Etiket arşivi: Oral Çalışlar

12 Mart Muhtırasının 1970 Yılında Verildiğini Zanneden Köşe Yazarları

12 Mart 1971 günü Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üst yönetimi Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a bir muhtıra vererek görevdeki hükümeti istifaya zorlar. Bu askeri müdahale de tarihimizde “12 Mart Muhtırası” olarak anılmaya başlar.

Ancak, 12 Mart Muhtırasının gerçekleştiği yıla dair köşe yazarlarının zihinlerinde bir bulanıklık söz konusu.

Bazıları, bu muhtıranın 1971 yılı yerine 1970 yılında verildiğini sanıyor.

Kimlermiş ifşa edelim:

Yiğit Bulut‘un Habertürk Gazetesinde 28 Mayıs 2011 günü yayınlanan “Türkiye ‘darbeler tarihi’!” başlıklı yazısından:

"1968'de % 3.8 olan enflasyon, 1969'da % 7.8'e ve 1970 "muhtırası sonrası" % 16.5'e yükseldi."

Güneri Civaoğlu‘nun Milliyet Gazetesinde 11 Nisan 2001 tarihinde yayınlanan “Eşref saati” başlıklı yazısından:

"12 Mart 1970 Muhtırası'yla kurulan, siyasi sorumluluğu 'adressiz' bu tür hükümetlerin başarılı oldukları söylenebilir mi?"

Mehmet Ali Birand‘ın Hürriyet Gazetesinde 28 Haziran 2004 günü yayınlanan “NATO dorukları darbe hatırlatırdı. Artık değil…” başlıklı yazısından:

"12 Mart 1970 müdahelesinde de NATO rüzgarı Türkiye’de esmişti."

Yine Mehmet Ali Birand‘ın 24 Kasım 2009 tarihli “Hem “kollayın” diyoruz sonra da kızıyoruz…” başlıklı yazısından:

"Bu sistemle yetişen askerimiz,. 86 yıllık Cumhuriyetimizin “koruyucu ve kollayıcısı” olarak yönetime iki defa (27 Mayıs 1960- 12 Eylül 1980’de) direkt olarak el koydu, üç defa da (12 Mart 1970- 28 Şubat 1997 ve 27 Nisan 2006) dolaylı şekilde müdahele etti."

Ve yine Mehmet Ali Birand‘ın 23 Nisan 2008 tarihli “Hepimiz zamanında, Avrupa Konseyini kışkırtmıştık” başlıklı yazısından:

"12 Mart 1970 muhtırasında hükümetin istifaya zorlanmasından sonra olsun, 12 Eylül darbesinden sonra partilerin kapatılıp liderlerinin sürgüne gönderilmesinden sonra olsun, her defasında, Avrupa Konseyi Parlamentosunda üye olan ve mağdur duruma düşen partilerin milletvekilleri, Parlamentoyu tahrik etmişler ve Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı direnmeye, protesto etmeye çağırmışlardır."

Özdemir İnce‘nin Hürriyet Gazetesinde 20 Nisan 2008 tarihli “Hastalığın keşfi ve kıssadan hisse” başlıklı yazısından:

"12 Mart 1970 darbesinin gerekçesini oluşturan hareketler."

Yine Özdemir İnce‘nin 30 Ocak 2005 tarihli “Adanalı Demirtaş Ceyhun (Göbekli)” başlıklı yazısından:

"12 Mart 1970 muhtırasının ve 12 Eylül 1980 darbesinin bütün ağırlığını yaşadı ve ödemesi gerekenleri ödedi."

Ve yine Özdemir İnce‘nin 3 Mart 2004 tarihli “ABD ve Türkiye’de insan hakları” başlıklı yazısından:

"14 Mayıs 1960, 12 Mart 1970, 12 Eylül 1980 ordu müdahalelerine arka çıkan ve özellikle 12 Eylül 1980 ihtilalini bütün gücüyle destekleyen ABD şimdi ordunun dolaylı etkisinden şikayet ediyor. Haklıdır, 12 Mart 1970’le başlayan sürecin sonunda, şu anda, ABD’nin hayal ettiği bir hükümet Türkiye’de iş başındadır."

