Etiket arşivi: Rahim Er

Çanakkale Şehitlerinin Sayısı ve Köşe Yazarları

Bugün 18 Mart. Çanakkale Zaferimizin yıl dönümü. Şehitlerimizin ruhu şad olsun.

Vatan uğruna hayatını esirgemeyen şehitlerimizi anmak adına güzel bir gün, 18 Mart Şehitleri Anma Günü ve 18 Mart Çanakkale Zaferi Yıl Dönümü.

Ancak, Çanakkale Savaşı’ndaki şehit sayısına ilişkin tam bir karmaşa mevcut.

Çoğu köşe yazarı ezberden konuşarak 250 / 253 bin şehit verdiğimizi aktarıyor. Ancak, kaynaklar şehit sayısının o kadar olmadığını belirtiyor.

Genelkurmay’ın askerî tarih ile ilgili birimi olan Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih Araştırmaları Strateji Etüdler Daire Başkanlığı’na (ATASE) göre Çanakkale’deki şehit sayımız tarih kitaplarında öğretildiği ya da köşe yazarlarının belirttiği gibi 253 bin değil, 57 bindir.

Yani, rakam ile söylentiler arasında yaklaşık 175 binlik fark var.

ATASE tarafından yürütülen araştırma, bu farkın askeri kayıtlardaki “kayıp” ifadesinin yanlış yorumlanmasından kaynaklandığını ortaya koymuştur. Cephede şehit düşen 55 bin 801 kişinin ismini tek tek belirleyen Genelkurmay Başkanlığı, “kayıp” ifadesinin hastalık, esirlik, kaybolan, kaçan, sakat kalan, yaralanan, sonradan savaşamayacak duruma düşenleri kapsadığına dikkat çekmiştir. Buna göre, şehit olarak ifade edilen 253 bin kişiden 195 bini resmi kayıtlarda “kayıp” olarak görünüyor. Araştırmada kayıp 195 bin askerin yaklaşık 20 bininin hastalık sonucu kaybolduğu bilgisi kesinlik kazanırken, askerlerden 10 bininin, savaş sırasında firar ettikleri ya da esir düştükleri sanıldığı iddia edilmektedir. Kalanların ise, yaralı olduğu ve savaşamayacak duruma düştüğü için kayıtlara “kayıp” olarak geçildiği tahmin edilmektedir.

Tespit edilen diğer kaynaklardaki bilgiler ise şu şekilde:

  • Korgeneral Selahattin Çetiner’in “Çanakkale Savaşı Üzerine Bir İnceleme” adlı kitabında da şehit sayısı 57 bin 84 olarak belirtilmiştir.
  • Muzaffer Albayrak ile Tuncay Yılmazer’in “Sorularla Çanakkale Muharebeleri” isimli kitabında cephede hayatını kaybedenlerle daha sonra yaraları dolayısıyla vefat edenlerin toplam sayısının 101.279 olduğu aktarılmakta.
  • ABD’li askeri tarihçi Edward Erickson’un “Birini Dünya Savaşı”nda Osmanlı ordusunu inceleyen “Size Ölmeyi Emrediyorum” adlı kitabına göre 595 subay ile 56 bin 48 askerin şehit olduğu, 1018 subay ve 95 bin 959 askerin yaralandığı, 27 subay ve 11 bin 151 askerin kayıp listesine geçtiği belirtilmekte.

Gallipollidigger adlı siteden alıntıladığımız Korgeneral Selahattin Çetiner’in “Çanakkale Savaşı Üzerine bir İnceleme” adlı kitabından veriler şu şekilde:

5 inci ORDUNUN 25 NİSAN 1915’TEN 09 OCAK 1916’YA KADAR VERDİĞİ ZAYİAT

Raporun

Kapsadığı dönem

Belge No

Subay

Er

Genel Top

Kıs.

H.C

Fihrist

Şehit

Yaralı

Esir/ Kayıp

Top (a)

Şehit

Yaralı

Esir/ Kayıp

Hava değ.

Hast. Ölen

Hast. Gön

Top. (b)

(a+b)

25 Nisan 1915’den 18 Kasım 1915’e Kadar

3474

H- 24

10-2

562

949

27

1538

53.535

86.209

10.710

7.084

18.746

176.285

177.823

18-24 Kasım 1915

3474

H- 24

10-2

4

8

12

606

2.630

3

3.349

3.361

25 Kasım 1915’den 08 Aralık 1915’e Kadar

3474

H- 25

11-6

15

42

57

1.150

3.468

419

5.442

5.499

09 Aralık 1915’den 19 Aralık 1915’e Kadar

3474

H- 25

11-10

3

11

14

583

2.737

18

3.338

3.352

19-30 Aralık 1915

3474

H-26

12-17

2

7

9

502

1.532

1.022

11.735

14.791

14.800

31 Aralık 1915’den 08 Ocak 1916’ya Kadar

3474

H- 55

14-32

3

3

119

271

529

2.265

3.184

3.187

 Genel Toplam

589

1.017

27

1.633

56.495

96.847

11.151

7.084

20.297

14.000

206.389

208.022

 Genel Şehit Toplam : 589 + 56.495 = 57.084

 * Diğer Zayiat Toplamı: ( Yaralı + Kayıp,Esir + Hv.Değişimi + Hastalıkan Ölen + Hastaneye Giden )=150.936 Askerdir.

 * Erler sütununda zayiat deyimi içine giren unsurlar 5 çeşit olarak açıkça belirtmiştir. Maalesef zayiatla şehit kelimelerini eş anlamlı zanneden pek çok yazar ve üst düzeyde kamu görevlisi şehit miktarımızı hatalı olarak , 250.000 hatta 300.000 sayısına kadar çıkartmaktadır. Resmi yayınlarda, Çanakkale Milli Parkı’ndaki anıtlarda ve konuyla ilgili bazı neşriyatlarda bu abartmalı miktara rastlamak beni üzmektedir. Daha geniş bilgi sonuç bölümünde verilmiştir.

