Etiket arşivi: Soner Yalçın

31 Mart Vakasının 31 Mart 1909’da Gerçekleştiğini Sanan Köşe Yazarları Kulübü

31 Mart Vakası, 31 Mart 1909’da gerçekleşmemiştir.

31 Mart Olayı,  Rûmi takvime göre 31 Mart 1325’de, Miladi takvime göre ise 13 Nisan 1909 günü gerçekleşmiştir. II. Meşrutiyetin ilanının ardından çıkan ve Hareket Ordusu tarafından bastırılan ayaklanma, 31 Mart 1325’te gerçekleştiği için bu adla anılır. “31 Mart 1909” tarihi aslında 13 Nisan 1909 tarihinin Rumi takvimdeki karşılığıdır. 31 Mart 1909’da isyan ya da ayaklanma gibi bir olay olmamıştır.

Bu hakikate rağmen ısrarla bazıları, bu ayaklanmanın 31 Mart 1909’da gerçekleştiği ve bastırıldığı yanlış algısını sürdürür.

31 Mart olayının 31 Mart 1909’da gerçekleştiğini sanan köşe yazarlarını ifşa edelim:

Emin Çölaşan‘ın Hürriyet Gazetesinde 8 Kasım 1998 günü yayınlanan “10 Kasım bayramı” başlıklı yazısından:

"‘‘Atatürk'ün Bütün Eserleri’’nin birinci cildinde 1903-1915 yıllarına ait toplam 118 belge var. Örneğin o günlerin genç subayı olan Mustafa Kemal'in 31 Mart 1909 gerici ayaklanması dönemine ait iki not defteri gün ışığına çıkarılmış."

Emin Çölaşan aynı hatayı Mayıs 2013‘te de tekrarlamıştı.

“Tarihçi” Mustafa Armağan‘ın Yenişafak Gazetesinde 17 Temmuz 2016 günü yayınlanan “15 Temmuz’un bir benzeri 53 yıl öncesinde yaşanmıştı” başlıklı yazısından:

"Yeni planda darbe tarihi 31 Mart 1963 olarak belirlenmiştir. Neden 31 Mart? Anladınız tabii. Sultan 2. Abdülhamid'in devrilmesine giden yolu döşeyen 31 Mart 1909 isyanının miladi takvimle yıldönümüdür de ondan."

Mustafa Armağan 1963 yılındaki darbe girişiminde bulunanların kendisi gibi yanlış bilgiye sahip olduklarını iddia etmiş zımnen. 31 Mart’ın yıldönümünde darbe yapmak istiyordularsa miladi takvime göre 13 Nisan 1963’te yapmaları gerekirdi. Mesnetsiz bir iddia daha.

Yine Mustafa Armağan‘ın Zaman Gazetesinde 4 Temmuz 2010 günü yayınlanan “47 yıl önce bir darbeci albay idam edilmişti” başlıklı yazısından:

"Yeni planda darbe tarihi 31 Mart 1963 olarak belirlenmiştir. Neden 31 Mart? Anladınız kuşkusuz. Abdülhamid'in devrilmesine giden yolu döşeyen 31 Mart isyanının yıldönümüdür de ondan."

Soner Yalçın‘ın Hürriyet Gazetesinde 26 Temmuz 2009 günü yayınlanan “Osmanlı’nın Öcalan’ı Yane Sandaski” başlıklı yazısından:

"Birlikten, eşitlikten, özgürlükten bahseden İttihatçılar daha tam iktidar olamadan, İstanbul’da 31 Mart 1909 gerici ayaklanması patlak verdi."

Soner Yalçın aynı hatayı 31 Mayıs 2009 ve 27 Temmuz 2008 tarihli yazılarında da yapmış.

Çift “L”li enteLLektüel boyutunda ufukları açan Rahim Er‘in, Türkiye Gazetesinde 5 Nisan 2012 tarihinde yayınlanan “Darbe kirliliğinden arınmak” başlıklı yazısından:

"Sultan Abdülhamîd'in 33 yıllık iktidarı bir istikrar dönemidir. 31 Mart 1909'da tahttan hal edilmesi/devrilmesiyle birlikte Balkan Muharebesi, I. Cihan Harbi gibi harpler, siyasi suikastler ve darbeler yolu açılmıştır."

Kayahan Uygur‘un Akşam Gazetesinde 10 Haziran 2014 günü yayınlanan “Kılıçdaroğlu ‘turuncu devrim’i nasıl başlattı?” başlıklı yazısından:

"Aynı çevreler, 31 Mart 1909 ayaklanmasını ‘İngiliz yanlısı gerici hareket’ olarak nitelerler. Peki 31 Mayıs 2013 gerici ayaklanması ne yanlısı?"

Yalçın Bayer, Hürriyet Gazetesinde yayınlanan 13 Nisan 2012 tarihli “103. yılında 31 Mart ‘gerici’ ayaklanması” başlıklı yazısında paylaştığı metindeki hatayı fark edememişti:

"Bundan tam 103 yıl önce, Rumi takvimle 31 Mart 1325’te, bugün kullandığımız miladi takvimle 31 Mart 1909’da (13 Nisan) tarihimizin en büyük gerici başkaldırısı olan ‘31 Mart Ayaklanması’ patlak vermişti."

Ayaklanmayı miladi takvime göre 31 Mart’ta başlatıp, Rumi takvime göre tarih vermiş. Yanlış…

 

Ayşe Hür’ün Radikal Gazetesinde 20 Temmuz 2008 günü yayınlanan “1908 Devrimi’nin ilham kaynakları” başlıklı yazısından:

"Ancak bu ılımlı atmosfer de uzun sürmedi. 31 Mart 1909 Olayı’ndan sonra ülke padişahın mutlakıyetçi yönetiminden kurtulmuştu ama kendini diğer etnisitelerden üstün gören ‘millet-i hakime’ adına göstermelik bir meclis ve ordudan aldığı destekle ülkeyi perde arkasından istediği gibi yöneten İttihat ve Terakki’nin, daha doğrusu, onun içindeki küçük bir kliğin sultası altına girmişti."

Mehmet Bozkurt’un soL Haber’de 3 Nisan 2016 günü yayınlanan “31 Mart Gerici Ayaklanması: Analarınızın donları başınıza geçsin” başlıklı yazısından:

"31 Mart 1909’da (13 Nisan) başlayan gerici ayaklanmayı bastırmak için Selanik’ten İstanbul’a doğru yola çıkan İpek Fedaileri’yle beni tanıştıran, şimdi aramızda olmayan değerli ağabeyimiz, sevgili dostumuz Tevfik Çavdar olmuştur."

Yanlış. Rûmi takvime göre 31 Mart 1325’te, Miladi takvime göre ise 13 Nisan 1909’da.

Sabri Gültekin, Milat Gazetesindeki 13 Nisan 2015 tarihli “Ha Kızıl Sultan Ha Recep Tayyip Erdoğan” başlıklı yazısında miladi ve rumi takvime göre doğru tarihleri sunmasına rağmen yazısının ilerleyen bölümünde bu hataya düşmekten geri kalmamış:

"31 Mart 1909'da Ulu Hakan II. Abdülhamid Han'a “Kızıl Sultan” denilerek uygulanan çökertme operasyonu bu defa Erdoğan'a uygulanıyor; “Millet-i İslâmiye ve Ümmet-i Muhammediye”ye tam 106 yıldır göz açtırılmıyor."

Ekrem Buğra Ekinci‘nin Türkiye Gazetesindeki tarihli “İmparatorluğun mezarcısı oldular” başlıklı yazısından:

" İngilizler, 31 Mart 1909'da bir karşı darbe yapmak istedi. Beceremedi, ama hilafet gücü ile emperyalizme zarar veren Sultan Hamid'den kurtuldu."

Bülent Erandaç‘ın Takvim Gazetesindeki 31 Mayıs 2014 tarihli “31 Mart vakası 31 Mayıs Gezi” başlıklı yazısından:

"31 Mart 1909 kalkışmasında, Selanik'te Mason teşkilatlarınca kurulan İttihat ve Terakki, arkalarına İngiltere'yi alarak Sultan Abdülhamit'i devirmeye kalkıştılar. ."

Işık Kansu’nun Günay Güner’den alıntı yaptığı Cumhuriyet Gazetesinde 25 Haziran 2016 günü yayınlanan “Talan var mı, yok mu?” başlıklı yazısından:

“Topçu Kışlası, 31 Mart 1909 gerici kalkışmasının odağıdır. Bu gerici ayaklanmayı, komuta ettiği ve Selanik’ten ve Edirne’den, çoğu gönüllülerden oluşan Hareket Ordusu’yla yetişip bastıran üstün insan Mustafa Kemal’dir. Günümüzdeki düzeysiz isteklerin tek nedeni de kindar şiddette, Mustafa Kemal düşmanlığıdır.”

Sibel Yerdeniz’in T24’teki 24 Nisan 2013 günü yayınlanan “Bazı yaralar zamanla iyileşmez…” başlıklı yazısından:

"Meşrutiyet’e karşıt grupların ayaklandığı 31 Mart 1909 olayları sonrasında, Nisan ayında, büyük çoğunluğu Ermenilerden binlerce insanın öldüğü, daha düne kadar birlikte yan yana, dostça yaşayan insanların bir kaç gün içinde birbirlerini boğazladıkları o dehşet günleri…"

“Tarihçi yazar” Süleyman Kocabaş‘ın Yeni Şafak Gazetesinde 23 Eylül 2016 güü yayınlanan “Sultan Abdülhamid’de yanılanlar ve gerçekler” başlıklı yazısından:

"31 Mart 1909 Darbesiyle II. Abdülhamid işbaşından uzaklaştırılması, Osmanlı Devleti için asıl felaketlerin başlangıcı olmuş, “1909 Arnavutluk Seferi” denilen harbin yanında, 1911 Türk - İtalyan Harbi'nin, 1912 Balkan Harbinin çıkması ve Osmanlının I. Dünya Harbine sokulması, Osmanlı Devletinin sonunu getirmiştir"

M. Ali Kaya‘nın Yeni Asya Gazetesinde 8 Haziran 2007 günü yayınlanan “Bediüzzaman ve Ahrarlar” başlıklı yazısından:

"31 Mart 1909’da olaylardan Ahrar Fırkasını da sorumlu tutanlar her ne kadar bunu ispat edemedi iseler de, Bediüzzaman’ı yargıladıkları gibi yargılayarak, haksız şekilde cezalandırmışlardır."

Hasan Karakaya’nın Yeni Akit Gazetesinde 4 Nisan 2015 günü yayınlanan “31 Mart 1909’dan, 31 Mart 2015’e… Yine fitne, yine kaos!” başlıklı yazısı, hatalı başlığa sahipti.

 

* İşbu ihtisapta Muhtesip.com arşivinden faydalanılmıştır.

Soner Yalçın II. Abdulhamid Dönemindeki Memur Sayısını Şişirmiş

Soner YalçınSözcü Gazetesinde 15 Mart 2017 günü yayınlanan “Güçlüysen haklısındır” başlıklı yazısında II. Abdulhamid dönemindeki memur sayısını hatalı aktarmış:

"Tanzimat'tan önce 2 milyon olan memur sayısı II. Abdülhamit'in son döneminde 35 milyona kadar ulaştı!"

Osmanlı Devletinin çalıştırdığı memur sayısına ilişkin yayımlanmış bir istatistik çalışması bulamadık açıkçası. Bu nedenle memur sayısını doğrudan teyit edemeden, toplam nüfus üzerinden giderek Soner Yalçın’ın bu iddiasının yanlış olduğunu göstermeye çalışmak en mantıklı yol olacaktır.

II. Abdulhamid döneminde yapılan nüfus sayım sonuçlarına bakıldığında, Soner Yalçın’ın bahsettiği kadar insanın Osmanlı topraklarında olmadığı görülmekte. Haliyle, nüfustan fazla memur istihdam edilmesi de beklenemez.

Osmanlı İmpartorluğunda ilk genel nüfus sayımı II. Mahmud döneminde 1831 yılında gerçekleştirilir. Daha sonra 1844, 1852, 1856, 1866, 1881/82 ve 1905 gibi değişik tarihlerde bölgesel veya genel nüfus sayımları yapılır.

1831 sayımı bütün bölgelerde yapılmaz ve sadece erkek nüfusu baz alır.

1844 sayımında Osmanlı nüfusu; 15.500.000’ni Avrupa’da; 16.050.000’ni Asya’da; Mısır Trablusgarb, Fizan ve Tunus’u dahil 3.800.000’ni Afrika’da olmak üzere toplam 35.350.000 olarak tespit edilir (1844 nüfus sayımı sonuçları resmi olarak açıklanmaz. A. Ubicini ve Eugene Boré tarafından 1850 yılında Avrupa’da yayımlanır).

1881-1893 sayımında ise kadınlar da sayıma dahil edilir ve bu sayım “Osmanlının çağdaş anlamda ilk genel nüfus sayımı” kabul edilir.

Yaşanan toprak kayıplarının, göçlerin, demografik faktörlerin etkisiyle, dönemin şartları ışığında gerçekleştirilen sayımlarda farklı rakamlar gözlemlenir.

Soner Yalçın’ın iddiasına baz oluşturan II. Abdulhamid dönemine ilişkin güvenilir kayak olarak Stanford Shaw’un “The Ottoman Census System and Population, 1831-1914” başlıklı makalesinde yer alan 1884-1914 yılları arasındaki Osmanlı nüfusunu aşağıya aktaralım:

Yıl Müslüman Gayrımüslim Toplam
1884          12.590.352          4.553.507          17.143.859
1885          12.707.638          4.578.774          17.286.412
1886          12.824.924          4.603.041          17.427.965
1887          12.942.210          4.637.308          17.579.518
1888          13.059.496          4.661.579          17.721.075
1889          13.176.782          4.685.842          17.862.624
1890          13.294.068          4.701.109          17.995.177
1891          13.411.354          4.734.376          18.145.730
1892          13.411.361          4.763.381          18.174.742
1893          13.578.647          4.776.738          18.355.385
1894          13.645.902          4.804.942          18.450.844
1895          13.763.249          4.832.149          18.595.398
1896          13.890.910          4.848.849          18.739.759
1897          14.111.945          4.938.362          19.050.307
1906          15.518.478          5.379.139          20.897.617
1914          15.044.846          3.475.170          18.520.016

Hülasa, II. Abdulhamidin saltanatı süresince 17-21 milyon arasında dalgalanan Osmanlı nüfusunun, 35 milyon memur istihdam etmesi mümkün değil.

Kaynak:

“Fatma Gül’ün Suçu Ne”yi Roman Uyarlaması Sanan Köşe Yazarları

Başrollerini Beren Saat ve Engin Akyürek’in oynadığı “Fatmagül’ün Suçu Ne?” adlı dizi, yayınlandığı dönemde içerdiği tecavüz ve tecavüzcüsüyle evlenme içeriği ile oyuncu kadrosuyla gündemin önemli bir maddesi haline gelmişti. Bahse konu dizi 2010 Eylül-2012 Haziran ayları arasında Kanal D’de yayınlanmıştı. Daha öncesinde ise dizi senaryosunun Vedat Türkali tarafından kaleme alındığı ilk versiyonu, Hülya Avşar ve Aytaç Arman’ın başrollerini paylaştığı Fatmagül’ün Suçu Ne adlı film ile 1986 yılında beyazperdeye yansıtılmıştı.

Dizi, popülerliğinden olsa gerek köşe yazarlarının da gündemine oturdu. Ancak, yanlış bir bilgiyle.

Fatmagül’ün Suçu Ne adlı dizinin Vedat Türkali’nin aynı adlı romanından uyarlandığı efsanesi türedi ve köşe yazarları da malumatfuruşluklarından olsa gerek bu hatayı köşelerinde paylaşmadan edemedi.

Fatmagül’ün Suçu Ne bir roman uyarlaması değildir. Vedat Türkali’nin “Fatmagül’ün Suçu Ne?” adlı ya da benzer içerikli bir romanı yoktur. Dizi Vedat Türkali’nin 1986’da çevrilen, aynı adlı film için yazdığı “Umutsuz Şafaklar” adlı senaryoya dayanmaktadır.

Fatmagül’ün Suçu Ne adlı diziyi ve filmi Vedat Türkali’nin romanından uyarlama sanan köşe yazarları ise şu şekildeydi:

Hıncal Uluç‘un Sabah Gazetesinde 21 Kasım 2010 tarihinde “Fatmagül’ü Suçu Ne” başlığıyla yayınlanan köşe yazısından:

"Yahu bu ülkenin en büyük sorunu, en büyük ayıbı orda duruyor.. Roman, filmi ve dizisi bu ayıbın altını hem de nasıl kalın kalemle çiziyor..Fatmagül'ün Suçu Ne, bir çığlık.. Bunun farkında olan var mı?.."

“Hayır Hıncal Bey, bu ülkenin en büyük sorunu ve ayıbı, bilmediği hususlar hakkında atıp tutan malumatfuruşlardır” demek geliyor insanın içide.

Oray Eğin’in Akşam Gazetesinde 25 Kasım 2010 tarihinde yayınlanan “Bir tecavüzcü olarak Hıncal Uluç” başlıklı köşe yazısından(Akşam Gazetesi Oray Eğin’in köşe yazılarını arşivinden çıkardığı için doğrudan bağlantı sunulamamaktadır):

"Hıncal Abi galiba Vedat Türkali'nin romanının özünü tek kavrayan kişi..."

Oray Eğin, Hıncal abisine destek çıkarken, Vedat Türkali’nin olmayan romanının özünü kavratmış kendisine.

Mehmet Yakup Yılmaz ise Hürriyet Gazetesinde 16 Kasım 2010 günü yayınlanan “Kayıp çocuklar için ne yaptın” başlıklı köşe yazısında daha öteye geçerek, Vedat Türkali’nin var olmayan romanını okuduğunu söyleyip hakkında yorum yapma skandalını gerçekleştirmiş:

"Fatmagül'ün Suçu Ne ise Vedat Türkali'nin romanı. Türk toplumunda kadının konumunu anlatan bir eser. Edebiyat eserlerinin sinema ve televizyona uyarlanmalarında elbette sorunlar çıkabiliyor. Ben şahsen filmini seyretmektense okumayı tercih ederim bu nedenle. Ama herhalde her iki dizinin de sapıklığı teşvik edecek kadar orijinal metinden uzaklaştığını söyleyebilmek mümkün değil."

