Etiket arşivi: Nazlı Ilıcak

“Eflatun’a Sormuşlar” Hikayesini Gerçek Sanan Köşe Yazarları

Eflatun'a sormuşlar:
- İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan iki davranışı nedir? 
- Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler. Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler. Yarınlarından endişe duyarken bugünü unuturlar. Sonuçta, ne bugünü, ne de yarını yaşarlar. Hiç ölmeyecek gibi yaparlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler. 
- Peki siz ne öneriyorsunuz? 
- Kimseye kendinizi "sevdirmeye" kalkmayın ! Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi "sevilmeye" bırakmaktır. Önemli olan, hayatta,"en çok şeye sahip olmak" değil,"en az şey"eihtiyaç duymaktır.

“Eflatun’a sormuşlar” ya da “Platon’a sormuşlar” başlığıyla paylaşılan bu metinde büyük bir hata var.

Çünkü, bu sözler Platon’a ait değildir.

Reata Strickland’in Interview With God (Tanrı İle Sohbet) başlıklı sayfasında 10 yıldan uzun süredir yayınlanan anonim şiirdir. Söz konusu görüntülü şiir gösterimi her ay milyonlarca ziyaret alarak uzun süre konuşulmuştu.

Bu hataya düşmekten geri kalmadı tabiki köşe yazarları:

Nazlı Ilıcak, Sabah Gazetesinde yayınlanan 15 Mayıs 2011 tarihli “Eflatun neden şaşırdı” başlıklı yazısı ile 26 Eylül 2010 tarihli “Eflatun’dan tavsiyeler” başlıklı yazısında yukarıdaki metni aynen paylaşmış.

Reha Muhtar da Vatan Gazetesinde 5 Nisan 2014 tarihli “Hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır önemli olan…” başlıklı yazısında “Eflatun’a sormuşlar” hurafesini köşesine taşımış.

Yaşar Süngü‘nün Yenişafak Gazetesinde 30 Ağustos 2009 tarihli “Kendini harca, yeter ki piyasa dönsün” başlıklı yazısında bu metni paylaşmış.

Mustafa Çelik, Yeni Akit Gazetesinde 12 Ağustos 2015 tarihli “Keşkelere kalmış yaşamların kuşatmaları/2” başlıklı yazısında bu yanlışa düşmüş.

Candaş Tolga Işık, Posta Gazetesinde 25 Kasım 2012 tarihli “Bir muhalefet düşünün ki” başlıklı yazısında aynı yanlışı yapmış.

Aziz Üstel, Star Gazetesinde 29 Nisan 2011 günü yayınlanan “Kemalim ‘Laf ebeliğinde Demirel, duruşunda Erdoğan’” başlıklı yazısında Platon’a ait olmayan sözlere yer vermiş.

* Bahse konu ihtisapta Muhtesip.com arşivinden istifade edilmiştir.

Nazlı Ilıcak Franz Kafka’yı Fransız, Gregor Samsa’yı da Örümcek Yapmıştı

Nazlı Ilıcak, Bugün Gazetesinde 29 Haziran 2014 günü yayınlanan “Örümcek, tahtakurusu ve böcek” başlıklı yazısında Franz Kafka hakkında önemli yanlışlar yapmıştı:

"Ünlü Fransız yazar Kafka’nın “Metamorfoz” (Dönüşüm) isimli eserinde, romanın kahramanı bir sabah kendisinin örümceğe dönüştüğünü görür. Kafka, işlevini yitirmiş kalıplara, bireyin bilinç dünyasında başkaldırısını anlatır."

Çek asıllı olan ve 1883 yılında Prag’da dünyaya gelen Franz Kafka için “Fransız yazar” demek skandal.

Ayrıca; Dönüşüm adlı eserinin ana karakteri Gregor Samsa, bir sabah uyandığında örümceğe değil bir böceğe dönüşmüş olarak kendini buluyordu.

 

* Bugün Gazetesi ve internet sitesi kapatıldığı için ilgili yazısının bağlantısı sunulamamaktadır.

Nazlı Ilıcak ve Can Yücel-Can Dündar Ayrımı

Daha önce ‘Can Yücel-Dündar Ayrımına Varamayan Köşe Yazarları‘ sayfasında ihtisap etmiştik ancak Nazlı Ilıcak hatasının farkında bir türlü varamıyor.

Tekrar aktaralım, belki hatasının farkına varır.

Nazlı Ilıcak, Ramazan Bayramının 1. gününe tekabül eden 5 Temmuz 2016 günü Özgür Düşünce’de yayınlanan ‘Al vatandaşlığı ver oyu’ başlıklı köşe yazısında Can Dündar’a ait olan bir metni Can Yücel’e atfetme hatasında bulunmuş.

Belki bir çoğunuzun bildiği Can Yücel'e ait güzel bir şiiri sizlerle paylaşmak istiyorum. Bayramı o kadar güzel anlatıyor ki:
“Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan...
Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini
yalnızlık...
Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek; kurda kuşa yem olmayıp ‘Çok şükür bugünü de gördük' diyebilmek...
Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır. Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.
Bir kitabı bitirmek, bir binayı bitirmek, bir okulu bitirmek, kâbuslu bir
rüyayı, kodeste ağır cezayı bitirmek bayramdır. Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle...
Vuslat da bayramdır öte yandan... Endişe içinde beklediğinden mektup almak, telefonda ansızın sesini duymak, deli gibi burnunda tütenin boynuna sarılmak bayramdır.
En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır.
‘Ona güvenmiştim, yanılmamışım' sözü bayramdır. Hiç aldatmayıp, aldanmamış olmak bayram...
Yeni bir sözcük öğrenmek, bir tünelin sonuna gelmek, müzmin bir işin
kapısını çarpıp uzun bir yola çıkıvermek bayramdır.
Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek, gereğinde haksızlığın üstüne
yalınkılıç yürüyebilmek bayramdır.
Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.
Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk
karne bayram...
Güne gülümseyerek başlamak bayramdır.
‘İyi ki yanımdasın' bayram, ‘Her şeyi sana borçluyum' bayram, ‘Hiç pişman değilim'bayram...
Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.
Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır.
Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram...
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur. Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.
Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan
evladır. Her gününüz bayram olsun…”

Nazlı Ilıcak aynı hatayı daha önce Sabah Gazetesi’nde yayınlanan 8 Ağustos 2013 tarihli “Her gününüz bayram olsun” başlıklı yazısında da yapmıştı.

Bahse konu satırlar Can Yücel’e değil, Can Dündar’a aittir.

Can dundar can yucel

Can Dündar, kaleme aldığı yazının Can Yücel’e atfedilmesi karşısında Milliyet Gazetesi’nde 8 Kasım 2011 tarihinde yayınlanan “Deli” başlıklı yazısında şu satırlara yer vermişti:

Altı yıl kadar önce, 10 Ocak 2006’da bu sütunda yazdığım “Her gün Bayram” başlıklı yazı,
(http://www.candundar.com.tr/_v3/#!/arama/Hergün_bayram/#Did=2671) Önceki gün  Cumhuriyet’te Zeynep Oral’ın  köşesinde dün de  Aydınlık’ın 1. sayfasındaydı:
Üzerinde Can Yücel fotoğrafı, “Ne güzel söylemiş şair” başlığı ve altında Can Yücel imzasıyla...
İnsan, yazısının böyle bir ustanın şiiriyle karıştırılmasından onur duyuyor tabii... Ama İnternet’te bu karıştırma artık Can sıkıcı boyutlara vardı. Küçük bir araştırmayla düzeltilebilecek hata, Aydınlık’ta çeyrek sayfaya yayılınca düzeltmek ve orijinalini basmak farz oldu.
Adaşım Can Baba’ya saygılarla o eski bayram yazımı sunuyorum:

Hayırlı bayramlar!

Nazlı Ilıcak ve Mevlana’dan Sallama Vecizeler

Nazlı Ilıcak’ın 1 Mart 2010 tarihinde Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Mevlana’dan” başlıklı köşe yazısında yaptığı Mevlana aforizmaları derlemesinde düştüğü hata ibretlik.

 SONSUZ bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım. 
 Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. Karanlığı gördüm, korktum. 
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi... Ağladım. 
 Yaşamayı öğrendim. Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim. 
 Zamanı öğrendim. Yarıştım onunla... Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim... 
 İnsanı öğrendim. Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu... Sonra da her insanın içinde, iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim. 
 Sevmeyi öğrendim. Sonra güvenmeyi... Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim. 
 İnsan tenini öğrendim. Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu... Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim. 
 Evreni öğrendim. Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim. Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim. 
 Ekmeği öğrendim. Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini. Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim. 
 Okumayı öğrendim. Kendime yazıyı öğrettim sonra... Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana... 
 Gitmeyi öğrendim. Sonra dayanamayıp dönmeyi... Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi... 
 Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta... Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım. Sonra da asil yürüyüşün, kalabalıklara karşı olması gerektiğini kavradım. 
 Düşünmeyi öğrendim. Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim. Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim. 
 Namusun önemini öğrendim evde... Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim. 
 Gerçeği öğrendim bir gün... Ve gerçeğin acı olduğunu... Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim. 
 Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim. 
(Mevlana'dan bu satırları gönderen Feride Çavuşoğlu'na teşekkürler)

Feride Çavuşoğlu Nazlı Ilıcak’ı fena oyuna getirmiş.

