Etiket arşivi: Reha Muhtar

Reha Muhtar Çakma Che Severlere Yüklenirken Kendi Rezil Olmuştu

Reha Muhtar, Vatan Gazetesinde 8 Ağustos 2011’de yayınlanan “Teoman gibi veda edebilmek günlük şöhrete…” başlıklı yazısında Che Guevara’nın sahte severlerine yüklenirken, Che’nin ismini dahi doğru yazamamıştı:

"Bolivya dağlarında ölen Che Quevera’yla bir ilgileri yoktur...
“Commandante Che Quevera” parçasıyla dans edip, kız ayarlamakta ustadırlar..."

Che Guevara’nın ismini doğru aktaramayan Reha Muhtar’dan inciler… Che Guevara oldu mu size Che Quevera…

“Eflatun’a Sormuşlar” Hikayesini Gerçek Sanan Köşe Yazarları

Eflatun'a sormuşlar:
- İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan iki davranışı nedir? 
- Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler. Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler. Yarınlarından endişe duyarken bugünü unuturlar. Sonuçta, ne bugünü, ne de yarını yaşarlar. Hiç ölmeyecek gibi yaparlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler. 
- Peki siz ne öneriyorsunuz? 
- Kimseye kendinizi "sevdirmeye" kalkmayın ! Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi "sevilmeye" bırakmaktır. Önemli olan, hayatta,"en çok şeye sahip olmak" değil,"en az şey"eihtiyaç duymaktır.

“Eflatun’a sormuşlar” ya da “Platon’a sormuşlar” başlığıyla paylaşılan bu metinde büyük bir hata var.

Çünkü, bu sözler Platon’a ait değildir.

Reata Strickland’in Interview With God (Tanrı İle Sohbet) başlıklı sayfasında 10 yıldan uzun süredir yayınlanan anonim şiirdir. Söz konusu görüntülü şiir gösterimi her ay milyonlarca ziyaret alarak uzun süre konuşulmuştu.

Bu hataya düşmekten geri kalmadı tabiki köşe yazarları:

Nazlı Ilıcak, Sabah Gazetesinde yayınlanan 15 Mayıs 2011 tarihli “Eflatun neden şaşırdı” başlıklı yazısı ile 26 Eylül 2010 tarihli “Eflatun’dan tavsiyeler” başlıklı yazısında yukarıdaki metni aynen paylaşmış.

Reha Muhtar da Vatan Gazetesinde 5 Nisan 2014 tarihli “Hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır önemli olan…” başlıklı yazısında “Eflatun’a sormuşlar” hurafesini köşesine taşımış.

Yaşar Süngü‘nün Yenişafak Gazetesinde 30 Ağustos 2009 tarihli “Kendini harca, yeter ki piyasa dönsün” başlıklı yazısında bu metni paylaşmış.

Mustafa Çelik, Yeni Akit Gazetesinde 12 Ağustos 2015 tarihli “Keşkelere kalmış yaşamların kuşatmaları/2” başlıklı yazısında bu yanlışa düşmüş.

Candaş Tolga Işık, Posta Gazetesinde 25 Kasım 2012 tarihli “Bir muhalefet düşünün ki” başlıklı yazısında aynı yanlışı yapmış.

Aziz Üstel, Star Gazetesinde 29 Nisan 2011 günü yayınlanan “Kemalim ‘Laf ebeliğinde Demirel, duruşunda Erdoğan’” başlıklı yazısında Platon’a ait olmayan sözlere yer vermiş.

* Bahse konu ihtisapta Muhtesip.com arşivinden istifade edilmiştir.

Reha Muhtar, Başkalarına Ait Vecizeleri Nelson Mandela’ya Atfetmiş

Reha Muhtar, Vatan Gazetesinde 8 Aralık 2015 güü yayınlanan “Mandela’nın hayatı ve unutulmaz sözleri…” başlıklı yazısında Nelson Mandela’ya başkalarınca söylenen sözleri atfetmiş:

"En derin korkumuz yetersiz olmamızdır... Ve en derin korkumuz ölçüsüzce güçlü olmamız olmalıdır..."