Tek kelimeyle skandal.

Elif Çakır’ın Star Gazetesinde 23 Eylül 2010 günü yayınlanan yazısından (Star Gazetesi ilgili yazıyı arşivinden çıkardığı için orjinal bağlantı sunulamamaktadır:

"Nitekim Vedat Türkali'nin, bir dramı anlatan "Fatmagül'ün Suçu Ne" romanının televizyon dizisi olarak geldiği noktaya bakın?"

Ruhat Mengi‘nin Vatan Gazeteside 24 Nisan 2011 günü yayınlanan “Dengesiz ve çıkarcı ABD!” başlıklı yazısından:

"Bir tek hata vardı ama roman yazıldığında henüz o yasa çıkmadığı için mazur görülebilir, tecavüz olayına karışan fakat kendisi tecavüz etmemiş olan Kerim için Yenge’nin Fatmagül’e “Sen onu affettikten sonra hakim ceza verir mi” demesi.."

Ruhat Mengi romanın yayınlandığı yılı bile bildiği imasında bulunmuş. Şu hiç olmayan roman. İşte bunlar hep malumatfuruşluk.

Ruhat Mengi bu hatayla yetinmemiş 15 Ekim 2010 günü Vatan Gazetesinde yayınlanan “Geldik ‘laikliğin’ değiştirilmesine!” başlıklı yazısında izlemediği dizi hakkında yorum yaparken yine yanlışa düşmeden edememiş:

"Mesela “Fatmagül’ün Suçu Ne” dizisinde tecavüzcülerin evlenerek kurtulma sahnesinde “Bu madde TCK’dan 2005 yılında çıkarılmıştır, artık tecavüz suçlularının evlenerek cezadan kurtulması Türk yasalarına göre mümkün değildir” gibi bir alt yazının geçmesi birçok kadını sapık saldırganların elinden kurtarabilecek bir önlemdir, bu kanalların hukukçuları neden düşünmüyor, RTÜK öpüşme sahnelerini takip edeceğine neden bu konulara eğilmiyor?"

Dizide Fatmagül, tecavüzcüsüyle evlenmedi. Olay jandarmaya önce tecavüz olarak intikal ettiyse de sonradan zengin ailenin avukatının çabalarıyla kız ve ailesi ikna edildi ve “tecavüz değil isteyerek beraber oldular, nişanlısından korktuğu için öyle dedi” şeklinde ifade verildi ve kız şikayetini geri aldı. Yani hukuken ortada bir tecavüz durumu sözkonusu olmadı. Hatta olay ilk ortaya çıktığında tecavüzcü zengin çocuklarından birinin avukata “içimizden birisi evlense mesele hallolmaz mı?” diye sorması üzerine avukat “hayır, o kanun değişti” dedi ve bu diyalogla da altyazıya gerek kalmadan konunun altı çizilmiş oldu.

Seda Kaya Güler‘in Yeni Asır’da 7 Ekim 2010 güü yayınlanan “Fatmagül’ün Suçu Ne?” başlıklı yazısından:

""Fatmagül'ün Suçu Ne?" de bu bakışı eleştirmek için Vedat Türkali tarafından yazılmış bir roman. Önce sinemaya uyarlandı, ardından dizisi çekildi. Roman kahramanı Fatmagül'ün bir suçu yok. Hem de hiçbir suçu yok. Kimseyi kışkırtmıyor, kimsede gözü yok. Bir sevgilisi var, onunla evlenmeyi düşlüyor, bu nedenle onunla evlenmeden önce cinsel ilişkiye bile girmiyor."

Soner Yalçın‘ın Hürriyet Gazetesinde 28 Kasım 2010 günü yayınlanan “Bu da benim sakıncalı listem” başlıklı yazısından:

"Reşat Nuri Güntekin’in “Yaprak Dökümü” ve Vedat Türkali’nin “Fatmagül’ün Suçu Ne?” eserlerinden uyarlanan dizileri “ahlaklı” bulmayıp, ekrandan kaldırmaya çalışıyoruz."

Çağdaş Ertuna‘nın Milliyet Gazetesinde 16 Kasım 2010 günü yayınlanan “Senaristlerin Suçu Ne?” başlıklı yazısından:

"Bahsedilen dizi de ‘Yaprak Dökümü’ ve ‘Fatmagül’ün Suçu Ne?’ Biri Reşat Nuri Güntekin’in diğeri ise Vedat Türkali’nin romanından uyarlama."

Oda TV gibi bazı gazete ve siteler de olmayan romanı “ölümsüz eser” olarak nitelemeden edememişti:

"Vedat Türkali’nin ölümsüz “Fatmagül’ün Suçu Ne” eserinden “uyarlanan” dizi geçen yıl olduğu gibi bu sezon da Kanal D’de iyi reyting alıyor."

 

Sormadan edemiyor insan, “okurların suçu ne?”

 

* İşbu ihtisap daha önce muhtesip.com’da “Fatmagül’ü Roman Uyarlaması Sanan Köşe Yazarları Kulübü” başlığıyla yayınlanmış olup, http://kose-yazisi.nasil-yazilir.com‘da yayınlanan Muhtesip içeriğinden faydalanılmıştır.

Soner Yalçın, Mehmet Akif’in Sultan Abdulhamid İçin Dizelerini Yanlış Anlamış

Soner Yalçın, Sözcü Gazetesinde 23 Eylül 2016 günü yayınlanan “Mücahit Arslan konuşsa keşke” başlıklı yazısında Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ında geçen bir şiirdeki ifadeleri, bizatihi kendi ağzından II. Abdulhamit için sarf ettiğini sanmış. Ancak durum pek öyle değil:

"Bugün… Bu köşede…
Mehmet Akif Ersoy'un şiirlerinde “zalim”, “gölgesinden korkan ödlek”, “kızıl kafir” dediği II. Abdülhamit'i yazacaktım…"

Bahse konu ifadeler Mehmet Akif Ersoy’un Safahat adlı eserinin Altıncı Kitabı Âsım’da Âsım Şiirinde geçer.

