk resmeden sanatçılardan biri Amerikalı karikatürüst Thomas Nast. Harper’s Weekly dergisinin 29 Aralık 1863 tarihli sayısında yayınlanan resimde Noel Baba, Amerikan İç Savaşı’nda döneminde Birleşik Devletler bayrağı desenli ceketle yer alıyor.

1863-santa_claus

Bu resimden sonra, 1930’lu yıllara ve Haddon Sundbloom’a gelene dek, Noel Baba çoktan kırmızı kostümünü giyip ev ziyaretlerine başlamıştı bile.  1930’lu yıllardan önce de kırmızı elbiseler içinde bir Noel Baba figürü popüler dünyada yerini çoktan bulmuştu. Örnek olarak aşağıdaki 1902 tarihli Puck dergisinin kapağına bakalım:

1902 Puck Dergisi kapağı

Aşağıda yer alan fotoğraflar, Coca-Cola’dan çok önce soda ve maden suyu satışı yapan White Rock şirketinin Noel Baba figürünü reklamlarında kullandığını göstermektedir. Soldaki resim 1923 (Life Magazine), sağdaki resim ise 1915 (San Francisco Examiner) tarihli.

2618d-life121223a

efdee-sfe121915

Görüleceği üzere, Coca Cola’nın Noel Baba figürünü oluşturduğu iddia edilen 1930’lu yıllardan önce de kırmızı elbiseler içinde bir Noel Baba figürü popüler dünyada yerini çoktan bulmuştu.

Konuya ilişkin doğru bilgiler edinmek için Gürül Öğüt’ün Hürriyet Gazetesi’nde 14 Aralık 2013 tarihinde yayınlanan “Noel Baba’yı meşhur eden marka” başlıklı yazısı; ya da özet niteliğindeki aşağıdaki bölümü okunabilir.

Sundblom, şair Clement Clark Moore’un 1822 tarihli “A Visit From St. Nicholas” başlıklı şiirinden hareketle babacan, arkadaş canlısı, tombul, neşeli, çok daha insani bir Noel Baba çizer. Noel Baba’nın Coca-Cola’nın kurumsal kimliği nedeniyle kırmızı ceketle çizildiği yanlış bir bilgidir. Noel Baba, Sundblom’dan önce de kırmızı ceketle çizilmiştir.

Sundblom’un çizdiği Noel Baba, ilk kez 1931’de The Saturday Evening Post dergisinde yayınlanır. Ardından Ladies Home Journal, National Geographic, The New Yorker ve pek çok dergide daha düzenli olarak yer alır.

Gürül Öğüt’ün aksine Bakalım hangi köşe yazarları Noel Baba’nın geçmişi konusunda hata yapmış:

Yılmaz Özdil, Hürriyet Gazetesi’nde 29 Aralık 2011 tarihinde yayınlanan “Noel Baba” başlıklı köşe yazısını tamamen bu şehir efsanesine ayırma hatasına düşmüş:

Aslında...
Dolaptan girdi.
Buzdolabından!
*
Hıristiyan filan diyorlar ama, Papa dahil, kimsenin umurunda değildi. Taaa ki, 1930’a kadar... Amerikan zekası Coca Cola, günde 9 milyon şişe satıyor, ne yapsak da daha fazla satsak diye kafa yoruyordu. Şirin bi reklam figürü yaratıp, çocukların ilgisini çekmeye karar verdiler.
*
Dönemin en yetenekli illüstratörü Haddon Sundblom’la anlaştılar. Amerikan Sanat Akademisi mezunu Sundblom, göçmen bi ailenin çocuğuydu, babası Finlandiyalı, annesi İsveçli’ydi.
*
Popüler kültürde yeri olmayan, o güne kadar sadece 1863 senesinde, o da sadece bir kez, siyah-beyaz resmedilen hayali kişilik Aziz Nikolas’ı aldı, ak saçlı, ak sakallı, koca göbekli, tonton dedeye çevirdi. Dini tınıdan kurtulmak için, Aziz’i, yani Saint’i attı, kulağa daha arkadaşça geliyor diyerek, Santa dedi, Santa Claus yaptı. Dünya çapında en çok reklam yatırımı yapılan renklere, Coca Cola’nın kırmızı-beyaz-siyah renklerine boyadı, bilekleri beyaz tüylü kırmızı cüppe, beyaz ponponlu kırmızı kukuleta, siyah kemer ve siyah çizme giydirdi. Kendisi İskandinav kökenli ya... Geyikleri ilave etti, çocuksu düşleri gıdıklamak için, bindirdi kızağa, uçurdu.
*
Coca Cola da satışta uçtu... Gazeteler, dergiler, duvarlar, panolar, el ilanları, her taraf bu sevimli reklam figürüyle donatıldı. Hollywood üstüne atladı, aynı tip’le filmler çevrildi. Ardından icat edilen televizyon derken, popüler kültürün ayrılmaz parçası haline geldi.

Selahattin Duman’ın Hürriyet Gazetesi’nde 24 Aralık 2015 günü yayınlanan “Noel Baba sorunsalı” başlıklı köşe yazısından:

"Coca-Colacılar 1931 yılında Noel Baba karakterinden sebeplenmek istemişler. Lakin yeni bir kılık aramışlar. Anlaştıkları ressam Sundblom da onlara "şişman, beyaz sakallı, uçları beyaz kürklü kırmızı bir kıyafet giyen, siyah kemerli, siyah çizmeli, yumuşak kırmızı şapkalı" bir Noel Baba yaratmış. Meşrubat kutusundaki kırmızı Noel Baba'ya çok yakışmış, kıyafeti öylece kalmış."

Güngör Uras da Milliyet Gazetesi’nde 29 Aralık 2014 günü yayınlanan “‘Noel Baba’ aslında Fethiyeli Niko Efendi” başlıklı yazısında bu masalı anlatmış:

"Şimdilerde yaygın biçimde kullanılan Noel Baba çiziminin yaratıcısı ise İsveçli Haddon Sundblom isminde bir ressamdır. Coca Cola firması için çalışan Sundblom, daha önce farklı biçimde resmedilen Noel Baba’yı 1931 yılında sempatik bir ihtiyar olarak çizdi. Coca Cola renklerini simgeleyen beyaz şeritli kırmızı elbiseler giydirdi."

Güngör Bey bu hataya sadece yukarıdaki yazılarında düşmemiş, biraz geçmişe gittiğimizde aşağıdaki yazılarında da aynı hatayı yaptığını görüyoruz:

Bu arada, dikkatimizi çekti, Haber Antalya yazarlarından Nizam Savaş, Yeni Yıl ve Noel Baba başlıklı yazısında Güngör Uras’ın 23 Aralık 2012 tarihli “Niko Efendi, nasıl Noel Baba oldu?” başlıklı yazısını kaynak belirtmeden birebir kullanmış. Bildiğiniz intihal yani.

Yeni Akit Gazetesi yazarlarından Merve Kavakçı, “Derviş Nicholas’ı kim öldürdü (II)” başlıklı 2 Ocak 2015 tarihli yazısında, Noel Baba figürünün Coca Cola’nın girişiminden önce de kırmızı-beyaz renge sahip olduğunu gözden kaçırmış ve birtakım hatalar yapmış:

"Tarihi çarpıtmanın son hamlesi kapitalist sistemin sömürgeci pençesinde gerçekleşiyor ve Coca Cola şirketi, kendi açısından son derece akıllı bir hareketle, Nicholas’ı yeni bir demografiyle dünyaya sunuyor. Artık Noel Baba lakaplı Derviş Nicholas, doğduğu toprakların karakteristiklerini taşıyan, kumral, ince, narin biri olmaktan çıkıp mavimsi yeşil gözlü, göbekli, kar beyazı bir İskandinav’a dönüşüveriyor. Elinde de Coca Cola şişesi. Belli ki yorulmuş, susuzluğunu kolayla gideriyor. Böyle olunca da küçük çocuklar, “aman Noel Baba, ne zaman ki susarsın, gel bizim evdeki kola ile susuzluğunu gider” dualarıyla uykuya yatıyor, Coca Cola da böylece zenginliğine zenginlik katıyor.
Civliz’in belgeselinin galasından dönüşte, anlattıklarımı duyan kardeşim Ravza “tevekkeli, Noel Baba Coca Cola renklerinde, kırmızı beyaz giyiniyor” dedi, “Türk bayrağının renklerinden esinlenmediler herhalde.” Tarihsel süreçte hangi noktada Derviş Nicholas öldürüldü, bunun tahlilini size bırakayım."

Milat Gazetesi yazarlarından Zehra Türkmen de bu konuda hata yapanlardan. 2 Ocak 2014 tarihli “Yeni yıl ve müslümanlar” başlıklı yazısından:

"Şişman, beyaz sakallı, kırmızı beyaz bir kıyafet giydirilen popüler Noel Baba, Haddon Sundblum’un çizimleriyle 1931 yılından itibaren Coca-Cola şirketi için hazırlanır. Noel Baba’ya giydirilen kırmızı pelerin Coca-Cola rengini sembolize etmektedir."