Vecizenin doğrusu ““Bizim en büyük korkumuz yetersiz olmamız değil. Bizim en büyük korkumuz gücümüzün ölçülemeyecek kadar büyük olması”” şeklindedir ve Nelson Mandela’ya değil; Amerikalı yazar Marianne Williamson’a aittir.

"Özgürlüğün kolay yolu yoktur... Çoğumuz arzularımıza ulaşmak için ölümün gölgesindeki vadiden tekrar tekrar geçmek zorundayız..."

Bu söz de Hindistan’ın ilk Başbakanı Jawaharlal Nehru’ya aittir.

* Yararlanılan kaynak: Teyit.org’un “Nelson Mandela hakkında yanlış bilinenler” başlıklı sayfası

Suni Teneffüsü Sünni Teneffüse Çeviren Köşe Yazarları

Show TV’nin bir haberinde “Alevi kadına Sünni teneffüs” alt bandı kullandığı (yersiz) iddiasını görünce bu tür bir hatalı kullanıma mutlaka daha önce bir köşe yazarının düşmüş olabileceği akıllara geldi.

Suni teneffüs, yani daha güncel anlamıyla yapay solunum.

Sunni teneffüs şeklinde yazıldığı da vaki.

Ancak, suni teneffüsü -sanki teneffüsün bir mezhebi varmış gibi- sünni teneffüs şeklinde aktaranlar da var.

Bakalım kimler:

Reha Muhtar‘ın Vatan Gazetesi’nde 4 Ağustos 2009 tarihinde yayınlanan “Kim bu 12 kötü adam?..” başlıklı yazısından:

"Ve fakat Başbakan da, hükümet de, paşalar da bilmeli ki; birbirlerine gönül koyarlarsa, devlet rahat etmez, nefes almaz, sünni teneffüs fayda etmez..."

A. Can Nizamoğlu‘nun, Milliyet’te 18 Mart 2012 günü yayınlanan “Derbi ve Fabrice Muamba” başlıklı yazısından:

"Doktorlar, on bir yaşında tek kelime bile İngilizce bilmezken, babasının, ülkelerindeki siyasi karmaşadan kaçması nedeniyle İngiltere'ye gelmek zorunda kalan ve şimdi kendini bu ülkenin soğuk ve nemli çimleri üzerinde bilinci kapalı bir vaziyette, yüzükoyun yatmış bulan Kongolu'ya sahanın ortasında önce sünni teneffüs yapıp sonra da elektroşok uygularken meslektaşlarından yüreği yetenler onun çimler üzerinde bir havalanıp bir düşen bedenine bakarak, diğerleri bakamadan ellerinden gelen tek şeyi yapıyordu, dua etmek; kâh Tuncay gibi iki elini semaya açarak kâh Van der Vaart gibi avuç içlerini birleştirerek ama tüm samimiyetleri ve tüm kalpleriyle."

Erdal Demir‘in Yeni Ufuk’ta 15 Haziran 2014 günü yayınlanan “Nasıl biri” başlıklı yazısından:

"Ne zaman havayı soluyamaz durumda kendinizi hissederseniz o zaman makinaya bağlanır sünni teneffüs alırsınız. İşte o zaman havanın, suyun, ekmeğin değerini anlarsınız. Tıpkı Türkiye gibi, makinaya Sünni teneffüs için bağlanmış hasta gibi. IŞİD katliamlara devam ettikçe, Arabistan da yaşamlarıyla bedel ödeyen zavallı insanları gördükçe, Arabistan da İslamiyet’i tanıdıkça," demokrasi sen ne büyük nimetmiş sin, Atatürk sen ne büyük lidermişsin" diyor bütün cihan."

Hamurun Su Kaldırması ve Köşe Yazarları

“Bu hamur daha çok su kaldırır” deyimi sıklıkla köşe yazarlarınca yazılarında kullanılır oldu. Ancak, tabiki bu yanlış bir kullanım. Bu deyimin doğrusu “Bu pilav daha çok su kaldırır”dır. Siyasilerin yanlış kullanımı nedeniyle iyice yerleşti bu yanlış deyim dilimize.