Aşağıda ilgili aktarılan şiirin genelinden anlaşılabileceği üzere, Mehmet Akif Ersoy her ne kadar II. Abdulhamid’in izlediği siyasete karşı olsa da, şiir içinde bu kelimeleri II. Abdulhamid için kullanmaz.

Tam aksine, II. Abdulhamid’in etrafını saran dalkavukların ağzından aktarır bu ifadeleri ve padişahı bu dalkavuklara karşın uyarır.

Dalkavukların ağzından aktardığı bölümler tırnak içindedir.

Ömer Ayçiçek’in de yakaladığı üzere, Safahat’ın İnkılap ve Aka Yayınevinde 1958 yılında çıkarılan sürümünde şiirin ilgili bölümü, dalkavukların dilinden aktarılıyor gibi italik yazılıdır.

***

Dalkavuklar yeni bir maske takarlar da hemen,
Kuşatırlar yine etrâfını:
“Sübhân’allâh!
Bu ne fıtrat, bu ne vicdân-ı meâlî-âgâh!
Zât-ı ulyâları Hakk’ın bize in’âmısınız,
Kimsiniz, söyleyiniz, Hazret-i Mûsâ mısınız
Hele Fir’avn’ın elinden yakamız kurtuldu;
Hele mahvolmadan evvel sizi millet buldu.
Âh efendim, o herif yok mu, kızıl kâfirdi;
Çünkü bir şey tanımaz, her ne desen münkirdi.
Ne edeb der, ne hayâ der, ne fâzîlet, ne vakar;
Geyirir leş gibi, mu’tâdı değil istiğfar.
Aksırır sonra, fütûr etmeyerek, burnumuza…
Yutarız, çare ne, mümkün mü ilişmek domuza
Savurur balgamı ta alnımızın ortasına,
Tükürürmüş gibi taşlıktaki tükrük tasına!
Hezeyan, sorsanız, Allah; hezeyan, Peygamber;
Din, vatan, âile, millet gibi yüksek hisler,
Ahmak aldatmak için söylenilir şeylermiş…
Bu hurâfâtı hakîkat diye kim dinlermiş
Âkil oymuş ki: Hayâtın bütün ezvâkından,
Durmayıp hırsını tatmîne edermiş îman.
Âhiret fikri yularmış, yakışırmış eşeğe;
Hiç kanar mıymış adam böyle beyinsizce şeye
Hele ahlâka sarılmak ne demekmiş hâlâ
Çekilir miymiş, efendim, gece gündüz bu belâ
Zevki hakmış adamın, başkası hep bâtılmış…
Çok tuhafmış bunu insanlar için anlamayış!
Âh, efendim, daha söylenmeyecek işler var…
Çünkü nâmûsa musallattı o azgın canavar.
– İyi amma niye sarmıştınız etrâfını hep
– Hakk-ı devletleri var, arz edelim neydi sebep:
Tepeden tırnağa her gün donanıp sırsıklam,
Hani, yuttuksa o tükrükleri, faslam faslam,
Vatan uğrunda efendim, vatan uğrunda bütün.
Biz o zilletlere katlanmamış olsaydık dün,
Memleket yoktu bugün, yoktu, iyâzen-billâh…
Öyle üç balgam için millete kıymak da günah.
Herif ancak bizi bir parçacık olsun saydı;
Başıboş kalmaya gelmezdi, eğer kalsaydı,
Mülkü satmıştı ya düşmanlara, ondan da geçin,
Yıkmadık âile koymazdı Hudâ hakkı için.
Bulunur pek çok adam cenge koşup can verecek;
Harbin en müşkili haysiyyeti kurbân etmek.
Bu fedâîliği bir biz göze aldırmıştık.
Ama Hâlik biliyor, bilmesin isterse balık.
Ey veliyyü’n-niam, artık size bizler köleyiz;
Yalınız emrediniz siz, yalınız emrediniz.”

***

 

* Tespiti için Ömer Ayçiçek‘e teşekkürü borç biliriz.

 

Soner Yalçın Özelleştirmeden Elde Edilen Gelirleri Şişirmiş

Soner Yalçın, Sözcü Gazetesinde 10 Şubat 2017 günü yayınlanan “Paralel Hazine” başlıklı yazısında, AK Parti hükümetleri döneminde yapılan özelleştirmelerden elde edilen gelirlere ilişkin rakamları biraz tahrif etmiş:

Meseleye bir de buradan bakalım:
– AKP Birinci Hükümeti…
(19.11.2002-13.3.2003)
21 milyar dolarlık özelleştirme yaptı.
– AKP İkinci Hükümeti…
(14.3.2002-28.8.2007)
21 milyar 920 milyon dolarlık özelleştirme yaptı.
– AKP Üçüncü Hükümeti…
(29.8.2007-31.3.2011)
12 milyar 30 milyon dolarlık özelleştirme yaptı.
– AKP Dördüncü Hükümeti…
(1.4.2011-29.8.2014)
18 milyar 239 milyon dolarlık özelleştirme yaptı.
– AKP Beşinci Hükümeti…
(30.8.2014-30.11.2015)
6 milyar 566 milyon dolar özelleştirme yaptı.
– AKP Seçim Hükümeti…
(1.11.2015-23.11.2015)
100 milyon dolarlık özelleştirme yaptı.
– AKP Altıncı Hükümeti…
(24.11.2015-31.12.2015)
5 milyon dolarlık özelleştirme yaptı.
Buraya kadar AKP; 80 milyar 130 milyon dolarlıközelleştirme yaptı.
Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun, 31.12.2015'ten istifa ettiği 22.5.2016 tarihine kadar…
Ve Başbakan Binali Yıldırım'ın, 22.5.2016'dan bugüne kadar…
Kaç dolarlık özelleştirme yaptığını bilmiyoruz.
Hayır… “AKP hükümetleri 80.1 milyar dolarlık özelleştirme gelirini ne yaptı” diye sormayacağım. O ayrı bir konu.
Gelmek istediğim konu farklı:
Davutoğlu ve Yıldırım 2016'da sadece 681 milyon 515 bin dolarlık özelleştirme yapabildi.
Yani… Özelleştirme gelirleri çok düştü.

19.11.2002-13.3.2003 tarihleri arasında 21 milyar dolarlık özelleştirme yapıldığını belirtmiş; ancak, 2002 yılının tamamında 536,5 milyon dolarlık2013 yılının tamamında ise 187 milyon dolarlık özelleştirme yapılmıştır. Yani toplamda söz konusu 2 yılda 723,5 milyon dolarlık özelleştirme geliri elde edilmiş. 21 milyar dolar nerde 723,5 milyon dolar nerde.

Ayrıca, 2. AK Parti hükümeti iddia ettiği gibi 14.3.2002-28.8.2007 tarihleri arasında görev yapmamıştır.

1986-2002 döneminde toplam 8 milyar dolar özelleştirme geliri elde edilirken, 2003-2015 döneminde bu tutar 61,8 milyar dolara erişmiştir. Cumhuriyet tarihi boyunca elde edilen özelleştirme gelirlerinin % 90’ı AK Parti döneminde elde edilmiştir.

AK Parti hükümetleri 2002-2015 yılları arasında 80,1 milyar dolar değil 61,8 milyar dolarlık özelleştirme gerçekleştirmiştir. Soner Yalçın’ın 80,1 milyar dolarlık hesabıyla 61,8 milyar dolarlık gerçekleşme arasındaki fark büyük ihtimalle 2002-2003 yılları arasındaki özelleştirme gelirlerine dair Soner Yalçın’ın yanlış bilgisinde kaynaklanıyor.

Soner Yalçın Kıvanç Tatlıtuğ’un Tarikat Üyesi Olduğunu İddia Etmişti

Soner Yalçın, Sözcü Gazetesinde günü yayınlanan “Kıvanç Tatlıtuğ… Reza Zarrab… Ve Miami…” başlıklı yazısında Kıvanç Tatlıtuğ ve ailesinin Ahmet Hulusi’nin müridi olduğunu iddia etmişti:

“Sizleri merak içinde bırakmadan, Kıvanç Tatlıtuğ'un ailesinin Miami'ye taşınma nedenini yazayım. Önce...”

“Kıvanç Tatlıtuğ'un ailesi de Ahmet Hulusi'nin müritlerinden.”

“Daha gelecekler var: - (Enbe Orkestrası'ndan) Burcu Özsoy ile evli Cem Tatlıtuğ ve işadamı Cem Adanur ile evli Melisa Tatlıtuğ. Gitmeyecek kişi; (Ahmet Hulusi'nin inadına Londra'dan ev alan) Kıvanç Tatlıtuğ olacak! Zaten... Annesini (ailenin üstadı Ahmet Hulusi'yi) dinlemeyip Başak Dize ile evlendi. Düğüne gitmeyen annesine göre (ki artık bunu Ahmet Hulusi diye okuyun), oğlu Kıvanç Tatlıtuğ'a büyü yapılmıştı.”

“İşte Tatlıtuğ ailesi... Ailenin fertleri her fırsatta sözleri ve sosyal medyada yazdıklarıyla AKP karşıtı; sözüm ona "Atatürkçüler"! Ama gelin görün ki; Ortaçağ karanlığına teslim olmaktan kurtulamıyorlar!”

Bu iddiayı hem Kıvanç Tatlıtuğ hem de Ahmet Hulusi yalanlamıştı. Kıvanç Tatlıtuğ ayrıca, Miami’de yaşayan Ahmet Hulusi’nin müritlerinden olduğunu ifade eden Soner Yalçın’ı mahkemeye vermişti.

Avukatı şu şekilde bir açıklama yapmıştı:

“Müvekkilim ve diğer aile üyeleri hiçbir tarikatın mensubu olmamış ve yaşamlarını hiçbir tarikat veya kanaat liderinin tavsiyelerine uyarak yönlendirmemiştir. Yazıda geçen Ahmet Hulusi isimli kişiyle de herhangi bir tarikat bağları yoktur. Nitekim Ahmet Hulusi de sosyal medya hesabından kendisinin bir tarikat lideri olmadığını ve müvekkillerimi hiç tanımadığını açıklamıştır.”

Kıvanç Tatlıtuğ’un kardeşi Cem Tatlıtuğ da şu şekilde konuşmuştu:

“O iddialardan bir tanesini doğrulayamasın, yazdıklarını kağıda döküp yediririm. Son 5 yılımı araştırsınlar, Amerikan Konsolosluğu’nun önünden geçmişliğim yok. Evet, kardeşim Tugay ile eşi Ebru şubatta Amerika’ya gitti. 40 yaşında adam, 20 yıldır da Amerika sevdalısıydı, gitti. Ama dönecek. Oturma izni bile yok. Annem Nurten ve babam Erdem Tatlıtuğ da ona göre Amerika’ya yerleşmiş. Yahu babam uçağa binemiyor. Bu yüzden Kıvanç ile Başak’ın Paris’teki nikahına bile gidemedi. Adam Avrupa’ya gidememiş, Amerika’ya mı yerleşecek? Diğer iddia da dört villamızı satmışız güya, Amerika’da ev arıyormuşuz. Zamanında aldığımız ev değerlendi, sattık. Yerleşecek olsak her şeyi satardık. Malımız duruyor burada. O şahıs siyaseti, hacı hocaları karıştırmış ailemize. Ben Atatürkçü bir bireyim. Madem öyle şalvar giyeyim, tespih sallayayım, sarık takayım da tam olsun!”

Nitekim, iddialarını belgeleyemeyerek ve destekleyemeyerek davayı kaybeden Soner Yalçın, 15 bin TL ödemeye mahkum oldu.

Tüm bu söylenenlere ve olanlara rağmen Soner Yalçın kafasında Kıvanç Tatlıtuğ ve ailesi “kripto tarikatçı” yapılarını sürdürüyordur muhtemelen.

Soner Yalçın ve Dinamo Kievli Futbolcuların Nazilere Karşı Kazandıkları Maç Sonrası Öldürülmeleri Efsanesi

Soner Yalçın, Sözcü Gazetesinde 27 Ocak 2017 günü yayınlanan “Arda’nın Şeytanı” başlıklı yazısında Dinamo Kiev takımının Nazilerin futbol takımını yendiği için maç sonrasında öldürüldüğünü belirterek hataya düşmüş:

"1942'de “kazanırsanız ölürsünüz” tehdidine rağmen sahaya çıkıp Nazileri perişan eden ve kurşuna dizilen Dinamo Kievli 11 futbolcuyu kim unutabilir…"

Bugün “Ölüm Maçı” (The Death Match) olarak da anılan bahse konu futbol maçında Dinamo Kiev takımı sahaya çıkmamıştır.

Bahse konu maç, 1942’in ilkbaharında kurulan ve ‘fırıncılar’ olarak anılan Kiev’in futbol takımlarından FC Start’ın (Старт) ile Nazilerin futbol takımı (Alman Hava Kuvvetleri’nin Flakelf adlı takımı) arasında oynanır. Dinamo Kiev’le değil.

FC Start, Dinamo Kiev’den 8 oyuncu ile demiryolu işçilerinin kurduğu Lokomotiv’den 3 oyuncunun katılımıyla 11 kişilik bir takım ile sahaya çıkar.

6 Ağustos 1942 günü oynanan ilk maç sonucunda FC Start, 5-1’lik skorla üstün gelir.3 gün sonra, yani 9 Ağustos 1942 günü oynana rövanş maçını da Start, 5-3’lük skorla kazanır.

Soner Yalçın’ın paralel evreninde bu maçı kazanan 11 futbolcu maç çıkışında kurşuna dizilir.

Sovyet Rusyasının zamanında yaptığı propagandaya göre de FC Start’lı futbolcular, aldıkları galibiyetin cezası olarak kurşuna dizilirler.

Ancak, sürecin akışı ne Soner Yalçın’ın kurgusu gibi ne de Sovyet Rusya propagandası gibi.

Ölüm maçı olarak adlandırılan maçın ardından 16 Ağustos 1942 günü FC Start, Ruth adlı takımla maç yapar hatta, ve 8-0 kazanır.

18 Ağustos 1942 günü FC Start’ın 6 oyuncusu, 20 Ağustos 1942 günü ise geri kalanlardan 2’si Gestapo tarafından tutuklanır.

Sorguya çekilen FC Startlı futbolcular, tahmin edileceği üzere Nazilerin işkencelerine maruz kalırlar.

Futbolculardan Nikolai Korotkykh, Nazilerin kendisinin NKVD görevlisi olduğu iddiasıyla yaptığı işkence esnasında kalp krizi geçirerek hayatını kaybeder. Olexander Tkachenko ise bir Almanı dövdüğü iddiasıyla tutuklanır; ancak, kaçmaya çalışırken vurulur. Bu futbolculardan, üçü (Trusevich, Klimenko ve Kuzmenko) daha sonra toplama kamplarına da sevk edilir ve 24 Şubat 1943 tarihinde de bu kamplarda gerçekleştirilen toplu infazlar esnasında öldürülür. 5’i ise savaş sonunda

hayatta kalır. Yani, sahadaki 11 futbolcu kurşuna dizilmediği gibi, hepsi de göz altına alınıp sorgulanmaz (Lokomotiv’den kadroya katılan oyuncular göz altına alınmamışlar).

Dönemin tanıklarının ifadeleri de bu durumu doğruluyor. FC Start oyuncularından Markar Honcarenko, devre arasında SS askerlerince tehdit edildiklerini yalanlamış ve Mikhail Putistin’in o zaman 8 yaşında olan ve saha kenarında top toplayıcılık yapan oğlu Vladlen Putistin da maçın son derece normal bir ortamda geçtiğini aktarmış. Yine o gün seyircilerin arasında olan Ukraynalı Yazar Oleg Yasinsky de bu maçın anlatıldığı gibi olmadığına dair bir yazı kaleme almış.

Yapılan araştırmalar da, Ukraynalı futbolcuların Gestapo tarafından tutuklanmalarının ardından uğradıkları muamele ile Nazi futbol takımıyla yaptıkları maçı kazanmaları arasında öne sürülen bağlantıyı gösteren bir kanıt bulunmadığı sonucuna varmış. Bu cinayetlere sebep olarak altı ay önce oynanan maçın gösterilmesine dair herhangi bir kanıta ulaşılamamış. Dolayısıyla üç futbolcunun, sıradan bir Nazi kırımının kurbanı olmalarının muhtemel olduğu değerlendiriliyor.

Savaş sonrasında hayatta kalan FC Start oyuncularının bazıları Alman ajanlığıyla suçlanarak cezalandırıldı, çoğunluğu da uzunca bir süre KGB’den önce istihbarat örgütü olarak faaliyet göstere NKVD tarafından işbirlikçilik şüphesiyle takip altına alına alındı.

Özetle, “ölüm maçı”nda sahaya çıkan futbolcuların tamamı işkencelerde öldürülmez, kimi idam edilir, kimi kaçarken öldürülür kiminin de kaçmayı başardığı ileri sürülür. Eduardo Galeano ise ‘Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri’ kitabında bu olaya yer vererek, ‘’Bir uçurumun kıyısında üzerlerinde formalarıyla onları kurşuna dizmişler.’’ der.

 

* Tesbitleri için Ekşisözlük’ten “bana siir yazdirtma bana cay demlet”e teşekkür ederiz.

Soner Yalçın Vahdettin’in Türklere Hakaret Ettiği İddia Edilen Sözünü Gerçek Addetmiş

Soner Yalçın, Sözcü Gazetesindeki 1 Haziran 2014 tarihli “Erdoğan’ın Alevi Düşmanlığının Kökeni” başlıklı yazısında son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in Türkler hakkında söylediği iddia edilen söze yer vermiş:

"Şey­hü­lis­lam Mus­ta­fa Sab­ri Efen­di'ye gö­re Türk; soy­suz­du. Vah­det­ti­n'­e gö­re Türk; di­ni, so­yu so­pu, yur­du be­lir­siz kar­ma­ka­rı­şık bir ca­hil­ler sü­rü­süy­dü. 

Bu söz­ler hiç şa­şır­tı­cı de­ğil…"

Bu söz ayrıca, sosyal medyada son dönemde dikkat çekici sayıda paylaşılmakta:

Sosyal medyadaki paylaşımlarda Sultan Vahdettin’in bu sözü El Ahram Gazetesi’ne değil 16 Nisan 1923’te verdiği demeçte söylediği belirtilerek Murat Bardakçı’nın bu demeci yayınladığı iddia edilmekte.

Ancak, Sultan Vahdettin’e isnad edilen bu sözün gerçeklik payı bulunmamaktadır.

Sözü aktardığı iddia edilen Murat Bardakçı, bu yönde bir yayım yapmadığını belirterek, sözün gerçek olmadığını iddia etmektedir.

Murat Bardakçı’nın 16 Mayıs 2016 günü Habertürk Gazetesinde yayınlanan “Reddimiras” başlıklı köşe yazısında aktardığı hususlardan faydalanalım:

  • Metnin içeriği ve kaynağı asılsızdır.
  • “Sultan Vahdettin’in El Ahram Gazetesi’ne değil 16 Nisan 1923’te, bir başka gün bile verdiği bir demeç yoktur.”
  • “El Ahram’ın Mısır’da o senelerde tahtta bulunan ve Vahdettin’in sürgün günlerinde umreye gidişi sırasında İskenderiye’de birkaç gün dinlenmesine bile izin vermemek için elinden geleni yapmış olan Kral Fuad’ın politikasına ters düşecek böyle bir harekette bulunmasının, yani sabık padişah ile mülâkat yapmasının imkânı ve ihtimali de mevcut değildir.”
  • “El Ahram’ın 16 Nisan 1923’teki nüshasında Sultan Vahdettin ile alâkalı bir yazı çıkmıştır, gazete tahtsız hükümdarın Mekke’de yayınlamış olduğu bildirinin bir kısmını, yani tamamını değil bazı bölümlerini sayfalarına almıştır ama “mülâkat” değil, “bir başka metnin nakli” olan bu yazıda da Türklere lâf eden ibareler geçmez. Zaten bildirinin konusu da bambaşkadır.”

Klasik olacak belki ama, “aksini iddia eden kanıtıyla beri gelsin” diyelim yine biz.

Yine Murat Bardakçı’nın ilgili köşe yazısını kapattığı cümleyle sonlandıralım. Ama siz bu cümledeki sosyal medya atfını köşe yazıları ile değiştirin:

“Bilgi kaynağı olduğunu zannettikleri sosyal medyayı daha da bir çöplüğe çevirebilmek için ellerinden geleni yapanlara bunları anlatabilmenin bilmem mümkinatı var mı?”

 

Soner Yalçın Snowden’in IŞİD’i ABD’nin Kurdurduğu Yönünde Bilgi Sızdırdığını Sanıyor

Soner Yalçın, Sözcü Gazetesi’nde 29 Aralık 2016 günü yayınlanan “Günaydın” başlıklı yazısında Edward Snowden’ın IŞİD’in kuruluşunda ABD’nin Merkezi Haber Alma Örgütü, bilinen kısaltılmış ismiyle CIA’nın rolü olduğunu ortaya koyduğunu iddia etmiş; ancak, durum pek öyle değil:

"The Guardian muhabiri Martin Chulov'a konuşan Ebu Ahmet adlı IŞİD komutanı, “Irak'ta Amerikan hapishaneleri olmasaydı şimdi IŞİD olmayacaktı. Bucca bir fikir fabrikasıydı; bizim ideolojimiz burada inşa edildi.”

Bu gerçeği çok kişi açıkladı:

CIA itirafçısı Edward Snowden, IŞİD-CIA ilişkisini deşifre etti.

V. Matuszov'dan R.Kadirov'a kadar Rus tarafı, Bağdadi'nin Amerikan Generali Davis Petraeus tarafından “devşirildiğini” açıkladı.

Herşey ortaydı aslında: Irak'ta, IŞİD'in doğrudan ABD askerlerini hedef alan tek eylemi yoktu!"

Mossad ya da CIA’nın IŞİD’i kurdurduğu iddiası popüler komplo teorilerindendir.

ışid
Edward Snowden’ın 2013 yılında sızdırdığı NSA belgeleri arasında bu yönde dokümanların yer aldığı yönünde bir algı var. Ancak, sızdırılanlar arasında IŞİD-CIA bağını ortaya koyan belgelerin olduğu gerçeği yansıtmayan bir husus.

16 Temmuz 2014 tarihinde Bahreyn’de faaliyet gösteren bir basın kuruluşu Snowden’ın İngiliz ve ABDli istihbarat örgütlerinin “Hornet’s Nest” adlı operasyon kapsamında Mossad’la işbirliği yaparak IŞİD’i kurdurduğu ve IŞİD lideri Ebubekir El Bağdadi’yi eğittiği yönünde bilgi sunan belgeleri sızdırdığını öne sürmüştü (ilgili haber: ISIS Leader Abu Bakr Al Baghdadi Trained by Israeli Mossad, NSA Documents Reveal) .

Hatta bazıları, 2009 yılında ABD Başkanı Obama’nın Ebubekir El Bağdadi’yi saldığını iddia etmişti. Tabiki bu iddianın da gerçeği yansıtmadığı ortaya konuldu.

Bu iddialara ilk kapsamlı yanıt olarak Time Dergisi 2014 yılı Temmuz ayında yayınlanan “Why Iran Believes the Militant Group ISIS Is an American Plot” başlıklı makalede, bu iddianın bir komplo teorisi olduğunu ortaya koydu.

The Snowden Hoax adlı internet sitesi ve Politifact de bu iddianın bir komplo teorisinden öteye gidemediği nedenleriyle sıraladı.

CIA, MI5/6, Mossad vb. bilimum istihbarat örgütü IŞİD’i kurdurmuş mudur? Yanıtını bilmiyoruz. Bildiğimiz şey ise, Snowden’ın sızdırdığı belgeler arasında bu yönde bir kanıt sağlayan dokümanın olmadığı.

Toparlayacak olursak: Soner Yalçın, Snowden’ın CIA-IŞİD ilişkisini ortaya koyan belge sızdırdığını iddia ederek hata yapmış.