Yine Yeni Akit Gazetesi yazarlarından Abdurrahman Dilipak, 7 Aralık 2014 tarihli “Şehre iki aziz geldi” başlıklı yazısında, Noel Baba’nın ortaya çıkış tarihini şaşırmış:

"Bizim bildiğimiz Noel Baba denen kişi, 1920’lerde ABD’de Coca Cola tarafından üretilen bir kişilik.. Nordik pagan bir efsane.."

Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit Gazetesi’nde 15 Aralık 2015 günü yayınlanan “Noel Partisi başlıklı yazısında da, Noel Baba’nın Coca Cola öncesindeki geçmişini silip atarak kendince alternatif bir tarih yazmış:

"Noel kutlamaları ile girmiştik söze. Bu yılbaşı gecesi, Digiturk platformunda, geçen yıl hikâyesini benim yazdığım Derviş Nikalaus belgeseli yayınlanacak. Birileri Derviş Nikalaus’u çalıp bir tüketim cinine, putuna çevirdi. Ona Nordik bir efsane ile ilgili geçmiş hikayesi uydurdular.. Derviş Nikalaus’u Demre’den kim çaldı derseniz, kemiklerini Bari’ye kaçıranlar İtalyan’dı, ama ruhunu Amerikalılar çaldı. Ona bir İskandinav geçmiş hikâyesi uydurdular. Noel Baba adını verdikleri dervişi size bir kola firması ile birlikte pazarladıklar. Yeni Noel Baba aslında kola yasağını delmek için uydurulmuş bir ajan karakterdi aslında.. İncil hafızı bir dervişten bir tüketim cini ürettiler.. Kolanın Noel Babası artık bir misyoner de değil. Ruhani görünümlü bir pagandan öte seküler, kutsal dışını kutsayan bir pazarlama ajanıdır. Dine karşı bir din misyoneridir.. Aman dikkat, birileri ılımlı İslam adına aslında İslam’ın içini boşaltmaya çalışıyor."

İbrahim Kiras’ın, Vatan Gazetesi’nde 24 Aralık 2014 tarihli “Noel Baba neyin simgesi” başlıklı yazısından:

"Yalnız bir de şöyle bir şey var: Noel Baba kavramı önce pagan, sonra Hristiyan kültürünün malı olsa da bugün bütün dünya üzerinde dolaşımda olan malum Noel Baba imgesinin yaratıcısı çok daha farklı bir kültür: O kırmızı-beyaz giysili tanıdık figür 1930'larda Coca Cola firmasının reklam kampanyası için üretilmiş. Yani bugün Müslüman evlerine kadar girmiş bulunan Noel Baba aslında Hıristiyan değerlerinden çok modern kapitalizmin bir simgesi."

Ayşe Hür, Radikal Gazetesi’nde 29 Aralık 2013 günü yayınlanan “Kâfir işi güzel icatlar: Noel ve Yılbaşı” başlıklı yazısında malumatfuruşluk yaparken bahse konu hatayı yapmış:

"Nast’ın siyah-beyaz Noel Baba figürünü, renklendirmeyi akıl eden kişi 1924 yılında, kapitalist tüketimin sembol içeceği Coca-Cola için reklâmlar tasarlayan İsveçli grafikçi Haddon Sundlom oldu. Bu buluş sayesinde, o tarihe kadar esas olarak sıcak mevsimlerde içilen Coca-Cola’nın kış aylarında da tüketilmeye başladığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Ayrıca, figürün yaratılış hikâyesini bilmeyen biri için, Santa Claus gibi aziz bir kişinin renklerini taşıyan bir içeceğin, iddia edildiği gibi kötü bir içeriğe sahip olamayacağı bilgisinin bilinçaltına yerleştirilmesi de kolay olmuştu. "

Ayşe Hür, yukarıdaki yazısının içeriğini aynen kullandığı 1 Ocak 2012 tarihinde Taraf Gazetesi’nde yayınlanan “Noel Baba’ya karşı Geyikli Baba” başlıklı yazısında da aynı hatayı yapmıştı:

Nilay Örnek’in Akşam Gazetesi’nde yayınlanan “Paha biçilemez Karaköy” başlıklı 21 Ocak 2013 tarihli köşe yazısından:

'NOEL BABA'YI COCA COLA İCAT ETMİŞ' DESEM!
KARAKÖY gezimizin duraklarından biri olan Meryem Ana Kilisesi'nde; ziyarete açık bölümde küçük gümüş gemiler görüyoruz... Bunlar güvenli yolculuklar için Ayios Nikolaos'a (Malum, Aya Nikola aslında Antalyalı, pamuk sakallı ve tam bir deniz adamı; çocukların ve denizcilerin azizi) şükranlarını sunan denizciler tarafından yaptırılmış. 
Rehberimiz Saffet Emre Tonguç, bu noktada bir hikaye anlatıyor: 'ABD'yi sarsan 'Büyük Buhran' döneminde Coca Cola, halkın moralini düzeltmek (ve satışlarını da artırmak) için bir kampanya başlatıyor. Denizcilerin Azizi'ne kendi renklerinden kırmızı ve beyaz şapkalar, kıyafetler giydirerek tanıtım yapıyor, hediyeler dağıtıyor ve Noel Baba böyle doğuyor!' İnanamamıştım ama doğrulama yaptım! 
Günümüzdeki Noel Baba imajı karikatürist Thomas Nast'ın 1863 yılında Harper's Weekly dergisinde yayınlanan çizimlerine dayanıyor. Ama çizer Haddon Sundblom, 1931 yılından itibaren 'yaz aylarıyla' özdeşleşen Denizlerin Azizi'ne yine yaz ve sıcakla özdeşleşen ama kışın da içilmesi istenen Coca-Cola için firmanın renklerinde kalın kıyafetler giydiriyor. Ve popüler imaj böyle doğuyor!

Denizcilerin ve çocukların koruyucusu Demreli Aziz Nikola, Coca Cola çizeri Haddon Sundblom'ın elinden çıkma çizimlerle 'Noel Baba' imajına kavuştu!

Yalçın Bayer’in Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan 29 Aralık 2011 tarihli “Noel Baba!..” başlıklı yazısı:

"Bugünkü Noel Baba’nın yüzü, Amerikalı karikatürist Haddon Sundblom’un eseridir. 1931 yılında Coca-Cola’nın reklamı için çizdiği figürde, arkadaşı ve Coca-Cola dağıtıcısı Lou Prentiss’in yüzünü resmeder. Arkadaşının ölümünden sonra da, bir ayna karşısına geçerek kendi yüzünü çizer. 1964 yılına kadar da her Noel’de ufak tefek değişiklikler yapar."

İrfan Özfatura’nın Türkiye Gazetesi’nde yayınlanan “İz Bırakanlar” başlıklı 27 Aralık 2009 tarihli köşe yazısından:

"Haddon Sundblum dahi Thomas Nast gibi bir ressamdır ancak o "duvarda resmin olcaana, alemde ismin olsun" der, reklam sektörüne oynar. Noel Baba'nın eline Cola şişesini tutuşturuverir ve kasası dolarla dolar. (1931) Hatta Baba'yı külahından çizmesine kadar kola renklerine (kırmızı beyaz) boyar. İlerleyen yıllarda Noel Baba sadece kapitalist çarkları yağlamaya yarar. Yok oyuncak şirketleri, yok çikolatacılar..."

Yaşar Süngü’nün Yeni Şafak Gazetesi’nde 31 Aralık 2008 tarihinde yayınlanan “Coca Cola”nın Noel Baba”sı” başlıklı yazısından:

Biliyorsunuz her yılbaşında alışveriş merkezlerinde ortaya çıkan beyaz sakallı, kırmızı giysili Noel Baba bugünkü imajını Amerika''da Coca Cola sayesinde kazandı.
Coca Cola ile bütün dünyaya tanıtılan beyaz sakallı, kırmızı giysili Noel Baba çizimi İsveçli Haddon Sundblom isminde bir ressamın.
Bu resim, Coca Cola''yı çocuklara sevdirmek, yaz içkisinin kış aylarında da içilmesini teşvik etmek amacıyla 1931 yılında başlatılan bir reklam kampanyası için çizilmiş.
Önce yılbaşında dağıtılan Coca Cola takvimlerinde kullanılan çizim, daha sonra Noel Baba sembolü olarak benimsenmiş.
* * *
Aziz Nicholas Akdeniz kıyısında muhtemelen Antalya''da 4. yüzyılda yaşamış bir piskopos.
St. Nicholas tüm varlığını ihtiyacı olanlara, acı çekenlere, hastalara yardım ederek harcamayı seçmiş.
Bu hayırseverlik zamanla bir efsaneye dönüşmüş.
Coca Cola da bu efsaneyi 1931 yılından bu yana giydirdiği kırmızı beyazlı Noel Baba kıyafetiyle kapitalizmin hizmetçisi yapmayı başardı.