 * Boş hanelere kaydedilmemiş kayıpların toplamı 42.000 kadardır. Bunları da ilave edince zayiatımız 250.000 eder. 

 

Çanakkale şehitlerinin sayısını ezberden yanlış aktaran köşe yazarları kimlermiş bakalım:

Ahmet Taşgetiren’in Star Gazetesindeki 19 Mart 2017 tarihli “Çanakkale’den çağımıza ruh nakli” başlıklı yazısından:

"10 bin, 20 bin, 50 bin, 100 bin değil, dile kolay, 250 bin canı feda ederek kurulan bir ruh – kalb – gönül – iman - cehd - cihad seddidir Çanakkale."

Ahmet Taşgetiren, 2 yıl önce 15 Mart 2015 tarihinde Star Gazetesi’nde  yayınlanan “100 yıl sonra Çanakkale’ye bakış” başlıklı neredeyse tamamı aynı yazısında aynı satırları kullanmıştı.

Bülent Erandaç’ın Takvim Gazetesinde 19 Mart günü yayınlanan “Çanakkale’den 15 Temmuz’a” başlıklı yazısından:

"Çanakkale Geçilmez" destanı 250 bin vatan evlâdımızın, şehâdet şerbetini içmesi neticesinde gerçekleşmişti.."

Saadet Oruç’un Star Gazetesindeki 19 Mart 2017 tarihli “Çanakkale ruhu ve bugünkü saldırılar” başlıklı yazısından:

"Askeri zayiat sayımız 250 bin."

Sadullah Özcan’ın Milat Gazetesinde 19 Mart 2017 günü yayınlanan “Balkan-Çanakkale Ortadoğu ve bütünlük” başlıklı yazısından:

"O zaman verdiğimiz 250 bin şehidimizin şahadetini de bu zaferi bize bahşeden diğer gazilerimizi de anlayamayız."

Hüseyin Öztürk, 20 Ağustos 2015 tarihinde Vakit Gazetesi’ndeki “Türkiye Müslüman Ruhlara Emanettir” başlıklı köşe yazısında Çanakkale Savaşı’nda verdiğimiz şehit sayısını baya yüksek aktarmış:

“Haçlıların kabullenemediği bir başka nokta da Gelibolu Yarımadası’nda; Vatan için, Allah için Kur’an için şehit olmuş 500 bin Müslüman ruhların varlığıdır.”

Hasan Karakaya’nın Yeni Akit Gazetesi’nde “Destanın 100. yılı… Dünyayı yenenlerin, yenildiği yer: Çanakkale!” başlıklı 25 Aralık 2015 tarihli yazısından:

“Bir-iki günde bozguna uğratacaklarını” zannettikleri “Ümmet’in askerleri”, öyle bir “direniş” gösterirler, öyle “taarruz”larda bulunurlar ki;“Londra ve Paris’te yapılan hesapların, Çanakkale’ye uymayacağını”gösterirler!..

“253 bin şehit” verirler ama,

“Çanakkale’nin geçilemeyeceğini” gösterirler!..

Rahim Er’in Türkiye Gazetesi’nde 24 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “Orası Çanakkale” başlıklı yazısından:

"Biz, Çanakkale'de 253 bin şehit verdik. 53 bin şehit de İkinci Çanakkale'de vermeyelim."

Hasan Celal Güzel’in Radikal Gazetesi’nde 21 Mart 2010 tarihinde yayınlanan “Çanakkale içinde vurdular beni” başlıklı yazısından:

"Sadece Çanakkale’de 253 bin şehit veren ve hiçbir meşakkate aldırmadan büyük bir imanla mücadelesine devam eden bu Aziz Millet, önüne çıkarılan Ermeni iftiralarına müstehak değildir."

Mustafa Mutlu’nun Vatan Gazetesi’nde 18 Mart 2012 tarihinde yayınlanan “18 Mart 1915’ten ve 30 Ekim 1918’den almamız gereken ders” başlıklı yazısından:

"18 Mart 2012... Çoğu öğretim çağında 253 bin subayımızın, erimizin ve erbaşımızın şehit düştüğü Çanakkale Zaferi’nin 97’nci yıldönümü..."

Hakan Albayrak’ın Karar Gazetesi’nde 7 Ekim 2016 tarihinde yayınlanan “Sarıkamış Yalanları ve Fatma’nın Mahzunluğu” başlıklı yazısından:

"Çanakkale’de 250 bin şehit verdiğimiz söyleniyor. Bu rakam iftiharla zikrediliyor. Peki, o harbi kaybetseydik ne olacaktı? “Enver Paşa 250 bin askerimizi Çanakkale’de yok yerde kırdırdı” diye tezvirat yapılacaktı!"

Elvan Alkaya’nın Yenişafak Gazetesi’nde 4 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan “Çanakkale’de bayram namazı” başlıklı yazısından:

"Bu bayram metrekaresine 6000 mermi düşmüş, 250 bin şehit verdiğimiz Çanakkale Savaşı'nı ve diğer kahramanlık destanlarımızı, milli duygularımızı yeniden gözden geçirerek, birlik olma vaktidir."

Yavuz Bahadıroğlu’nun Yeni Akit Gazetesi’nde 10 Ağustos 2016’da yayınlanan “Türkiye üzerine İngiliz Projeleri (4)” başlıklı yazısından:

"Nihayet Batı (önce Rus çarlığı) alnımıza “Hasta Adam” damgasını vurup, son öldürücü darbeyi indirmek üzere, ordularını Çanakkale’ye yığdılar: Fakat olmadı: 250 bin şehit vererek Çanakkale Savaşı’nı kazandık."

Hakkı Arslan’ın Türkiye Gazetesi’nde 19 Eylül 2016 tarihinde yayınlanan “19 Eylül darbesi!” başlıklı yazısından:

"Ben bu kültür yenilgisini Çanakkale’ye benzetiyorum. 18 Mart 1915’de “Çanakkale geçilmez” demek için 250 bin şehit verdik. Ama 13 Kasım 1918’de İngiliz gemileri tek kurşun atmadan İstanbul’u işgal etti..."