Bakalım hangi köşe yazarları bu hataya düşmüş:

Fehim Taştekin’in Radikal Gazetesi’nde 11 Aralık 2015 tarihinde yayınlanan “Suudilerin Elinin Değdiği Hamur” başlıklı yazısından:

"Bu, Batı-Körfez bloku için teselli kaynağı olabilir. Ancak bu hamur daha çok su kaldırır. Bir kere 15 örgütün dışında yüzlerce örgüt var. Kimileri rejimle asla müzakereyi kabul etmiyor. İkincisi Kürtleri dışlayan bir çözüm ‘çözüm’ olamaz."

Mustafa Yalçıner’in Evrensel Gazetesi’nde 1 Ağustos 2011 tarihinde yayınlanan “Bu hamur daha çok su kaldırır” başlıklı yazısı zaten başlığından yan basmış.

Ahmet Kekeç’in Yenişafak Gazetesi’nde 21 Temmuz 2003 tarihinde yayınlanan “Bu hamur daha çok su kaldırır” başlıklı yazısı da.

Reha Muhtar’ın Vatan Gazetesi’nde 12 Eylül 2008 tarihinde yayınlanan “Bizim omurgasız Tardigrad’lar” başlıklı yazısından:

"Moda deyimle bu hamur daha çok su kaldırır..."

İsmail Kapan’ın Türkiye Gazetesi’nde 21 Temmuz 2013 tarihinde yayınlanan “O flama oradan ineer!” başlıklı yazısından:

"Son söz: Flama bayrak değildir. Ve bu hamur daha çok su kaldırır!.."

Hacı Yakışıklı’nın Yeni Akit’te 1 Kasım 2014 tarihinde yayınlanan “Adımız Yorgo değil ama kavramlar Yorgo!” başlıklı yazısından:

"Bu hamur daha çok su kaldırır, bizde bu kadar “kavram kargaşası” varken düzeltmek için biraz daha yol almak elzem!"

Zeki Ceyhan’ın Milli Gazete’de 8 Eylül 2008 tarihinde yayınlanan “Bu hamur!” başlıklı yazısından:

"Zira biz Başbakan Erdoğan ın iddia ettiği gibi "Bu hamur daha çok su kaldırır" kanaatinde değiliz! Bu hamur biraz daha sulandırılacak olursa başta Başbakan Erdoğan olmak üzere pek çok kişinin eline yüzüne bulaşacağını düşünüyoruz."

İbrahim Kiras’ın Vatan Gazetesi’nde 12 Ocak 2015 günü yayınlanan “Tatsız tuzsuz ama elektrikli bir konu” başlıklı yazısından:

"Her neyse, bu hamur daha çok su kaldırır. Sadede gelelim... Kamu düzeni diyorduk."

Ahmet Sağırlı’nın Türkiye Gazetesi’nde 2 Ağustos 2016 tarihinde yayınlanan “Malezya gibi olmak iyi ihtimalmiş” başlıklı yazısından:

"Bu hamur daha çok su götürür. Balyoz sanıkları başlığının bugün beni ilgilendiren tarafı şu"

Ali Kırca’nın Sabah Gazetesi’nde “Kalvinizm ‘Meydan’daydı!” başlıklı 28 Ocak 2006 tarihli yazısından:

"Ancak "modernist" İslami kanaat önderlerinden bile; "Kalvinizm"in bu sınırlı modeline ve "karma namaz" önermelerine kesin "ret" yanıtı gelmesi, bu "hamur daha çok su götürür" dedirtiyor."

Reha Muhtar’la Cemal Süreya’nın Soyadından Harf Atma Hikayesi

Reha Muhtar, Vatan Gazetesi’nde yayınlanan 9 Ocak 2016 tarihli “Bir gün ölürsem öldüğüm gün değil; doğduğum günü hatırlayın…” başlıklı yazısında Cemal Süreya’yı ölüm yıldönümü nedeniyle konu edinirken, yine “araştırmaya – teyit etmeye” önem vermeyen bilindik tavrıyla “masal” anlatmayı seçmiş ve birtakım hatalar yapmış.

Basit bir matematik hatasıyla başlayalım:

"1990 yılının 9 Ocak günü, tam yirmibeş yıl önce bugün ölüyor Cemal Süreya..."

2016-1990=26. Cemal Süreyya vefat edeli 26 yıl oldu.