Gündüz Vassaf‘ın Radikal Gazetesinde 11 Eylül 2005 günü yayınlanan “12 Mart, 12 Eylül, Bugün: Dilini Arayan Gençlik” başlıklı yazısından:

"12 Mart, 1970'de Demirel eline tutuşturulan muhtırayı radyodan okuduktan sonra 'şapkasını alıp giderken' öğrenciler, göğüslerinde kalpaklı Mustafa Kemal resimleri askeri alkışlıyordu."

Mine G. Kırıkkanat‘ın Radikal Gazetesinde “Hak alınmaz, verilmez!” başlığıyla 2 Mart 2002 günü yayınlanan yazısından:

"1970 darbesi öncesi, sırası ve sonrasını yaşayanlar bilir: Sol sloganlardan biriydi, 'Hak verilmez, alınır!' diye haykırırdı gençlik."

Fuat Bol‘un Türkiye Gazetesinde 29 Mayıs 2005 günü yayınlanan “27 Mayıs darbesi” başlıklı yazısından:

"İşte; 1961 Anayasası demokrasi adına bu yanlışları beraberinde getirmiş; nitekim, aynı zihniyetin salikleri "1970 Muhtırası"ndan sonra geldikleri iktidarda aynı anayasa ile idarenin mümkün olmadığını görüp, kendi elleriyle onlarca maddesi tadil edilmiştir."

Oral Çalışlar‘ın Radikal Gazetesinde “Güle Güle Nihat Ağabey” başlığıyla yayınlanan 20 Kasım 2010 tarihli yazısından:

"12 Mart 1970 darbesi döneminde TİP, Kürt sorununda aldığı kurultay kararı nedeniyle ‘bölücülük’ gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’nce kapatıldı."

Doğan Hızlan‘ın Hürriyet Gazetesinde 29 Mart 2011 günü yayınlanan “‘Fahrenheit’ 2011” başlıklı yazısından:

"Yıl 12 Mart 1970 mi? Yoksa 12 Eylül 1980 olabilir mi? Daha fenasıydı. Bu “karanlık” günlerin bile üzerinden onlarca yıl geçmiş, yeni bir on yıllık döneme girmiştik. 2011’deydik!"

"12 Mart 1970, Altın Kitaplar Yayınevi’nin yayın yönetmeniyim. Kitaplar toplatılıyor, sorumlular emniyete çağırılıyor."

İzge Günal‘ın SoL Haber’de 13 Mart 2014 günü yayınlanan “12 Mart darbesi ve bilim” başlıklı yazısından:

"Önce kısa bir özet: 12 Mart 1970 tarihinde yapılan askeri darbe ile 1960 yılında kazanılan özgürlükler askıya alınmıştı."

Yılmaz Murat Bilican‘ın T24’te 30 Ekim 2014 günü yayınlanan “Kısa Türkiye Cumhuriyeti tarihi” başlıklı blog yazısından:

"Neyse ki ordumuz “Cumhuriyeti koruma ve kollama” yetkisiyle 12 Mart 1970’te hükümete bir muhtıra verip iktidardan uzaklaştırdı."

 

 

“Şanhay Beşlisi” ve Köşe Yazarları

Şanhay Beşlisi (Shanghai Five), 1996 tarihinde Çin Halk Cumhuriyeti’nin Şanhay kentinde Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Çin ve Tacikistan’ın katılımıyla oluşturulan bölgesel güvenlik alanında işbirliğini amaçlayan bir oluşumdu.

sanghay-isbirligi-orgutu-logo-amblem2001 yılında Özbekistan da bu oluşuma katılınca ismi “Şanhay Altılısı” yerine “Şanhay İşbirliği Örgütü” (Shanghai Cooperation Organization) olarak değiştirildi.

Yani, halihazırda “Şanhay 5lisi” adlı bir oluşum yok. Doğru adı: Şanhay İşbirliği Örgütü.

(Not: Dışişleri Bakanlığı, Şanhay şeklinde kullanmaktadır Shanghai şehrinin Türkçe karşılığını. Bu nedenle, ŞİÖ’nün açılımında Şanghay yerine Şanhay şeklinde kullanım yapılmıştır).

Ancak köşe yazarları, diline pelesenk olmuş olacak ki, Şanhay İşbirliği Örgütü yerine bu oluşumu Şanhay Beşlisi olarak adlandırmayı sürdürüyor (Bu durum, Avrupa Birliğini şu an Avrupa Ekonomik Topluluğu olarak adlandırma hatasıyla eşdeğer).