Sunay Akın’ın Şalom Gazetesi’nde yayınlanan 18 Aralık 2013 tarihli “Noel Baba Nasrettin Hoca’ya karşı” başlıklı yazısından:

"Noel Baba, Ren geyiklerinin çektiği kızağını bir ressama borçludur: Amerikalı ressam Thomas Nast, Moore’un şiirinden etkilenerek Noel Baba’nın resmini yapar ve onu Ren geyiklerinin çektiği bir kızağa oturtur. ‘Tombul ve tıknaz’ olan Noel Baba, kahkaha attığında ‘hop hop’ oynayan ‘yuvarlacık göbeği’yle tüm dünyada tanınmasına neden olan turuna 1930’larda çıkar. Renkleri olan kırmızı ve beyazdan Noel Baba’ya bir elbise diken Coca Cola, ‘yaşlı, neşeli bir cin’ e benzeyen ve Haddon Sundblom’un çizdiği bu sevimli ihtiyarı düzenlediği reklam kampanyasının kahramanı olarak tüm dünyaya tanıtır."

Sunay Akın, aynı içeriğin yer aldığı Cumhuriyet Gazetesi’nde 20 Aralık 2009 tarihinde yayınlanan yazısında da aynı hatayı yapmıştı.

Ayşe Özek Karasu, Habertürk Gazetesi’nde yayınlanan 1 Ocak 2012 tarihli “Tek sorun bacadan girmesi olsaydı…” başlıklı yazısını, Noel Baba’nın geçmişini bilmeyip araştırmadan kaleme almış:

"Hikâye malûm. Noel Baba dediğin, biraz kuzey mitologyalarından biraz güneyden, yani bizim Demre ya da Myra’dan apartma bir figür. İşte Demre’nin Aziz Nikola’sı, Kuzey Avrupa kıyılarının Sinterklaas’ı ve daha yığınla efsanenin art zamanda harmanlanması neticesinde ortaya çıkan bir fenomen. Ve şu da malum; Coca Cola’nın 1930’larda çıkan o meşhur reklam kampanyası olmasa, Noel Baba asla ve asla tek tip figüre dönüşemeyecekti. O eski çizimlerdeki, yer yer orman cinini andıran haliyle kalacaktı."

Yurt Gazetesi’nden Hakan Gülseven’in “Sünnetli Noel Baba’nın Not Defteri” başlıklı 1 Ocak 2014 tarihli yazısından:

"‘Noel Baba’ figürünü Hıristiyanlık değil, yılbaşına doğru satışlarını artırmak için reklam kampanyası yapan Coca Cola icat etmiştir. İnsanlığa hiçbir faydası olmayan bu gazlı içeceğin 1931’deki reklam kampanyasında, Haddon Sundblom adlı karikatüristin çizdiği Noel Baba figürü, ‘Amerikan Emperyalizmi’yle beraber dünyaya yayılmıştır."

Kaynak:

Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ve Köşe Yazarlarımız

ceza muhakemeleri usulü kanunu1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, kısaca CMUK, 2004 yılında ilga oldu ve “usul” kelimesini kaybederek 5271 sayılı Ceza Mukamesi Kanunu‘na, yani CMK’ya 2004 yılında evrildi. Bu dönüşümün üzerinden bir hayli zaman geçmesine rağmen bazı köşe yazarları hâlâ mülga CMUK’a referans verme hatasına düşmekte.

Muhtesip, 2010 yılında bu yazarları ifşa etmişti. Ancak, aradan geçen zamanda bu
hatayı sürdürmekte ısrar eden yazarları ifşa etmekte fayda var:

Mehmet Ali Tekin, Yeni Akit Gazetesi’nde 6 Aralık 2015 günü yayınlanan “Cezaevi mi ıslah evi mi?” başlıklı yazısında mülga CMUK’un gözden geçirilmesini talep etmiş:

Öncelikli iş... CMUK ve Ceza ve Tevkifevleri İç Yönetmeliği, baştan sona gözden geçirilmelidir...

Şükrü Alnıaçık’ın, Ortadoğu Gazetesi’nde 4 Aralık 2015 tarihinde yayınlanan “Demokles’in su tabancası” başlıklı yazısından:

Hadi solu anladık!.. Sol oldum olası suçtan, suçludan, vurandan kırandan yanadır. CMUK'la yatar TCK'yla kalkar ve idam cezasına başından beri karşıdır.

Umur Talu’nun Habertürk Gazetesi’nde yayınlanan 24 Ekim 2015 tarihli “Hep böyle olmaz tabi” başlıklı yazısından:

Canlı bomba eylem yapmadan tutuklanmaz şiarı ise hakikaten demokrasi ve hukukun, insan hakları ve CMUK’un özü.

İbrahim Kiras’ın Star Gazetesi’nde 10 Şubat 2012 tarihinde yayınlanan “Gözünün üstünde kaşın var suçlaması” başlıklı yazısından:

Üstelik İlker Başbuğ’un anayasanın açık hükmüne rağmen Yüce Divan yerine CMUK’un ilgili maddesine dayanılarak özel yetkili mahkemede yargılanması yargı sistemi açısından ayrı bir tartışma konusu oldu.

Cengiz Çandar’ın Radikal Gazetesi’nde 10 Şubat 2012 tarihinde yayınlanan “Ya ‘polis-yargı devleti’ veya” başlıklı yazısından:

Özel yetkili mahkemeler, başındaki ‘özel’i bir ‘genel’ uygulamaya çevirdiler. CMUK’un 250. maddesi, TMK ve TCK’nın bazı maddeleri ‘nalıncı keseri’ gibi herkesin ‘şüpheli vatandaş’ olarak sigaya çekilmesine, ‘terör örgütü kurmak ve yönetmek’ suçlamaları altında tutuklanmalarına imkân veriyor.

Selahattin Duman’ın Vatan Gazetesi’nde 4 Aralık 2011 tarihinde yayınlanan “Vicdan denen o kantar Bursa’da şeftali” başlıklı yazısından:

Hem cezası yok denecek kadar az hem de Avrupa standartlarına uyarlanmış “Ceza Muhakemeleri Usul Yasamız” izin vermiyor

Derya Sazak’ın Milliyet Gazetesi’nde 3 Haziran 2010 tarihinde yayınlanan “CMUK Seyfi” başlıklı yazısından:

CMUK, açık adıyla Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’ndaki değişiklikle, işkenceyi önlemek için, gözaltında avukat bulundurma olanağı tanınmıştı. Seyfi Oktay’ın bu değişiklik için Meclis’te nasıl gece gündüz ter döktüğüne tanığız.

Yalçın Bayer’in Hürriyet Gazetesi’nde 18 Şubat 2010 tarihinde yayınlanan “İktidarın Edirne duyarsızlığı” başlıklı yazısından:

CMUK’nun yoruma açık hükümlerini kullanarak, askeri personel ve yargı bürokrasisini, kendiyargılama usulleri dışında, iktidarın özel görevlendirdiği iddia edilen yargı görevlileri tarafından, şüpheli soruşturma usullerine tabi tutmak giderek telafisi zor neticeler doğurma tehlikesi taşımaktadır.

Yine Yalçın Bayer’in 18 Haziran 2010 tarihli “Yargıçlara ‘ayar’ mı” başlıklı yazısından:

Anayasa’nın değişik 90. maddesi, AİHS’nin, CMUK’a göre  uygulama önceliği olduğunu amir bulunuyor. Yargıtay Hukuk Dairesi, yargıçları bu hususu göz önüne almış görünüyorlar.

Ve yine Yalçın Bayer’in 20 Eylül 2010 tarihli “Türkiye’ye 2. sınıf ithal et getiriliyor” başlıklı yazısından:

Yaşları 90’a gelen Evren, Nejat Tümer ve Tahsin Şahinkaya’nın CMUK’a göre zaten zamanaşımı nedeniyle yargılanması olanaksızdır.

Ergün Babahan’ın Star Gazetesi’nde 6 Ekim 2010 tarihinde yayınlanan “Hopalı’ya kefilim” başlıklı yazısından:

İnsanları bulunmadığı ortamlarda, savunma hakkı vermeden suçlamak CMUK öncesi polis zihniyetine yakışır açıkçası

Bekir Hazar’ın Takvim Gazetesi’nde 22 Eylül 2010 günü yayınlanan “GYBH’in kafası attı” başlıklı yazısından:

CMUK yasasını iyi öğrenmek lazım. OHAL kalktı malunuz…

CMUK’un ilga olduğu Bekir Hazar’ın malumu değil anlaşılan…

Can Yücel-Dündar Ayrımına Varamayan Köşe Yazarları

Can Yücel’in ve Can Dündar’ın kaleme aldığı metinler, dizeler, satırlar başkalarına mal edilir sanal ortamda sıklıkla. Bazen de, isimleri aynı soyadları farklı bu iki yazar birbiriyle karıştırılır.

Can dundar can yucel

Zaten bu memleketin insanının kafası Mevlana’ya atfedilen vezicelerden ve Can Yücel’e atfedilen şiirlerden bulanık.