"Birkaç Cemal Süreya sözünü nakletmek istiyorum ustanın yirmibeşinci ölüm yıldönümü nedeniyle..."

Yirmialtıncı!

Reha Muhtar, Cemal Süreya’nın soyadındaki ikinci y’nin atılmasını “Sezai Karakoç’la girdiği iddia”ya bağlamış:

Cemal Süreya ve Sezai Karakoç üniversitede sınıf arkadaşılar... Sınıflarında Muazzez Akkaya isminde bir kız var... İki arkadaş da Muazzez Akkaya'ya aşıklar... Sınıfta gün boyu, Muazzez'e duydukları sevgiyi anlatan şiirlerini birbirlerine okuyorlar...

*** 

Zamanla iki genç şairin; sınıf arkadaşları Muazzez'e duydukları aşk kızışıyor ve iki genç "kim Muazzez'le çıkacak?.." diye bir iddiaya tutuşuyorlar... İddiaya göre, kaybeden taraf büyük bir bedel ödemeye razı oluyor... Bu bedel, ikisine de bedensel ve fiziksel bir zararı dokunmayacak, ancak ömür boyu üzerlerinde kalacak bir bedel olacak... 

***

İddiayı Cemal Süreyya kazanır ve kızla çıkarsa; Sezai Karakoç'un ismi Sezai Karkoç olarak değişecek... Kızla Sezai Karakoç çıkacak olursa, Cemal Süreyya'nın ismi, Cemal Süreya olarak değişecek... İddiayı Sezai Karakoç kazanıyor... Cemal Süreyya'nın soyadındaki y'lerden biri atılıyor...

Aktardığı hikayenin bir kısmının doğruluk payı olsa da, çoğunluğu külliyen yanlış.

cemal süreya sezai karakoç

Sezai Karakoç’un “Muazzez Akkaya aşkı”na ilişkin hikayeler mevcuttur. Mona Roza şiirindeki -sonradan bozulan- akrostiş de bunun bir eseridir denir. Hikaye odur ki, Sezai Karakoç Muazzez Akkaya’ya olan platonik aşkını hiç açıklayamamış ve içine gömmüştür.

Hikayeden öteye geçecek olursak, Reha Muhtar’ın aktardığı “Muazzez Akkaya ile çıkma iddiası” hikayesinin gerçek olamayacağının basit bir nedeni var: Muazzez Akkaya’nın ta kendisi.

Yıllar sonra Ahmet Hakan, Muazzez Kaya’nın kızı ile irtibata geçmişti. Kızı, annesinin Sezai Karakoç’un aşkından haberdar olmadığını söylemişti:

"Annem Mülkiye’de okumuş. Öğrenciliğinde çok güzel bir kadınmış. Grace Kelly tipinde. Pingpong şampiyonu olmuş okulda. Bugün anneme Sezai Karakoç’un aşkını ve şiirini sordum. Annemin bu aşktan ve şiirden haberi olmamış. Ama şunu anımsıyor: Paltosunun cebinde şairi meçhul aşk şiirleri bulurmuş! Babamla evlenirken babama bu şiirlerden söz etmiş, babam da şiir yazmaya kalkışmış annem için ama tabii ki çocukça şiirler olmuş bunlar. Annem Hazine avukatlığından emekli oldu. Maliye Bakanlığı’nda çalışırken babamla tanışıp aşk evliliği yapmışlar. 48 sene harika bir evlilikleri oldu. Maalesef geçen hafta babamı kaybettik."

Muazzez Akkaya ise Sezai Karakoç’un ilgisini fark ettiğini belirtip, “çıkma” gibi bir durumun olmadığını gözler önüne sermişti:

"Adına yazılan bu muhteşem şiirler ilgili ilk kez konuşan Muazzez Akkaya hayal kırıklığı yarattı. Akkaya "Okul yıllarında bana olan ilgisini fark etmiştim; bu şiiri yazdığını da biliyordum, ama ben aynı yakınlığı duymamıştım. Belki bir yerde karşılaşırsak bir merhaba derim. Allah hepimize uzun ömür versin." şeklinde konuştu."