Yine Hakkı Arslan’ın “Çanakkale’yi anlamak” başlıklı 20 Mart 2015 tarihli yazısından:

"Evet Seyit Onbaşı'nın kahramanlığı unutulmaz bir semboldür. Ama ya gerisi? Evet, çok kanlı savaş oldu, peki ya niçin? Sonuçları nasıl oldu? Evet, 250 bin şehit verdik, peki karşılığı ne oldu?"

 

Ahmet Sevgi’nin Yeniçağ Gazetesi’nde 21 Mart 2015 günü yayınlanan “Çanakkale Zaferi yahut analar ağlamasın…” başlıklı yazısından:

"Peki, o zaman Çanakkale'de şehit düşen 250 bin Mehmetçiğe ne diyeceğiz? -Hâşâ sümme hâşâ- enayiliklerine doymasınlar, keşke kaçsalardı mı diyeceğiz?"

Hanefi Bostan’ın Yeniçağ Gazetesi’nde 20 Mart 2016 tarihinde yayınlanan “Çanakkale Ruhu Yeniden Dirilmeli” başlıklı yazısından:

"250 bin şehidin verildiği Çanakkale Savaşlarında yansıtılan millî ruha bugün eskisinden daha fazla ihtiyacımız bulunmaktadır."

Ünal Bolat’ın Türkiye Gazetesi’nde 17 Eylül 2001 tarihinde yayınlanan “Ya anıt mezarı varsa?” başlıklı yazısından:

"Çünkü orada şehit düşen bir benim ceddim değildi ki, 250.000 şehit vermişiz Çanakkale'de."

Ahmet Doğrusözlü’nün Türkiye Gazetesi’nde 21 Mart 2008 tarihli “Çanakkale Zaferinin ma’nevî yönü -1-” başlıklı yazısından:

"Çanakkale Zaferi, İngilizlere 205.000, Fransızlara 47.000 askere mal oldu; biz de 250.000 şehit verdik."

Ahmet Anapalı’nın Yeni Akit’te 14 Mart 2016 tarihinde yayınlanan “18 Mart Zaferi Koca Bir Yalandır… Zaferin Gerçek Tarihi 18 Mart 1915 değil, 9 Ocak 1916’dır…” başlıklı yazısından:

"Ben yaralanırsam benim de üstüme basın ve ilerleyin. Zira ben size öyle yapacağım” diyen kahramanlık heykeli Yüzbaşı Atıf’ı ve bu toprakları kanı ile sulayan 250.000 vatan evladını bugün kim tanıyor ve hatırlıyor…? Hiç kimse…"

Talat Atilla’nın Güneş Gazetesi’nde 12 Mayıs 2014 tarihinde yayınlanan “Nuh Tufanı çocukları!” başlıklı yazısından:

"Kurtuluş savaşında, Türkiye’nin yetişmiş genç beyinleri ekin gibi biçildi. Sadece, Gelibolu’da, 300 bin şehit verdik."

Orhan Karataş’ın Ortadoğu Gazetesi’nde 25 Nisan 2013 tarihinde “Bu kafaya göre Çanakkale’de boşuna direndik” başlıklı yazısından:

"Bu ihanet güruhuna göre, ülkenin varlığı ve birliği için direnmek, bu uğurda şahadeti göze almak beyhudedir. Çünkü bunu yaparsanız kan akar. Teslim olacaksınız, istenileni vereceksiniz ve böylece her şey yolunda gidecek. Bunlara kalırsa Çanakkale direnişi de boşuna olmuştur. 250 bin vatan evladının toprağa düşmesine hiç gerek yoktu."

Abbas Güçlü’nün Milliyet Gazetesi’nde 25 Mart 2016 tarihinde “Çanakkale’nin bilinmeyenleri” başlıklı yazısından:

"Cephede ölenlerin sayısı 50 küsur bin. 76 bin civarında doğrudan savaş nedeniyle şehidimiz var. Ama toplam kayba baktığınız zaman 250 bin civarında. Karşı tarafta da 250 bin civarında."

Burak Kılanç’ın Akşam Gazetesi’nde 13 Mart 2014 tarihinde yayınlanan “Slovakya, Galatasarat, Çanakkale” başlıklı yazısından:

"Sanırım bu ülke vatandaşı olup da Çanakkale Savaşı'nda yaşananlardan etkilenmeyen, Çanakkale'yi içselleştirmeyen yoktur. 1915'teki ülke nüfusu düşünüldüğünde savaşta verilen 250 bin şehit, her ailede bir ya da birkaç kayıp yaşanması anlamına geliyor. Benim ailemde de durum farklı değil."

Ahmet Kekeç’in Star Gazetesi’nde 19 Mart 2015 tariihnde yayınlanan “Anlamsız savaş, öyle mi Çetin Bey?” başlıklı yazısından:

"Peki, neden 300 bin ölü ya da şehit verdiğimiz; galibi ve mağlubu olmayan bu “anlamsız” savaşı her yıl “zafer” olarak kutluyoruz?"

"Çanakkale’de şehit düşmüş yüzbinlerce Mehmet’in iniltisi ruhunu muazzep etmiş. Sabaha kadar gözünü kırpmadan yatağın içinde dönüp durmuş."

Rahim Er ve Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı

Rahim Er, Türkiye Gazetesi’nde 21 Aralık 2015 günü yayınlanan “Afrika’yla Kucaklaşmak” başlıklı köşe yazısında Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’na değinirken mühim bir hata yapmış:

"Cumartesi günü Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Daire Başkanlığı'nın İstanbul'da tertiplediği bir toplantıdaydık. Türkiye ve Afrika Düşünce Kuruluşları bir araya geldiler. İlgi yüksek, konuşmalar muhtevalıydı. Nitekim Tunuslu Hayreddin Paşa hatırlatması, adı geçen daire başkanı Kudret Bülbül'e aitti. Burada da Afrika, dünyanın kalbine benzetildi. Bu, şu demektir. Kalb ölürse, dünya yaşamaz."