Bu yanlış isimlendirmeyi sürdüren köşe yazarlarını sıralayalım:

Murat Belge‘nin 22 Kasım 2016 günü T24’te yayınlanan “Şangay yolu” başlıklı yazısından:

"Çünkü "Şangay Beşlisi"nin onu ve çevresini rahatlatacağından şüphe yok. Herhalde demokrasinin genişlemesi, kurumlaşması gibi hedeflere erişmek için "Şangay Beşlisi"ne katılmayı düşünecek bir kişi dünyada bulunamaz. Bir zamanın "Mihver"ini oluşturanların birbirlerini kolayca bulmaları gibi, "Şangay Beşlisi" de bugün o zihniyet ve o emellerle yaşayanların buluşma yeri."

Arslan Bulut‘un Yeniçağ Gazetesinde 21 Kasım 2016 günü yayınlanan “NATO kafasıyla Şangay Beşlisi!” başlıklı yazısından:

"Şangay Beşlisi, askeri tatbikatlar da yapan bir ittifak! Cumhurbaşkanı, kendisini Başbakan yerine koyarak veya başkan gibi konuşarak "Şangay Beşlisi'ne alırlarsa gireriz" diyor; Genelkurmay Başkanı ise NATO temsilcilerine "İttifakımız güçlenecek" sözü veriyor!Hangisi geçerli?Bir devlet böyle çelişki içine düşer mi?Bu çelişkiden, Şangay Beşlisi'ni NATO ve AB'ye karşı siyasi bir şantaj vasıtası olarak kullandığınız anlaşılmaz mı? Bu durum Türkiye'nin her iki tarafta da itibarını sıfırlamaz mı?"

Abdulkadir Özcan‘ın, Milli Gazete’de 21 Kasım 2016 günü yayınlanan “Şanghay Beşlisi olabilir de İslam Birliği olmaz mı” başlıklı yazısından:

"Bu tespitin ardından bugüne kadar dost ve müttefik kabul edilen, ulaşılması gereken hedef olarak gösterilen Batı ya da Haçlı ittifakından Türkiye’nin yarar değil zarar gördüğü tespiti yapıldıktan sonra yeni alternatif olarak ilk akla gelmesi gereken İslam Birliği olması gerekmez mi Şanghay Beşlisi’nin akla gelmesinin yadırganacak bir yanı yoktur ama siyasi kadrolar 14 yıldır Batılılardan gördüğümüz bunca olumsuz ve hatta düşmanca tavra rağmen alternatif olarak İslam Birliği’ni düşünmüyor, düşünüyor olsalar bile telaffuz etmekten neden ve hangi saiklerle kaçınılıyor sorusu cevap bekliyor. Sonuç olarak, “Alternatif Şanghay Beşlisi niye olmasın ama İslam Birliği niçin olmasın” Niçin bu alternatif akla gelmez/gelmiyor."

Nuray Mert‘in Cumhuriyet Gazetesi’nde 12 Ağustos 2016 günü yayınlanan “Rusya ve dış politikada değişim” başlıklı yazısından:

"Dolayısı ile bu noktada ne Rusya ile ne Şangay Beşlisi ile Batı arasında anlaşmazlık var, hangi tarafı seçerseniz seçin, Türkiye’nin başta Suriye olmak üzere dış siyasetini yeniden gözden geçirmek zorunda kalacaksınız."

Mehmet Ocaktan‘ın Star Gazetesi’nde 27 Temmuz 2012 tarihinde yayınlanan “Batı’daki ırkçı ruh ve Şangay Beşlisi” başlıklı yazısından:

"Yani, Türkiye alternatifsiz değil. Şangay Beşlisi olmaz, başka bir şey olur."

Ardan Zentürk‘ün, Star Gazetesi’nde 31 Ocak 2013 günü yayınlanan “Yok olan devletler” başlıklı yazısından:

"ŞANGAY BEŞLİSİ: Tabii ki, bir NATO üyesi ve AB tam üyelik sürecindeki ülke olarak Türkiye’nin bir anda rota değiştirmesi söz konusu olamaz. Başbakan Erdoğan’ın “bari Şangay Beşlisi’ne üye olalım” şeklinde özetlenebilecek son açıklamasını Avrupa Birliği’ne sert uyarı olarak değerlendirmek gerekiyor. Avrupa başkentleri Ankara’nın yaşadığı rahatsızlığı not aldılar. Açıklamayı biraz, dönemin ABD Başkanı Johnson’un 1964 yılında Kıbrıs konusunda Türkiye’ye gönderdiği kaba mektuba dönemin başbakanı İnönü’nün, “dünya yeniden kurulur ve Türkiye o dünyadaki yerini alır” yanıtı kıvamında görmekte yarar vardır. “Müttefiklerin kabalıkları karşısında” bu üslup, aslında bir gelenektir."

Serkan Demirtaş‘ın Radikal Gazetesi’nde 8 Aralık 2015 günü yayınlanan “Erdoğan hala Şangay Beşlisi’ne katılmak istiyor mu?” başlıklı yazısından:

"Batı yönelimi: Herhalde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Putin ile hemen her görüşmesinde gündeme getirdiği Şangay İşbirliği Örgütü’ne (Şangay Beşlisi) katılım isteminin Batı’da neden gerçekçi ve ciddi bulunmadığını şimdi daha iyi anlıyordur. Erdoğan, AB eleştirisi yaparken sıkça kullandığı Şangay Beşlisi seçeneğinin Türkiye’yi Avrupa-Atlantik formasyonundan uzaklaştırma arayışı olarak değerlendiriliyor olmasından rahatsız görünmüyordu."

Oral Çalışlar, Serbestiyet’te 24 Kasım 2016 günü yayınlanan yazısına “Şangay Beşlisi ve Avrupa Birliği” başlığını koymuş.

Kenan Alpay da Yeni Akit Gazetesi’nde 22 Kasım 2016 günü yayınlanan yazısında “Şanghay Beşlisi: Alternatif mi, Dengeleyici mi?” başlığını kullanmış.

Çince Krizin Anlamı ve Köşe Yazarlarımız

Öncelikle, “kriz, Çincede fırsat demektir” efsanesinin gerçeği yansıtmadığıyla başlayalım: “Çince kriz, fırsat ve tehlike demek değildir”

Kaynaklar, bu hususun ilk kez 1959 yılında John F. Kennedy tarafından dile getirildiğini işaret ediyor. Ancak, JFK de yanılmış durumda bu atfında.

Bu hususa Yalansavar da değinmişti.

Pennsylvania Üniversitesi’nde Çin Dili ve Edebiyatı Profesörü olan Victor H. Mair, konuya açıklık getirmiş:

“The explication of the Chinese word for crisis as made up of two components signifying danger and opportunity is due partly to wishful thinking, but mainly to a fundamental misunderstanding about how terms are formed in Mandarin and other Sinitic languages.”

Yani diyor ki (çeviri için Yalansavar’a teşekkürler);

“…Çince’de ‘kriz’ kelimesinin  ‘tehlike’  ve ‘fırsat’ anlamlarını önplanda tutan bileşenlerden oluştuğunu yorumlamak bir bakıma hayal ürünü olarak nitelendirilebilir fakat aslında bu anlamlandırma Mandarin ve diğer Sinitic dillerde (Çince ailesi) kelime yapılarının nasıl oluştuğu konusundaki temel bir yanlış anlamadan kaynaklanır…”

Ekohaber’den Meftun Tayan’dan da dinleyelim doğrusunu:

Krizin fırsat olduğuna dair inanç, kriz kelimesinin Çince'de fırsat anlamına geldiği iddiasıdır. Çince'den yapılan bu alıntı günümüzde artık bir klişe halini almış durumda. Kime kriz deseniz, kelimeyi fırsat ile tamamlamaktadır.
Krizi fırsat olarak değerlendirebilecek insanlar olabilir. Ancak söylenenlerin tersine, kriz Çince'de fırsat anlamına gelmemektedir. Bu bariz hatayı düzeltmek kendi ifadesine göre, "Polyanacılığa" son vermek için Pensilvanya Üniversitesi Çin Dili ve Edebiyatı Bölümünde Profesör olan of Victor H. Mair bir makale yazmış.
Mair, Çince'nin yapısını özetleyerek Weiji'nin anlamını okuyucuya anlatıyor. Weiji, wei ve ji kelimelerini içinde bulunduran bir sözcükmüş. Yalnız başına wei tehlike, ji fırsat anlamını taşımaktaymış. Ancak ji'nin weiji kattığı anlam farklıymış, ji bu şekliyle nokta, durum şeklinde anlam taşımaktaymış. 
Mair, Weiji'nin sanılanın aksine "tehlikeli nokta", "zor durum" anlamını taşıdığını söylemektedir. Ayrıca krizin ortasında fırsat yaratacağım diye risk alanların Çinlileri suçlamaması gerektiğini sözlerine eklemekte.

Radikal Gazetesi’nden Özgür Mumcu da 21 Mayıs 2014 tarihli yazısında hataya düşmeyip doğru bilgiyi okurlarına sunmuş:

"Fırsatçılığın ve çıkarcılığın süslü pazarlama cümlesini bilirsiniz: “Kriz, Çincede fırsat demektir.” Hem iş dünyasında hem de siyasi çevrelerde sıklıkla tekrarlanan bu basmakalıp ifadenin aslında gerçeği yansıtmadığını belirtmek lazım. Yani Çince uzmanlarına göre kriz Çince fırsat anlamına gelmiyor. Ama konumuz Çin dili ve edebiyatı değil."

Şimdi gelelim köşe yazarlarımız arasında bu hataya düşenlere:

Mehmet Tez’in Milliyet Gazetesi’nde 22 Mart 2015 tarihinde yayınlanan “Krize hazır mıyız?” başlıklı yazısından:

"Not: (“Kriz Çincede fırsat demekmiş” demeden bu yazıyı bitirdiğim için mutluyum.)"

Taraf Gazetesi’nden Ahmet Erdi Öztürk, 1 Mart 2015 tarihli “Sürdürülebilir Ohal” başlıklı köşe yazısında sormuş:

"Çincede krizin fırsat anlamına geldiği iddia edilir. Bilemem doğru mudur değil midir?"

Bayram Zilan’ın 19 Ekim 2014 tarihinde Milat Gazetesi’nde yayınlanan “7-8 Ekim Olayları’nın Z raporu ve yeni bir perspektif” başlıklı yazısından:

"Çincede “fırsat” ve “kriz” kelimesi aynıdır. Çincedeki bu kelimeyi dileyen fırsat anlamında dileyen de kriz anlamında kullanır."

Orkun Bulut-Life, Akşam Gazetesi’nde 12 Mayıs 2014 günü yayınlanan “Ustaların ustası” başlıklı yazısında aynı hataya düşmüş:

"Dünyada ekonomik kriz devam ederken bunu Çincedeki gibi fırsata çeviren nadir ülkelerden biri Türkiye."

Meliha Okur’un Sabah Gazetesi’nde 28 Aralık 2013 tarihinde yayınlanan “Geleceği Unutmak” başlıklı köşe yazısından:

"Yargı kriziyle sarsıldığımız şu günlerde dünya ekonomisinin yüzde 85'ini temsil eden G-20'de Rusya ve Avustralya ile birlikte üçlü troykaya girdik. Farkında mısınız? Yeni yılda G-20 zirvesinin ev sahipliğini Avustralya yapacak. 2015'te bayrağı biz devralacağız. Ne yazık ki bizim bunları konuşacak zamanımız yok! Çince'de kriz fırsat demektir. Oldum olası krizi fırsata dönüştüremiyoruz. Enerjimizi geleceği planlamak yerine toprağa veriyoruz. Geleceğimizi unutuyoruz!"

Emre Aköz’ün Sabah Gazetesi’nde 14 Aralık 2013 tarihinde yayınlanan “Gökyüzündeki kurtlar sofrası (2)” başlıklı köşe yazısından:

"Çincede kriz ile fırsat aynı kelimeymiş ya... İşte kriz, THY için fırsat oluyor. Şöyle: Kriz başladığında Avrupa ve ABD havayolları eleman çıkartıyor, zarar eden hatları kapatıyor ve yeni uçak alımını durduruyor."

Nur Çintay’ın Sabah Gazetesi Pazar ekinde 6 Ekim 2013 günü kaleme aldığı “Bir ‘kulübe’de lezzet peşinde…” başlıklı yazıdan:

"Çince'de 'kriz' ile 'fırsat' aynı kelime ya, benzer bir durum oldu: İki oda istedik, sadece bir tane kalmıştı."

Stelyo Berberakis’in Sabah Gazetesi’nde 5 Ekim 2013 tarihinde yayınlanan “Yeni yaşam tarzı: Mikel ve Nanou” başlıklı yazısından:

"Çince 'kriz' anlamına gelen kelimenin aynı zamanda 'fırsat'la eş anlamlı olduğu, ekonomik kriz geçiren Yunanistan'da iki işadamı tarafından fazlasıyla kanıtladı."

İlker Yağcıoğlu’nun Takvim Gazetesi’nde 23 Eylül 2013 günü yayınlanan “Cimbom krizden çıktı” başlıklı yazısından:

"Kriz kelimesi Çince iki harften oluşur. Harflerin biri tehlikeyi diğeri ise fırsatı temsil eder."

Banu K. Yelkovan’ın Radikal Gazetesi’nde 28 Temmuz 2011 tarihinde yayınlanan “İşte Şimdi Tam Zamanı” başlıklı köşe yazısından:

"“Kriz Çincede fırsat demektir” özlü sözünden yola çıkarak, artık kendimizi Metris çerçevesinden kurtararak, bu krizi nasıl bir fırsata dönüştürebileceğimizi tartışmanın zamanı gelmedi mi?"

Şükrü Kızılot, Hürriyet Gazetesi’nde 27 Haziran 2009 tarihinde yayınlanan “Apartmanda yönetici olmanın avantajı” başlıklı köşe yazısında JFK’nin yukarıda bahsedilen hata içeren vecizesine yer vermiş:

"KRİZ kelimesi Çince yazıldığında iki harften oluşmaktadır. Bu harflerden biri tehlikeyi, diğeri ise fırsatı temsil etmektedir. John F.Kennedy"

Şalom Gazetesi’nde Doret Habib de “Kriz dönemlerinde güçlenen yenilikçilik ruhu” başlıklı yazısında bu hataya düşmüş:

"Her ne kadar Çince bilmesem de, bir süredir “kriz” odaklı söyleşilerde başvurulan bir referans kavramı oldukça anlamlı buluyorum. Çin alfabesinde tek başına “kriz” anlamına gelen bir kelime yoktur; ‘tehlike” ile “fırsat” simgeleri (wei-ji) yan yana getirildiğinde ‘kriz” anlamına gelen yeni bir kelime oluşur."

Resul İzmirli’nin Türkiye Gazetesi’nde 8 Kasım 2008 tarihinde yayınlanan “Kriz fırsatçılık mı” başlıklı yazısından:

Çin­ce’de kriz di­ye ya­zar­sa­nız, bu­nun iki mâ­nâ­sı var­dır, bi­ri­si kriz­dir ama di­ğe­ri fır­sat­tır!” İş dün­ya­mız bu sö­zü ar­tık ez­ber­le­di.

Serdar Yalmanaç’ın 1 Kasım 2008 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Kriz ve Reklam” başlıklı yazısından:

"Çince’de "Kriz" sözcüğünün nasıl yazıldığını da ezberledik: "Tehlike" ve "Fırsat" sözcüklerinin bir araya getirilmesiyle "Kriz" kelimesi oluşuyormuş."

Nurettin Özdoğan’ın 26 Ekim 2008 tarihinde Zaman Gazetesi’nde yayınlanan “Kriz fırsatlar ve fıkralar için vardır” başlıklı köşe yazısından:

"Evet, dünyada da Türkiye'de de krizi fırsata çeviren birçok insan var. Belki garibinize gidecek ama "Kriz" Çincede "fırsat" anlamına geliyormuş!"

Oral Çalışlar’ın Radikal Gazetesi’nde 6 Temmuz 2008 tarihinde yayınlanan “Kriz: Tehlike ve Fırsat” başlıklı köşe yazısından:

"Reşat(Çalışlar) kriz üzerinde yazı yazdığımı görünce, Çince’den bir örnekle yanıma geldi. O, kelimelerin anlamlarını çözmeye meraklıdır, Çince’deki kriz kelimesinin karşılığı olan işaretin ‘tehlike’ ve ‘fırsat’ anlamlarını aynı anda içerdiğini söyledi."

Kaynaklar:

cince kriz firsat ve tehlike demek degildir