Bu durumun bir örneği, Can Dündar’ın Milliyet Gazetesi’nde 10 Ocak 2006 günü yayınlanan “Her gün bayram” başlıklı yazısında görülüyor. Bayram odaklı söz konusu yazı şu şekilde:

Zamanla anlıyor insan: 3-4 güne sıkışmış bir tatilden öte bir şey bayram...
Hayata rasgele serpiştirilmiş ilahi ikramlar, kıymet bilen kullara her daim bayram yaşatır.
***
Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan... 
Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık...
Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "Çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...
Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.
***
Bir kitabı bitirmek, bir binayı bitirmek, bir okulu bitirmek, kâbuslu bir rüyayı, kodeste ağır cezayı bitirmek bayramdır.
Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle...
Vuslat da bayramdır öte yandan...
Endişe içinde beklediğinden mektup almak, telefonda ansızın sesini duymak, deli gibi burnunda tütenin boynuna sarılmak bayramdır.
En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır.
"Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır.
Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...
***
Yeni bir sözcük öğrenmek, bir tünelin sonuna gelmek, müzmin bir işin kapısını çarpıp uzun bir yola çıkıvermek bayramdır.
Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek, gereğinde haksızlığın üstüne yalın kılıç yürüyebilmek bayramdır.
Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır. 
Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk karne bayram...
Güne gülümseyerek başlamak bayramdır. 
"İyi ki yanımdasın" bayram, "Her şeyi sana borçluyum" bayram, "Hiç pişman değilim" bayram...
***
Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.
Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır. 
Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram...
***
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler. 
Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır. 
Her gününüz bayram olsun!

Can Dündar, kaleme aldığı yazının Can Yücel’e atfedilmesi karşısında Milliyet Gazetesi’nde 8 Kasım 2011 tarihinde yayınlanan “Deli” başlıklı yazısında şu satırlara yer vermişti:

Altı yıl kadar önce, 10 Ocak 2006’da bu sütunda yazdığım “Her gün Bayram” başlıklı yazı,
(http://www.candundar.com.tr/_v3/#!/arama/Hergün_bayram/#Did=2671) Önceki gün  Cumhuriyet’te Zeynep Oral’ın  köşesinde dün de  Aydınlık’ın 1. sayfasındaydı:
Üzerinde Can Yücel fotoğrafı, “Ne güzel söylemiş şair” başlığı ve altında Can Yücel imzasıyla...
İnsan, yazısının böyle bir ustanın şiiriyle karıştırılmasından onur duyuyor tabii... Ama İnternet’te bu karıştırma artık Can sıkıcı boyutlara vardı. Küçük bir araştırmayla düzeltilebilecek hata, Aydınlık’ta çeyrek sayfaya yayılınca düzeltmek ve orijinalini basmak farz oldu.
Adaşım Can Baba’ya saygılarla o eski bayram yazımı sunuyorum:

Zeynep Oral’ın yukarıda Can Dündar’ın bahsettiği hataya ilişkin yazı Cumhuriyet Gazetesi’nde “Yetmez Ama Bu Bayram İdare Ediverin…” başlığıyla 6 Kasım 2011 tarihinde yayınlanmıştı:

Mektubunda “Can ustanın dizeleriyle canımızı dinlendirelim, yahut diriltelim” dedikten sonra Can Yücel’in “Bayramdır” şiirini paylaşıyordu.
Bundan güzel bayram kutlaması olamaz. İşte o dizeler:
... Can Dündar'ın metni...

Zeynep Hanım’ın hatasını kabul ettiği 10 Kasım 2011 tarihli “Bayramlık” başlıklı yazıdaki ilgili kısım da şu şekilde:

Geçen pazar, bayramın birinci gününde bu köşede yayımlanan “Yetmez ama bu bayram idare ediverin…” başlıklı yazımda korkunç bir hata yaptım.

Tam yazımı bitirmek üzereyken bir yazar arkadaşımdan bir elektronik posta aldım. İçinde harika bir bayram kutlaması vardı ve Can Yücel’e ait olduğunu söylüyordu. O kadar hoşuma gitti ki, ben de tuttum yazımın sonunda onu sizlerle paylaştım.

Hiç araştırmadan paylaştım… Bir zahmet masa başından kalkıp kütüphanemde yer alan Can Yücel’in tüm kitaplarına bakmadan… Nasıl olur da ben bunu şimdiye dek okumadım diye kendimi sorgulamadan… Bu üslup, bu tarz, bu söyleyiş biçimi, bu sözcükler Can Yücel’in şiiriyle örtüşüyor mu diye düşünmeden… Bugüne dek Can Yücel’in şiirini tekrar tekrar okuduğum halde bunu hiç duymadımsa, hiç okumadımsa “acaba mı” demeden; “bir bilene sorsam mı” demeden…

O satırların Can Yücel’e değil de Can Dündar’a ait olduğunu, 2006 yılında yazdığı bir yazısı olduğunu öğrendiğimde… Elbet kendime çok kızdım, çok öfkelendim, çok üzüldüm ama bunlar, yaptığım yanlışı ortadan kaldırmıyordu. İlk iş Can Dündar’dan özür diledim.

Özür yaptığım yanlışı gidermez ama şimdi sizlerin huzurunda yeniden hem Can Dündar’dan, hem Can Yücel’den ve ailesinden, hem de siz okurlardan özür diliyorum. Bu konuda beni uyaran okurumBora Sarı’ya da teşekkürler…

Posta Gazetesi yazarlarından Erkut Can, 27 Eylül 2015 tarihli “Bayramlık…” başlıklı yazısında “Can Yücel’in bayramı” başlığıyla Can Dündar’ın metnini paylaşmış:

Can Yücel’in bayramı
Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan... Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık... Sızlamayan her organ, hele de burun deliği bayramdır. Bayramdır elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp, “çok şükür bugünü de gördük” diyebilmek... Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.

Ümit Aktan, Habertürk Gazetesi’nde 19 Temmuz 2015 tarihinde yayınlanan “Yaşamak bayramdır…” başlıklı yazısında, Can Yücel’in nesirini şiire çevirip Can Yücel’e atfetmiş:

Bu bayramı ‘nerde o eski bayramlar’ duygusuna yenilmeden Can Yücel’den kutlamak isterim.. İşte Yücel’in ‘Yaşamak Bayramdır’ adlı şiiri:

Vahdet Gazetesi yazarlarından İlhan Eranıl’ın, 19 Temmuz 2015 tarihli “Her gününüz bayram olsun!” başlıklı yazısından:

Can Yücel’e ait yukarıdaki şiir duygu ve düşüncelerime tercüman oldu ama yine de bana ait olanları da sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim.

Yeni Meram Gazetesi’nden Rıdvan Bülbül’ün 20 Temmuz 2015 tarihli “Nefes almak bayramdır mesela” başlıklı yazısından:

Bayram için çeşitli tanımlar vardır. Bunlardan çoğunu “eskimiş” olarak değerlendirenler de vardır ve belki de doğrudur. Ancak, bireysel kanım o ki, Can Yücel’in tanımlama içerikli şiiri her zaman tazeliğini koruyacak;
...Can Dündar'ın metni...

Nazlı Ilıcak ise Sabah Gazetesi’nde yayınlanan 8 Ağustos 2013 tarihli “Her gününüz bayram olsun” başlıklı yazısında iddialı bir giriş yapıp, birçoğumuzun bildiği “Can Yücel”e ait (!) şiiri okuyucularıyla paylaşma gafletine düşmüş:

Belki bir çoğunuzun bildiği Can Yücel'e ait güzel bir şiiri sizlerle paylaşmak istiyorum. Bayramı o kadar güzel anlatıyor ki:
... Can Dündar'ın metni...

Nazlı Ilıcak, 5 Temmuz 2016 günü Özgür Düşünce’de yayınlanan ‘Al vatandaşlığı ver oyu’ başlıklı köşe yazısında bu hatasını tekrarlamıştı.

Yalçın Bayer, Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Bayram” başlıklı 5 Kasım 2011 tarihli yazısında, Can Dündar’ın metnini Can Dündar’a ait gösterip, bir de üzerinden mesaj kaygısı gütmüş:

(Can Yücel’in yukarıdaki ‘bayram’la ilgili yazısını gönderen Nazan Moroğlu “Bunu okurlarınızla paylaşır mısınız?” dedi ve ekledi: “Can Yücel, 2011 yılında 29 Ekim törenlerinin Başbakanlık genelgesiyle iptal edildiğini görseydi, herhalde yukarıdaki yazısını “29 Ekim’leri Atatürk ilke ve devrimlerini anarak kutlayabilmek, bayramdır’ diye bitirirdi değil mi?”)

Mustafa Mutlu da Vatan Gazetesi’nde 6 Kasım 2011 günü yayınlanan “Nefes almak da bayramdır mesela” başlıklı yazısında aynı hataya düşmüş:

Bugün bayram... Değişen ne peki? Ya da dün neden bayram yapmadık, en azından hâlâ hayatta olduğumuz için? Derin konular bunlar ve üzerinde bugüne kadar çok düşünüldü, yazıldı çizildi... Ama hiçbiri Can Yücel’in aşağıdaki satırları kadar beni etkilemedi: Madem bugün bayram, o satırları sizinle paylaşmanın tam zamanıdır:
... Can Dündar'ın metni...