Tabii ki, Sezai Karakoç cephesinden üstadın bu konudaki ketum tutumu nedeniyle bir bilgi yok…

Ancak, Reha Muhtar gibi bazı hikayeciler, vaziyetten nemalanıp uydurmayı sürdürür:

"Muazzez Hanım, Karakoç’un bir iddia nedeniyle kendisi ile çıktığını öğrenir ve başka sorunlarının da etkisiyle okulu bırakır, memleketine; Yani Sakarya’nın Geyve ilçesine geri döner. Bu durum Karakoç’u o kadar üzer ki Muazzez Hanım’a ithaf ettiği ve en bilinen akrostiş şiirlerden olan “Mona Rosa“yı yazar."

Muazzez Hanım’ın sözleri, bu iddianın da gerçeği yansıtmadığını ortaya koyuyor.

Hikayenin aslı ise Cemal Süreya’nın ifadeleriyle şudur:

Üvercinka, güvercin kanadından kısaltılarak elde edilmiş bir sözcük. Barışa, aşka dayatmaya dönük… “Elma” şiirinde, adındaki “Y” harflerinden birini attığını ilan eder. Nedeni, kendi anlatımına göre, arkadaşıyla bir telefon numarası üzerine girdiği iddiayı kaybetmesidir. Söz konusu telefon numarası, Üvercinka’nın… 

Cemal Süreya, “O zaman çok güvenirdim belleğime. Telefon numaralarını falan kaydetmezdim. Belki de kaydetmediğim için kalırdı. Ona dedim ki, eğer bu böyleyse, ismimden bir harf atarım dedim. Kaybedince, ismimde harf aradım, iki tane olandan birini atmak daha uygun geldi.” der.

Reha Muhtarla Bir Koyundan İki Post

Reha Muhtar, eski yazılarını okuyucularına tekrar yutturmayı seven köşe yazarlarından.

“27 Aralık 2015” tarihli “Fransızların en ünlü komutanının, karısı üzerinden hayatı…” başlıklı yazısında da bu huyunu tekrarlamış.

12 Aralık 2009 tarihli “Erkeğini süründürüp kendisine aşık eden kadın: Josephine…” başlıklı yazısını (1-2 eksik cümle hariç) aynen kullanmış.

Bir koyundan iki post olmaz demiş eskiler. Reha Muhtar gibileri bol bol çıkarabilir.

“Urfa’da Oxford Vardı Da Biz Mi Gitmedik” Sözü vs. Köşe Yazarlarımız

“Urfa’da Oxford Vardı Da Biz Mi Gitmedik” sözüne çoğu kişi aşinadır ve bu sözün sahibinin İbrahim Tatlıses olduğunu düşünüyordur. Ancak, ‘Urfa’da Oxford vardı da okumadık mı?’ sözünün sahibi konusunda bir kargaşa bulunmakta.

Gani Müjde, anılan sözün kendisine ait olduğunu iddia etmekte. 2006 yılına Vatan Gazetesi’nde yayınlanan yazısında Gani Müjde konuyu şu şekilde aktarmışdı:

Urfa’da Oxford yoktu… 
Ben yazdım oldu… 
Bilkent Urfa'da kolej açacakmış.
Hürriyet bu güzel haberi "İbrahim Tatlıses'in Oxford hayali gerçekleşiyor" gibi bir başlıkla verince düzeltme gereği hissettim.
Bakın son defa yazıyorum, bi' daha yazmam.
Bu kaynaktan alıntı yapınız...
Belki inanmayacaksınız ama bir zamanlar uğur yücel bu ülkenin en popüler komedyeniydi. sahneye çıktığı her yer tıka basa dolar, kahkahalara gark olan mekânda ayakta bile yer bulunmazdı.
İşte o günlerden birinde yeşil kabare'de sahneye çıkan Uğur Yücel, benden sahnede yaptığı İbrahim Tatlıses taklidi için bir metin yazmamı istemişti.
Ben de içinde bu cümlenin de yer aldığı metni yazmıştım. “Evet cahilim” diyordu sahnedeki İbrahim Tatlıses… “Urfa’da Oxford vardı da biz mi okumadık kardeşim?” 
Tamam Uğur Yücel taklidi çok başarılı yapıyordu ama bu cümleyi İbrahim Tatlıses değil, hatta Uğur da değil, netice itibarı ile ben söylemiştim.

Gani Müjde böyle iddia etse de, İbrahim Tatlıses TV1’de katıldığı bir programda nasıl okumayı yazmayı öğrendiğini anlatırken “Urfa’da oxford mudur neydir işte, okul yoktu ki biz okuyalım” cümlesini kullanmıştı (bkz ilgili kayıt – 3.03’te İbrahim Tatlıses bahse konu cümleyi sarfediyor).

Hangisi bu sözü daha önce söyledi ve telifi kime ait şu an kestiremiyoruz. Ancak, İbrahim Tatlıses’in bu sözün kendine ait olduğunu iddiasında bulunmaması ve Gani Müjde’nin bu konudaki ısrarcı tutumu, sözün ilk kez Gani Müjde’nin kaleminden çıktığını düşünmemize vesile oluyor.

Muhtesip, bu konuda yanlış yapan köşe yazarlarını şu ve bu ihtisaplarda afişe etmişti; ancak, üzerinden geçen zaman hasebiyle bu sözü İbrahim Tatlıses’e aitmişçesine alıntılayan köşe yazarları listesini paylaşmakta fayda var: Hakkı DevrimReha MuhtarGüneri Civaoğlu, Mehmet Ali BirandGüven SakYüksel AytuğElif Ergu...

Cengiz Çandar ise bu söylemi alıp 27 Haziran 2009 günü Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Süryani hayali, Kürt ve Arap gerçeği…” başlıklı yazısında teze çevirmiş:

Muhterem Peder Saliba Özmen, tam 640 yıl Süryani Kadim Kilisesi’nin Patriklik Makamı olan Deyruzzafaran’a Oxford’dan geldi. Oxford’dan Teoloji doktorası sahibi. Böylece” dedim “İbrahim Tatlıses’in Urfa’da Oxford vardı da gitmedik mi şeklindeki tezi çöktü. Mardin’de Oxford mu vardı. Ama Peder Saliba, Mardin’den Oxford’a gitmiş işte...”

oxford universitesi

Armasında Ay-Yıldız Taşıyan Futbol Kulüpleri ve Köşe Yazarlarımız

Armasında ay-yıldız taşıma onurunun sadece Beşiktaş’a, Karşıyaka’ya ve Kasımpaşa’ya verildiğine dair bir şehir efsanesi dolanır durur ortalıkta.

Ancak, bahse konu takımlara ilaveten Bursaspor, Elazığspor, İstanbulspor, Konya Şekerspor, Aksarayspor, Eyüpspor, Kemalpaşaspor, Çankırı Belediyespor, Lüleburgazspor, Bingöl Belediyespor, Ceyhanspor, Nusaybin Demirspor, Cizrespor, Beylerbeyispor,  Yeni Burdur Gençlik gibi futbol takımlarının da amblemlerinde ay-yıldız sahibi olduğu gerçeği görmezden gelinir genellikle.

Bu husus daha önce Muhtesip tarafından, “Ay-Yıldızlı Arma” ve  “Yılmaz Özdil Potpuri” başlıklı ihtisaplarda dile getirilmişti.

Bu hataya düşen köşe yazarları bakalım kimler:

Yılmaz Özdil, 28 Ocak 2010 tarihli “İnönü filan” başlıklı köşe yazısında bu hataya düşmüş:

Üç büyük var Türkiye’de. Beşiktaş. Karşıyaka. Kasımpaşaspor.   
Çünkü, armasında Türk Bayrağı’nı taşıma onuruna sahip olan “üç büyük” sadece bunlar... Öbürleri ay-yıldızı anca formasında taşır; armasında taşıyamaz.

Yılmaz Özdil, 23 Aralık 2010 tarihli “Karşıyaka… Türk bayrağıdır” başlıklı yazısında bu hatasını tekrarlamış:

(Resmi olarak bu üç kulüp, bayraktır... Diğer kulüplerimiz, ay-yıldızı anca göğsünde taşır, isterse 100 kere şampiyon olsun, armasına koyamaz.)

Milliyet Ege yazarı Deniz Sipahi, 3 Ocak 2009 tarihli “İzmir’in havasından mı suyundan mı?” başlıklı yazısında Yılmaz Özdil’den alıntı yaparak bu hataya ortak olmuş:

Dilerim bu mesajı alanlar, bu yıl şampiyonluk için üzerine düşeni yaparlar... Özdil’in, “İşte gerçek üç büyükler” yazısından bir alıntı...
“Üç büyükten biriyiz. Diğerleri Karşıyaka. Ve Kasımpaşa. Bu gerçeği silemezler!“ Evet... Üç büyük vardır tarihte. Beşiktaş. Karşıyaka. Kasımpaşa. Armasında ay-yıldızı yani Türk Bayrağı’nı taşıma hakkına ve onuruna sahip olan “Üç büyükler“ sadece bunlardır. Kızmaca darılmaca yok...

Reha Muhtar ise 20 Şubat 2013 tarihli “O formaların üzerindeki ay yıldız, formaların kendisidir Acun kardeş!..” köşe yazısında ise tek Türk takımının armasında bayrak taşıdığını iddia etme hatasını yapmış:

Acun’un ve Sergen‘in de çok iyi bildiği gibi; Beşiktaş “amblemi içinde ay yıldızlı Türk bayrağı taşıyan Türkiye’deki tek kulüp”tür...

Reha Muhtar ayrıca, Türkiye’de sadece günümüze değin şampiyon olmuş 5 futbol takımının formasında Türk bayrağı ambleminin bulunduğunu belirtmiş. Ancak, tabiki bu bilgi doğru değil. Çünkü, sadece şampiyon olan takım, diğer sezonda Türk bayrağını formasında taşıma hakkına sahip olmaktadır.

"Türkiye’de 5 takımın formasında ay yıldızlı Türk bayrağı amblemi bulunur... Kimdir bu takımlar?.. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor ve Bursaspor... Niye başka takımların formasında ay yıldız yoktur da bu takımların formalarında vardır?.. Çünkü bu takımlar Türkiye Ligi şampiyonu olmuşlardır... Renklerinin üzerine işlenen ay yıldız Türkiye şampiyonu olmalarının formalarında taşıdıkları gururdur..."

armasinda ay yildiz olan takimlar

Reha Muhtarla İngilizce-Türkçe Çeviri

Vatan Gazetesi’nde 6 Kasım 2015 günü yayınlanan “Söyledim ya berbat haldeyim…” başlıklı yazısında Reha Muhtar, Amy Winehouse’ın şarkı sözlerini (internet aleminde yer alan “şarkı sözleri çevirileri” başlıklı sitelerden yararlanarak) İngilizce ve Türkçe çevirileriyle (!) köşesine taşımış:

"Olmayacağını bildiğim halde (Like ı knew ı would) Söyledim ya berbat haldeyim diye (I told ya, ı was trouble)"

“like I knew I would” cümlesinin Türkçe karşılığı daha çok “yapacağımı bildiğim halde / tahmin ettiğim gibi” şeklindedir. “Olmayacağını bildiğim halde” çevirisi nasıl o cümleden çıkmış, anlaşılması güç.

"Söyledim ya berbat haldeyim diye (I told ya, ı was trouble)"

“i told you, i was trouble” da “sana bela olduğumu söylemiştim” olarak çevrilmeli…

"Biliyorsun iyi olmadığımı... (You know that ı’m no good)"

Şarkının adını oluşturan dizeyi de yanlış çevirmiş. Doğru çevirisi: “iyi değilim”den ziyade “işe yaramazlığı”nı vurgulamalı. Yani, “biliyorsun ben işe yaramam”…

"I didn’t get a lot in class -Sınıfta pek bir şey anlamadım"

“Sınıfta pek bir şey almadım” daha uygun çeviri. Bir şey anlamamaktan ziyade algı kanallarının kapalılığı nedeniyle kaynaktan sebeplenen bir sorunu yansıtıyor daha çok.

"But I know we don’t come in a shot glass -Ama biliyorum şut bardağında gelmiyoruz..."

“Shoot glass” Türkçe’ye şut bardağı olarak değil de daha çok “tek atma kadehi” olarak çevrilir. “Şat bardağı” tarzanca kullanımı bile “şut bardağı”ndan daha uygun görünüyor. Ayrıca, shot ile shoot arasındaki fark nedeniyle “şut” oluvermiş” çeviri.

Amy Winehouse sarki sozleri