Ilıcak’ık Mevlana’nın sözü diyerek alıntı yaptığı yazı halbu ki dönemin Milliyet Gazetesi yazarı Can Dündar’a ait.

nazli-ilcak-in-kose-yazisinda-inanilmaz-hata

Nazlı Ilıcak’ın alıntıladığı metin, Can Dündar’ın Milliyet Gazetesi’nde 16 Haziran 2008 tarihinde yayınlanan “Hayattan ne öğrendim” başlıklı yazısının birebir aynısından başka bir şey değil.

Kaynak: Milliyet Gazetesi’nin “Nazlı Ilcak’ın köşe yazısında inanılmaz hata!” başlıklı haberi

Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a Duyduğu Aşk Hikayesi ve Köşe Yazarlarımız

Sanal alemde dolaşan Mimar Sinan’ın Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’a duyduğu aşka dair popüler ve bir o kadar romantizm dolu hikayeye -düşük ihtimalle olsa da- denk gelmemişler için aşağıda öncelikle aktaralım:

Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan on yedisine bastığında, iki kişi onunla evlenmek ister. Mihrimah, yani Mihrü Mah, Farsca’da “Güneş ve Ay” anlamına gelir. Kızla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeriyse Mimar Sinan’dır.

Padişah kızını Rüstem Paşa’ya verir.

Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır! Gerçi sevdiğine kavuşamamıştır ama, aşkını, olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır. Üsküdar’a, Saray’ın isteğiyle elbet, 1540 yılında Mihrimah Sultan Camii’nin temelini atar ve 1548’de bitirir. Camiyi yaparken, eserine sanki “etekleri yerleri süpüren bir kadının” dış çizgilerini verir.

Derken, ilk kez padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı’da, pek kimselerin uğramadığı ıssız ama İstanbul’un en yüksek tepelerinden birine, ikinci bir eser yapmaya koyulur Mihrimah Sultan’a. Cami küçücüktür. Minaresi otuz sekiz metredir, bir adet incecik kubbesi üzerindeyse yüz 61 pencere, camiin iç güzeliğini aydınlatır. İçerdeki sarkıtlar ve minare kenarlarındaki işlemeler Mihrimah Sultan’ın topuklarını döven saçlarını anımsatır insana.

İşte, aşka adanmış iki eser.

Şimdi, gidin Edirnekapı ve Üsküdar’daki camileri aynı anda görebileceğiniz bi yer seçin ve 21 Mart’ta, yani geceyle gündüzün eşit olduğu günde seyreyleyin. Unutmadan, 21 Mart Mihrimah Sultan’ın doğum günüdür. Göreceğiniz manzaraysa şudur; Edirnekapı camiinin tek minaresi ardından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar’daki camiinin ardından ay doğar!

Mihrü Mah eşittir Güneş ve Ay.

Bu nasıl akıllara ziyan bir hesaplamadır; nasıl bir güzellik anlayışıdır…

Yalansavar ve Muhtesip, bu hikayenin gerçeği yansıtmadığını sebepleriyle birlikte göstermişti.

Yalansavar’ın sonuç metninden kısaca aktarmak gerekirse:

Kısaca ne günümüzün miladi takvimi, ne o zamanların hicri takvimi ne de gün-gece eşitliği bu hikayeyi kurtarmayı beceremiyor. Mimar Sinan’ın aşkını camilerin, Güneş’in ve Ay’ın konumu ile şifrelemiş olduğu kısmı tamamen uydurma: neresinden bakarsak bakalım anlatılan şifre bizim güneş sistemimizde mümkün görünmüyor. Mimar Sinan Mihrimah’a aşık olmuş mudur, olmamış mıdır ona cevap vermek daha zor elbette, belki tarih sayfalarında gizlidir ama bir referans, bir kaynak görmeden ben bu efsaneye inanmakta da zorluk çekiyorum açıkcası. Malesef internet bu hikaye ile öylesine kirlenmiş bir halde ki arama motorları ile Mihrimah Sultan hakkında bu hikaye haricinde başka bir bilgiye ulaşmak neredeyse imkansız. Belki mimari tarih kaynaklarına erişimi olanlar İskele Camii’nin idda edildiği gibi Sinan’ın kendi isteğiyle mi yapıldığını da inceleyebilir. Ancak şu anda hikayeyi destekleyecek hiç bir referans olmadığı gibi hikayenin önemli bir bölümü içinde yaşadığımız doğa ile çelişkide. Bu tip uydurma ve çelişki dolu hikayeler doğayı, geometriyi, matematiği ve estetiği çok iyi anlamış olan Mimar Sinan’a bir hakaret neteliğinde adeta.

Söz konusu hikayeyi “internet palavrası” olarak niteleyen Murat Bardakçı’dan gelsin:

Mimar Sinan‘ın Kanunî Sultan Süleyman‘ın kızı Mihrimah Sultan‘a âşık olduğu, Mihrimah‘ın emri ile İstanbul’un iki yakasında inşa ettiği iki camiyi bu gizli aşkına vâsıta yaptığı ve Mihrimah‘ın doğum günü olan 21 Mart’ta camilerden güneşin batışı ile ayın doğuşunun ardarda görülebildiği iddiası: Bu da yalandır, hem de nasıl bir yalan! Mihrimah Sultan‘ın bırakın doğduğu gün, dünyaya hangi sene geldiği dahî bilinmemektedir! Üstelik böyle bir aşk zaten imkânsızdır, zira o devirde Mimar Sinan bile olsa bir görevlinin emrinde çalıştığı padişahın kızını öyle uluorta görmesi ihtimali sözkonusu değildir. 

Üzerine Yavuz Bahadıroğlu’ndan ekleme yapalım:

Mihrimah Sultan Mimar Sinan aşkı doğru mu?

Ben olguları yazayım, siz karar verin... 

Öncelikle Sinan, Mihrimah Sultan’dan 35 yaş kadar büyüktür ve evlidir.Rüstem Paşa 10 Temmuz 1561’de ölüp, Mihrimah Sultan dul kaldığında sadece 39 yaşındadır ve Sinan’la evlenebilir durumdadır. Oysa Ne Sultan’ın, ne de Sinan’ın Padişah’tan böyle bir talepleri olmamıştır.

Kaldı ki, saray geleneklerine göre, Mimarbaşının hareme girip Mihrimah Sultan’ı görme şansı yoktur. Mihrimah Sultan camileri (biri Üsküdar’da, biri Edirnekapı’da) hakkında çıkarılan, “Edirnekapı’daki camiin minaresinin ucundan güneş batarken, Üsküdar’daki camiinin iki minaresinin arasında ay gözükür, böylece Sultan’ın ‘Mihr’ (güneş) ve ‘Mah’ (ay) olan adı, gökyüzüne mimari bir deha ile kıyamete kadar yazılmış olur” şeklindeki iddia “şehir efsanesi”nden ibarettir.

Kısaca tüm bulguları tekrar özetlemek gerekirse:

  • mimar sinan mihrimah sultanDiğer efsanelerde geçerli olduğu şekilde, Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a sözüm ona aşkı, herhangi bir somut ve güvenilir kaynakla desteklenmemektedir.
  • Siz dizilere aldanmayın. Dönemin protokol ve tesettür uygulamaları ile saray gelenekleri ışığında Mimar Sinan gibi bir karakterin bile padişahın kızını uluorta görme ihtimali sözkonusu değildir.
  • Mihrimah Sultan‘ın doğum günü üzerinde tereddüt hasıldır.
  • Mimar Sinan 1489-1588 arasında yaşamıştır. Mihrimah Sultan ise 1522-1578 arasında. Yani, Mimar Sinan ile Mihrimah Sultan arasında 33 yaş vardır. Mihrimah Sultan, Rüstem Paşa ile 1539 yılında, 17 yaşında iken evlenmiştir. Mimar Sinan 17 yıllık yeniçerilik hayatından sonra 49 yaşında 1538 yılında Başmimarlık görevine atanmıştır. “Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır!” iddiası dikkate alındığında ilgili yılın 1539 olması gerekmektedir. Ancak, hikayede iddia edildiği gibi Mimar Sinan’ın bir evlilik talebi olmamıştır. Padişah kızıyla evlenmek isteyen ve talebi reddedilen bir kimsenin başmimarlık görevine devam etmesi değil, başını koruması dahi mümkün olamazdı.
  • Rüstem Paşa’nın 1961 yılında vefat etmesi ile birlikte Mihrimah Sultan 39 yaşında dul kalmıştır. Bu durum karşısında da Mimar Sinan’ın bir evlilik talebi olmamıştır. Ancak bu fırsat penceresine rağmen, hikayeye göre yine de ikinci cami 1562-65 arasında yapılmıştır.
  • Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii 1562-1565 yılları arasında yapılmıştır. Üsküdar’daki ise 1540-1548 yılları arasında. Birinin bitişi ile diğerinin yapımına başlanması arasında 14 yıl bulunmaktadır. Hikayedeki gibi aşk acısıyla yanıp tutuşup cami yapılması durumu söz konusu değildir.
  • Edirnekapı’daki caminin küçücük olarak nitelenmesi ise ayrı bir saçmalık. Yapımı 3 yıl süren cami, çok da küçük değildir.
  • Hikayenin akışında anakronizm söz konusudur.
  • Edirnekapı’daki Mihr-î-Mâh Sultan Camii’nin banisi de Mihrimah Sultan’dır. Padişah fermanı olmaksızın, kimsenin haberi olmadan gizlice yapılmış bir cami değildir.
  • Ay temelli hicri takvimin kullandığı Mimar Sinan’ın yaşadığı dönemdeki astrolojik referanslar gerçeği yansıtmamaktadır.
  • Her gün-gece eşitliğinde Ay hep aynı yerden ve aynı zamanda doğmaz. Geceyle gündüzün eşit olduğu günde görüleceği iddia edilen manzara da mümkün değildir.
  • İstanbul’da Edirnekapı ve Üsküdar’daki camileri aynı anda görebileceğiniz bi yer mevcut değildir.
  • Şifreli bir imza mümkün değildir. Başmimarın bu şifreli imzasını kim nasıl çözmüş belli değildir. Bilinen bir durum ise, evli olan devletin başmimarının cami üzerinden Padişah’ın kızına aşkını şifrelemesinin doğuracağı sonuçları ise siz tahayyül edin.
  • “Camiyi yaparken, eserine sanki “etekleri yerleri süpüren bir kadının” dış çizgilerini verir” iddiası da klasik bizans mimarisinden etkilenen cami mimarimize ve yüzlerce eseri günümüze ulaşan büyük Mimar Sinan’a saygısızlıktan başka bir şey değildir.
  • Yazar Mehmet Coral, Sinan’la Mihrimah Sultan’ın aşkını kendisinin kurguladığını itiraf etmiştir:
  • Ben Sinan’ı ilk “Işıkla Yazılsın Sonsuz Adım” romanımda yazdım. 2001 yılında çıktı. O tarihten önce istediğiniz kadar kaynak tarayın, Mihrimah Sultan’la Sinan arasında bir aşka dair tek satır yok. Edirnekapı’daki Sinan’ın yaptığı Mihrimah Sultan Camii’ni gördüyseniz; içeride hiçbir cami formasyonuna uymayan renkler vardır. Mint yeşilleri, saman sarıları, güvercin beyazları... İçeri 232 tane pencere koymuş; günün bütün saatlerinde caminin içi ışıklarla yüzüyor. Kadın formunun taşlanmış halini yaratmış bir insanın içinde platonik bir aşk olduğuna inandım. Tamamen benim kurgum. Sonra iş dallanıp budaklandı ve bana bu aşkın kanıtı olduğunu söyleyen mailler gelmeye başladı. Arkasından iki üç kitap yazıldı bu aşka dair. Yahu ben icat ettim bunu, kurgu. Zambak formu ise şöyle... Türbedeki taşına bakarken tam orta yerinde bir zambak gördüm ve sonra zambağın içindeki ikinci zambağı keşfettim. İç içe geçmiş iki zambak figürü. Düşünüyorum ki Mihrimah’a aşkını burada söylüyor.
  • Mimar Sinan’ın günümüze ulaşan eserleri ve sözleri, iftira atılan eylem yönünde bir girişimde bulunmayacağını gözler önüne sermektedir. Şu sözleri söyleyen bir şahıs, evli olduğu halde bir kadın aşkı uğruna cami yapabilir mi?
  • “Hıristiyanların mimar geçinenlerinin: “Müslümanlara galebemiz var; Ayasofya’nın kubbesi gibi bir kubbe devlet-i İslamiyye’de inşa olunamamıştır!” dediklerini duymuştum. Bu sözler, nice bir zaman şu fakirin gönlünde bir acı ukde olup kalmıştı. Nihayet Rabbimin izniyle Selimiye’nin kubbesini Ayasofya’dan altı zira yüksek, dört zira geniş bina eylemekle kefere-i fecerenin mimar geçinenlerine galebe çalmış olduk”

Şimdi gelelim fasülyenin faydalarına. Bakalım hangi köşe yazarları bu hataya düşmüş:

Nazlı Ilıcak, Sabah Gazetesi’nde 25 Temmuz 2010 tarihinde yayınlanan “Bir aşk hikayesi” başlıklı köşe yazısında, bir okurundan gelen söz konusu hikayeyi alıp köşesinde paylaşır, gerçekliğini sorgulamaksızın:

Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan on yedisine bastığında, iki kişi onunla evlenmek ister. (Mihrimah, yani Mihrü Mah, Farsça'da "Güneş ve Ay" anlamına gelir.) Kızla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa, diğeriyse Mimar Sinan'dır. Padişah kızını Rüstem Paşa'ya verir. Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan'a deliler gibi âşıktır. Gerçi sevdiğine kavuşamamıştır ama aşkını, olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır. Üsküdar'a, -elbette Saray'ın isteğiyle- 1540 yılında, Mihrimah Sultan Camii'nin temelini atar ve 1548'de bitirir. Derken, bu defa padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı'da, pek kimselerin uğramadığı ıssız ama İstanbul'un en yüksek tepelerinden birine, ikinci bir eser yapmaya koyulur Mihrimah Sultan için. Cami küçücüktür; minaresi otuz sekiz metredir. Kubbesi üzerinde161 pencere ile içerisi aydınlanmaktadır. İşte, bu iki cami, Mihrimah Sultan'ın aşkına adanmış iki eserdir. Gidin, Edirnekapı ve Üsküdar'daki camileri aynı anda görebileceğiniz bir yer seçin. Ve 21 Mart'ta, yani geceyle gündüzün eşit olduğu günde seyreyleyin. 21 Mart, Mihrimah Sultan'ın doğum günüdür. Şöyle bir manzara görürsünüz: Edirnekapı camiinin tek minaresi ardından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar'daki camiinin ardından ay doğar. Mihrü Mah eşittir Güneş ve Ay. Bu nasıl akıllara ziyan bir hesaplamadır; nasıl bir güzellik anlayışıdır? (Hikâyeyi gönderen Hasan Özoklav'a teşekkürler)

Ergün Diler, Takvim Gazetesi’nde 22 Temmuz 2012 günü yayınlanan “Büyük Aşk..” başlıklı köşe yazısını bu şehir efsanesine hasretme hatasında bulunmuş:

...
Yılda bir kez gece ve gündüzün eşit olduğu bir günde GÜNEŞ Edirnekapı'daki tek minarenin ardından batarken Üsküdar'daki çift minarenin arasından AY kendini gösteriyordu. Ve bu yılda sadece bir kez o da Mihrimah Sultan'ın doğum günü olan 21 Mart'ta oluyordu...
Aşkını böyle yaşatıyordu Mimar Sinan... Hem de asırlardır...
Dün Ataşehir'de ibadete açılan Mimar Sinan Camii'nin mimarı Hilmi Şenalp Bey'le telefonla konuştuk. "Her mimar eserine bir İMZA atar. Sizin de böyle sırrınız var mı?" diye sordum."Birlikte gezersek söylerim.
İsterseniz cami tamamlansın öyle gezelim" dedi... Merakla bekliyorum. Aramızda kalmak kaydıyla bütün sırrı sizlerle paylaşacağım...

Milat Gazetesi’nden Sabri Gültekin, “Ölüm Uykusundan Uyanış” başlıklı 21 Mart 2014 tarihli yazısında aynı gaflete düşmüş bir de ballandıra ballandıra bu şehir efsanesini gerçekmiş gibi aktarmış:

...
Payitaht ise başka bir ritüele hazırlanıyor. Çünkü 21 Mart’ın bu belde için başka bir hikâyesi daha var. Haydi tarihin tekerrürden ibaret olduğunu ifşa eden bu âna tanıklık için birlikte İstanbul’u seyr ü sefaya çıkalım.
Mihrimâh Sultan; Cihan Padişahı Kânûnî Sultan Süleyman'ın Hürrem'e olan dillere destan aşkının meyvesi...(1522-1578) Gece ile gündüzün birbirine eşitlendiği günün müjdesi... Topkapı Sarayı'na doğan güneş ve ay parçası... Mihrimâh Sultan; 17'sinde, ismiyle müsemma
...

Mehmet Tezkan da, Milliyet Gazetesi’nde 15 Ağustos 2010 günü yayınlanan “Mihrimah Sultan’da Enderun Teravihi” başlıklı yazısında hata yapmış:

Bu muazzam hesaplama Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a karşı duyduğu platonik aşka bağlanır.. Öyle ki; yılın sadece birkaç günü şu manzaraya rastlanır..
Güneş Edirnekapı’daki Mihrimah Camii’nin arkasından batarken ay Üsküdar’daki Mihrimah Camii’nin minareleri arasından yükselir..
Güney ile ay aynı anda görülür..
Mihrimah ne demek?
Mirh ü mah..
Farsça güneş ve ay..

Mimar Sinan’ın gizliden gizliye Mihrimah Sultan’a olan birtakım duygular beslediği iftirası, Türk tarihinin en büyük mimarına yapılmış bir saygısızlıktır. İlk kim ortaya attı bilinmez, ancak bu iddiayı kamuoyuna yayan bazı köşe yazarları yukarıda ifşa edilmiş durumdadır.

Mürvet Sarıyıldız’ın “İki Cami Arasında Aşk” adlı romanı, bu şehir efsanesini konu edinme gafletinde bulunmuştur.

Son olarak, Yalansavar‘ın bu konudaki yazısının sonundaki uyarıyla kapatalım:

Son söz olarak derim ki kaynak belirtmeden yazılanlara inanmayın, gelen hikayeleri kendi sosyal çevrenizle paylaşmadan önce biraz akıl süzgecinden geçirin. Uydurma hikayelerin sonu yok. öteki.

Can Yücel-Dündar Ayrımına Varamayan Köşe Yazarları

Can Yücel’in ve Can Dündar’ın kaleme aldığı metinler, dizeler, satırlar başkalarına mal edilir sanal ortamda sıklıkla. Bazen de, isimleri aynı soyadları farklı bu iki yazar birbiriyle karıştırılır.

Can dundar can yucel

Zaten bu memleketin insanının kafası Mevlana’ya atfedilen vezicelerden ve Can Yücel’e atfedilen şiirlerden bulanık.

Bu durumun bir örneği, Can Dündar’ın Milliyet Gazetesi’nde 10 Ocak 2006 günü yayınlanan “Her gün bayram” başlıklı yazısında görülüyor. Bayram odaklı söz konusu yazı şu şekilde:

Zamanla anlıyor insan: 3-4 güne sıkışmış bir tatilden öte bir şey bayram...
Hayata rasgele serpiştirilmiş ilahi ikramlar, kıymet bilen kullara her daim bayram yaşatır.
***
Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan... 
Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık...
Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "Çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...
Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.
***
Bir kitabı bitirmek, bir binayı bitirmek, bir okulu bitirmek, kâbuslu bir rüyayı, kodeste ağır cezayı bitirmek bayramdır.
Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle...
Vuslat da bayramdır öte yandan...
Endişe içinde beklediğinden mektup almak, telefonda ansızın sesini duymak, deli gibi burnunda tütenin boynuna sarılmak bayramdır.
En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır.
"Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır.
Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...
***
Yeni bir sözcük öğrenmek, bir tünelin sonuna gelmek, müzmin bir işin kapısını çarpıp uzun bir yola çıkıvermek bayramdır.
Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek, gereğinde haksızlığın üstüne yalın kılıç yürüyebilmek bayramdır.
Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır. 
Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk karne bayram...
Güne gülümseyerek başlamak bayramdır. 
"İyi ki yanımdasın" bayram, "Her şeyi sana borçluyum" bayram, "Hiç pişman değilim" bayram...
***
Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.
Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır. 
Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram...
***
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler. 
Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır. 
Her gününüz bayram olsun!

Can Dündar, kaleme aldığı yazının Can Yücel’e atfedilmesi karşısında Milliyet Gazetesi’nde 8 Kasım 2011 tarihinde yayınlanan “Deli” başlıklı yazısında şu satırlara yer vermişti:

Altı yıl kadar önce, 10 Ocak 2006’da bu sütunda yazdığım “Her gün Bayram” başlıklı yazı,
(http://www.candundar.com.tr/_v3/#!/arama/Hergün_bayram/#Did=2671) Önceki gün  Cumhuriyet’te Zeynep Oral’ın  köşesinde dün de  Aydınlık’ın 1. sayfasındaydı:
Üzerinde Can Yücel fotoğrafı, “Ne güzel söylemiş şair” başlığı ve altında Can Yücel imzasıyla...
İnsan, yazısının böyle bir ustanın şiiriyle karıştırılmasından onur duyuyor tabii... Ama İnternet’te bu karıştırma artık Can sıkıcı boyutlara vardı. Küçük bir araştırmayla düzeltilebilecek hata, Aydınlık’ta çeyrek sayfaya yayılınca düzeltmek ve orijinalini basmak farz oldu.
Adaşım Can Baba’ya saygılarla o eski bayram yazımı sunuyorum:

Zeynep Oral’ın yukarıda Can Dündar’ın bahsettiği hataya ilişkin yazı Cumhuriyet Gazetesi’nde “Yetmez Ama Bu Bayram İdare Ediverin…” başlığıyla 6 Kasım 2011 tarihinde yayınlanmıştı:

Mektubunda “Can ustanın dizeleriyle canımızı dinlendirelim, yahut diriltelim” dedikten sonra Can Yücel’in “Bayramdır” şiirini paylaşıyordu.
Bundan güzel bayram kutlaması olamaz. İşte o dizeler:
... Can Dündar'ın metni...

Zeynep Hanım’ın hatasını kabul ettiği 10 Kasım 2011 tarihli “Bayramlık” başlıklı yazıdaki ilgili kısım da şu şekilde:

Geçen pazar, bayramın birinci gününde bu köşede yayımlanan “Yetmez ama bu bayram idare ediverin…” başlıklı yazımda korkunç bir hata yaptım.

Tam yazımı bitirmek üzereyken bir yazar arkadaşımdan bir elektronik posta aldım. İçinde harika bir bayram kutlaması vardı ve Can Yücel’e ait olduğunu söylüyordu. O kadar hoşuma gitti ki, ben de tuttum yazımın sonunda onu sizlerle paylaştım.

Hiç araştırmadan paylaştım… Bir zahmet masa başından kalkıp kütüphanemde yer alan Can Yücel’in tüm kitaplarına bakmadan… Nasıl olur da ben bunu şimdiye dek okumadım diye kendimi sorgulamadan… Bu üslup, bu tarz, bu söyleyiş biçimi, bu sözcükler Can Yücel’in şiiriyle örtüşüyor mu diye düşünmeden… Bugüne dek Can Yücel’in şiirini tekrar tekrar okuduğum halde bunu hiç duymadımsa, hiç okumadımsa “acaba mı” demeden; “bir bilene sorsam mı” demeden…

O satırların Can Yücel’e değil de Can Dündar’a ait olduğunu, 2006 yılında yazdığı bir yazısı olduğunu öğrendiğimde… Elbet kendime çok kızdım, çok öfkelendim, çok üzüldüm ama bunlar, yaptığım yanlışı ortadan kaldırmıyordu. İlk iş Can Dündar’dan özür diledim.

Özür yaptığım yanlışı gidermez ama şimdi sizlerin huzurunda yeniden hem Can Dündar’dan, hem Can Yücel’den ve ailesinden, hem de siz okurlardan özür diliyorum. Bu konuda beni uyaran okurumBora Sarı’ya da teşekkürler…

Posta Gazetesi yazarlarından Erkut Can, 27 Eylül 2015 tarihli “Bayramlık…” başlıklı yazısında “Can Yücel’in bayramı” başlığıyla Can Dündar’ın metnini paylaşmış:

Can Yücel’in bayramı
Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan... Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık... Sızlamayan her organ, hele de burun deliği bayramdır. Bayramdır elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp, “çok şükür bugünü de gördük” diyebilmek... Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.

Ümit Aktan, Habertürk Gazetesi’nde 19 Temmuz 2015 tarihinde yayınlanan “Yaşamak bayramdır…” başlıklı yazısında, Can Yücel’in nesirini şiire çevirip Can Yücel’e atfetmiş:

Bu bayramı ‘nerde o eski bayramlar’ duygusuna yenilmeden Can Yücel’den kutlamak isterim.. İşte Yücel’in ‘Yaşamak Bayramdır’ adlı şiiri:

Vahdet Gazetesi yazarlarından İlhan Eranıl’ın, 19 Temmuz 2015 tarihli “Her gününüz bayram olsun!” başlıklı yazısından:

Can Yücel’e ait yukarıdaki şiir duygu ve düşüncelerime tercüman oldu ama yine de bana ait olanları da sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim.

Yeni Meram Gazetesi’nden Rıdvan Bülbül’ün 20 Temmuz 2015 tarihli “Nefes almak bayramdır mesela” başlıklı yazısından:

Bayram için çeşitli tanımlar vardır. Bunlardan çoğunu “eskimiş” olarak değerlendirenler de vardır ve belki de doğrudur. Ancak, bireysel kanım o ki, Can Yücel’in tanımlama içerikli şiiri her zaman tazeliğini koruyacak;
...Can Dündar'ın metni...

Nazlı Ilıcak ise Sabah Gazetesi’nde yayınlanan 8 Ağustos 2013 tarihli “Her gününüz bayram olsun” başlıklı yazısında iddialı bir giriş yapıp, birçoğumuzun bildiği “Can Yücel”e ait (!) şiiri okuyucularıyla paylaşma gafletine düşmüş:

Belki bir çoğunuzun bildiği Can Yücel'e ait güzel bir şiiri sizlerle paylaşmak istiyorum. Bayramı o kadar güzel anlatıyor ki:
... Can Dündar'ın metni...

Nazlı Ilıcak, 5 Temmuz 2016 günü Özgür Düşünce’de yayınlanan ‘Al vatandaşlığı ver oyu’ başlıklı köşe yazısında bu hatasını tekrarlamıştı.

Yalçın Bayer, Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Bayram” başlıklı 5 Kasım 2011 tarihli yazısında, Can Dündar’ın metnini Can Dündar’a ait gösterip, bir de üzerinden mesaj kaygısı gütmüş:

(Can Yücel’in yukarıdaki ‘bayram’la ilgili yazısını gönderen Nazan Moroğlu “Bunu okurlarınızla paylaşır mısınız?” dedi ve ekledi: “Can Yücel, 2011 yılında 29 Ekim törenlerinin Başbakanlık genelgesiyle iptal edildiğini görseydi, herhalde yukarıdaki yazısını “29 Ekim’leri Atatürk ilke ve devrimlerini anarak kutlayabilmek, bayramdır’ diye bitirirdi değil mi?”)

Mustafa Mutlu da Vatan Gazetesi’nde 6 Kasım 2011 günü yayınlanan “Nefes almak da bayramdır mesela” başlıklı yazısında aynı hataya düşmüş:

Bugün bayram... Değişen ne peki? Ya da dün neden bayram yapmadık, en azından hâlâ hayatta olduğumuz için? Derin konular bunlar ve üzerinde bugüne kadar çok düşünüldü, yazıldı çizildi... Ama hiçbiri Can Yücel’in aşağıdaki satırları kadar beni etkilemedi: Madem bugün bayram, o satırları sizinle paylaşmanın tam zamanıdır:
... Can Dündar'ın metni...

Ayşegül Domaniç Yelçe, Hürriyet Gazetesi’nde 6 Kasım 2011 günü yayınlanan “Her gününüz bayram olsun..!” başlıklı yazısında, Nazlı Hanım gibi hepimizin bu bayram yazısının Can Yücel’e ait olduğunu (!) bildiğimizi tekrar gözler önüne sermiş (!):

Umutlu ve coşkulu bir bayram yazısı yazamadım belki, bugün. Ama yazımı karamsarlık içinde sonlandırmak da istemiyorum. O yüzden, usta şair Can Yücel’in, çoğunuzun zaten bildiğinizi düşündüğüm, “Bayram” adlı şiiri ile koyuyorum son noktamı.

Melih Aşık 2010 yılında Milliyet Gazetesi’nde kaleme aldığı “Çok Yaşa Kıbrıs” başlıklı yazısında aynı hatayı yapıp, Can Dündar’a ait metni Can Yücel’e atfetmişti.

Berna Laçin, Vatan Gazetesi’nde 11 Eylül 2016 günü yayınlanan “Bayram gelir hoş gelir” başlıklı yazısında bu hataya düşenlerden olmuştu:

Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda

karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi,

nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.

Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram..

Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.

Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.

Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.

Her gününüz bayram olsun..!

Can Yücel

“Can Baba Edebiyatı Fakültesi” “Forward E-mail ile Genel Kültür” bölümü öğrencisi köşe yazarları sunar…

Bakalım gelecek bayramlarda aynı hataya hangi yazarlar düşecek…

Can Dundar her gun bayram yazisi

Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye Nasihat Rivayeti ve Köşe Yazarları

Sanal alemde, Osmanlı Devleti’nin manevi kurucusu Şeyh Edebali’nin devletin banisi Osman Bey’e nasihatini içerdiği iddia edilen bir metin dolanmakta:

“Ey oğul! Beysin… Bundan sonra öfke bize; uysallık sana, güceniklik bize; gönül alma sana, suçlama bize; katlanma sana, acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana, geçimsizlikler bize, çatışmalar bize, anlaşmazlıklar bize; adâlet sana, kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana.

Ey oğul! Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana, üşengeçlik, uyuşukluk bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana. Ey oğul sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma: İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.

Ey oğul! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı Allahu Teala yardımcın olsun, beğliğini kutlu kılsın; hak yoluna yararlı kılsın; ışığını parıldatsın, uzaklara iletsin; sana yükünü taşıyacak güç ayağını sürçtürtmeyecek akıl versin”

***

Osmanlı Devleti’nin kuruluş ülküsünün menkıbevî bir dille resmedildiği bu metin, bazılarınca gerçekten tarihi karakterlerin ağzından çıkmış gibi kabul görmekte.

Şeyh Edebali’nin 700 yıl önce Osman Gazi’ye verdiği nasihatlerin kayıtlı olmasını biz de çok isterdik. Ancak, farklı versiyonları bulunan bu nasihat metni Şeyh Edebali’ye atfedilmesine rağmen aslında Tarık Buğra’nın 1983 tarihinde yayınlanan “Osmancık” adlı romanından bir alıntıdır.

Tarik Bugra Osmancik romani

Romandan yapılan alıntı da zamanla çeşitli versiyonlar kazanmıştır. Son dönemde bazı metinlerde “çağları aşıp geldiği iddia edilen metnin” daha uzun versiyonları paylaşılmaktadır:

EY OĞUL!
İNSANI YAŞAT Kİ, DEVLET YAŞASIN
Ey Oğul!.. Beysin, bundan sonra öfke bize; uysallık sana. Güceniklik bize; gönül alma sana. Suçlamak bize; katlanmak sana. Acizlik, yanılgı bize; hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana. Kem göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana.
Ey Oğul!.. Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.
Ey Oğul!.. İnsanlar vardır şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki, dünya sandığın kadar büyük değildir. Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür.
Bu yolda nazarımızı sonsuzluğa dikip; büyük yürümek ve büyük ölmek gerek. Bu yolda hırs, diken; benlik ve kibir, engeldir oğul. Sakın hâ kendine takılmayasın ve kendinde boğulmayasın.
Teklik sadece Allah’a mahsustur, tek başına karara durup hoyrat dünyanın dayanılmaz ağırlığını kaldırmayasın. İşlerini ehil kişilerle, ehil kişilere danışarak tutasın. Danışırsan yol alırsın, danışmazsan yolda takılıp kalırsın oğul.
Oğul! Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin; ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen, sabah rüzgârında savrulup gidersin.
Bir dem gelir bir tekmeyle dünyaları yıkacak olursun. Bir dem gelir yerdeki karıncaya mağlup olursun.
Güç hayvanda bile mevcut. Akıl sadece anahtar. Anahtara takılmayasın. Aslolan anahtarın açacağı kapılardır. Kapıların ardında hazineler, kapıların ardında sır vardır. Sırlar ki, ebedî muştuları koynunda barındırır; sonsuza kavuşturur. Aklını kullanıp dünyadayken Cennet’in kapılarını aralayasın oğul.
Öfken ve benliğin bir olup aklını yener!
Dâima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın. Azminden dönmeyesin. Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil. Her işin gereğini vaktinde yap.
Öfke ateş, öfke âfet, öfke şeytandır oğul. İnsanoğlu dağları devirir; ama öfkesine mağlup olabilir. Öfkeyle savaşı daima taze tutmak gerekir.
Sabırsız olmaz oğul. Sabırsız menzile varılmaz. Kaf Dağı’na sabırsız ulaşılmaz.
Vazifen çetin, yükün ağırdır oğul. Hizmette önde, ücrette geride olasın. Vazifenin en ağırına tâlip olmaktan kaçınmayasın. Vazifenin ağırlığı Yaradan’ın kullarına ihsânıdır.
Oğul, açık sözlü ol!.. Her sözü üstüne alma, gördüğünü söyleme, bildiğini bilme, sözünü unutma, sözü söz olsun diye söyleme.
Bizler nefreti eritmek için, muhabbetin asâletini dünyaya yeniden hâkim kılmak için çıktık yola. Bu yolda utanacak bir şeyimiz yoktur. Muhabbet yolunun gizlisi saklısı yoktur oğul.
Ama altının değerini sarraf bilir; sözünü muhatabına göre ayarlayasın. Câhilin karşısında altınlarını çamura atmayasın.
Yiğit olan kördür, kötülüğü görmez. Sağırdır, kem sözü işitmez. Dilsizdir, her ağzına geleni demez. Bildiğini de her yerde ayaklar altına sermez. Yunus gibidir o; yüreği muhabbete, gönül ibresi hakikate ayarlıdır. O bir defa söz verdi mi, onu nâmusu bilir. (…)
Sevildiğin yere sıkça gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibarın kalmaz. Düşmanını çoğaltma, haklı olduğunda kavgadan korkma! Bilesin ki; atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler!
Her şeyin ortası makbuldür, sevginin de. Sevdiğini gereğinden fazla sevmeyesin. Sevgini de, sadece yüreğinin eline vermeyesin. En çetin imtihan “sevgi”yle olanıdır. “Kişi ne kadar bahâdır olsa da, muhabbete tuş olur” diyen atanın sözünü aklından çıkarmayasın. Böyle imtihan olmamak, istikbalde neslinden utanmamak için gecelerin bağrında, seherlerin aydınlığında duaya durasın. Senin ideallerin ve geleceğe dâir hedeflerin var oğul!..
Gönül adamı ömrünü boşa harcamaz, yüreğini ucuza satmaz, edep tâcını başından almaz. Gönül erinin her zaman yüzü yerde, gönlü göktedir. Haklı olduğunda kavga vermesini bilir. Kavgayı sadece bileğiyle değil, ilmiyle ve yüreğiyle yapmasını bilir.
İyiliğe kötülük, şer kişinin kârı,
İyiliğe iyilik her kişinin kârı,
Kötülüğe iyilik, er kişinin kârı’ymış oğul.!
Ey Oğul!.. Üç kişiye acı: Cahillerin içindeki âlime... Zengin iken fakir düşene... Hatırlı iken itibarını kaybedene...
Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.
Osman!.. Sen bizim rüyâmız, sen bizim devâmız, sen bizim duâmızsın oğul. Dâima başın dik, alnın ak, gönlün pâk olsun.
Ey Oğul!.. Zümrüt-ü Ankâ’nı iyi seç ki, Kaf Dağı sana yakın olsun. Yolun ebediyete kadar açık olsun.
Ey Oğul!.. Yolun uzun, işin çetin, yükün ağır. Allah-û Teâlâ (cc) yardımcın olsun.

***

Kitaptaki metinde Osman Bey için -adından da anlaşılacağı üzere- “Osmancık” hitabı kullanılır. İnternette paylaşılan metinlerde ise Osmancık yerine daha oturaklı bir şekilde “Ey oğul” hitabı yer almaktadır.

Söz konusu metnin Osmancık adlı kitapta geçtiğini, kitabın tanıtım yazısı da tasdik etmektedir:

"Osmanlı'nın sırrı nedir" sorusunun cevabını arayan yazarın Osmanlı kuruluş döneminin dinamiklerini ve felsefesini bugünkü dille inşa ettiği romandır. Duvarları süsleyen "Ey Osmancık; beğsin. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana; güceniklik bize, gönül alma sana; suçlama bizde, katlanma sende; bundan böyle, yanılgı bize, hoş görmek sana; aciz bize, yardım sana; geçimsizlikler, uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar, çatışmalar bize, adalet sana; kötü göz bize, şom ağız bize, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey Osmancık bundan böyle, bölmek bize, bütünlemek sana; üşengenlik bize, gayret sana; uyuşukluk bize, rahat bize, uyarmak şevklendirmek, gayretlendirmek sana" gibi sözler bu kitabın eseridir."

Beyaz Tarih’in söz konusu nasihat metnine ilişkin açıklaması ise şu şekildedir:

Bu nasihatler, Osmanlı kuruluş devriyle ilgili ilk dönem kaynaklarında yer almayıp sonradan zâviyedeki şeyhlerden birisi tarafından vasiyet diye formüle edilmiş olabilir. Bu rivayetin Osmanlı son dönemlerinde gündeme gelmesinin ise II. Abdulhamid(1876-1909) devrinde İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarı esnasında tarihî şahsiyetleri abideleştirerek halka Osmanlı kökenlerini hatırlatmak amacıyla kuruluş devri figürlerini yeniden canlandırma politikasıyla ilintili olduğu söylenilebilir. Nitekim yine bu devirde millî kökenlerin vurgulanması amacıyla Ertuğrul Gazi’nin mensup olduğu Kayılar’ın Karakeçili aşiretinden Türkmenler’in oluşturduğu “Ertuğrul Süvari Alayı/Söğütlü Maiyet Bölüğü” adlı saray muhafız alaylarının tertibi, Ertuğrul sancağına bağlı Karacaşehir köyüne söz konusu aşiretin iskânı ve Osmanlı kuruluş devrine ait pek çok şahsiyetin türbesinin restorasyonu da bu propagandayı pekiştirmiştir.”

Beyazperdeye aktarılan versiyona şu bağlantı aracılığıyla ulaşılabilmektedir.

Öte yandan, bazıları Şeyh Edebali’nin nasihat metninin yazılı olduğunu ve yüzyıllardır değişmeden günümüze geldiğini iddia etmektedir:

“Ünlü Osmanlı tarihçisi Cenabi’nin “Cenabî Tarihi” adıyla da bilinen “el-Hâfilü’l-Vâsıt ve Aylemü’z-Zâhirü’l-Muhît” adlı Arapça eserinin Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlı bir nüshasında bulundu. Mustafa Cenabi, 1540-1590 yılları arasında yaşamıştır, kendisi bütün kaynaklara göre Arap’tır, ondan önce kimse Edebalı’nın böyle bir vasıyetinden söz etmemiştir. Yüz yıllardır değiştirilmeden günümüze gelen Şeyh Edebalı’nın Osman Bey’e nasihatının, Mustafa Cenabi’ye göre tam metni var. Cenabi kitabında tam metne yer veriyor.”

1540-1590 yılları arasında yaşayan Mustafa Cenabi öncesinde bu metnin izine rastlanılmamıştır. Kuruluş Devrinden günümüze değin kayıtlı bir metin kalmamışken bu nasihat metninin kalmış olmasını gerçekten çok isteriz. Ancak, Mustafa Cenabi böylesi bir metne eserinde yer vermişse bile, yaklaşık 3 asır aradan sonra yazılı şekilde tek kaynakta görünmesi kuşku doğuruyor. Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrini aktaran Áşıkpaşazáde, Şükrullah ve Nişancı Mehmed Paşa gibi önde gelen tarihçilerin eserlerinde bu nasihat metninin izine rastlanmamıştır. Ayrıca, Tarık Buğra’nın romanının yayınlanmasına değin de bu metin hiç dillendirilmemiştir (Tarık Buğra, el-Hâfilü’l-Vâsıt ve Aylemü’z-Zâhirü’l-Muhît adlı eserinden haberdar mıydı bilemiyoruz). Mustafa Cenabi’nin eserinde yer alan metnin doğruluğu ispatlanamamış, önemine rağmen Arapçası dahi kamuoyuyla paylaşılamamıştır henüz. Ayrıca, şu an paylaşılan metnin birebir aynısı olduğu da net değildir. “Osmancık” romanının yayınlandığı 1980 yılı öncesinde bu nasihat metninin gündeme gelmemesi de ilginç bir noktadır. Son tahlilde, anlam itibarıyla her ne kadar büyük bir esin kaynağı olsa da, Şeyh Edebali tarafından verildiği iddia edilen öğütler rivayetin ötesine geçememektedir.

Köşe yazarlarımız da bu yaygın yanlışlığı tekrarlamaktan geri kalmamış. Daha önce “Muhtesip”, bu konuyu aktarmıştı; ancak, son dönemdeki yazılarla birlikte örnekleri derleyelim istedik:

Ekrem Kızıltaş, Takvim Gazetesi’nde 16 Haziran 2016 günü yayınlanan “Atın İyisine Doru” başlıklı köşe yazısında, Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye nasihat hakkında bu yanlışa düşmüş:

"Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye yaptığı meşhur nasihati hemen hepimiz biliriz. 'Ey oğul' diye başlar nasihat ve "Beysin... Bundan sonra öfke bize; uysallık sana, güceniklik bize; gönül alma sana, suçlama bize; katlanma sana, acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana..." şeklinde devam eder. Edebali, adı üzerinde 'Şeyh' olmanın yanında Osmanlı'nın da ilk kadısı yani müftüsüdür. Osmanlı Devleti'nin manevi kurucusu kabul edilen bu zatın Osman Gazi'ye nasihatinin hemen her cümlesi de bilgi ve hikmet doludur. Şimdilerde başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere, Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye nasihatini baş tacı ettiklerini bildiğimiz devletimizin tepe yöneticileri içeriden ve dışarıdan birçok nasihate maruz bırakılmak isteniyorlar. Edebali'nin yaptıkları ile mahiyet ve niyet açısından uzaktan yakından alakası olmayan bu nasihatler, devlet işlerinin birilerinin arzu ettiği şekilde yürümesini temin sadedinde yapılıyor tabii ki..."

Ahmet Taşgetiren’in Star Gazetesi’nde yayınlanan 12 Kasım 2015 tarihli “Başbakan’ın önceliğini anlamak” başlıklı yazısından:

O zaman da Ak Partinin öncü kadrosu Şeyh Edebali’nin Osmanlı Beyliğinin başına geçen Osman Gazi’ye yaptığı tavsiyeyi hatırlamıştı. Şöyle diyordu Şeyh Edebali:
...nasihat metni...

Yavuz Bahadıroğlu’nun Yeni Akit Gazetesi’nde 7 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “”Herkes Sakin Olmalı” başlıklı yazısından:

Bakın, Osmanlı Devleti’nin manevi kurucusu sayılan meşhur ahi şeyhlerinden Şeyh Edebali, Osman Gazi’ye öğütlerinde ne diyor: 
“Bundan sonra öfke bize, uysallık sana...
“Güceniklik bize, gönül almak sana... 
“Suçlamak bize, katlanmak sana...
“Acizlik bize, hoş görmek sana... 
“Anlaşmazlıklar bize, adalet sana...
“Haksızlık bize, bağışlamak sana...
“Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz...
“Ey oğul, insanı yaşat ki, devlet yaşasın!” 
Hadi “Şeyh Edebali öğütleri”ni kısaca şerhe çalışalım...

Yavuz Bahadıroğlu, bahse konu öğütlere 9 Eylül 2014 tarihinde yayınlanan “Tarihten devlet-millet öğütleri” başlıklı yazısında tekrar değinmiş:

Osmanlı Tarihi’nde “vasiyet” ve “öğüt”lerin çok önemli bir yeri var…
Bunların en meşhuru hiç kuşkusuz Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye öğütleridir ki, kuruluşundan itibaren Osmanlı Devleti’ne istikamet veren prensiplerin temelini teşkil etmektedir…
Bu öğütlerin pek çoğu bugün için de geçerli ve gereklidir: Eski öğütler, gerekdevlet yöneticilerine, gerekse “kanaat önderleri”ne hâlâ yol göstermektedir…
“Ey oğul, artık beysin” diye başlıyor, Osmanlı Devleti’nin çekirdeğiniOsman Gazi’nin varlığında devlete dönüştüren “manevi lider” Şeyh Edebali…
...nasihat metni...

Yeni Asır Gazetesi’nden Mehmet Demirci’nin, 13 Kasım 2015 tarihli “Seçimi sindirmek” başlıklı yazısından:

Edebali'nin Osman Gazi'ye dediği gibi: "Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Gücengeçlik bize, gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Geçimsizlik, uyumsuzluk, anlaşmazlık bize, adalet sana."

Ahmet Demirbaş, Türkiye Gazetesinde 27 Ocak 2017 günü yayınlanan “Anayasa olarak kabul edilen vasiyetname!..” başlıklı yazısından:

"Osman Gazi'nin, oğlu Orhan Bey'e bıraktığı vasiyetnameye bütün Osmanlı sultanları, candan sarılmış; üç kıtaya yayılan devletin altı asır hiç değişmeyen anayasası olmuştur."

...

Büyük Allah adamlarından Şeyh Edebali hazretleri, damadı Osman Gazi'ye buyurdu ki: 

"Ey oğul, artık Beysin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Güceniklik bize gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik bize hoşgörmek sana, anlaşmazlıklar bize, adalet sana, haksızlık bize, bağışlamak sana. Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. Ey oğul, işin ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. Allah yardımcın olsun."

Naci Cem Öncel, Hürriyet Gazetesi’nde 2 Kasım 2014 tarihinde yayınlanan “Kerbela’dan İş Kazalarına (6 Perdelik Temsil)” başlıklı yazısında “muhtemel” ifadesini kullanarak hatadan kurtulmuş:

Elbette Müslüman toplumlarda saltanatın gücü karşısında insanı savunan çok sayıda isim vardı. Örneğin, Şeyh Edebalı'nın Osman Gazi'ye o -muhtemel- nasihati bile, bu yönde bir çaba olarak okunabilir: "Devleti yaşat ki, insan yaşasın".

Yeni Akit köşe yazarlarından Şevki Yılmaz’ın “Dedemizden Başbakanımıza ve başkanlarımıza tarihi mektup!” başlıklı 20 Şubat 2014 tarihli köşe yazısından:

Osmanlı İslam Devletinin Manevi Lideri Şeyh Edebali Hazretlerinden, Osmanlı’nın banisi, kurucusu Osman Gazi’ye nasihatlarını içeren mektubunu, Müslümanların geleceği adına önemli bir tarihi süreçten geçtiğimiz bir dönemde, önce kendi nefsimize, sonra da ilgili makam sahipleri kardeşlerime, sevgimizin ve Hakkı tavsiye görevimizin gereği arz etmek istiyorum.

...Nasihat metni...

Rahim Er, Türkiye Gazetesi’nde 29 Ağustos 2014 günü yayınlanan “Şeyh Edebali Hazretlerinin Atam Osman Gazi’nin Şahsında Devlet Reislerine Vasiyetidir” başlıklı yazısında, Şeyh Edebali’nin söz konusu öğütlerini devlet yöneticilerine vasiyet halinde aktarmış.

Zeki Ceyhan’ın Milli Gazete’de 19 Mayıs 2014 tarihinde yayınlanan “Şeyh Edebali ne demişti” başlıklı yazısından:

Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e dediklerini bir kez daha hatırlamaya ve hatırlatmaya ne dersiniz? Evet, asırlar öncesinin tavsiyelerine bugün de kulak vermek lazım! Öyleyse buyurun:
...nasihat metni...

Yeni Mesaj Gazetesi’nden Sabahattin Önkibar’ın “Şeyh Edebali ve Tayyip Erdoğan” başlıklı 14 Mayıs 2014 tarihli yazısından:

Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e öğütleri Türk-İslam devlet adamlarının yol haritası ya da yönetim manifestosudur ki bu mektuptaki öğütler Osman Bey kadar aynı milletin devlet adamları için de geçerlidir. Önce Edebali’nin malum öğütleri ile Tayyip Erdoğan’ın bilinen tepki ya da demeçlerinden birkaç örnek sunalım:
...nasihat metninin karşılaştırmalı versiyonu...

Muharrem Bayraktar’ın 12 Mayıs 2014 tarihinde Yeni Mesaj Gazetesi’nde yayınlanan “Ey Oğul! Hoş Görmek Sana!” başlıklı yazısından:

Ülkesinin baro başkanına EDEP'siz diyen başbakana Şeyh EDEBALİ'nin Osman Gazi'ye öğüdünden bir hatırlatma: 
...nasihat metni...

“Şeyh Edebali’den Çağları Aşan Nasihat” başlıklı Sabri Gültekin tarafından hazırlanan yazı metni, 28 Mart 2014 tarihinde Milat Gazetesi’nde yayınlanmış:

Şeyh Edebâli’yi daha iyi tanımak ve Osmanlı’nın kuruluşundaki hizmetinin önemini anlayabilmek için, onun Osman Gazi’ye ve onun şahsında bütün sultanlara yaptığı nasihati bilmek gerek. Bu nasihatten herkesin alacağı ders vardır.

...Nasihat metni...

Sedat Laçiner’in Star Gazetesi’nde 10 Eylül 2013 tarihinde yayınlanan “Ben kötüyüm sen iyi mi?” başlıklı yazısından:

Ben bunları söylerken eminim bazıları Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye öğüdü olarak efsaneleşmiş cümleleri hatırlatacaklardır ve yöneticilerin daha sabırlı olması gerektiğini iddia edeceklerdir. Doğrudur, yöneticiler daha sabırlı ve eleştirilere daha açık olmalıdırlar. Ancak Şeyh Edebali’nin “Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana....” sözlerinde ifadesini bulan tarzda bir yönetici tanımı günümüz demokrasilerine pek uymaz.

Yavuz Semerci, Habertürk Gazetesi’nde 1 Haziran 2013 tarihinde yayınlanan “Kendini hatasız sanmak” başlıklı yazısında bahse konu öğüdü “Şeyh Edebali’den Osman Gazi’ye tavsiye” notuyla yayınlamış.

Uğur Dündar, hatayı bir adım öteye taşıyarak Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e nasihatini yazdığını iddia etmiş Sözcü Gazetesi’nde yayınlanan 7 Haziran 2013 tarihli “Ey Tayyip Erdoğan” başlıklı yazısında:

Bu­gün bir­den­bi­re ak­lı­ma, Şeyh Ede­ba­li­’nin Os­man Be­y’­e yaz­dı­ğı o meş­hur na­si­hat gel­di. Zi­ra bü­yük İs­lam ila­hi­yat­çı­sı, din bil­gi­ni, Ahi Şey­hi, İn­san-ı Ka­mil ve bir an­lam­da Os­man­lı Dev­le­ti­’nin fi­kir ba­ba­sı olan Şeyh Ede­ba­li­’nin, da­ma­dı Os­man Be­y’­e yaz­dı­ğı na­si­hat, bir ib­ret der­si ni­te­li­ğin­de.
Bu­gün bu na­si­hat­ten ba­zı bö­lüm­le­ri siz­ler­le pay­la­şı­yo­rum.
Çün­kü Şeyh Ede­ba­li­’nin çok an­lam­lı söz­le­ri­ni, ben­li­ği­ni ki­bir ve ik­ti­dar sar­hoş­lu­ğu­na tes­lim eden­le­re ha­tır­lat­mak is­ti­yo­rum.
Na­si­hat “Ey Oğul!” di­ye baş­lı­yor.
Ben “Ey Oğu­l”­u çı­ka­rıp ye­ri­ne “Ey Tay­yip Er­do­ğan!” yaz­dım.
Ha­tır­lat­mak biz­den, bü­yük bil­ge­nin na­si­ha­ti­ne ku­lak ve­rip ver­me­mek on­lar­dan!..
...nasihat metninin uyarlanmış hali...

Can Dündar da bu hataya düşenlerden. Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan 12 Şubat 2012 tarihli “Dindar bir nesil sayılmasak da…” başlıklı yazısında Şeyh Edebali’ye atfedilen sözleri aktarmış:

Oysa ne demişti Şeyh Edebali:
“Ey oğul! Beysin. Şimdi yanılgı bize, hoşgörmek sana... Geçimsizlik bize, adalet sana...”

Yeni Mesaj Gazetesi’nden Oğuz Köroğlu ise, 22 Ocak 2012 tarihli “Nereden geldiğini unutma ki Nereye gideceğini unutmayasın” başlıklı yazısında, daha da ileri giderek, bahse konu nasihatnamenin aslında bir vasiyetname olduğunu iddia etmiş:

Bu gerçeğin en anlamlı örneğini Şeyh Edebali Hazretleri'nin (2), Osman Gazi'ye Vasiyetnâmesi'nde görebilmek mümkündür. Çoğumuz bilir bu vasiyetnameyi. Özellikle de siyasilerimiz… Lakin, gerek toplum hayatında gerekse devlet yönetiminde tarihî kaynakların değerini takdir edemeyenler için bu tür nasihatnemeler, zihinlerde hoş bir hatıranın ötesine geçememektedir malesef. Oysa ki, geçmişte atalarımıza her zaman ilham kaynağı olan ve devletin bekasına yön veren en önemli işaret taşları, mana sultanlarının gönüllerinden kopan bu hikmet dolu sözler olmuştur. 
Tarih boyunca "İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın" veciz sözüyle ismi hafızalara kazınan Şeyh Edebali Hazretlerinin, üzerinden asırlar geçmesine rağmen değerini hâlâ koruyan o meşhur vasiyetnamesi, özelde Osman Gazi için söylenmiş olsa da esasen tüm devlet ve millet büyüklerine hitap eden eşsiz bir nitelik taşımaktadır:

Mehmet Y. Yılmaz’ın Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “CHP’nin bir politikası var mı?” başlıklı 30 Haziran 2011 tarihli yazısından:

Şey Edebali’nin nasihatinin bir bölümünü burada tekrarlayacağım. Çünkü Başbakan belli ki bunları biliyor ama tam olarak içselleştirememiş, belki gazetede de yazılı olarak bir kez daha görürse işe yarar!
Şöyle diyor Şeyh Edebali:
...nasihat metni...

Nazlı Ilıcak’ın Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Şeyh Edebali’den Osman Gazi’ye” başlıklı 11 Eylül 2008 tarihli yazısından:

Şeyh Edebali hazretlerinin, Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi'ye verdiği nasihat, kulağımıza küpe olsun. "Ey Oğul, artık Bey'sin! / Bundan sonra, öfke bize, uysallık sana / Güceniklik bize, gönül almak sana / Suçlamak bize, katlanmak sana /... / Haksızlık bize, bağışlamak sana /.../ Güçlüsün kuvvetlisin, akıllısın, kelâmlısın! / Ama, bunları nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgârında savrulur gidersin / Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. / Daima sabırlı, sebatlı, idarene sahip olasın..."

Nazlı Ilıcak aynı hatayı başka yazılarında da yapmış:

Emine Uçak Yazar ise Zaman Gazetesi Yorum bölümünde 20 Temmuz 2010 tarihinde yayınlanan “Kadın STK’larla Açılım Toplantısı – Algıların yönetilmesi şart” başlıklı yazısından:

Üslubuyla ilgili kendisine hatırlatılan Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye vasiyetindeki 'öfke bize, uysallık sana' sözlerini ise, "Bir yanağıma vurana, öbür yanağımı uzatacak kadar koyun değilim." şeklinde cevap verdi.

Faruk Çakır’ın Yeni Asya Gazetesi’nde 16 Ekim 2008 tarihinde yayınlanan “Öfke bize, uysallık sana” başlıklı yazısından:

Şeyh Edebali, Osman Gazi’ye nasıl seslenmişti:
“Bundan sonra öfke bize; uysallık sana..
Suçlamak bize; katlanmak sana, hoş görmek sana...”
“Devlet”e öfke değil, hoş görmek yakışır...

Hayrullah Mahmud’un Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Geleceğin suçlusunu yetiştirmek” başlıklı 6 Haziran 2002 tarihli köşe yazısından:

Edebali Hazretleri'nin Osman Gazi'ye vasiyeti:
* Ey Oğul! Beysin... Bundan sonra öfke bize, uysallık sana... Güceniklik bize, gönül almak sana... Suçlamak bize, katlanmak sana... Acizlik bize, yanılgı bize, hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana...
*Ey Oğul! Bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana... Üşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek, sana...
*Ey Oğul! Sabretmesini bil. Vaktinden önce çiçek açmaz.
*Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.
*Ey Ogul! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. Tanrı yardımcın olsun!
Bilmem bu öğütlerden birileri ders alır mı?
O birilerinin kim olduğunu söylememe gerek var mı?

Einstein’ın Şoförü ve Köşe Yazarlarımız

Öncelikle, Einstein’a atfedilen hikayeyi bir okuyalım:

Einstein konferanslarına hep özel şoförü ile gidermiş. Yine bir konferansa gitmek üzere yola çıktıkları bir gün şoförü Einstein’a;
“Efendim, uzun zamandır siz konuşmanızı yaparken ben de arka sıralarda oturup sizi dinliyorum ve neredeyse söyleyeceğiniz herşeyi kelimesi kelimesine biliyorum” demiş. Einstein gülümseyerek ona bir teklifte bulunmuş:
“Peki, şimdi gideceğimiz yerde beni hiç tanımıyorlar… O halde bugün palto ve şapkalarımızı değiştirelim, benim yerime sen konuş, ben de arka sırada seni dinlerim.”
Şoför, gerçekten çok şahane ve başarılı bir konuşma yapmış ve sorulan bütün soruları doğru cevaplamış. Tam yerine oturacağı sırada konu hakkında bilgili, azıcık da ukala bir profesör, o güne kadar konferansta sorulmamış ağır bir fizik sorusu sormuş. Şoför, hiç duraksamadan soruyu soran kişiye dönüp:
“Böylesine basit bir soruyu sormanız gerçekten çok garip”
demiş. Sonra da salonun arkasında oturan Einstein’ı işaret ederek şöyle devam etmiş:
“Şimdi size arka sırada oturan şoförümü çağıracağım ve sorduğunuz soruyu, göreceksiniz, o bile cevaplayacak.”

Her ne kadar bazı internet siteleri (Bkz) çok ciddiye alsa da ve bazı blogcular (Bkz) hikaye üzerinden hayat dersleri çıkarmaya çalışsa da, söz konusu hikaye malesef gerçeği yansıtmıyor. O kadar farklı versiyonları sanal alemde dolaşıyor ki, rastladığımız bir metinde hatta, şoförünün konferansı vermesini Einstein’ın teklif ettiği ve bunu eğlenceli bir oyun gibi gördüğü dile getiriliyordu.

Bu hikayenin gerçeği yansıtmadığı hususunu Yalansavar da ele almıştı.

Kısaca nedenleriyle özetleyelim:

  • Söz konusu hikaye, ingilizce kaynaklarda fıkra, şaka vb. atıflarla anılmaktadır. Hikayeyi doğrulayan sağlam bir kaynak bulunmamaktadır.
  • Einstein profesör olarak ders verdiği yıllarda da tanınan bir şahıstı. Kendisini konferansa çağıran kişilerin de onu tanımadığı iddiası absürt.

Şimdi gelelim bu hikayeyi bir gerçek gibi okurlarına sunan köşe yazarlarına:

Nazlı Ilıcak, Sabah Gazetesi’nde yayınlanan 10 Kasım 2013  tarihli “Einstein’ın akıllı şoförü” başlıklı köşe yazısında ve 13 Kasım 2011 tarihli “Einstein ve Şoförü” başlıklı köşe yazısında hikayeyi bir gerçekmiş gibi -herhangi bir uyarı ya da not sunmadan- okuyucularıyla paylaşmış. Sadece bu hikayeden oluşan köşe yazısını da 2 yıl arayla aynen kullanması da cabası.

Olay Gazetesi köşe yazarlarından İsmail Öztat da 30 Aralık 2014 tarihinde yayınlanan “Yaratıcı Düşünce” başlıklı köşe yazısında Nazlı Hanım’a benzer şekilde hikayeyi köşesine taşımış.

Zaman Gazetesi’nin Yorum bölümünde “Asıl felaket ve koruyucu hekimlik” başlıklı yazısı 1 Aralık 2014 tarihinde yayımlanan Veysel Ayhan da aynı hataya düşmüş.

Yurt Gazetesi köşe yazarı Atıf Ünaldı, 26 Eylül 2015 günü yayınlanan “100 Yanılgı ve İnstagram” başlıklı köşe yazısında bu oltaya gelmemiş (Tebrikler!):

Hazır bilgi servisi serisinin ikinci kitabında, Einstein’ın şoförü ile yaşadığı olayın gerçek olup olmadığını araştırmasını Metin Solmaz’dan rica ediyorum. Türk insanı bu tip hikayelere bayılır. Çoğunluğu dedikodu olan bu hikayeler benim gibi bilimsel gerçeklere inanan insanları paronayak yapar. Gerçi bu aslında bilim adamlarının en önemli özellikleri arasında anlatılmaktaysa da, devamlı sorgulama Türkiye’de yaşıyorsanız hepimizin çokca yapması gereken faaliyetlerden biridir.

Yalansavar’dan alıntı ile ihtisabı noktalayalım: Einstein ve Şoförü hikayesini anlatan web sitelerinde en sık kullanılan fotoğraf da doğruyu yansıtmıyor. Einstein’ın aşağıdaki fotoğrafta yanında duran şahıs şoförü değil, ünlü matematikçi Kurt Gödel’dir.

einstein ve soforu

Kaynaklar: