Etiket arşivi: Mustafa Mutlu

Şecaat Arz Ederken Merd-i Kıbtî Sirkatin Söyler Mısrasını Yanlış Anlayan ve Atasözü Sanan Köşe Yazarları

“Nush ile uslanmayana etmeli tekdir, Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” berceste beytini, atasözü sananları ifşa etmiştik. Şimdi sıra bir başka berceste dizede:

“Şecaat arzederken merd-i kıptî sirkatin söyler”

18. yüzyıl Osmanlı sadrazamlarından Koca Mehmet Ragıp Paşa‘nın gazelinde yer alan bu mısra-i berceste, Mısır Beylerbeyliği sırasındaki tecrübelerini yansıtır.

“Meyan-ı güft ü gûda bed-meniş îhâm eder kubhun

Şecaat arzederken merd-i kıptî sirkatin söyler”

Günümüz Türkçesiyle karşılığı bu dizelerin şu şekilde:

Mayası bozuk olanlar, söz esnasında farkında olmadan kabahatlarini îma ederler. Nitekim Kıptî beyi de, kahramanlığını anlatmak için hırsızlıklarını örnek verir.

“Mayası bozuk olanlar, söz esnasında kabahatini farkında olmadan sezdirir/ima eder.

Kıbtî Beyi/Erkek Çingene de yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler/örnek verir.”

Bu darb-ı meselin yer aldığı gazelin tamamı ise şu şekildedir:

Harabatı görenler her biri bir haletin söyler
Safâsin nakleder rindân zâhid sıkletin söyler

Ser-âğâz eyleddkçe bahse bülbül revnak-ı gülden
Bezimde kulkul-i mînâ melek keyfiyyetin söyler

Tecellî neş’esin ehl-i şikem idrâk kabil mi
Behişt andıkça zâhid eki ü şürbün lezzetin söyler

Ne zabt-ı hâkim-i şer’î ne hükm-i zâbit-i aklî
Cünûn iklimini seyreyleyenler rahatın söyler

Miyân-ı güft ü gûda bed-meniş îhâm eder kubhun 
Şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin’ söyler 

Muvafıktır yine elbet mizaca şîve-i hikmet
Tabibin olsa da kizbi marîzin sıhhatin söyler

Perîşânî-yi hatır nükte-i ser-beste veş kaldı
Ne kimse hikmetin anlar ne Râgıb illetin söyler

 

Bu meşhur mısra, halkımız tarafından ya atasözü olarak nitelenir ya da anlamı tahrif edilerek aktarılır.

Koca Ragıp Paşa’ya ait olduğu için atasözü olarak nitelenemez. Olsa olsa vecize denilebilir.

Daha önemlisi ise şu: Mısradaki “merd-i kıbtî” kısmı “erkek çingene” olarak çevriliyor. Yanlış. Merd kelimesi, Türkçe anlamıyla “mert”, “yiğit” şeklinde kullanılmamıştır. Kullanılan “merd” (مرد) kelimesi, Farsça “erkek”, “adam” anlamına gelir. Merd-i Kıpti tamlaması Farsçadaki anlamıyla yani “erkek Kıpti (Çingene)” anlamına gelir bu durumda. Çingenin mert olduğu bir durum söz konusu değil. Erkek çingenenin lafzına atıf yapılmaktadır.

Ezcümle: mısranın doğru anlamı “Çingenenin merdi yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler” değil,  “Kıbtî Beyi/Erkek Çingene de yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler/örnek verir” şeklinde olmalı.

Tabiki, köşe yazarları bu yanlışlara düşmekten geri kalmadılar:

Merd-i Kıbtî’yi “mert çingene” olarak yorumlayarak hataya düşenler:

Mustafa Mutlu’un Vatan Gazetesinde 17 Şubat 2007 günü yayınlanan “Yüce Meclis bu kara lekeyi temizlemeli” başlıklı yazısından:

"Hani bizde “merd-i Kıptî şecaat arzederken sirkatin söyler” (çingenenin merdi, kendini överken hırsızlığını söyler) diye bir atasözü vardır ya; arkadaş “emeklerini takdir etmeyen” Başbakan’a sitem ederken bile, onun her dediğini yapmaya nasıl koşullandıklarını sergiliyor!"

Ekrem Kızıltaş‘ın Haber7’de 15 Temmuz 2013 günü yayınlanan “Namert Kıpti Saviris, şecaatini arz ederken sirkatini söyledi…” başlıklı yazısından:

"Bu söz, aslında Koca Ragıp Paşa'ya ait bir beyit olup, esası da: ''Şecaat arz ederken merdikıpti sirkatin söyler" şeklindedir ve: "Kıpti'nin mert olanı, yiğitliğini, kahramanlığını anlatırken hırsızlığını söyler" manasına gelir, biliyorsunuz.

Hayır öyle bir malumatımız yok. Kıptinin mert olanı anlamına gelmiyor o ifade. Haliyle, namert kıpti gibi bir kullanım da anlamsız hale gelir. İşte size malumatfuruşluk…

Mehmet Yakup Yılmaz‘ın Hürriyet Gazetesinde 10 Aralık 2013 günü yayınlanan “İşlerine gelmeyince oyun kirli oldu” başlıklı yazısından:

"Yoksa bu da Koca Ragıp Paşa’nın tarihe geçmiş “Merdi Kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler” sözünün günümüz versiyonu mu? (“Çingene’nin merdi, yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler” anlamına gelen ırkçı bir söz bu.)"

Cıks! O anlama gelmiyor…

Avni Özgürel‘in Radikal’deki 1 Mart 2012 tarihli “Talat Aydemir’den 28 Şubat’a” başlıklı yazısından:

"İnsana “Merdi Kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler” (‘Çingenenin merdi, cesaretine delil olarak hırsızlıkta gözükaralığını delil getirir’ manasında) dedirten bu durumu, yakın tarihten bir örnekle anlatayım"

Cem Küçük’ün Yenişafak Gazetesindeki 5 Temmuz 2012 tarihli “Soner Yalçın”ın Samizdat”ı” başlıklı köşesinden:

"Merdi kıpti şecaat arzederken sirkatin söyler. Yani Çingene''nin merdi kendini överken hırsızlığını övermiş. Soner Yalçın''ınki de tam bu durum."

Ümit Zileli‘nin Sözcü Gazetesinde 26 Ocak 2017 günü yayınlanan “Aynı korku filmi yine vizyonda!..” başlıklı yazısından:

"Çok eski, çok oturaklı bir özdeyiştir; sonu şöyle: “sirkatin söyler !” Türkçeye çevirirsek şöyle oluyor: -Çingenenin merdi, kendini överken aslında hırsızlığını söyler!.."

Esin Ergenç‘in Aydınlık Gazetesinde 21 Ekim 2016’da yayınlanan “Kıpti sirkatini söyledi” başlıklı yazısından:

"Duymuşsunuzdur bu sözü, “Merdi kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler” yani “çingenenin merdi kendini överken hırsızlığını söyler”."

Hıncal Uluç‘un 5 Şubat 2010 tarihli “Bakan var mı?” başlıklı yazısından:

"Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel akıl almaz bir ayıp yaparken, kendi suçunu da itiraf etti. Hani "Kıptinin merdi, şecaat arzederken.." Öylesi.."

“Kıptinin merdi” kullanımı yanlış. Mısradaki “merd”, Farsça erkek anlamına gelmekte.

Mustafa İsmet‘in Yeni Asya Gazetesinde 24 Ağustos 2013 günü yayınlanan “Mısra-i berceste” başlıklı yazısından:

"Kötü huylu adam, söz arasında çirkinliğini sezdirir. Çingenenin merdi yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler."

Ahmet Yıldız’ın Hakimiyet Gazetesindeki 19 Şubat 2014 tarihli “Aynaya Baktın mı?” başlıklı yazısından:

"“Şecaat arz ederken merdi Kıpti sirkatin söyler. Yani mert Kıpti terbiyesizliği ile övünür. Kendi gerçek yüzünü ortaya çıkarır."

Osman Özsoy da Yenişafak Gazetesinde yayılanan “Kendini ihbar eden 28 Şubatçı general” başlıklı yazısında bu hataya düşmüştü (Yenişafak Gazetesi Osman Özsoy’un yazılarını arşivden çıkardığı için bir bağlantı sunulamamaktadır).

Vecizeyi ya da mısrayı, “atasözü” zannedip hataya düşenler:

Oktay Yıldırım‘ın Aydınlık Gazetesinde 19 Mart 2017 günü yayınlanan “Türkav” başlıklı yazısından:

"Atalar sözüdür: Merdi kıpti şecaat arz ederken, sirkatin söyler…"

Sinan Aydın‘ın Samanyolu Haber’de 17 Ağustos 2016 günü yayınlanan “Suç duyurusunda bulunuyorum” başlıklı yazısından:

"'Merdi kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler.' atasözü gibi hukuksuzluk yaptıkları itiraf ediyorlar."

 

* İşbu ihtisapta Muhtesip.com arşivinden istifade edilmiştir.

Çanakkale Şehitlerinin Sayısı ve Köşe Yazarları

Bugün 18 Mart. Çanakkale Zaferimizin yıl dönümü. Şehitlerimizin ruhu şad olsun.

Vatan uğruna hayatını esirgemeyen şehitlerimizi anmak adına güzel bir gün, 18 Mart Şehitleri Anma Günü ve 18 Mart Çanakkale Zaferi Yıl Dönümü.

Ancak, Çanakkale Savaşı’ndaki şehit sayısına ilişkin tam bir karmaşa mevcut.

Çoğu köşe yazarı ezberden konuşarak 250 / 253 bin şehit verdiğimizi aktarıyor. Ancak, kaynaklar şehit sayısının o kadar olmadığını belirtiyor.

Genelkurmay’ın askerî tarih ile ilgili birimi olan Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih Araştırmaları Strateji Etüdler Daire Başkanlığı’na (ATASE) göre Çanakkale’deki şehit sayımız tarih kitaplarında öğretildiği ya da köşe yazarlarının belirttiği gibi 253 bin değil, 57 bindir.

Yani, rakam ile söylentiler arasında yaklaşık 175 binlik fark var.

ATASE tarafından yürütülen araştırma, bu farkın askeri kayıtlardaki “kayıp” ifadesinin yanlış yorumlanmasından kaynaklandığını ortaya koymuştur. Cephede şehit düşen 55 bin 801 kişinin ismini tek tek belirleyen Genelkurmay Başkanlığı, “kayıp” ifadesinin hastalık, esirlik, kaybolan, kaçan, sakat kalan, yaralanan, sonradan savaşamayacak duruma düşenleri kapsadığına dikkat çekmiştir. Buna göre, şehit olarak ifade edilen 253 bin kişiden 195 bini resmi kayıtlarda “kayıp” olarak görünüyor. Araştırmada kayıp 195 bin askerin yaklaşık 20 bininin hastalık sonucu kaybolduğu bilgisi kesinlik kazanırken, askerlerden 10 bininin, savaş sırasında firar ettikleri ya da esir düştükleri sanıldığı iddia edilmektedir. Kalanların ise, yaralı olduğu ve savaşamayacak duruma düştüğü için kayıtlara “kayıp” olarak geçildiği tahmin edilmektedir.

Tespit edilen diğer kaynaklardaki bilgiler ise şu şekilde:

  • Korgeneral Selahattin Çetiner’in “Çanakkale Savaşı Üzerine Bir İnceleme” adlı kitabında da şehit sayısı 57 bin 84 olarak belirtilmiştir.
  • Muzaffer Albayrak ile Tuncay Yılmazer’in “Sorularla Çanakkale Muharebeleri” isimli kitabında cephede hayatını kaybedenlerle daha sonra yaraları dolayısıyla vefat edenlerin toplam sayısının 101.279 olduğu aktarılmakta.
  • ABD’li askeri tarihçi Edward Erickson’un “Birini Dünya Savaşı”nda Osmanlı ordusunu inceleyen “Size Ölmeyi Emrediyorum” adlı kitabına göre 595 subay ile 56 bin 48 askerin şehit olduğu, 1018 subay ve 95 bin 959 askerin yaralandığı, 27 subay ve 11 bin 151 askerin kayıp listesine geçtiği belirtilmekte.

Gallipollidigger adlı siteden alıntıladığımız Korgeneral Selahattin Çetiner’in “Çanakkale Savaşı Üzerine bir İnceleme” adlı kitabından veriler şu şekilde:

5 inci ORDUNUN 25 NİSAN 1915’TEN 09 OCAK 1916’YA KADAR VERDİĞİ ZAYİAT

Raporun

Kapsadığı dönem

Belge No

Subay

Er

Genel Top

Kıs.

H.C

Fihrist

Şehit

Yaralı

Esir/ Kayıp

Top (a)

Şehit

Yaralı

Esir/ Kayıp

Hava değ.

Hast. Ölen

Hast. Gön

Top. (b)

(a+b)

25 Nisan 1915’den 18 Kasım 1915’e Kadar

3474

H- 24

10-2

562

949

27

1538

53.535

86.209

10.710

7.084

18.746

176.285

177.823

18-24 Kasım 1915

3474

H- 24

10-2

4

8

12

606

2.630

3

3.349

3.361

25 Kasım 1915’den 08 Aralık 1915’e Kadar

3474

H- 25

11-6

15

42

57

1.150

3.468

419

5.442

5.499

09 Aralık 1915’den 19 Aralık 1915’e Kadar

3474

H- 25

11-10

3

11

14

583

2.737

18

3.338

3.352

19-30 Aralık 1915

3474

H-26

12-17

2

7

9

502

1.532

1.022

11.735

14.791

14.800

31 Aralık 1915’den 08 Ocak 1916’ya Kadar

3474

H- 55

14-32

3

3

119

271

529

2.265

3.184

3.187

 Genel Toplam

589

1.017

27

1.633

56.495

96.847

11.151

7.084

20.297

14.000

206.389

208.022

 Genel Şehit Toplam : 589 + 56.495 = 57.084

 * Diğer Zayiat Toplamı: ( Yaralı + Kayıp,Esir + Hv.Değişimi + Hastalıkan Ölen + Hastaneye Giden )=150.936 Askerdir.

 * Erler sütununda zayiat deyimi içine giren unsurlar 5 çeşit olarak açıkça belirtmiştir. Maalesef zayiatla şehit kelimelerini eş anlamlı zanneden pek çok yazar ve üst düzeyde kamu görevlisi şehit miktarımızı hatalı olarak , 250.000 hatta 300.000 sayısına kadar çıkartmaktadır. Resmi yayınlarda, Çanakkale Milli Parkı’ndaki anıtlarda ve konuyla ilgili bazı neşriyatlarda bu abartmalı miktara rastlamak beni üzmektedir. Daha geniş bilgi sonuç bölümünde verilmiştir.

 * Boş hanelere kaydedilmemiş kayıpların toplamı 42.000 kadardır. Bunları da ilave edince zayiatımız 250.000 eder. 

 

Çanakkale şehitlerinin sayısını ezberden yanlış aktaran köşe yazarları kimlermiş bakalım:

Ahmet Taşgetiren’in Star Gazetesindeki 19 Mart 2017 tarihli “Çanakkale’den çağımıza ruh nakli” başlıklı yazısından:

"10 bin, 20 bin, 50 bin, 100 bin değil, dile kolay, 250 bin canı feda ederek kurulan bir ruh – kalb – gönül – iman - cehd - cihad seddidir Çanakkale."

Ahmet Taşgetiren, 2 yıl önce 15 Mart 2015 tarihinde Star Gazetesi’nde  yayınlanan “100 yıl sonra Çanakkale’ye bakış” başlıklı neredeyse tamamı aynı yazısında aynı satırları kullanmıştı.

Bülent Erandaç’ın Takvim Gazetesinde 19 Mart günü yayınlanan “Çanakkale’den 15 Temmuz’a” başlıklı yazısından:

"Çanakkale Geçilmez" destanı 250 bin vatan evlâdımızın, şehâdet şerbetini içmesi neticesinde gerçekleşmişti.."

Saadet Oruç’un Star Gazetesindeki 19 Mart 2017 tarihli “Çanakkale ruhu ve bugünkü saldırılar” başlıklı yazısından:

"Askeri zayiat sayımız 250 bin."

Sadullah Özcan’ın Milat Gazetesinde 19 Mart 2017 günü yayınlanan “Balkan-Çanakkale Ortadoğu ve bütünlük” başlıklı yazısından:

"O zaman verdiğimiz 250 bin şehidimizin şahadetini de bu zaferi bize bahşeden diğer gazilerimizi de anlayamayız."

Hüseyin Öztürk, 20 Ağustos 2015 tarihinde Vakit Gazetesi’ndeki “Türkiye Müslüman Ruhlara Emanettir” başlıklı köşe yazısında Çanakkale Savaşı’nda verdiğimiz şehit sayısını baya yüksek aktarmış:

“Haçlıların kabullenemediği bir başka nokta da Gelibolu Yarımadası’nda; Vatan için, Allah için Kur’an için şehit olmuş 500 bin Müslüman ruhların varlığıdır.”

Hasan Karakaya’nın Yeni Akit Gazetesi’nde “Destanın 100. yılı… Dünyayı yenenlerin, yenildiği yer: Çanakkale!” başlıklı 25 Aralık 2015 tarihli yazısından:

“Bir-iki günde bozguna uğratacaklarını” zannettikleri “Ümmet’in askerleri”, öyle bir “direniş” gösterirler, öyle “taarruz”larda bulunurlar ki;“Londra ve Paris’te yapılan hesapların, Çanakkale’ye uymayacağını”gösterirler!..

“253 bin şehit” verirler ama,

“Çanakkale’nin geçilemeyeceğini” gösterirler!..

Rahim Er’in Türkiye Gazetesi’nde 24 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “Orası Çanakkale” başlıklı yazısından:

"Biz, Çanakkale'de 253 bin şehit verdik. 53 bin şehit de İkinci Çanakkale'de vermeyelim."

Hasan Celal Güzel’in Radikal Gazetesi’nde 21 Mart 2010 tarihinde yayınlanan “Çanakkale içinde vurdular beni” başlıklı yazısından:

"Sadece Çanakkale’de 253 bin şehit veren ve hiçbir meşakkate aldırmadan büyük bir imanla mücadelesine devam eden bu Aziz Millet, önüne çıkarılan Ermeni iftiralarına müstehak değildir."

Mustafa Mutlu’nun Vatan Gazetesi’nde 18 Mart 2012 tarihinde yayınlanan “18 Mart 1915’ten ve 30 Ekim 1918’den almamız gereken ders” başlıklı yazısından:

"18 Mart 2012... Çoğu öğretim çağında 253 bin subayımızın, erimizin ve erbaşımızın şehit düştüğü Çanakkale Zaferi’nin 97’nci yıldönümü..."

Hakan Albayrak’ın Karar Gazetesi’nde 7 Ekim 2016 tarihinde yayınlanan “Sarıkamış Yalanları ve Fatma’nın Mahzunluğu” başlıklı yazısından:

"Çanakkale’de 250 bin şehit verdiğimiz söyleniyor. Bu rakam iftiharla zikrediliyor. Peki, o harbi kaybetseydik ne olacaktı? “Enver Paşa 250 bin askerimizi Çanakkale’de yok yerde kırdırdı” diye tezvirat yapılacaktı!"

Elvan Alkaya’nın Yenişafak Gazetesi’nde 4 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan “Çanakkale’de bayram namazı” başlıklı yazısından:

"Bu bayram metrekaresine 6000 mermi düşmüş, 250 bin şehit verdiğimiz Çanakkale Savaşı'nı ve diğer kahramanlık destanlarımızı, milli duygularımızı yeniden gözden geçirerek, birlik olma vaktidir."

Yavuz Bahadıroğlu’nun Yeni Akit Gazetesi’nde 10 Ağustos 2016’da yayınlanan “Türkiye üzerine İngiliz Projeleri (4)” başlıklı yazısından:

"Nihayet Batı (önce Rus çarlığı) alnımıza “Hasta Adam” damgasını vurup, son öldürücü darbeyi indirmek üzere, ordularını Çanakkale’ye yığdılar: Fakat olmadı: 250 bin şehit vererek Çanakkale Savaşı’nı kazandık."

Hakkı Arslan’ın Türkiye Gazetesi’nde 19 Eylül 2016 tarihinde yayınlanan “19 Eylül darbesi!” başlıklı yazısından:

"Ben bu kültür yenilgisini Çanakkale’ye benzetiyorum. 18 Mart 1915’de “Çanakkale geçilmez” demek için 250 bin şehit verdik. Ama 13 Kasım 1918’de İngiliz gemileri tek kurşun atmadan İstanbul’u işgal etti..."

Yine Hakkı Arslan’ın “Çanakkale’yi anlamak” başlıklı 20 Mart 2015 tarihli yazısından:

"Evet Seyit Onbaşı'nın kahramanlığı unutulmaz bir semboldür. Ama ya gerisi? Evet, çok kanlı savaş oldu, peki ya niçin? Sonuçları nasıl oldu? Evet, 250 bin şehit verdik, peki karşılığı ne oldu?"

 

Ahmet Sevgi’nin Yeniçağ Gazetesi’nde 21 Mart 2015 günü yayınlanan “Çanakkale Zaferi yahut analar ağlamasın…” başlıklı yazısından:

"Peki, o zaman Çanakkale'de şehit düşen 250 bin Mehmetçiğe ne diyeceğiz? -Hâşâ sümme hâşâ- enayiliklerine doymasınlar, keşke kaçsalardı mı diyeceğiz?"

Hanefi Bostan’ın Yeniçağ Gazetesi’nde 20 Mart 2016 tarihinde yayınlanan “Çanakkale Ruhu Yeniden Dirilmeli” başlıklı yazısından:

"250 bin şehidin verildiği Çanakkale Savaşlarında yansıtılan millî ruha bugün eskisinden daha fazla ihtiyacımız bulunmaktadır."

Ünal Bolat’ın Türkiye Gazetesi’nde 17 Eylül 2001 tarihinde yayınlanan “Ya anıt mezarı varsa?” başlıklı yazısından:

"Çünkü orada şehit düşen bir benim ceddim değildi ki, 250.000 şehit vermişiz Çanakkale'de."

Ahmet Doğrusözlü’nün Türkiye Gazetesi’nde 21 Mart 2008 tarihli “Çanakkale Zaferinin ma’nevî yönü -1-” başlıklı yazısından:

"Çanakkale Zaferi, İngilizlere 205.000, Fransızlara 47.000 askere mal oldu; biz de 250.000 şehit verdik."

Ahmet Anapalı’nın Yeni Akit’te 14 Mart 2016 tarihinde yayınlanan “18 Mart Zaferi Koca Bir Yalandır… Zaferin Gerçek Tarihi 18 Mart 1915 değil, 9 Ocak 1916’dır…” başlıklı yazısından:

"Ben yaralanırsam benim de üstüme basın ve ilerleyin. Zira ben size öyle yapacağım” diyen kahramanlık heykeli Yüzbaşı Atıf’ı ve bu toprakları kanı ile sulayan 250.000 vatan evladını bugün kim tanıyor ve hatırlıyor…? Hiç kimse…"

Talat Atilla’nın Güneş Gazetesi’nde 12 Mayıs 2014 tarihinde yayınlanan “Nuh Tufanı çocukları!” başlıklı yazısından:

"Kurtuluş savaşında, Türkiye’nin yetişmiş genç beyinleri ekin gibi biçildi. Sadece, Gelibolu’da, 300 bin şehit verdik."

Orhan Karataş’ın Ortadoğu Gazetesi’nde 25 Nisan 2013 tarihinde “Bu kafaya göre Çanakkale’de boşuna direndik” başlıklı yazısından:

"Bu ihanet güruhuna göre, ülkenin varlığı ve birliği için direnmek, bu uğurda şahadeti göze almak beyhudedir. Çünkü bunu yaparsanız kan akar. Teslim olacaksınız, istenileni vereceksiniz ve böylece her şey yolunda gidecek. Bunlara kalırsa Çanakkale direnişi de boşuna olmuştur. 250 bin vatan evladının toprağa düşmesine hiç gerek yoktu."

Abbas Güçlü’nün Milliyet Gazetesi’nde 25 Mart 2016 tarihinde “Çanakkale’nin bilinmeyenleri” başlıklı yazısından:

"Cephede ölenlerin sayısı 50 küsur bin. 76 bin civarında doğrudan savaş nedeniyle şehidimiz var. Ama toplam kayba baktığınız zaman 250 bin civarında. Karşı tarafta da 250 bin civarında."

Burak Kılanç’ın Akşam Gazetesi’nde 13 Mart 2014 tarihinde yayınlanan “Slovakya, Galatasarat, Çanakkale” başlıklı yazısından:

"Sanırım bu ülke vatandaşı olup da Çanakkale Savaşı'nda yaşananlardan etkilenmeyen, Çanakkale'yi içselleştirmeyen yoktur. 1915'teki ülke nüfusu düşünüldüğünde savaşta verilen 250 bin şehit, her ailede bir ya da birkaç kayıp yaşanması anlamına geliyor. Benim ailemde de durum farklı değil."

Ahmet Kekeç’in Star Gazetesi’nde 19 Mart 2015 tariihnde yayınlanan “Anlamsız savaş, öyle mi Çetin Bey?” başlıklı yazısından:

"Peki, neden 300 bin ölü ya da şehit verdiğimiz; galibi ve mağlubu olmayan bu “anlamsız” savaşı her yıl “zafer” olarak kutluyoruz?"

"Çanakkale’de şehit düşmüş yüzbinlerce Mehmet’in iniltisi ruhunu muazzep etmiş. Sabaha kadar gözünü kırpmadan yatağın içinde dönüp durmuş."

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının İsmindeki Nüans ve Köşe Yazarları

Merkez Bankası’nın tam adı “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası”’dır. “Türkiye Cumhuriyetİ Merkez Bankası” değil.

Bunun nedeni de Merkez Bankası’nın sitesinde detaylı bir şekilde izah edilmiştir.

Bankanın unvanı neden “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası”dır?

11 Haziran 1930 tarih ve 1715 sayılı Kanun (Mülga) ile Merkez Bankası “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası” unvanı altında özel hukuk tüzel kişiliğine sahip ve özel sermayenin de katıldığı bir anonim ortaklık olarak kurulmuştur. Bu düzenlemeyle Devletten ayrı ve bağımsız olduğu hususuna özel bir önem verilmiştir. Bu amaç çerçevesinde, Bankanın kuruluş kanunu tasarısında adı “Cumhuriyet Merkez Bankası” olarak öngörülmüşken, Türkiye Büyük Millet Meclisi Komisyonunda uluslararası ilişkiler de düşünülerek “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası” olarak değiştirilmesine karar verilmiş; Bankanın bağımsızlığını vurgulama amacı güdülerek “Türkiye Cumhuriyeti” ibaresine ve kısaltılmış şekli olan “T.C.”ye özellikle yer verilmemiştir. Kanun koyucu tarafından Bankanın Devlete ait bir kuruluş; bir kamu kuruluşu olduğu izlenimi vereceği endişesiyle bundan özenle kaçınılmıştır.
Halen yürürlükte bulunan 1211 sayılı Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Kanununun 1. maddesinde de, Bankanın anonim şirket ve özel hukuk tüzel kişiliği ile unvanı “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası” olarak aynı şekilde korunmuştur.

Gelgelelim bu nüansı gözardı eden köşe yazarları mevcut.

Kimler mi?

İslam Memiş (Güneş Gazetesi’nde 16 Haziran 2016 günü yayınlanan “Piyasalara brexit şoku” başlıklı yazısından):

"Japonya, Çin, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, Amerika Merkez Bankası (FED)'in faiz kararları bu ay yoğun bir şekilde piyasalarda fiyatlandı."

Mustafa Mutlu (Vatan Gazetesinde 3 Nisan 2013 tarihinde yayınlanan “TC’yi silmek ve küçük ABD” başlıklı yazısından) (kurumların isimlernin değişmesi ile ilgili eleştirilerini yaptıktan sonra başka kurumların isimleri üzerinden de örnekler veririrken hata yapmış)

"Hatırlarsınız; Ziraat Bankası geçen ay yeni logosundan TC’yi çıkarmıştı... Dün öğrendik ki; Sağlık Bakanlığı’na bağlı Türkiye Halk Sağlık Kurumu da 25 Eylül 2012’de tüm aile sağlık merkezlerine bir yazı göndermiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kısaltması olan TC ibaresini tabelalarından kaldırmalarını istemiş... 

Hatta TC’siz tabela fotoğraflarını da örnek alınması için yazıya eklemiş... Bunun üzerine birçok aile sağlık merkezinde TC’siz tabela dönemine geçilmiş! Yakında Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nın, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın ve TC ile başlayan diğer kurum isimlerinin de değiştiğini duyarsanız; şaşırmayın..."

Merve Şebnem Oruç (Yenişafak’ta yayınlanan “Türkiye Cumhuriyeti egemenlik haklarından feragat etti mi?” başlıklı yazısından (11 Aralık 2016)):

"Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası'nın Çin'le yaptığı TL-Yuan para takası da, Rusya ile TL ve Ruble üzerinden ticarete yönelik atılan adımlar da uzun ve kolay yürünmeyecek bir yolda başlangıç niteliği taşısalar da hafife alınacak gelişmeler değil. Işık bir kez daha Doğu'dan yükseliyor."

Serpil Çevikcan (Millliyet Gazetesinde “Yerli ve milli başkan’ nasıl atandı?” başlığıyla yayımlanan (13 Nisan 2016) yazısından):

"Murat Çetin-kaya, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son imzayı atmasının ardından Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın yeni başkanı oluyor."

Yeni Söz’den Can Kemal Özer ve Yurt Gazetesinden Cihan Özdemir de bu hataya düşenlerden olmuş.

Yeni Mesaj’dan Yaşar Teber ise 24 Aralık 2016 tarihli “Dolar bozdurmak çare mi? – III” başlıklı yazısında saçmalamış:

"Yazı dizimizin ilk bölümlerinde "Farkında mısınız; Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası yok artık... Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası A.Ş. var artık. Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz?" diye sormuştuk.

AKP'ye iktidar olma aşamasında dikte edilen Merkez Bankası Özerkliği ile, "Türkiye Cumhuriyeti" kelimesindeki "i" aidiyet eki kaldırılarak, "Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası A.Ş. haline getirilmişti."

TCMB’nin ismindeki bahse konu nüans, 1930 yılından kalma. Son dönemde yapılmış bir değişiklik değil.

türk lirası simgesi

 

İsmail Kapan, Mustafa Mutlu ve Condoleezza Rice’ın Makalesi

İsmail Kapan, Türkiye Gazetesi’nde 8 Ekim 2016 tarihinde yayınlanan “Bu hesap da tutmayacak” başlıklı yazısında ABD eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın kamuoyunda tartışılan makalesi hakkında ezberden konuşmuş:

"W. Bush’un önce Güvenlik Danışmanı, daha sonra Dışişleri Bakanı olan Condeleezza Rice’ın Washington Post gazetesine yazdığı makale orada duruyor. Ne diyordu? 23 tane Arap devletini yeniden dizayn edeceğiz. Evet, noktası virgülüyle aynen böyle diyordu…"

İsmail Kapan’ın bahsettiği yazı Condoleezza Rica tarafından kaleme alınıp 7 Ağustos 2003 tarihinde Washington Post gazetesinde yayınlanmıştır.

Ancak, İsmail Kapan’ın bahsettiği şekilde değil.

Hataları sıralayalım:

1. Yazıda, 23 değil 22 ülkeye referans veriliyor.

2. Yazıda, konu edilen 23 devletin hepsinin Arap olduğu iddia edilmiyor.

3. Condoleezza Rice tarafından kaleme alınan makalede tam olarak İsmail Kapan’ın belirttiği ifade geçmiyor. “Ortadoğu’nun Dönüşümü” konulu makalede “Dizayn”, “yeniden” kelimeleri yazıda hiç geçmemiş bile.

İlgili ifade:

“Today America and our friends and allies must commit ourselves to a long-term transformation in another part of the world: the Middle East. A region of 22 countries with a combined population of 300 million, the Middle East has a combined GDP less than that of Spain, population 40 million. It is held back by what leading Arab intellectuals call a political and economic “freedom deficit.” In many quarters a sense of hopelessness provides a fertile ground for ideologies of hatred that persuade people to forsake university educations, careers and families and aspire instead to blow themselves up — taking as many innocent lives with them as possible.”

Türkçe tercümesi:

“Bugün, Amerika ve müttefikleri kendilerini dünyanın bir başka yerindeki uzun soluklu değişimlerden bir tanesine hazırlamalıdır: Orta Doğu. 22 ülkeden oluşan ve toplamda 300 milyonluk bir nüfusa sahip olan Orta Doğu, 40 milyon nüfuslu İspanya’dan daha düşük bir toplam gayri safi yurt içi hasılaya sahiptir. Bu bölge, Arap aydınların politik ve ekonomik bir “özgürlük açığı (eksiklikliği)” diye adlandırdığı şeyler dolayısıyla geri kalmaktadır. Onlarca yıldır devam eden umutsuzluk duygusu, insanlara üniversitelerini, kariyerlerini ve ailelerini dahi bir kenara bıraktıracak nefret ideolojileri için verimli bir temel oluşturmakta ve bunların yerine kendilerini patlatmayı tercih ettirmektedir – beraberlerinde olabildiğince çok fazla masum canı da götürerek.”

Mustafa Mutlu ise, 23 Şubat 2011 günü Vatan Gazetesi’nde yayınlanan “Rice, sekiz yıl önce ‘22 ülkenin sınırı ve rejimi değişecek’ demişti!” başlıklı yazısında Condolezza Rice’ın makalesinde 22 ülke arasında Türkiye’nin de sayıldığını iddia etme hatasında bulunmuştu:

"Başbakan iki yıl önce, "ölmeden doğan proje" dedi ve herkes de BOP'un gerçekten tezgâhtan kaldırıldığını düşündü ama... ABD bu konuda oldukça kararlıydı... Kararlılığı da dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın 7 Ağustos 2003 tarihinde Washington Post gazetesinde yayınlanan yazısı gözler önüne seriyor: 

Rice bu yazısında bölgede bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye'nin de bunların içinde olduğunu anlatıyordu!"

Mustafa Mutlu haliyle gidip makalenin orjinalini bizatihi kaynağından okumamış.

Çünkü, makalede Türkiye ile ilgili doğrudan bir atıf yer almamaktadır.

“Türkiye, Ortadoğu coğrafyası içinde sayılmıştır” savunmasına karşı ise “Arap ayınlar” deyiminin kastedilen coğrafyayı işaret ettiğini vurgulamak lâzım.

Condolezza Rice’ın “yeniden şekillendirme” planı içinde Türkiye var mıdır yok mudur bilemeyiz. Bildiğimiz şey, makalede açıkça Türkiye’nin “yeniden dizayn edilecek ülkeler” arasında zikredilmediği.

Can Yücel-Dündar Ayrımına Varamayan Köşe Yazarları

Can Yücel’in ve Can Dündar’ın kaleme aldığı metinler, dizeler, satırlar başkalarına mal edilir sanal ortamda sıklıkla. Bazen de, isimleri aynı soyadları farklı bu iki yazar birbiriyle karıştırılır.

Can dundar can yucel

Zaten bu memleketin insanının kafası Mevlana’ya atfedilen vezicelerden ve Can Yücel’e atfedilen şiirlerden bulanık.

Bu durumun bir örneği, Can Dündar’ın Milliyet Gazetesi’nde 10 Ocak 2006 günü yayınlanan “Her gün bayram” başlıklı yazısında görülüyor. Bayram odaklı söz konusu yazı şu şekilde:

Zamanla anlıyor insan: 3-4 güne sıkışmış bir tatilden öte bir şey bayram...
Hayata rasgele serpiştirilmiş ilahi ikramlar, kıymet bilen kullara her daim bayram yaşatır.
***
Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan... 
Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık...
Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "Çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...
Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.
***
Bir kitabı bitirmek, bir binayı bitirmek, bir okulu bitirmek, kâbuslu bir rüyayı, kodeste ağır cezayı bitirmek bayramdır.
Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle...
Vuslat da bayramdır öte yandan...
Endişe içinde beklediğinden mektup almak, telefonda ansızın sesini duymak, deli gibi burnunda tütenin boynuna sarılmak bayramdır.
En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır.
"Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır.
Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...
***
Yeni bir sözcük öğrenmek, bir tünelin sonuna gelmek, müzmin bir işin kapısını çarpıp uzun bir yola çıkıvermek bayramdır.
Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek, gereğinde haksızlığın üstüne yalın kılıç yürüyebilmek bayramdır.
Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır. 
Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk karne bayram...
Güne gülümseyerek başlamak bayramdır. 
"İyi ki yanımdasın" bayram, "Her şeyi sana borçluyum" bayram, "Hiç pişman değilim" bayram...
***
Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.
Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır. 
Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram...
***
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler. 
Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır. 
Her gününüz bayram olsun!

Can Dündar, kaleme aldığı yazının Can Yücel’e atfedilmesi karşısında Milliyet Gazetesi’nde 8 Kasım 2011 tarihinde yayınlanan “Deli” başlıklı yazısında şu satırlara yer vermişti:

Altı yıl kadar önce, 10 Ocak 2006’da bu sütunda yazdığım “Her gün Bayram” başlıklı yazı,
(http://www.candundar.com.tr/_v3/#!/arama/Hergün_bayram/#Did=2671) Önceki gün  Cumhuriyet’te Zeynep Oral’ın  köşesinde dün de  Aydınlık’ın 1. sayfasındaydı:
Üzerinde Can Yücel fotoğrafı, “Ne güzel söylemiş şair” başlığı ve altında Can Yücel imzasıyla...
İnsan, yazısının böyle bir ustanın şiiriyle karıştırılmasından onur duyuyor tabii... Ama İnternet’te bu karıştırma artık Can sıkıcı boyutlara vardı. Küçük bir araştırmayla düzeltilebilecek hata, Aydınlık’ta çeyrek sayfaya yayılınca düzeltmek ve orijinalini basmak farz oldu.
Adaşım Can Baba’ya saygılarla o eski bayram yazımı sunuyorum:

Zeynep Oral’ın yukarıda Can Dündar’ın bahsettiği hataya ilişkin yazı Cumhuriyet Gazetesi’nde “Yetmez Ama Bu Bayram İdare Ediverin…” başlığıyla 6 Kasım 2011 tarihinde yayınlanmıştı:

Mektubunda “Can ustanın dizeleriyle canımızı dinlendirelim, yahut diriltelim” dedikten sonra Can Yücel’in “Bayramdır” şiirini paylaşıyordu.
Bundan güzel bayram kutlaması olamaz. İşte o dizeler:
... Can Dündar'ın metni...

Zeynep Hanım’ın hatasını kabul ettiği 10 Kasım 2011 tarihli “Bayramlık” başlıklı yazıdaki ilgili kısım da şu şekilde:

Geçen pazar, bayramın birinci gününde bu köşede yayımlanan “Yetmez ama bu bayram idare ediverin…” başlıklı yazımda korkunç bir hata yaptım.

Tam yazımı bitirmek üzereyken bir yazar arkadaşımdan bir elektronik posta aldım. İçinde harika bir bayram kutlaması vardı ve Can Yücel’e ait olduğunu söylüyordu. O kadar hoşuma gitti ki, ben de tuttum yazımın sonunda onu sizlerle paylaştım.

Hiç araştırmadan paylaştım… Bir zahmet masa başından kalkıp kütüphanemde yer alan Can Yücel’in tüm kitaplarına bakmadan… Nasıl olur da ben bunu şimdiye dek okumadım diye kendimi sorgulamadan… Bu üslup, bu tarz, bu söyleyiş biçimi, bu sözcükler Can Yücel’in şiiriyle örtüşüyor mu diye düşünmeden… Bugüne dek Can Yücel’in şiirini tekrar tekrar okuduğum halde bunu hiç duymadımsa, hiç okumadımsa “acaba mı” demeden; “bir bilene sorsam mı” demeden…

O satırların Can Yücel’e değil de Can Dündar’a ait olduğunu, 2006 yılında yazdığı bir yazısı olduğunu öğrendiğimde… Elbet kendime çok kızdım, çok öfkelendim, çok üzüldüm ama bunlar, yaptığım yanlışı ortadan kaldırmıyordu. İlk iş Can Dündar’dan özür diledim.

Özür yaptığım yanlışı gidermez ama şimdi sizlerin huzurunda yeniden hem Can Dündar’dan, hem Can Yücel’den ve ailesinden, hem de siz okurlardan özür diliyorum. Bu konuda beni uyaran okurumBora Sarı’ya da teşekkürler…

Posta Gazetesi yazarlarından Erkut Can, 27 Eylül 2015 tarihli “Bayramlık…” başlıklı yazısında “Can Yücel’in bayramı” başlığıyla Can Dündar’ın metnini paylaşmış:

Can Yücel’in bayramı
Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan... Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık... Sızlamayan her organ, hele de burun deliği bayramdır. Bayramdır elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp, “çok şükür bugünü de gördük” diyebilmek... Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.

Ümit Aktan, Habertürk Gazetesi’nde 19 Temmuz 2015 tarihinde yayınlanan “Yaşamak bayramdır…” başlıklı yazısında, Can Yücel’in nesirini şiire çevirip Can Yücel’e atfetmiş:

Bu bayramı ‘nerde o eski bayramlar’ duygusuna yenilmeden Can Yücel’den kutlamak isterim.. İşte Yücel’in ‘Yaşamak Bayramdır’ adlı şiiri:

Vahdet Gazetesi yazarlarından İlhan Eranıl’ın, 19 Temmuz 2015 tarihli “Her gününüz bayram olsun!” başlıklı yazısından:

Can Yücel’e ait yukarıdaki şiir duygu ve düşüncelerime tercüman oldu ama yine de bana ait olanları da sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim.

Yeni Meram Gazetesi’nden Rıdvan Bülbül’ün 20 Temmuz 2015 tarihli “Nefes almak bayramdır mesela” başlıklı yazısından:

Bayram için çeşitli tanımlar vardır. Bunlardan çoğunu “eskimiş” olarak değerlendirenler de vardır ve belki de doğrudur. Ancak, bireysel kanım o ki, Can Yücel’in tanımlama içerikli şiiri her zaman tazeliğini koruyacak;
...Can Dündar'ın metni...

Nazlı Ilıcak ise Sabah Gazetesi’nde yayınlanan 8 Ağustos 2013 tarihli “Her gününüz bayram olsun” başlıklı yazısında iddialı bir giriş yapıp, birçoğumuzun bildiği “Can Yücel”e ait (!) şiiri okuyucularıyla paylaşma gafletine düşmüş:

Belki bir çoğunuzun bildiği Can Yücel'e ait güzel bir şiiri sizlerle paylaşmak istiyorum. Bayramı o kadar güzel anlatıyor ki:
... Can Dündar'ın metni...

Nazlı Ilıcak, 5 Temmuz 2016 günü Özgür Düşünce’de yayınlanan ‘Al vatandaşlığı ver oyu’ başlıklı köşe yazısında bu hatasını tekrarlamıştı.

Yalçın Bayer, Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Bayram” başlıklı 5 Kasım 2011 tarihli yazısında, Can Dündar’ın metnini Can Dündar’a ait gösterip, bir de üzerinden mesaj kaygısı gütmüş:

(Can Yücel’in yukarıdaki ‘bayram’la ilgili yazısını gönderen Nazan Moroğlu “Bunu okurlarınızla paylaşır mısınız?” dedi ve ekledi: “Can Yücel, 2011 yılında 29 Ekim törenlerinin Başbakanlık genelgesiyle iptal edildiğini görseydi, herhalde yukarıdaki yazısını “29 Ekim’leri Atatürk ilke ve devrimlerini anarak kutlayabilmek, bayramdır’ diye bitirirdi değil mi?”)

Mustafa Mutlu da Vatan Gazetesi’nde 6 Kasım 2011 günü yayınlanan “Nefes almak da bayramdır mesela” başlıklı yazısında aynı hataya düşmüş:

Bugün bayram... Değişen ne peki? Ya da dün neden bayram yapmadık, en azından hâlâ hayatta olduğumuz için? Derin konular bunlar ve üzerinde bugüne kadar çok düşünüldü, yazıldı çizildi... Ama hiçbiri Can Yücel’in aşağıdaki satırları kadar beni etkilemedi: Madem bugün bayram, o satırları sizinle paylaşmanın tam zamanıdır:
... Can Dündar'ın metni...

Ayşegül Domaniç Yelçe, Hürriyet Gazetesi’nde 6 Kasım 2011 günü yayınlanan “Her gününüz bayram olsun..!” başlıklı yazısında, Nazlı Hanım gibi hepimizin bu bayram yazısının Can Yücel’e ait olduğunu (!) bildiğimizi tekrar gözler önüne sermiş (!):

Umutlu ve coşkulu bir bayram yazısı yazamadım belki, bugün. Ama yazımı karamsarlık içinde sonlandırmak da istemiyorum. O yüzden, usta şair Can Yücel’in, çoğunuzun zaten bildiğinizi düşündüğüm, “Bayram” adlı şiiri ile koyuyorum son noktamı.

Melih Aşık 2010 yılında Milliyet Gazetesi’nde kaleme aldığı “Çok Yaşa Kıbrıs” başlıklı yazısında aynı hatayı yapıp, Can Dündar’a ait metni Can Yücel’e atfetmişti.

Berna Laçin, Vatan Gazetesi’nde 11 Eylül 2016 günü yayınlanan “Bayram gelir hoş gelir” başlıklı yazısında bu hataya düşenlerden olmuştu:

Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda

karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi,

nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.

Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram..

Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.

Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.

Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.

Her gününüz bayram olsun..!

Can Yücel

“Can Baba Edebiyatı Fakültesi” “Forward E-mail ile Genel Kültür” bölümü öğrencisi köşe yazarları sunar…

Bakalım gelecek bayramlarda aynı hataya hangi yazarlar düşecek…

Can Dundar her gun bayram yazisi