Ayşegül Domaniç Yelçe, Hürriyet Gazetesi’nde 6 Kasım 2011 günü yayınlanan “Her gününüz bayram olsun..!” başlıklı yazısında, Nazlı Hanım gibi hepimizin bu bayram yazısının Can Yücel’e ait olduğunu (!) bildiğimizi tekrar gözler önüne sermiş (!):

Umutlu ve coşkulu bir bayram yazısı yazamadım belki, bugün. Ama yazımı karamsarlık içinde sonlandırmak da istemiyorum. O yüzden, usta şair Can Yücel’in, çoğunuzun zaten bildiğinizi düşündüğüm, “Bayram” adlı şiiri ile koyuyorum son noktamı.

Melih Aşık 2010 yılında Milliyet Gazetesi’nde kaleme aldığı “Çok Yaşa Kıbrıs” başlıklı yazısında aynı hatayı yapıp, Can Dündar’a ait metni Can Yücel’e atfetmişti.

Berna Laçin, Vatan Gazetesi’nde 11 Eylül 2016 günü yayınlanan “Bayram gelir hoş gelir” başlıklı yazısında bu hataya düşenlerden olmuştu:

Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda

karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi,

nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.

Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram..

Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.

Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.

Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.

Her gününüz bayram olsun..!

Can Yücel

“Can Baba Edebiyatı Fakültesi” “Forward E-mail ile Genel Kültür” bölümü öğrencisi köşe yazarları sunar…

Bakalım gelecek bayramlarda aynı hataya hangi yazarlar düşecek…

Can Dundar her gun bayram yazisi

Atatürk‘ün Suudi Kralına Mektubu ve Köşe Yazarlarımız

Mustafa Kemal Atatürk’ün, Suudilerin mezarlıkları ortadan kaldırma planı kapsamında Hz. Muhammed’in kabrini de yok etmeyi tasarlamasını öğrenmesi ile birlikte Suudi Kralına bir mektup / mesaj gönderdiği ya da telgraf çektiği iddiası, bir şehir efsanesi halinde sanal ortamda varlığını korumakta.

Söz konusu iddia tüm amiyaneliğiyle aşağıda yer almaktadır:

Suudi kralı dikkatine !! Tarafımıza ulaşan haberlere göre Allahın sevgili ve özel kulu,elçisi peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın kabrini yıkıp yerini degiştirecekmişsin. O Mezarın tek taşına dokunursan kurtuluş savaşını bırakır ordularımla aşağı inerim..

26 Haziran 1919 MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Mesajın orjinali Cumhurbaşkanlığı arşivlerinde saklanmaktadır.

ataturkun suudi kralına mektubu

Atatürk’ü dindar göstermek isteyenler ve İslâm düşmanı göstermek isteyenlerin bir savaş aletine dönüşen efsane, Can Ataklı’nın Vatan Gazetesi’nde 9 Ağustos 2008 tarihinde yayınlanan “Atatürk Olmasa Bugün Hazreti Muhammed’ in Mezarı da Olmayacaktı” başlıklı köşe yazısı* ile birlikte daha popüler hale geldi. Anılan köşe yazısında Ataklı, AK Parti eski milletvekili Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’tan bir anekdot aktarır ve  anekdotu  köşe yazısının başlığı ve içeriği haline getirerek bir iddiada bulunur:

Prof. Nevzat Yalçıntaş “Suudiler 1926 yılında sınırları içinde tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hazreti Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, ‘Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim’ demişti. Bunun üzerine Suudiler Hazreti Muhammed’in kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi” dedi. Atatürk olmasa bugün Hazreti Muhammed’in mezarı da olmayacaktı

ve devam ediyor:

Yalçıntaş anlatıyor: “(Dışişlerinde Bakanlık arşivini araştıran) Münir Bey aradı. Çok ilginç bir belge bulduğunu, bunu getirip göstermesi gerektiğini söyledi. O sırada benim çalıştığım başbakanlık binası ile dışişleri binası aynı yerde. Hemen atlayıp geldi. Çok heyecanlıydı.” Prof. Yalçıntaş, Münir Bey’in gösterdiği belgeye baktığında çok şaşırdığını belirterek şöyle devam etti: “Belge bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi devletinin kralına gönderilmişti. Telgrafta ‘Hazreti Muhammed’in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim’ anlamına gelen cümleler vardı.” 

Yalçıntaş, burada Hazreti Muhammed’in mezarı ile ilgili kısa bir detay anlattı. İngiliz işgali sırasında komutan olan Fahrettin Paşa’nın kabri terk etmemek için uzun süre direndiğini, aç kaldıklarını bu nedenle çekirge yiyerek beslendiklerini, sonunda İngilizler’in hiçbir şekilde dokunmamaları kaydıyla Hazreti Muhammed’in mezarını terk ettiklerini ancak kutsal emanetleri de yanlarına aldıklarını söyledi. 

Şimdi gelelim belgenin bulunmasından sonraki gelişmelere, çünkü vahim ve ilginç olan bu: Nevzat Yalçıntaş’ın anlattığına göre Münir Bey belgeyi önce bir üst amirine götürüyor. Belge oradan daha yukarı taşınıyor. Sonunda müsteşara oradan da Bakan İlter Türkmen’e geliyor. Tabii Evren Başkanlığı’ndaki Milli Güvenlik Konseyi’nin de haberi oluyor. Sorun şu: Bu belge ne yapılacak? Dönemin Atatürkçü komutanları ve onların emrindeki bürokrasi bu belgenin açıklanmasını istemiyor. Ancak belge de ortaya çıkmış bir kere. Sonunda o dönemde yazılan ve şimdi kitapçılarda tek nüshası bile kalmayan bir Atatürk kitabının içine, hiçbir anons yapılmadan konuyor. Kısacası konu adeta kapatılıyor, sadece o tuğla gibi kalın kitabı sonuna kadar okuyanların dikkatini çekecek biçimde “zevahiri kurtarmak” adına konuyor. Peki bu belge şimdi nerede? Kimin koruması altında? Bu da bilinmiyor. Bilinen tek şey, Atatürk’ün İslam aleminin peygamberi Hazreti Muhammed’in mezarının ortadan kaldırılmasını önlemesi herkesten saklanıyor.

Yani, ileri sürülen iddianın yegane delili mektup “yandı bitti kül oldu” deniliyor.

Can Ataklı’ya ilaveten Yalçın Bayar de bu iddiayı bir gerçek gibi değerlendirip “Sizin de içiniz yanıyor mu” başlıklı 22 Haziran 2014 tarihli köşesine taşımış:

Suudi Araplar peygamberimizin mezarında yer değişikliği yapmak ister. Bunu öğrenen Atatürk, Suudi Arabistan Kralı'na telgraf çeker. "Peygamberimizin mezarının tek taşıyla oynarsanız Türk ordusu güneye iner." Suudiler tek taşla oynayamaz.

Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi yazarlarından Sırrı Yüksel Cebeci, “Bir Gizli Belge” başlıklı 13 Kasım 2008 tarihli yazısında bu iddiayı dile getirenlerden olmuştu:

"ÖLÜMÜNÜN üzerinden yetmiş yıl geçtiği halde Atatürk’le ilgili birçok belge yeni yeni gün yüzüne çıkıyor. Ama hiçbiri şaşırtıcı değil. Ne Stalin’e “Sizlerden korkmuyorum” diyerek meydan okuması, ne de Hazreti Muhammed’in Medine’deki mezarını yıkmaya kalkan Suudi Kralı’nı tehdit etmesi... Atatürk, hep o bildiğimiz Atatürk... Kimseden korkusu olmayan bir barışsever... İslam’ın yüce Peygamberinin mezarının yıkılmasına izin vermeyecek kadar dindar... Avrasya TV’deki “Lale Şıvgın’la Beyin Fırtınası”, beğenerek izlediğim ve kaçırmamaya çalıştığım programların başında gelir. Lale Şıvgın ayrıca Tercüman’da yürekli yazılarını zevkle okuduğum bir yazar... Muharrem Yıldız elektronik mesajla uyarmasaydı, Hazreti Muhammed’in mezarıyla ilgili o müthiş belgeselinden haberim olmayacaktı. Nasılsa atlamışım. Lale Şıvgın’ın programına telefonla katılan AKP eski milletvekili Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın anlattığı olay ve belge şu: Suudi Arabistan’da türbelerin, mezarların ve mezar taşlarının yıkıldığı haberleri yayılmaya başlar. Ve bu mezar taşlarını kırmak, türbeleri ortadan kaldırma hareketi yavaş yavaş Peygamberimizin türbesine kadar gelir. Bütün Müslüman ülkeler tabii tepkili... Bunu kim önleyebilir diye düşünür bu ülkeler. O yıllarda bağımsız İslam devleti olarak Afganistan, İran ve Yemen var. Fakat güçleri ve imkanları yok. İslam ülkeleri, “Peygamberimizin türbesinin yıkılmasını önlese önlese ancak Türkiye ve Atatürk önler” der ve Atatürk’e bir mektup yazarlar. Atatürk mektubu alır almaz, Suudi Arabistan Kralı’na hitaben bir mektup dikte eder. İmzasını taşıyan mektupta ya da notada şöyle der: “Peygamberimiz Resulün türbesinin bir taşına dokunursanız kuvvetlerimiz (silahlı kuvvetleri kastederek tabi) güneye doğru inecektir, bu hareketiniz cezasız kalmayacaktır.” Bütün mezarları ve türbeleri yıkan, mezar taşlarını kıran Suudi Arabistan, Atatürk’ün bu mektubundan sonra Peygamberimizin türbesine dokunamayacaktır. Belge nasıl bulundu? PEKİ bu önemli belge şimdiye kadar neredeydi ve varlığından neden yeni haberdar oluyoruz? İşte burası çok önemli... Atatürk’ün doğumunun 100.yılı olan 1981’de, bir dizi etkinlik çerçevesinde 1923’teki İzmir İktisat Kongresi’nin ikincisi de yapılacaktır. İdari organizasyon görevi Dışişleri Bakanlığına verilir. Başbakan Yardımcısı Turgut Özal, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ı arar ve organizasyonu kendisinin yapmasını ister. İlk iş olarak, Dışişleri Bakanlığı arşivinde Atatürk döneminin, yani 1920’den vefatına kadar geçen 18 yıldaki bütün gizli yazışmalar ve Atatürk’ün emirleri taranacaktır. Hüsnü Kuran adındaki Arapça ve Fransızcayı çok iyi bilen Dışişleri memuru bununa görevlendirilir. Hüsnü Kuran, bir gün heyecanla Prof. Yalçıntaş’a gelir ve gizli arşivde çok önemli bir belge bulduğunu söyler. Bulduğu belge, işte bu belgedir. Arap harfleriyle yazılmıştır ve ekinde de Fransızcaya tercümesi vardır. Belge neden gizleniyor? BELGENİN çok önemli olduğunu gören Prof. Yalçıntaş, Hüsnü Kuran’a bu belgeyi aldığı yere derhal koymasını ve durumdan amirlerini haberdar etmesini söyler. Hüsnü Kuran kendisine söyleneni yapar. Belge, Dışişleri’ndeki bütün yetkilileri heyecanlandırır. Aralarında Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı’nın da bulunduğu yetkililer, Hüsnü Kuran’a şu emri verirler: “Aman sakın bunu kimseye söylemeyin, Bunu yayınlanacak belgeler arasına koymayın. Eski yerine yani gizli evraklar arasına koyunuz ve bundan kimseye bahsetmeyiniz.”"

MHP Konya Milletvekili Mustafa Kalaycı da bu iddiaya inananlardan:

”Mektubunda, mezarın yıkılması durumunda orduyu göndereceğini söylemiştir. Eğer böyle bir mektup varsa, neden saklanıyor? Bunun açıklanması lazım. Şimdiki yöneticilerimiz de bir mektup yazamaz mı?”

İddianın kaynağı Prof. Nevzat Yalçıntaş, Suudilerin Hz. Muhammed’in mezarının yıkılmasına yönelik 1926 yılındaki teşebbüsünü 2008 yılında gündeme getirerek Kanal D’de yayınlanan Genç Bakış programında şunları söylemiş:

"Suudi Arabistan sınırları içindeki tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hz. Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, ‘Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim’ demişti. Bunun üzerine Suudiler Hz. Muhammed’in kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi.”

Nevzat Yalçıntaş’ın iddiasını açıklayan 31 Aralık 2012 tarihli bir de video görüntüsünde var. Videodaki açıklama aynen şöyle:

“Vahabiler iktidarı ele geçirince bütün türbe ve mezarları yıkmaya başladılar. Sıra Peygamberimizin Medine’deki türbesine geliyor. Yeşil Türbe’ye…Ne yapacaklarını şaşırıyorlar.O zaman müstakil ve sözü geçen bir İslâm devleti yok. Afganistan var, Yemen var, İran var ama bunların sözü geçecek gibi değil. Türkiye’ye, Mustafa Kemal ATATÜRK’e müracaat ediyorlar. ’Peygamberimizin türbesi yıkılacak.’ Yıkmaya bunlar yanaştılar. İşte o zaman ATATÜRK’ün bütün manevi dünyası harekete geçiyor. Çok sert bir cevap, NOTA diyelim buna, yazıyor. İhtar gönderiyor. Peygamberimizin naşına değil, türbesinin taşına dokunamayacaklarını çok kesin bir şekilde ifade ediyor. Mektubun sonu gayet diplomatik bir tehditle bitiyor. Sessiz kalınamayacağı, buna müdahale edileceği, burdaki müdahale asker müdahaleye kadar gidebilecek bir şey. Çok ağır bir tehditle, bu vesika gönderiliyor. Vesikanın aslı Dışişlerinde. Peki niçin açıklamıyorlar. Çünkü herkes bana bunu soruyor. Cevabını kısmen Hüsnü bana verdi. Sen dedim bunu bana gösterdikten sonra, ne yapayım hocam dedi, zaten beni aramasının sebebi o. bu çok önemli bir vesika. önce bunu asli yerine götür ama bunun metnini yaz evine götür önce hiçbir şey bahsetmeden, şu metin kaybolmasın. baktılar ve dedi ki müsteşar bakın bundan haberiniz yok, kimseye bahsetmeyeceksiniz, aldığınız yere koyacaksınız”

Görüldüğü üzere, diplomatik bir tehdit ifadesinin kullanıldığı ifadesi ağır basıyor. Ayrıca, mektup ya da telgraf yerine arşivlerde görüldüğü iddia edilen metnin “diplomatik nota belgesi” olduğu ifade ediliyor.

Ancak, Sabah Gazetesi’nin bir haberine göre 2002 yılında Nevzat Bey bir telgraf gördüğünü ifade etmiş:

Atatürk'ün Kral Abdülaziz'e gönderdiği telgrafı gördüm. Halen Dışişleri'nin arşivindedir, gizli kalmasından yana tavır alınmaktadır.

Hulki Cevizoğlu’nun Karadeniz TV’de 2012 yılı Kasım ayında canlı yayınlanan Ceviz Kabuğu programına telefonla katılarak şu sözleri sarfetmiş:

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: Bundan önce son zamanlarda Moskova kaynaklı bir haber var. Mescid-i Nebevi’nin yıkılacağı ile ilgili ama bu gerçek değil. Böyle bir şey olamaz. Genişletme, yenileme çalışmaları her zaman yapılmıştır. Provokasyon olabilir, bu konuda vatandaşlarımıza bilgi vermek istedim.
Söz konusu olaya gelirsek Vahabiler Osmanlıların o topraklardan çıkması ile sahabe kabirlerini yıktı. İslam dünyasının ileri gelenlerinin kabirlerini ziyaret etmelerini putperestlik olarak görüyorlardı. Vahabilik, İngilizler tarafından yaratılan bir “Osmanlı’ya dini isyan hareketidir.” 
Bölgedeki İslam alimleri, peygamberimizin kabrinin yıkılmaması için başvuracak yer aradıkları belli oluyor kaynaklardan. Ve bu yer de Türkiye olmuş. O zamanlarda oraya gidenler bu kabirlerin yıkıldığını görüyor ve Peygamber’in kabrine de yapacakları korkusu oluşmuş. Buna karşı koyacak bir merci arıyorlar ve gözler Ankara’ya dönüyor. Bülent Ulusu kabinesinde rahmetli Atatürk’ün hatırası için ne yapalım diye düşünürken İzmir İktisat kongresinin ikincisinin yapılması için karar alınıyor. Turgut abi (Özal) bana görev verdi.
Hüsnü Kuran isimli genç bir arkadaş Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde çalışırken bir belge bulmuş ve beni aradı. Bir vesika gösterdi. Rahmetli Atatürk’ün bir telgrafının metni...
Telgrafta, Atatürk kendisine bir duyum geldiğini, peygamberin kabrinin yıkılacağını duyduğunu Suudi Arabistan kralına doğrudan yazıyor. Çok açık olarak değil, diplomatik bir dille ama tehdide varan bir üslupla yazılmış...
Hulki Cevizoğlu: Tarihi nedir bu belgenin?
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: 1930’ların başı. 1931 veya 1932 olmalı. Hüsnü bey “ben ne yapayım hocam” dedi. Ben de “devlet belgesi, bina dışına çıkarma” dedim. Ve amirine söylemesini istedim. Söyledi. En son bundan kimseye bahsetmemeleri ve gizli belgeler arasında yerine konulması gerektiği söylenmiş onlara.
Hulki Cevizoğlu: Atatürk’ün gönderdiği bir telgraf neden gizli belge olarak saklansın? 
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: Bundan rahatsız olanlar oldu. Atatürk’ün dinle ilgisini ortaya koyan bu durumdan rahatsız olan büyük bir zümre var bugün de. Atatürk’ün evi normal bir Türk ve Müslüman evidir. Atatürk’ü menfi göstermek isteyen bir zümre var. Ateistler ve softa bir kesim var. 
Hulki Cevizoğlu: Siz bir profesör olarak bu belgeyi gördünüz ve sonradan düzenlenmiş ya da fotokopi bir belge olmadığını tespit ettiniz. Tanıksınız.
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: Gördüm efendim, kesinlikle gerçek...    
Hulki Cevizoğlu: Atatürk neden böyle bir telgraf çekme gereği duysun? Hilafeti kaldıran devrimci bir insan... Üstelik topraklarımız dışında ve coğrafyamızdan uzak bir yerde olan olay için neden telgraf çeksin?Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: Bunun sebebi şu. Atatürk samimi bir Müslüman çünkü. Atatürk’ün konuşmalarında samimi bir Müslüman olarak söylediği sözlere baksınlar. Atatürk’ü inancının dışında bir insan gibi takdim etmek yanlıştır. O dönemde Türkiye’nin dışında, kendi ayaklarının üzerinde duran bir ülke yok. Atatürk inanmış bir Müslüman, elbette sahip çıkacak. Orayı daha düne kadar bizim ordumuz korumuş. Atatürk’ün samimi bir peygamber sevgisine sahip olduğu ortada.
Hulki Cevizoğlu: Bu olay sizin tanıklığınızda 1981’de yaşanmış. 1980’de “Atatürkçüyüm” diyen Kenan Evren bir darbe yapmış. Askeri Konsey iş başında. Bülent Ulusu Başbakan ve Turgut Özal ihtilal hükümetinin başbakan yardımcısı!.. 
Acaba o dönemde askerler “Atatürkçüyüz, bunu açıklarsak dincilerin eline bir koz vermiş oluruz” diye ortaya çıkarmamış olabilir mi?
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: Çok önemli bir noktaya işaret ettiniz. Şöyle bir şey var. Başörtü meselesinde bir başka olay daha ortaya çıktı unutulan... Bu yasağı meşru göstermek için Diyanet İşleri’nden fetva istendi. Fakat ve çok şükür Diyanet İşleri oradan buradan gelen emirle hareket etmek yerine meseleyi bir kurula getirdi. O kurulda İslam’ın esasları içinde kadınlar için başlarını örtme zorunluluğu olduğunu belirttiler. Tayyar Altıkulaç, Türkiye’yi geliştirmek isteyen Atatürk’ün, kadınlara karışmadığını, bunun Atatürk’le, Atatürkçülükle alakası olmadığını belirtti. Gayrı ilmidir ve Atatürk’e karşı işlenmiş bir vebaldir.

Bu iddialar karşısında Murat Bardakçı, 13 Temmuz 2012 tarihli “Birkaç internet palavrası daha” başlıklı köşe yazısında şu ifadeleri kullanmış:

Atatürk‘ün 1930’larda Suudi Kralı İbn Suud‘a “Hazreti Muhammed’in türbesini yıkmaya kalkarsan ordumu tepene gönderirim” diyen bir mektup yolladığı yolundaki balon: İddiayı bundan birkaç sene önce bir iktisat profesörü ortaya attı, Dışişleri Bakanlığı’nda hadisenin orijinal belgesini gördüğünü ama kopyasını almasına izin verilmediğini söyledi. İbn Suud‘un peygamberin mezarını yıkmayı düşünmesinin imkânsızlığını bir tarafa bırakın, Türk birliklerinin tâââ Mekke’ye kadar nasıl gidecekleri, İngiliz idaresindeki Irak ile Fransız mandası altındaki Suriye’den nasıl geçecekleri düşünülmeden, özellikle o dönem Türkiyesi’nde dinile ilgili uygulamalar bile hatıra getirilmeden ortaya atılan bu tuhaf iddiada palavradan ibarettir. Üstelik, arşivlerde de bu konu hakkında tek bir belge yoktur!

İnternet palavrası olarak nitelediği iddia hakkında Murat Bardakçı, 5 Mart 2012 tarihli ve “Lozan’ın Gizli Maddeleri ve Diğer Palavralar” başlıklı köşe yazısında bir de şu ifadeleri kullanmış:

Ortaya bu şekilde palavralar atılır da işin içine Atatürk de katılmadan hiç olur mu?
Arama motorlarından birine "Atatürk" ve "kutsal topraklar" yazın, bir profesörün bundan birkaç sene önce delilsiz ve kaynaksız şekilde ileri sürdüğü kendinden menkul bir saçmalıkla karşılaşıyorsunuz: Suudiler'in 1930'larda Hazreti Muhammed'in türbesini yıkmaya kalkışmalarının haber alınması üzerine, Atatürk, Suudi Kralı'na bir mektup gönderip "Böyle bir işe kalkışacak olursan ordularımı oraya gönderirim haaa!" demiş ve yıkım bu sayede engellenebilmiş!
Belge var mı, yok! Belgeyi bir tarafa bırakın, o devrin kaynaklarında bu konuda en ufak bir ima dahi yeralıyor mu, hayır! Kaynak? İddiayı ortaya atan profesörün "Vakti zamanında arşivde böyle bir kayda rastlamıştım" şeklindeki ifadesi...
Binlerce sitede yeralan ve tesadüfen okuyanın bile kafasının karışıp yanlış bilgilenmesinden başka bir işe yaramayan bu saçmalık hakkında şimdiye kadar tek bir kişinin de ortaya çıkıp "Yahu, hayatınızda bir defa olsun haritaya bakmadınız mı? Ankara nire, Medine nire? Haydi, mektubunun hakikaten yazıldığını, yani doğru olduğunu farzedelim; Medine'ye gidecek olan Türk birliklerine o senelerde Suriye'yi elinde tutan Fransızlar ile daha aşağılardaki İngilizler 'Buyrun, geçin!' mi diyeceklerdi? Atatürk sizler gibi harita ve jeopolitik cahili miydi?" sorusunu sormuyor...

Kadir Mısırlıoğlu** da bir televizyon programında Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın söz konusu iddiayı “uydurduğunu” iddia etmişti:

“...Nevzat YALÇINTAŞ, 40 sene önce bana anlattı. Mustafa Kemal Paşa’yı Müslüman göstermek için vesika uydurduk. Uydurduk, dedi. Şimdi bunu doğruymuş gibi anlatıyor. Nevzat benim 50 senelik arkadaşım. Bana mı yalan söyledin, şimdi millete mi yalan söylüyorsun?”

Tam bir bilgi kirliliği ürünü olan iddia edilen mesajın / telgrafın var olamayacağına dair tespitlerimizi sıralayalım:

  • İddia bir tarihçi yerine iktisat alanında uzmanlaşmış bir akademisyen tarafından ortaya atılmış olup, önde gelen tarihçiler tarafından desteklenmemiştir.
  • Mektubun ya da telgrafın varlığını kanıtlayacak bir kaynak bulunmamaktadır.
  • Suudilerin Hz. Peygamberin kabrini yıkmayı planladığı iddiasını kanıtlayacak bir kaynak bulunmamaktadır.
  • Ecyad kalesini ve Osmanlı revnaklarını ortadan kaldırarak, Mekke’de kapsamlı değişiklik yapabilen vahhabi -dediğim dedikçi- Suudilerin, Medine-i Münevvere’de Kabr-i Saadet’e yeni yatırımları ve mevcut hali çerçevesinde böylesi bir tehditten çekindiğini iddia etmek de anlamsızdır.
  • Ayrıca, bahse konu yönde bir mektup gerçek olsa bile, sebep-sonuç ilişkisi doğurup Suudileri ileri sürülen planlarından vazgeçirdiğine dair bir delil de bulunmamaktadır.
  • Bazıları 26 Haziran 1919 tarihinde bir telgraf çekildiğini iddia ederken. Prof. Dr. Yalçıntaş ise 1926 yılında çekildiğini iddia etmektedir. Her iki yılda da milletimizin ve devletimizin içinde bulunduğu vaziyet ve dış konjonktür, Medine’ye doğru askeri bir harekâtın gerçekleştirilemeyeceğini işaret etmektedir.
  • 1919 yılında bu yönde bir telgrafın çekildiğini iddia edenler, memleketin içinde bulunduğu ahval ve şeraiti tamamen unutuyorlar galiba. 1919 yılında Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak üzere Anadolu’ya hareket edip Kongreler toplamaya çalışıyordu. Böylesi bir durumda, vatan savunması için henüz tam teçhizatlı bir ordu oluşturulamamışken bir de Medine’ye ordu gönderilmesinin planlanmasını beklemek de absürt olur.
  • Deniz kuvvetlerimizin 1920li yıllarda bulunduğu hal göz önünde bulundurulursa, Türkiye’den bir ordunun ya da orduların İngiliz-Fransız işgali altındaki bölgelerden ve Suudi toprağından geçerek Medine’ye ulaşması, anlamsız bir iddia olarak dikkat çekmekte ve diplomatik nezaket için pek uygun görünmemektedir.
  • Telgrafın çekildiği iddia edilen 1919 yılında Suudiler iddia edildiği üzere bir Kral tarafından yönetilmemekteydi. Kabr-i Saadet’in bulunduğu Hicaz Bölgesi 1919 yılında Hüseyin bin Ali’nin, yani dönemin Hicaz Kralı, Mekke Şerifi Hüseyin’in kontrolündeydi. Hüseyin bin Ali, Haşimi ailesindendir, Suud ailesinden değil. Yani, kendisini “Suud kralı” olarak tanımlamaktaydı. Bu nedenle, 1919 yılında bir Suud Kralı mevcut değildi o bölgede.
  • Suudi Arabistan’ın kurucusu Abdulaziz Bin Suud, Hicaz bölgesinde kontrolü ele geçirmesinin ardından kendisini 10 Ocak 1926 tarihinde “Hicaz Kralı” ilan etmiş, 1932 yılında da  feth ettiği diğer toprakları (Necd ve Hicaz bölgelerini) birleştirerek Suudi Arabistan Krallığı’nı kurmuş ve kendini “Suudi Arabistan kralı” ilan etmiştir. 1926 yılı ve öncesinde Abdulaziz Bin Suud’a “Suud kral” olarak hitap edilmesi bu durumda beklenemez.
  • 1919 yerine 1926 yılında yukarıda değinilen yönde bir haberleşme gerçekleşmiş olsa bile, yine de gerçeklerle çelişmektedir. 1926 yılında Kurtuluş Savaşı çoktan sona erdiği için “Kurtuluş Savaşı’nı bırakıp orduları göndermek” pek mümkün görünmüyor.
  • Dil devriminin 1932 yılında gerçekleştiği göz önünde bulundurulduğunda 1919 ya da 1926 yılında bahse konu yönde bir mektupta kullanılan “günümüz” Türkçesi de şüphe uyandırmaktadır.
  • 1919 ya da 1926 yıllarında Mustafa Kemal henüz Atatürk soyadını kullanmamaktaydı. Atatürk soyadı, 24 Kasım 1934 tarih ve 2587 sayılı Kanunla verilmişti. Yani, mektupta “Atatürk” soyadlı bir imza beklenemez.
  • Diplomatik bir haberleşmede “ordumu aşağı gönderirim” gibi bir ifade kullanılmasını beklemek, özellikle bu yönde bir ifadeyi -diplomatik nezakete azami ölçüde dikkat eden ve “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” prensibini ilke edinen- Mustafa Kemal’den beklemek de anlamsızdır. Ayrıca, “aşağı” yerine “güney” ifadesi kullanılır.
  • Bu yönde bir telgrafın el yazısıyla çekildiği iddiası da -telgrafın (mors alfabesi bazlı) yapısı gereği- abesle iştigaldir.
  • Bahse konu hadiseye ilişkin Dışişleri Bakanlığı’nda bir belge bulunup bulunmadığı, Bilgi Edinme Kanunu hükümleri çerçevesinde yapılabilecek bir başvuru ile kolayca öğrenilebilir.
  • Kaldı ki, Prof. Dr. Yalçıntaş, Atatürk’ün doğumunun 100. yılı nedeniyle devlet arşivlerinde yapılan araştırmaya dahil olmuş. İlaveten, Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Süleyman Demirel  Suudi Arabistan Özel Temsilcisi olarak görev yapmıştı. O günkü şartlarda (eğer böyle bir telgraf varsa) bu telgrafın kopyasını kolaylıkla alabileceği aşikar.
  • Türkiye Cumhuriyeti 3 Ağustos 1929 tarihi itibariyle Hicaz ve Necd Krallığı ile imzalanan Dostluk ve Barış Anlaşması ile bu ülkeyi resmen tanımış ve diplomatik ilişki kurmuştur (Bkz Dışişleri Bakanlığı internet sitesi).
  • İletildiği iddia edilen arşivlerdeki evrakın imhası da o kadar kolay değil. Öte yandan, kopyalanması ise bir o kadar kolay. Durum böyle iken bir kopyasının dahi ortaya koyulamaması da şüpheleri daha da artıran bir vaka.
  • Son olarak, “iddia sahibi iddiasını ispatla mükelleftir”. “Evrak gördüm, sonradan yok edildi” diyerek tarih yazılmaz.

Bu konuda okunması gerekli “Hz. Muhammed’in Mezarı ve Atatürk” başlıklı bir metin hazırlamış Ahmet Akyol. Ahmet Bey’in “sonuç” yorumu durumu özetliyor:

ATATÜRK, Suudiler’e Hz. MUHAMMED’in mezarıyla ilgili diplomatik açıdan ağır bir yazı göndermiş olabilir. Eğer böyle bir yazı varsa, bu yazıyı, Sayın Nevzat YALÇINTAŞ da okumuş olabilir. Ancak, özellikle ülkeler arasındaki ilişkilerde hitap tarzına ve kullandığı kelimelere son derece önem veren ATATÜRK’ün, bir ülkenin kralına yazılan böyle bir yazıda, “Hz. MUHAMMED’in türbesini yıkmaya kalkarsan ordumu tepene gönderirim” diyeceğine inanmıyorum.

Sonuç olarak, 1919 yılında yazıldığı iddia edilen ve internet ortamında paylaşılagelen sözüm ona telgrafın gerçeği yansıtmadığı aşikar. Ancak arşivlerde, Hz. Peygamber’in kabrine ilişkin gönderilmiş sert bir yazı olabileceği hususunu da tamamen gerçek dışı addetmemek gerekir.

Ortaya atılan iddiayı alıp köşesine taşıyan, iddia sanki gerçekmiş gibi üstüne kurgu yapan köşe yazarlarını sizlerin yorumlarına bırakıyoruz.

* Can Ataklı’nın Vatan Gazetesi’nden ayrılmasının akabinde internet yazı arşivinin kaldırılması nedeniyle bahse konu yazıya ancak başka kaynaklar aracılığıyla erişim sağlayabilmekteyiz. Aynı durum, Sırrı Yüksel Cebeci’nin yazısı için de geçerlidir.

** İşbu yazıda, Kadir Mısırlıoğlu’nun iddiası sadece anekdot olarak aktarılmakta olup, iddiaları çürütecek bir kaynak olarak değerlendirilmemektedir.

peygamber-efendimizin-kabri

Soner Yalçın Tarzı Okuma Sanatı, Ekmeleddin İhsanoğlu ve Yalçın Bayer

Soner Yalçın’ın olayları ve kişileri nasıl okuma yetisine (!!!) sahip olduğunu hepimiz biliyoruz. İsterse sizi dünyanın diğer ucunda bir kişiyle örgütsel ilişki içinde olduğunuzu gösterebilecek manipülasyon yeteneğine sahiptir. Bunun benzer bir örneğini Sözcü Gazetesi’nde yayımlanan 9 Eylül 2015 tarihli “Kim bu Boynukalın” başlıklı yazıda görebiliyoruz.

Kısaca özetleyecek olursak, allem edip kallem edip Hürriyet Gazetesi’ne yapılan saldırıyı örgütleyen Ak Partili Abdurrahim Boynukalın’ı, dedesi üzerinden Kahire bağlantısıyla Ekmeleddin İhsanoğlu’yla irtibatlandırmış.

Cümlealemin gönderdiği bilimum yazıyı ve zerzevatı köşesine kopyalayıp  yapıştırmasıyla bilinen “emeksiz köşe yazarı” Yalçın Bayer ise Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan “Rejim değişikliği saldırısı” başlıklı 11 Eylül 2015 tarihli “köşe kopyalaması”nda Soner Yalçın’ın yaptığı savurmalara yer vermiş.

Ancak ertesi gün, yani 12 Eylül 2015 tarihinde Ekmeleddin İhsanoğlu’ndan gelen “yalanlama” açıklamasını da tabiki dakika geçirmeden köşesine yapıştırmayı ihmal etmemiş.

İhsanoğlu'ndan açıklama
Bugün Hürriyet Gazetesi, Yeter söz milletin" köşenizde başka bir gazetede yer alan 'Kim bu Boynukalın' başlığı altında yapılan haberden alıntılar yapılmıştır. 'Rejim Değişikliği Saldırısı' başlığı altında yazılan Hürriyet gazetesine yapılan menfur saldırı ile ilgili Abdurrahim Boynukalın'ı dedesinin Kahire'de bulunduğu ve bu süre içerisinde rahmetli babam ile ilişkilendirildiği iddia edilmektedir. Hürriyet gazetesi ile basına yöneltilen saldırıları şiddetle kınadığım gibi basını da, sorumsuzca iddialara yer vermesini de aynı şekilde kınıyorum. Bu şekilde hayali bir bağlantı kurmaya ve bir takım temelsiz suçlamaları anlamsız bulmaktayım. Bu açıklamayı yayınlamanızı saygılarımla rica ederim.
Ekmeleddin Mehmet İhsanoğlu

“Kılavuzu Soner Yalçın olanın köşesi düzeltmeden kurtulmaz” diye bir tabi oluşturabiliriz bu minvalde.

 

Kaynaklar: