Etiket arşivi: Muhammed Berdibek

Muhammed Berdibek ve Coşkun Sabah’ın Babasının Adı

Muhammed Berdibek, Yeni Şafak Gazetesinin internet sitesinde yayınlanan 30 Ocak 2017 tarihli “Baharı Bekleyen Kumrular Gibi” başlıklı yazısında Coşkun Sabah’ın babasının ismi konusunda küçük bir hata yapmış:

"Annesinin adı Roza, babasının adı Marsello'ydu. Çok sayıda hit olmuş şarkısı, ve kendisine özgü bir tarzı vardı. Bunda kendisinin en önemli ud virtüözlerinden biri olmasının da etkisi büyüktü." 

...

"Çocukluğu, Diyarbakır'da geçmiş; müziğe 9 yaşından itibaren ilgi duymuştu. İstanbul'a yerleşmelerinin ardından lise eğitimini tamamlar. Babası Tekin Sabah amatör bir udî ve aynı zamanda bir terzidir."

Coşkun Sabah’ın babasının adı “Tekin” Sabah‘tır.

İlk paragraftaki hatanın ardından Muhammed Berdibek yazısının sonraki paragrafında doğru bilgiyi sunmuş gerçi. Marsello nasıl karıştı metne bilemiyoruz ama galiba bir kopyala-yapıştırda doz aşımı vakası olmuş.

Muhammed Berdibek ve Darbeler Tarihi

Yenişafak Gazetesi internet yazarlarından Muhammed Berdibek, 8 Ağustos 2016 tarihli “Kısa darbeler tarihi” başlıklı yazısında yine bir takım yanlışlara düşmüş:

"Modern tarihin ilk darbesi ise ilk kez 1799'da Napolyon'un Fransa yönetimine el koymasıyla yaşandı."

Modern yani çağdaş tarihin aydınlanma süreci olarak adlandırılan (17. yy.) dönemin ya da sanayi devriminin akabinde başladığı kabul edilir. Sanayi Devriminin mihenk taşı buhar makinesinin James Watt tarafından geliştirildiği 1764-1781 yılları arası dönemin Modern çağın başlangıcı olduğunu farz ettiğimizde bile Muhammed Berdibek’in modern tarihin ilk darbesinin Napolyon tarafından yapıldığı iddiası boşa çıkmaktadır. Çünkü 1799 yılının hemen öncesinde de birçok darbe gerçekleştirilmişti.

1750-1799 arasında gerçekleştirilen darbeleri de incelemek yerinde olacaktır:

 

"Örneğin dünya siyasi tarihinin en çok bilinen imparatorlarından Julius Sezar, darbe kurbanı olarak tahtını kaybetti."

Öncelikle, bahsettiği Roma imparatorunun adını tarzanca aktarmış. Orjinal ismi Julius Caesar, Türkçe karşılığı da Jül Sezar’dır. Julius Sezar değil.

İkinci olarak, Jül Sezar’ın bir darbe ile tahta oturduğu gerçeğini gözden kaçırmış.

"İlk örneklerine Antik Yunanistan ve Hindistan kent devletlerinde rastlanan askeri darbeler, Roma İmparatorluğu döneminde de oldukça yaygındı."

Tarihte ilk darbelerin yaşandığı coğrafi bölgeler arasında Orta Doğu’yu saymamak yanlış bir hareket olur. İsrail Krallığında M.Ö. 840’ta gerçekleşen ve sonucunda Ahab’ın hanedanlığının yerini Jehu Hanedanlığına bıraktığı darbe tarihin bilinen en eski darbelerindendir.

Muhammed Berdibek ve William Wallace Efsanesi

Yenişafak Gazetesi’nin internet yazarlarından Muhammed Berdibek, 15 Mayıs 2016 tarihinde yayınlanan “Hayaller İskoçya, hayatlar büyük Britanya” başlıklı yazısında Cesur Yürek adlı film üzerinden tarihi İskoç kahraman William Wallace’ın hikayesini aktarmayı denemiş ama bir hayli yanlışa imza atmış:

William Wallace Murron Cesur Yürek

"Geleneksel İngiliz âdetine göre herhangi bir İskoç erkeğinin evleneceği kadın öncelikle İngiltere Kralıyla bir gece birlikte olmalıydı."

1. Prima Nocte (primae noctis), yani ilk gece hakkı, evliliğin ilk gecesini İngiltere Kralı ile geçirilme zorunluluğunu getirmiyordu. Feodal Derebeyleri bu hakkın sahibiydi.

"William Wallace bu durumu kabul etmeyip sevdiği kızı götürmeye gelen birkaç İngiliz'i öldürdü. Sonuçlar ise korkunçtu. Wallace'nin sevdiği kızın boğazı kesilmiş; hemen sonrasında küçük çaplı bir isyan dalgası başlamıştı."

2. Filmde William Wallace, ilk gece kuralı nedeniyle sevdiği kadını götürmeye gelenlere karşı çıkmıyordu. Sevdiği kadın Murron ile prima nocte nedeniyle gizlice evlenmiştir. Ancak, Murron’un kendisine tecavüze yeltenen askerlere karşı koyması nedeniyle öldürülmesinin ardından William Wallace isyan bayrağını açmıştı.

Filmi yanlış anlamış ya da izlememiş Berdibek; ancak, Vikipedia’dan filmin konusunun özetini bile okuması, yazısının içeriğini teyit etmesi için yeterli olacaktı.

kralın koyduğu primae noctis emri yüzünden gizlice evlenirler. Fakat bir gün, kasabadaki İngiliz askerleri Murron’a tecavüz etmeye çalışır. Askerlere saldıran Wallace, Murron’ı kurtarır ve bir ata bindirerek kaçmasını sağlar. Ancak Murron yolda yakalanır. Kasabanın şerifi, bütün kasaba halkının önünde Murron’ın boğazını keser. Gözü dönen Wallace, kasabadaki diğer İskoçların da yardımıyla İngiliz garnizonunu yener ve o da şerifin boğazını keser.
"Çarıklı bir köylü, İskoç isyancılarının başına geçerek onlara hükmetmeye çalışmıştı."

3. William Wallace köylü değil bir soyludur aslında.

"İngiliz Kralı Edward tarafından ihanetten yargılanıp suçlu bulunan William Wallace ise asılarak öldürülmüştü."

4. Asılarak değil, uzun bir işkencenin ardından başı gövdesinden ayrılarak öldürülmüştü.

"Tabii ki hayır; zira filmdeki hikâyenin gerçek olgularla çeliştiği pek çok nokta da vardı. Mesela William Wallace adlı kişinin yaşayıp yaşamadığı şüpheliydi. Ya da onun birkaç kişinin birleşimi bir karakter olduğu düşünülüyordu."

5. Wallace’ın yaşamadığını iddia eden kaynağa rastlamadık. Tam aksine, gerçekliği üzerinde ittifak var kaynaklarda ve yaptığı savaşlar, yönettiği isyan, ünvanları, idamı gibi tüm detaylar tarihi kaynaklarda yer alıyor. Yaşamadığı ya da birkaç karakterin bileşimi olduğu iddia edilen ünlü kişi Shakespeare’dir.

Belki de, izlediği filmin içeriğini bile doğru şekilde okurlarına aktaramayan Berdibek, Wallace’ın hikayesini onunkiyle karıştırdı…

 

Muhammed Berdibek ve Broken Hill Saldırısı

Muhammed Berdibek, Yenişafak Gazetesi’nin internet bölümünde 8 Mayıs 2016 tarihinde yayınlanan “Broken Hill: İlginç bir savaş hikâyesi” başlıklı yazısında Broken Hill saldırısı hakkındaki hikayeyi internet kaynaklarından derleyip paketleyip köşesinde sunarken ufak bir hataya düşmüş:

"Gül Muhammed ve Molla Abdullah adlı Afgan ve Hintli iki Müslümanın halifelerinin cihat fetvasını yerine getirmek üzere Broken Hill'de bir saldırı gerçekleştirdiler. Saldırıda ters giden bir şeyler vardı; zira burada bu iki Müslüman genç, savaş treni olarak düşündükleri bir trene ateş açarken yanlışlıkla sivillerin olduğu bir trene saldırmış ve dört kişinin ölümü, altı kişinin de yaralanmasına sebep olmuşlardı. Saldırılar neticesinde olaylar büyümüş, Osmanlı-Avustralya savaşı patlak vermişti."

Konuya ilişkin daha önce “Bekir Hazarla Broken Hill Vakası” başlıklı ihtisap metninde konuya değinmiştik.

Avustralya’nın New South Wales eyaletine bağlı Broken Hill kasabasında 1 Ocak 1915 yılında meydana gelen ve saldırgan olduğu iddia edilen iki Afgan dahil 6 kişinin ölümü ile sonuçlanan “Broken Hill Vakası” olarak bilinen “piknik treni saldırısı” “Osmanlı-Avustralya Savaşı”na yol açmadı.

Broken Hill olayı

Aslında, I. Dünya Savaşı’nın “Osmanlı-Avustralya Savaşı” gibi bir bölümü hiç olmadı.

Broken Hill Saldırısı neticesinde Avustralyalıların gönüllü asker toplama kapasitesinin arttığı bazı kaynaklarda dile getirilmektedir.

Britanya’nın 4 Ağustos 1914 tarihinde Almanya’ya savaş açması ile birlikte dönemin Başbakanı Joseph Cook’un “İmparatorluk savaşta olduğunda, Avustralya da savaştadır” sözüyle birlikte Avustralya, İngiliz İmparatorluğunun bir parçası olarak otomatik olarak ilk dünya savaşına müdahil olmuştur.

Broken Hill vakası öncesinde 1914 yılı Ağustos ayında ilk ordu birlikleri İngiliz İmparatorluğunun emrine sunularak Mısır’a Osmanlı güçlerine kaşrı göreve sevkedilmiştir.

Özet olarak, Broken Hill olayı, Osmanlı-Avustralya arasındaki askeri çatışmayı başlatan ilk olay değildir.

Kaynak: Australian Involvement in the First World War

 

Muhammed Berdibek ile Romeo ve Jülyet Aşkı

Yeni Şafak Gazetesi internet yazarlarından Muhammed Berdibek, 28 Aralık 2015 tarihli “Bir Klasik Urfa Hikâyesi… Yoksa Shakespeare Müslüman mıydı?” başlıklı yazısında Shakespeare’in Romeo ve Juliet adlı oyununu konu edinmiş; fakat birkaç hata yapmış:

"Romeo'nun şölendeki ilk talihsizliği, Juliet'in kuzeni Tybalt'ın onu tanıması olmuştu. Sonrasında trajedinin hiç kapanmayacak olan perdesi açılıvermişti. Tybalt; Romeo'yu düelloya davet etmiş, Romeo da düello neticesinde onu öldürmüştü. Olay çok kısa sürede hemen herkes tarafından duyulunca Prens, Romeo'yu sürgüne yollamıştı."

Romeo ve JulyetMuhammed Erdibek’in Tybalt’ın ölümüne yol açan düelloya ilişkin kurgusu hatalı. Doğrusu şöyle: “Juliet’in kuzeni Tybalt, Romeo’yu şölende tanır. Kılıcını çekip misafirler önünde duello yapmak için harekete geçecekken Tybalt’ı Lord Capulet durdurur. Yani, iddia edilen düello şölenin düzenlendiği akşam gerçekleşmez. Daha sonra bir gün Romeo ve arkadaşı Mercutio ile karşılaşır. Tybalt, Romeo’ya laf atmaya ve sataşmaya başlar ancak Romeo, Juliet’e olan aşkından dolayı tepki vermez ve alttan almaya çalışır. Ortalıkda bir düello yoktur henüz. Mercutio bu duruma anlam veremez ve Tybalt’a daha fazla dayanamayarak karşılık verir. Mercutio ile Tybalt düelloya girerler. Düelloda Tybalt, Mercutio’yu öldürür ve Romeo da bunu kabullenemez ve Tybalt’ı öldürür.”

"Bu arada Juliet'in ailesi onu, Paris adında soylu bir adam ile evlendirmek istiyordu. Evlilik kararı verilir, merasim hazırlıkları olağanca hızıyla başlar. Juliet, hiç sevmediği bir adamla evlenmek istemiyordu. En uygun olduğu bir anda Romeo hakkında bilgi edinebilmek için Rahip Lawrence'e gider. Rahip Lawrence, ona Romeo'ya kavuşmak için bir umudu olduğunu söyler; Lawrence, genç kızı iki gün ölü olarak gösterecek bir ilacının olduğunu ve bu evlilikten ancak bu şekilde kurtulabileceğini anlatır. Juliet, bu teklifi hemen kabul eder. Rahip, Juliet'le planladıkları gibi, Romeo'ya da bunları anlatan bir mektup yazar; ancak bu mektup ona zamanında ulaşmaz."

Pederin adı Friar Laurence. Lawrence değil.

"Romeo, Juliet'in evleneceğini duyunca çıldırmış bir şekilde Verona'ya geri döner. Ne yazık ki Juliet, ilacı içtiğinde, Romeo da onun öldüğünü zannederek ölmek isteyip bir zehir içer ve ölür. Juliet kendisine geldiğinde Romeo'nun öldüğünü; ancak kendisinin sağ kaldığını öğrenir ve Romeo'nun hançeriyle kendisini öldürür. Sonuçta aşk, ölümü göze almış ve genç âşıklar ölmüştü."

Jüliet ilacı içtiğinde senkronize gerçekleşmez olaylar. Jüliet, kendisini 2 gün ölü gösterecek iksiri Romeo onu görüp ölü zannetmeden çok önce içmiştir.

Kaynak:

Muhammed Berdibek ve Bir Müslüm Gürses Hikayesi

Muslum Gurses genclikMuhammed Berdibek, 14 Aralık 2015 günü Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanan “Bir Müslüm Gürses hikayesi” başlıklı yazısında Müslüm Gürses’in hayat hikayesini internet kaynaklarından derleyerek paylaşmaya çalışmış ama bir dizi hataya imza atmış:

Hikayesine, gerçidiği kazanın ardından ölü zannedilerek morga kaldırılan Müslüm Gürses’i, kazanın 1 (yazı ile bir) gün ardından sahneye çıkarmış ve taksiye bindirmiş:

"Genç “Taksinize binebilir miyim, gideceğiniz istikamete beni de götürür müsünüz?” diye sordu. Taksideki adam, belli ki gencin durumuna üzülmüş, ona yardım etmek istemişti. Teklifi hiç düşünmeden kabul etti. Usulca taksiye binen genç, sahne aldığı gece kulübünden çıktığını ve eve gideceğini anlattı. Ayrıca dün çok feci bir kaza geçirdiğini ve öldü denilerek morga kaldırıldığını; ancak bu durumun kendi çabasıyla fark edildiğini ve daha sonra tedavi gördüğünü anlattı."

Ne hayal gücü ama… Yüzü yara bere içindeki bu adamdan kastı Müslüm Gürses. Anlattığı hikaye yazısının ilerleyen bölümünde anlattığı gerçekle çelişiyor. Müslüm Gürses o kaza sonrasında hemen ayağa kalkamamıştı ki ertesi gün taksiye binsin.

ve devam etmiş:

"Ailesi, o henüz üç yaşındayken, ekonomik sebeplerden dolayı Adana'ya göç etmiş; fakat şansları orada da yaver gitmemişti. Bir süre sonra annesini ciddi bir rahatsızlık sebebiyle kaybetmişti. Sonrasında ne yazık ki kardeş acısı da yaşamıştı."

Müslüm Gürses’in annesinin hastalık sebebiyle vefat ettiğini belirtmiş Muhammed Berdibek. Ancak, Müslüm Gürses’in babası Mehmet Akbaş, eşiyle Adana’ya göç etmiş, bir süre sonra ise eşini, yani Gürses’in annesini öldürüp cezaevine girmiştir. Hatta Gürses, annesini öldürdüğü için yıllarca babasıyla görüşmemiştir. Babası ise hapishaneden çıktıktan sonra Şanlıurfa’ya dönüp tekrar evlenmiştir.

"Bir yıl daha bu çay bahçesinde şarkı söyleyen Müslüm, aniden müziği bırakıp terziliğe geri döndü. Elbette sebep, onda saklıydı."

Sebebi onda saklı değil, kamuoyuyla paylaşılmış durumda. Verdiği bir mülakatta müziği geçici bir süre bırakmasının sebebini “işlerin kötüye gitmesine” bağlamıştır:

"Neticede, beni birinci seçtiler. Sene 1968... Bir süre bu çay bahçesinde söyledim şarkılarımı. Soyadımı da orada çalışırken Gürses yaptılar. Sonra baktım işler iyi gitmiyor, kendim ayrıldım ve müziğe de küstüm..."

İlerleyelim:

"O güne kadar adı Müslüm Akbaş'tı. Bu yarışmadan itibaren Müslüm Gürses olarak anılmaya başlandı."

Yarışmadan itibaren değil. Çay bahçesinde şarkı söylemeye devam ederken.

Müslüm Gürses soyadının değişmesini şu şekilde aktarmış:

"Neticede, beni birinci seçtiler. Sene 1968... Bir süre bu çay bahçesinde söyledim şarkılarımı. Soyadımı da orada çalışırken Gürses yaptılar."

Yazıyı incelemeye devam:

"Müslüm Gürses, her ne kadar 1967 yılında müziğe başlamış olsa da, ilk arabesk şarkılarını 1971 yılında “Ben İnsan Değil miyim?” albümüyle okumaya başladı."

Müslüm Gürses ilk arabesk parçalarını 1971’de okumaya başlamamıştır.  1971 öncesinde Müslüm Gürses pop ya da fantezi okumuyordu ya! Örneğin, 1969 yılında ilk çıkışını yaptığı “Sevda Yüklü Kervanlar” isimli plak, arabesk ağırlıklıdır.

"1978 yılında, gerçek manadaki ilk arabesk albümünü ve en çok sevilen şarkılarından birini yaptı: Esrarlı Gözler"

Esrarlı gözler 1980 yılında çıktı. Gerçek manadaki ilk arabesk albümü ile kastı ne bilemiyoruz; ancak, daha önceki albümleri de arabesk olarak nitelenmektedir.

"Bundan sonraki dönemlerde okuduğu şarkılarının esas konusu hep kader, hüzün ve ölümdü."

Kazadan önceki dönemde okuduğu şarkıların esas konuları da aynı şekildeydi. Radikal bir değişim olmadı. Kazadan önceki parçaları Türk Halk Müziği ya da pop müzik değildi ki. Yazısında bahsettiği esrarlı gözler albümü örneğin, Müslüm Gürses diskografisinin en ağır ve en damar albümü olarak nitelenir.