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Rahim Bey’in belirttiği gibi bir “Daire Başkanlığı” değildir. Başbakanlığa bağlı müsteşarlık düzeyinde bir kamu kurumudur. Kurumun başkanlığını üstlenen Doç. Dr. Kudret Bülbül de Daire Başkanı değildir haliyle. Kurumun, müsteşar düzeyinde başkanıdır.

Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye Nasihat Rivayeti ve Köşe Yazarları

Sanal alemde, Osmanlı Devleti’nin manevi kurucusu Şeyh Edebali’nin devletin banisi Osman Bey’e nasihatini içerdiği iddia edilen bir metin dolanmakta:

“Ey oğul! Beysin… Bundan sonra öfke bize; uysallık sana, güceniklik bize; gönül alma sana, suçlama bize; katlanma sana, acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana, geçimsizlikler bize, çatışmalar bize, anlaşmazlıklar bize; adâlet sana, kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana.

Ey oğul! Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana, üşengeçlik, uyuşukluk bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana. Ey oğul sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma: İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.

Ey oğul! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı Allahu Teala yardımcın olsun, beğliğini kutlu kılsın; hak yoluna yararlı kılsın; ışığını parıldatsın, uzaklara iletsin; sana yükünü taşıyacak güç ayağını sürçtürtmeyecek akıl versin”

***

Osmanlı Devleti’nin kuruluş ülküsünün menkıbevî bir dille resmedildiği bu metin, bazılarınca gerçekten tarihi karakterlerin ağzından çıkmış gibi kabul görmekte.

Şeyh Edebali’nin 700 yıl önce Osman Gazi’ye verdiği nasihatlerin kayıtlı olmasını biz de çok isterdik. Ancak, farklı versiyonları bulunan bu nasihat metni Şeyh Edebali’ye atfedilmesine rağmen aslında Tarık Buğra’nın 1983 tarihinde yayınlanan “Osmancık” adlı romanından bir alıntıdır.

Tarik Bugra Osmancik romani

Romandan yapılan alıntı da zamanla çeşitli versiyonlar kazanmıştır. Son dönemde bazı metinlerde “çağları aşıp geldiği iddia edilen metnin” daha uzun versiyonları paylaşılmaktadır:

EY OĞUL!
İNSANI YAŞAT Kİ, DEVLET YAŞASIN
Ey Oğul!.. Beysin, bundan sonra öfke bize; uysallık sana. Güceniklik bize; gönül alma sana. Suçlamak bize; katlanmak sana. Acizlik, yanılgı bize; hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana. Kem göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana.
Ey Oğul!.. Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.
Ey Oğul!.. İnsanlar vardır şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki, dünya sandığın kadar büyük değildir. Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür.
Bu yolda nazarımızı sonsuzluğa dikip; büyük yürümek ve büyük ölmek gerek. Bu yolda hırs, diken; benlik ve kibir, engeldir oğul. Sakın hâ kendine takılmayasın ve kendinde boğulmayasın.
Teklik sadece Allah’a mahsustur, tek başına karara durup hoyrat dünyanın dayanılmaz ağırlığını kaldırmayasın. İşlerini ehil kişilerle, ehil kişilere danışarak tutasın. Danışırsan yol alırsın, danışmazsan yolda takılıp kalırsın oğul.
Oğul! Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin; ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen, sabah rüzgârında savrulup gidersin.
Bir dem gelir bir tekmeyle dünyaları yıkacak olursun. Bir dem gelir yerdeki karıncaya mağlup olursun.
Güç hayvanda bile mevcut. Akıl sadece anahtar. Anahtara takılmayasın. Aslolan anahtarın açacağı kapılardır. Kapıların ardında hazineler, kapıların ardında sır vardır. Sırlar ki, ebedî muştuları koynunda barındırır; sonsuza kavuşturur. Aklını kullanıp dünyadayken Cennet’in kapılarını aralayasın oğul.
Öfken ve benliğin bir olup aklını yener!
Dâima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın. Azminden dönmeyesin. Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil. Her işin gereğini vaktinde yap.
Öfke ateş, öfke âfet, öfke şeytandır oğul. İnsanoğlu dağları devirir; ama öfkesine mağlup olabilir. Öfkeyle savaşı daima taze tutmak gerekir.
Sabırsız olmaz oğul. Sabırsız menzile varılmaz. Kaf Dağı’na sabırsız ulaşılmaz.
Vazifen çetin, yükün ağırdır oğul. Hizmette önde, ücrette geride olasın. Vazifenin en ağırına tâlip olmaktan kaçınmayasın. Vazifenin ağırlığı Yaradan’ın kullarına ihsânıdır.
Oğul, açık sözlü ol!.. Her sözü üstüne alma, gördüğünü söyleme, bildiğini bilme, sözünü unutma, sözü söz olsun diye söyleme.
Bizler nefreti eritmek için, muhabbetin asâletini dünyaya yeniden hâkim kılmak için çıktık yola. Bu yolda utanacak bir şeyimiz yoktur. Muhabbet yolunun gizlisi saklısı yoktur oğul.
Ama altının değerini sarraf bilir; sözünü muhatabına göre ayarlayasın. Câhilin karşısında altınlarını çamura atmayasın.
Yiğit olan kördür, kötülüğü görmez. Sağırdır, kem sözü işitmez. Dilsizdir, her ağzına geleni demez. Bildiğini de her yerde ayaklar altına sermez. Yunus gibidir o; yüreği muhabbete, gönül ibresi hakikate ayarlıdır. O bir defa söz verdi mi, onu nâmusu bilir. (…)
Sevildiğin yere sıkça gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibarın kalmaz. Düşmanını çoğaltma, haklı olduğunda kavgadan korkma! Bilesin ki; atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler!
Her şeyin ortası makbuldür, sevginin de. Sevdiğini gereğinden fazla sevmeyesin. Sevgini de, sadece yüreğinin eline vermeyesin. En çetin imtihan “sevgi”yle olanıdır. “Kişi ne kadar bahâdır olsa da, muhabbete tuş olur” diyen atanın sözünü aklından çıkarmayasın. Böyle imtihan olmamak, istikbalde neslinden utanmamak için gecelerin bağrında, seherlerin aydınlığında duaya durasın. Senin ideallerin ve geleceğe dâir hedeflerin var oğul!..
Gönül adamı ömrünü boşa harcamaz, yüreğini ucuza satmaz, edep tâcını başından almaz. Gönül erinin her zaman yüzü yerde, gönlü göktedir. Haklı olduğunda kavga vermesini bilir. Kavgayı sadece bileğiyle değil, ilmiyle ve yüreğiyle yapmasını bilir.
İyiliğe kötülük, şer kişinin kârı,
İyiliğe iyilik her kişinin kârı,
Kötülüğe iyilik, er kişinin kârı’ymış oğul.!
Ey Oğul!.. Üç kişiye acı: Cahillerin içindeki âlime... Zengin iken fakir düşene... Hatırlı iken itibarını kaybedene...
Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.
Osman!.. Sen bizim rüyâmız, sen bizim devâmız, sen bizim duâmızsın oğul. Dâima başın dik, alnın ak, gönlün pâk olsun.
Ey Oğul!.. Zümrüt-ü Ankâ’nı iyi seç ki, Kaf Dağı sana yakın olsun. Yolun ebediyete kadar açık olsun.
Ey Oğul!.. Yolun uzun, işin çetin, yükün ağır. Allah-û Teâlâ (cc) yardımcın olsun.

***

Kitaptaki metinde Osman Bey için -adından da anlaşılacağı üzere- “Osmancık” hitabı kullanılır. İnternette paylaşılan metinlerde ise Osmancık yerine daha oturaklı bir şekilde “Ey oğul” hitabı yer almaktadır.

Söz konusu metnin Osmancık adlı kitapta geçtiğini, kitabın tanıtım yazısı da tasdik etmektedir:

"Osmanlı'nın sırrı nedir" sorusunun cevabını arayan yazarın Osmanlı kuruluş döneminin dinamiklerini ve felsefesini bugünkü dille inşa ettiği romandır. Duvarları süsleyen "Ey Osmancık; beğsin. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana; güceniklik bize, gönül alma sana; suçlama bizde, katlanma sende; bundan böyle, yanılgı bize, hoş görmek sana; aciz bize, yardım sana; geçimsizlikler, uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar, çatışmalar bize, adalet sana; kötü göz bize, şom ağız bize, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey Osmancık bundan böyle, bölmek bize, bütünlemek sana; üşengenlik bize, gayret sana; uyuşukluk bize, rahat bize, uyarmak şevklendirmek, gayretlendirmek sana" gibi sözler bu kitabın eseridir."

Beyaz Tarih’in söz konusu nasihat metnine ilişkin açıklaması ise şu şekildedir:

Bu nasihatler, Osmanlı kuruluş devriyle ilgili ilk dönem kaynaklarında yer almayıp sonradan zâviyedeki şeyhlerden birisi tarafından vasiyet diye formüle edilmiş olabilir. Bu rivayetin Osmanlı son dönemlerinde gündeme gelmesinin ise II. Abdulhamid(1876-1909) devrinde İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarı esnasında tarihî şahsiyetleri abideleştirerek halka Osmanlı kökenlerini hatırlatmak amacıyla kuruluş devri figürlerini yeniden canlandırma politikasıyla ilintili olduğu söylenilebilir. Nitekim yine bu devirde millî kökenlerin vurgulanması amacıyla Ertuğrul Gazi’nin mensup olduğu Kayılar’ın Karakeçili aşiretinden Türkmenler’in oluşturduğu “Ertuğrul Süvari Alayı/Söğütlü Maiyet Bölüğü” adlı saray muhafız alaylarının tertibi, Ertuğrul sancağına bağlı Karacaşehir köyüne söz konusu aşiretin iskânı ve Osmanlı kuruluş devrine ait pek çok şahsiyetin türbesinin restorasyonu da bu propagandayı pekiştirmiştir.”

Beyazperdeye aktarılan versiyona şu bağlantı aracılığıyla ulaşılabilmektedir.

Öte yandan, bazıları Şeyh Edebali’nin nasihat metninin yazılı olduğunu ve yüzyıllardır değişmeden günümüze geldiğini iddia etmektedir:

“Ünlü Osmanlı tarihçisi Cenabi’nin “Cenabî Tarihi” adıyla da bilinen “el-Hâfilü’l-Vâsıt ve Aylemü’z-Zâhirü’l-Muhît” adlı Arapça eserinin Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlı bir nüshasında bulundu. Mustafa Cenabi, 1540-1590 yılları arasında yaşamıştır, kendisi bütün kaynaklara göre Arap’tır, ondan önce kimse Edebalı’nın böyle bir vasıyetinden söz etmemiştir. Yüz yıllardır değiştirilmeden günümüze gelen Şeyh Edebalı’nın Osman Bey’e nasihatının, Mustafa Cenabi’ye göre tam metni var. Cenabi kitabında tam metne yer veriyor.”

1540-1590 yılları arasında yaşayan Mustafa Cenabi öncesinde bu metnin izine rastlanılmamıştır. Kuruluş Devrinden günümüze değin kayıtlı bir metin kalmamışken bu nasihat metninin kalmış olmasını gerçekten çok isteriz. Ancak, Mustafa Cenabi böylesi bir metne eserinde yer vermişse bile, yaklaşık 3 asır aradan sonra yazılı şekilde tek kaynakta görünmesi kuşku doğuruyor. Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrini aktaran Áşıkpaşazáde, Şükrullah ve Nişancı Mehmed Paşa gibi önde gelen tarihçilerin eserlerinde bu nasihat metninin izine rastlanmamıştır. Ayrıca, Tarık Buğra’nın romanının yayınlanmasına değin de bu metin hiç dillendirilmemiştir (Tarık Buğra, el-Hâfilü’l-Vâsıt ve Aylemü’z-Zâhirü’l-Muhît adlı eserinden haberdar mıydı bilemiyoruz). Mustafa Cenabi’nin eserinde yer alan metnin doğruluğu ispatlanamamış, önemine rağmen Arapçası dahi kamuoyuyla paylaşılamamıştır henüz. Ayrıca, şu an paylaşılan metnin birebir aynısı olduğu da net değildir. “Osmancık” romanının yayınlandığı 1980 yılı öncesinde bu nasihat metninin gündeme gelmemesi de ilginç bir noktadır. Son tahlilde, anlam itibarıyla her ne kadar büyük bir esin kaynağı olsa da, Şeyh Edebali tarafından verildiği iddia edilen öğütler rivayetin ötesine geçememektedir.

Köşe yazarlarımız da bu yaygın yanlışlığı tekrarlamaktan geri kalmamış. Daha önce “Muhtesip”, bu konuyu aktarmıştı; ancak, son dönemdeki yazılarla birlikte örnekleri derleyelim istedik:

Ekrem Kızıltaş, Takvim Gazetesi’nde 16 Haziran 2016 günü yayınlanan “Atın İyisine Doru” başlıklı köşe yazısında, Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye nasihat hakkında bu yanlışa düşmüş:

"Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye yaptığı meşhur nasihati hemen hepimiz biliriz. 'Ey oğul' diye başlar nasihat ve "Beysin... Bundan sonra öfke bize; uysallık sana, güceniklik bize; gönül alma sana, suçlama bize; katlanma sana, acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana..." şeklinde devam eder. Edebali, adı üzerinde 'Şeyh' olmanın yanında Osmanlı'nın da ilk kadısı yani müftüsüdür. Osmanlı Devleti'nin manevi kurucusu kabul edilen bu zatın Osman Gazi'ye nasihatinin hemen her cümlesi de bilgi ve hikmet doludur. Şimdilerde başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere, Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye nasihatini baş tacı ettiklerini bildiğimiz devletimizin tepe yöneticileri içeriden ve dışarıdan birçok nasihate maruz bırakılmak isteniyorlar. Edebali'nin yaptıkları ile mahiyet ve niyet açısından uzaktan yakından alakası olmayan bu nasihatler, devlet işlerinin birilerinin arzu ettiği şekilde yürümesini temin sadedinde yapılıyor tabii ki..."

Ahmet Taşgetiren’in Star Gazetesi’nde yayınlanan 12 Kasım 2015 tarihli “Başbakan’ın önceliğini anlamak” başlıklı yazısından:

O zaman da Ak Partinin öncü kadrosu Şeyh Edebali’nin Osmanlı Beyliğinin başına geçen Osman Gazi’ye yaptığı tavsiyeyi hatırlamıştı. Şöyle diyordu Şeyh Edebali:
...nasihat metni...

Yavuz Bahadıroğlu’nun Yeni Akit Gazetesi’nde 7 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “”Herkes Sakin Olmalı” başlıklı yazısından:

Bakın, Osmanlı Devleti’nin manevi kurucusu sayılan meşhur ahi şeyhlerinden Şeyh Edebali, Osman Gazi’ye öğütlerinde ne diyor: 
“Bundan sonra öfke bize, uysallık sana...
“Güceniklik bize, gönül almak sana... 
“Suçlamak bize, katlanmak sana...
“Acizlik bize, hoş görmek sana... 
“Anlaşmazlıklar bize, adalet sana...
“Haksızlık bize, bağışlamak sana...
“Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz...
“Ey oğul, insanı yaşat ki, devlet yaşasın!” 
Hadi “Şeyh Edebali öğütleri”ni kısaca şerhe çalışalım...

Yavuz Bahadıroğlu, bahse konu öğütlere 9 Eylül 2014 tarihinde yayınlanan “Tarihten devlet-millet öğütleri” başlıklı yazısında tekrar değinmiş:

Osmanlı Tarihi’nde “vasiyet” ve “öğüt”lerin çok önemli bir yeri var…
Bunların en meşhuru hiç kuşkusuz Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye öğütleridir ki, kuruluşundan itibaren Osmanlı Devleti’ne istikamet veren prensiplerin temelini teşkil etmektedir…
Bu öğütlerin pek çoğu bugün için de geçerli ve gereklidir: Eski öğütler, gerekdevlet yöneticilerine, gerekse “kanaat önderleri”ne hâlâ yol göstermektedir…
“Ey oğul, artık beysin” diye başlıyor, Osmanlı Devleti’nin çekirdeğiniOsman Gazi’nin varlığında devlete dönüştüren “manevi lider” Şeyh Edebali…
...nasihat metni...

Yeni Asır Gazetesi’nden Mehmet Demirci’nin, 13 Kasım 2015 tarihli “Seçimi sindirmek” başlıklı yazısından:

Edebali'nin Osman Gazi'ye dediği gibi: "Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Gücengeçlik bize, gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Geçimsizlik, uyumsuzluk, anlaşmazlık bize, adalet sana."

Ahmet Demirbaş, Türkiye Gazetesinde 27 Ocak 2017 günü yayınlanan “Anayasa olarak kabul edilen vasiyetname!..” başlıklı yazısından:

"Osman Gazi'nin, oğlu Orhan Bey'e bıraktığı vasiyetnameye bütün Osmanlı sultanları, candan sarılmış; üç kıtaya yayılan devletin altı asır hiç değişmeyen anayasası olmuştur."

...

Büyük Allah adamlarından Şeyh Edebali hazretleri, damadı Osman Gazi'ye buyurdu ki: 

"Ey oğul, artık Beysin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Güceniklik bize gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik bize hoşgörmek sana, anlaşmazlıklar bize, adalet sana, haksızlık bize, bağışlamak sana. Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. Ey oğul, işin ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. Allah yardımcın olsun."

Naci Cem Öncel, Hürriyet Gazetesi’nde 2 Kasım 2014 tarihinde yayınlanan “Kerbela’dan İş Kazalarına (6 Perdelik Temsil)” başlıklı yazısında “muhtemel” ifadesini kullanarak hatadan kurtulmuş:

Elbette Müslüman toplumlarda saltanatın gücü karşısında insanı savunan çok sayıda isim vardı. Örneğin, Şeyh Edebalı'nın Osman Gazi'ye o -muhtemel- nasihati bile, bu yönde bir çaba olarak okunabilir: "Devleti yaşat ki, insan yaşasın".

Yeni Akit köşe yazarlarından Şevki Yılmaz’ın “Dedemizden Başbakanımıza ve başkanlarımıza tarihi mektup!” başlıklı 20 Şubat 2014 tarihli köşe yazısından:

Osmanlı İslam Devletinin Manevi Lideri Şeyh Edebali Hazretlerinden, Osmanlı’nın banisi, kurucusu Osman Gazi’ye nasihatlarını içeren mektubunu, Müslümanların geleceği adına önemli bir tarihi süreçten geçtiğimiz bir dönemde, önce kendi nefsimize, sonra da ilgili makam sahipleri kardeşlerime, sevgimizin ve Hakkı tavsiye görevimizin gereği arz etmek istiyorum.

...Nasihat metni...

Rahim Er, Türkiye Gazetesi’nde 29 Ağustos 2014 günü yayınlanan “Şeyh Edebali Hazretlerinin Atam Osman Gazi’nin Şahsında Devlet Reislerine Vasiyetidir” başlıklı yazısında, Şeyh Edebali’nin söz konusu öğütlerini devlet yöneticilerine vasiyet halinde aktarmış.

Zeki Ceyhan’ın Milli Gazete’de 19 Mayıs 2014 tarihinde yayınlanan “Şeyh Edebali ne demişti” başlıklı yazısından:

Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e dediklerini bir kez daha hatırlamaya ve hatırlatmaya ne dersiniz? Evet, asırlar öncesinin tavsiyelerine bugün de kulak vermek lazım! Öyleyse buyurun:
...nasihat metni...

Yeni Mesaj Gazetesi’nden Sabahattin Önkibar’ın “Şeyh Edebali ve Tayyip Erdoğan” başlıklı 14 Mayıs 2014 tarihli yazısından:

Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e öğütleri Türk-İslam devlet adamlarının yol haritası ya da yönetim manifestosudur ki bu mektuptaki öğütler Osman Bey kadar aynı milletin devlet adamları için de geçerlidir. Önce Edebali’nin malum öğütleri ile Tayyip Erdoğan’ın bilinen tepki ya da demeçlerinden birkaç örnek sunalım:
...nasihat metninin karşılaştırmalı versiyonu...

Muharrem Bayraktar’ın 12 Mayıs 2014 tarihinde Yeni Mesaj Gazetesi’nde yayınlanan “Ey Oğul! Hoş Görmek Sana!” başlıklı yazısından:

Ülkesinin baro başkanına EDEP'siz diyen başbakana Şeyh EDEBALİ'nin Osman Gazi'ye öğüdünden bir hatırlatma: 
...nasihat metni...

“Şeyh Edebali’den Çağları Aşan Nasihat” başlıklı Sabri Gültekin tarafından hazırlanan yazı metni, 28 Mart 2014 tarihinde Milat Gazetesi’nde yayınlanmış:

Şeyh Edebâli’yi daha iyi tanımak ve Osmanlı’nın kuruluşundaki hizmetinin önemini anlayabilmek için, onun Osman Gazi’ye ve onun şahsında bütün sultanlara yaptığı nasihati bilmek gerek. Bu nasihatten herkesin alacağı ders vardır.

...Nasihat metni...

Sedat Laçiner’in Star Gazetesi’nde 10 Eylül 2013 tarihinde yayınlanan “Ben kötüyüm sen iyi mi?” başlıklı yazısından:

Ben bunları söylerken eminim bazıları Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye öğüdü olarak efsaneleşmiş cümleleri hatırlatacaklardır ve yöneticilerin daha sabırlı olması gerektiğini iddia edeceklerdir. Doğrudur, yöneticiler daha sabırlı ve eleştirilere daha açık olmalıdırlar. Ancak Şeyh Edebali’nin “Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana....” sözlerinde ifadesini bulan tarzda bir yönetici tanımı günümüz demokrasilerine pek uymaz.

Yavuz Semerci, Habertürk Gazetesi’nde 1 Haziran 2013 tarihinde yayınlanan “Kendini hatasız sanmak” başlıklı yazısında bahse konu öğüdü “Şeyh Edebali’den Osman Gazi’ye tavsiye” notuyla yayınlamış.

Uğur Dündar, hatayı bir adım öteye taşıyarak Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e nasihatini yazdığını iddia etmiş Sözcü Gazetesi’nde yayınlanan 7 Haziran 2013 tarihli “Ey Tayyip Erdoğan” başlıklı yazısında:

Bu­gün bir­den­bi­re ak­lı­ma, Şeyh Ede­ba­li­’nin Os­man Be­y’­e yaz­dı­ğı o meş­hur na­si­hat gel­di. Zi­ra bü­yük İs­lam ila­hi­yat­çı­sı, din bil­gi­ni, Ahi Şey­hi, İn­san-ı Ka­mil ve bir an­lam­da Os­man­lı Dev­le­ti­’nin fi­kir ba­ba­sı olan Şeyh Ede­ba­li­’nin, da­ma­dı Os­man Be­y’­e yaz­dı­ğı na­si­hat, bir ib­ret der­si ni­te­li­ğin­de.
Bu­gün bu na­si­hat­ten ba­zı bö­lüm­le­ri siz­ler­le pay­la­şı­yo­rum.
Çün­kü Şeyh Ede­ba­li­’nin çok an­lam­lı söz­le­ri­ni, ben­li­ği­ni ki­bir ve ik­ti­dar sar­hoş­lu­ğu­na tes­lim eden­le­re ha­tır­lat­mak is­ti­yo­rum.
Na­si­hat “Ey Oğul!” di­ye baş­lı­yor.
Ben “Ey Oğu­l”­u çı­ka­rıp ye­ri­ne “Ey Tay­yip Er­do­ğan!” yaz­dım.
Ha­tır­lat­mak biz­den, bü­yük bil­ge­nin na­si­ha­ti­ne ku­lak ve­rip ver­me­mek on­lar­dan!..
...nasihat metninin uyarlanmış hali...

Can Dündar da bu hataya düşenlerden. Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan 12 Şubat 2012 tarihli “Dindar bir nesil sayılmasak da…” başlıklı yazısında Şeyh Edebali’ye atfedilen sözleri aktarmış:

Oysa ne demişti Şeyh Edebali:
“Ey oğul! Beysin. Şimdi yanılgı bize, hoşgörmek sana... Geçimsizlik bize, adalet sana...”

Yeni Mesaj Gazetesi’nden Oğuz Köroğlu ise, 22 Ocak 2012 tarihli “Nereden geldiğini unutma ki Nereye gideceğini unutmayasın” başlıklı yazısında, daha da ileri giderek, bahse konu nasihatnamenin aslında bir vasiyetname olduğunu iddia etmiş:

Bu gerçeğin en anlamlı örneğini Şeyh Edebali Hazretleri'nin (2), Osman Gazi'ye Vasiyetnâmesi'nde görebilmek mümkündür. Çoğumuz bilir bu vasiyetnameyi. Özellikle de siyasilerimiz… Lakin, gerek toplum hayatında gerekse devlet yönetiminde tarihî kaynakların değerini takdir edemeyenler için bu tür nasihatnemeler, zihinlerde hoş bir hatıranın ötesine geçememektedir malesef. Oysa ki, geçmişte atalarımıza her zaman ilham kaynağı olan ve devletin bekasına yön veren en önemli işaret taşları, mana sultanlarının gönüllerinden kopan bu hikmet dolu sözler olmuştur. 
Tarih boyunca "İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın" veciz sözüyle ismi hafızalara kazınan Şeyh Edebali Hazretlerinin, üzerinden asırlar geçmesine rağmen değerini hâlâ koruyan o meşhur vasiyetnamesi, özelde Osman Gazi için söylenmiş olsa da esasen tüm devlet ve millet büyüklerine hitap eden eşsiz bir nitelik taşımaktadır:

Mehmet Y. Yılmaz’ın Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “CHP’nin bir politikası var mı?” başlıklı 30 Haziran 2011 tarihli yazısından:

Şey Edebali’nin nasihatinin bir bölümünü burada tekrarlayacağım. Çünkü Başbakan belli ki bunları biliyor ama tam olarak içselleştirememiş, belki gazetede de yazılı olarak bir kez daha görürse işe yarar!
Şöyle diyor Şeyh Edebali:
...nasihat metni...

Nazlı Ilıcak’ın Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Şeyh Edebali’den Osman Gazi’ye” başlıklı 11 Eylül 2008 tarihli yazısından:

Şeyh Edebali hazretlerinin, Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi'ye verdiği nasihat, kulağımıza küpe olsun. "Ey Oğul, artık Bey'sin! / Bundan sonra, öfke bize, uysallık sana / Güceniklik bize, gönül almak sana / Suçlamak bize, katlanmak sana /... / Haksızlık bize, bağışlamak sana /.../ Güçlüsün kuvvetlisin, akıllısın, kelâmlısın! / Ama, bunları nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgârında savrulur gidersin / Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. / Daima sabırlı, sebatlı, idarene sahip olasın..."

Nazlı Ilıcak aynı hatayı başka yazılarında da yapmış:

Emine Uçak Yazar ise Zaman Gazetesi Yorum bölümünde 20 Temmuz 2010 tarihinde yayınlanan “Kadın STK’larla Açılım Toplantısı – Algıların yönetilmesi şart” başlıklı yazısından:

Üslubuyla ilgili kendisine hatırlatılan Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye vasiyetindeki 'öfke bize, uysallık sana' sözlerini ise, "Bir yanağıma vurana, öbür yanağımı uzatacak kadar koyun değilim." şeklinde cevap verdi.

Faruk Çakır’ın Yeni Asya Gazetesi’nde 16 Ekim 2008 tarihinde yayınlanan “Öfke bize, uysallık sana” başlıklı yazısından:

Şeyh Edebali, Osman Gazi’ye nasıl seslenmişti:
“Bundan sonra öfke bize; uysallık sana..
Suçlamak bize; katlanmak sana, hoş görmek sana...”
“Devlet”e öfke değil, hoş görmek yakışır...

Hayrullah Mahmud’un Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Geleceğin suçlusunu yetiştirmek” başlıklı 6 Haziran 2002 tarihli köşe yazısından:

Edebali Hazretleri'nin Osman Gazi'ye vasiyeti:
* Ey Oğul! Beysin... Bundan sonra öfke bize, uysallık sana... Güceniklik bize, gönül almak sana... Suçlamak bize, katlanmak sana... Acizlik bize, yanılgı bize, hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana...
*Ey Oğul! Bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana... Üşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek, sana...
*Ey Oğul! Sabretmesini bil. Vaktinden önce çiçek açmaz.
*Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.
*Ey Ogul! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. Tanrı yardımcın olsun!
Bilmem bu öğütlerden birileri ders alır mı?
O birilerinin kim olduğunu söylememe gerek var mı?