Etiket arşivi: Melih Aşık

Sabah Ezanının İlk Okunduğu Cami ve Melih Aşık

Melih AşıkMilliyet Gazetesindeki “Atatürk camileri” başlıklı 12 Ağustos 2011 tarihli yazısında Sunay Akın’a atıf yaparak dünyanın doğusunda sabah ezanının ilk okunduğu caminin Japonya’da ve Tokyo’da olduğunu iddia etmişti:

"Sunay Akın’ın dediği gibi: “Bu millet şunu biliyor mu! Bu gezegenin en doğusundaki (ve batısındaki) sabah ezanının ilk okunduğu camiyi Mustafa Kemal Atatürk yaptırmıştır.”"

Atatürk, Tokyo Camii ve Köşe Yazarlarımız” başlıklı yazımızda, Atatürk’ün Tokyo’da cami yaptırmış olduğuna yönelik iddiayı ele almıştık. Doğuda okunan ilk sabah ezanı iddiasını ayrı bir sayfada ele alalım istedik.

Ne yazık ki, Sunay Akın’ın ve Melih Aşık’ın alıntıladığı şekilde, Tokyo ne yazık ki en doğudaki camiye sahip değildir. Hızlı bir internet araması, Japonya’nın daha doğusunda kalan Avustralya ve Yeni Zelanda’da Tokyo Camii’nden önce ve sonra inşa edilen camiler mevcuttur.

Örneğin Avustralya’nın ilk camii olan Marree Camii 1882 yılında inşa edilmiştir. Adelaide Camii ise (Central Adelaide Mosque) ise 1888 yılında inşa edilmiştir. Yeni Zelanda’daki Christchurch’teki Canterbury Mosque, doğal olarak Tokyo’dan daha doğudadır.

Sydney’de bulunan 12 camide sabah ezanı Tokyo’dan ortalama 48 dakika önce okunmaktadır. Auckland Ponsonby’deki camide sabah ezanı Tokyo’dan yaklaşık 2 saat 20 dakika önce okunmaktadır.

Atatürk, Tokyo Camii ve Köşe Yazarlarımız

Tokyo Camii’ni Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptırdığı iddia edilir.

Ancak bu iddia doğruyu tam olarak yansıtmamaktadır.

Tokyo Camii’nin internet sitesinde caminin tarihinin anlatıldığı bölümde Atatürk’ün adı dahi geçmemektedir.

Caminin internet sitesinde, Tokyo Camii’nin 1938 senesinde yapıldığı bilgisi yer alır. Japon şirketlerinin yardımıyla Shibuya semtinde satın alınan araziye 1935 yılında bir okul binası yapılır ve bu okulun yanındaki arazi üzerine Tokyo Camii 1938 yılında inşa edilir. Yani, 1938 yılında Tokyo Camii Kazan Türklerinin önderliğinde Japon halkının da yardımlarıyla inşa edilir.

Zaman içerisinde hasar gören Tokyo binası camii 1986 yılında yıkılır ve akabinde cami ile okulun bulunduğu arazi, yeni bir cami yapılması şartıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne hibe edilir. Mülkiyetin devletimize geçmesiyle birlikte Diyanet İşleri Başkanlığınca 1997 çalışmalar başlatılır, Tokyo Cami Vakfı kurulur. 30 Haziran 1998 günü başlayan inşa çalışmaları neticelenir ve yeni Tokyo Camii 30 Haziran 2000 tarihinde ibadete açılır.

Ahmet Uzunoğlu’nun Tokyo Camii adlı kitabında da caminin Atatürk tarafından yaptırıldığına dair bir bilgi yer almaz. Ancak kitapta, caminin 1938’deki açılış töreni sırasında camiye Japon bayrağı ile birlikte bir de Türk bayrağı asıldığı belirtilir.

Cami bizatihi ve tamamen Atatürk tarafından yaptırılsaydı, cami tarihçesine dair bir kaynakta mutlaka bir atfı yer alırdı. Hiçbir kaynakta ya da belgede bu iddiayı teyit eden tatmin edici bir bilgi ya da kanıt bulunamamıştır.

Sunay Akın’ın “Gezegenin en doğusunda sabah ezanının okunduğu ilk camiyi Mustafa Kemal Atatürk yaptırdı” iddiasıyla daha da yaygın hale gelmişti. “2010 yılında Japonya’ya gittiğimde Tokyo Camii’ni Atatürk’ün yaptırdığını öğrendim Japonlardan. Bunu anlattım ve bir gazete yazarı çıktı; böyle birşey yok dedi. Ben bir çalışma yaparken, eğer karşımdaki başka birşey söylüyorsa ben onu dinlerim. Onun dedikleri benim için önemlidir. Ama hadi canım canım böyle bir palavra yok demek bir kere bilimsel bir üslup değildir. Saygısızlığı içerir. Yeni bir kitap yazıyorum herşeyi orada göreceksiniz” diyen Sunay Akın konuya ilişkin hâlâ tatmin edici bir belge ya da kanıt ortaya koyamadı.

Bir diğer iddiaya göre ise 1931 yılında Türkiye’ye gelip Atatürk’ü ziyaret eden (1932 yılında vefat eden) Japon Elçisi Torijori Yamada, Atatürk ile yaptığı görüşmede Türklerin Tokyo camiinin yapımına katkıda bulunmasını istemiştir. Yamada’nın bu isteğini geri çevirmeyen Atatürk, iddiaya göre Tokyo Camii’nin yapımına da katkıda bulunmuştur (Erdal Güven’in “Yumi-İstanbul’da Bir Geyşa, “Japon Kara Ejder Teşkilatı’ndan Kuvayı Milliye’ye”” başlıklı (belgesel) romanında Yamada’nın isteğiyle Atatürk’ün Tokyo Camii’nin yapımına katkıda bulunduğu iddiası yer almaktaymış. Ancak, ne cami sitesinde ne de cami sitesindeki Prof. Dr. Selçuk Esenbel’e ait “Türk-Japon İlişkilerinin Tarihi” başlıklı makalede ya da Türk-Japon ilişkilerinin  geçmişine dair diğer makalelerde bu konuda bir atıf yer almamaktadır).

Caminin resmi tarihçesine bakıldığında 1935 yılında arsasının alındığı ve 1938 yılında inşa edildiği düşünüldüğünde, Atatürk’ün 1931 yılında var olmayan cami için maddi katkıda bulunması iddiası temelsiz kalmaktadır.

Tokyo Camii, tamamen ve sadece Atatürk tarafından yaptırılmamıştır. Atatürk’ün cami inşasına maddi kaynak sunduğuna dair iddialar vardır. Her ne kadar çok somut ve ikna edici olmasa da bu iddialar, Atatürk’ün cami inşasına maddi kaynak sunduğunu kabul etsek bile bu durum caminin Atatürk tarafından yaptırıldığı anlamına gelmez.

Birkaç köşemen, köşelerinde Atatürk’ün Tokyo Camii’ni yaptırdığını iddia etme hatasına düştü:

Melih Aşık‘ın Milliyet Gazetesindeki “Atatürk camileri” başlıklı 12 Ağustos 2011 tarihli yazısından:

"Öte yandan... 1931 yılında Türkiye’ye gelip Atatürk’ü ziyaret eden Japon Elçisi Torijori Yamada, yaptığı görüşmede Atatürk’e Tokyo’ya bir cami yaptırmasını teklif etmiştir.
Atatürk’e daha önce kısa süre Japonca dersleri verdiği için O’nun “Hocam” diye karşıladığı Torijori Yamada, Ankara’yı ziyaretinden bir yıl sonra 1932 yılında vefat etmiş ama Atatürk verdiği sözü tutmuş ve Tokyo Camii’ni yaptırmıştır. Cami 1938 yılında tamamlanmıştır."

Hanefi Aytekin’in Yeni Meram’daki 2 Ocak 2017 tarihindeki “İman ve İslam Tokyo’daki Atatürk Cami’i Şerifi!-Hanefi Aytekin” başlıklı yazısından:

"Yıl 1931 JAPON ELÇİSİ Türkiye ye gelir. ATATAÜRK’e güven mektubunu sunarken Japon Kralının bir dileği TOKYO’ya bir CAMİ yapılması isteğini iletir. Ulu önder ATATÜRK, ülkem henüz harpten çıktı, Devletimizin imkanları çok sınırlı. KIRAL HAZRETLERİNİN İSTEĞİNİ kendi imkanlarımla yerine getireceğim der.
Uzak Doğunun bu süper gücü, Yüce İslam Dinine olağanüstü değer verip ilgi duyduğu içindir ki, dünyanın daha 1931’lerde bir dahi olarak bildiği ATATÜRK’ten Tokyo’ya bir cami yapımını istemesi derin anlamlar ifade etmektedir."

Hanefi Aytekin hikayeye kendinden de bir şeyler katmış. Keşke “Atatürk”ü ve “Kral”ı doğru yazabilse öncelikle.

İlaveten, Sunay Akın’ın şu sözü sıklıkla Tokyo Camii inşası ile ilgili olarak dile getirilir:

“Bu millet şunu biliyor mu! Bu gezegenin en doğusundaki (ve batısındaki) sabah ezanının ilk okunduğu camiyi Mustafa Kemal Atatürk yaptırmıştır.”

Tokyo ne yazık ki en doğudaki camiye sahip değildir. Hızlı bir internet araması, Japonya’nın daha doğusunda kalan Avustralya ve Yeni Zelanda’da Tokyo Camii’nden önce ve sonra inşa edilen camiler mevcuttur.

Örneğin Avustralya’nın ilk camii olan Marree Camii 1882 yılında inşa edilmiştir. Adelaide Camii ise (Central Adelaide Mosque) ise 1888 yılında inşa edilmiştir. Yeni Zelanda’daki Christchurch’teki Canterbury Mosque, doğal olarak Tokyo’dan daha doğudadır.

Sydney’de bulunan 12 camide sabah ezanı Tokyo’dan ortalama 48 dakika önce okunmaktadır. Auckland Ponsonby’deki camide sabah ezanı Tokyo’dan yaklaşık 2 saat 20 dakika önce okunmaktadır.

Ezcümle, doğudaki ilk ezan Tokyo’dan okunmuyormuş, Tokyo Camii en doğudaki cami değilmiş ve bu camiyi Atatürk tek başına yaptırmamış.

Melih Aşık ve Surre Alayı

Melih Aşık, Milliyet Gazetesi’nde 3 Kasım 2013 günü yayınlanan “Rumbeyoğlu Bey” başlıklı yazısında “Surre Alayı”na dair hatalarda bulunmuş:

"Marmaray Kadıköy’de “Ayrılık Çeşmesi”nden hareket ediyor... Çeşmenin adı neden “Ayrılık” derseniz... 4. Murat’ın Bağdat seferinden itibaren padişahlar ordu ile burada buluşur sefere buradan çıkılırmış... Askerler de aileleriyle burada vedalaşırmış. Hacı kafilelerinin de buluşma noktasıymış burası... Kabe’ye hediyeler götüren askeri birlik olan “Sure Alayı” Üsküdar’daki tören yolunu takip ederek bu çeşmenin başına gelir, hacı kafilesi ile buluşup Kabe’ye gidermiş... Ne ayrılıklar yaşandı kimbilir o çeşme başında..."

1. Bahse konu alayın doğru adı: Surre Alayı, Sure Alayı değil.

2. Surre Alayı, askeri bir birlik değildir. Adında alay görünce hemen hızlı sonuçlara atlamamak gerek. Surre Alayı, Surre Emini adıyla bilinen Osmanlı döneminde İstanbul’dan Mekke ve Medine’ye hediyeler götüren bir kurumdur.

* Katkısı için ahmetfirat‘a teşekkürler

Saldırılara İlişkin ABD Büyükelçiliğinin Güvenlik Uyarısı ve Köşe Yazarlarımız

Bombalı terör saldırıları öncesinde ABD ve diğer gelişmiş ülke büyükelçiliklerince kendi vatandaşları için yayınlanan uyarı mesajları köşe yazarlarımız için yeni bir komplo alanı oluşturdu.

Bazıları, yapılan bu tip duyurularda ilgili ülkeler kendi istihbaratlarıyla hareket ediyor sanıyorlar. Ancak, durum böyle değil. Büyükelçilikler, ülkemiz istihbarat ve güvenlik kaynaklarından aldıkları bilgiler üzerinden hareket ediyor.

Bu durum, giderek sayısı artan söylemler karşısında ABD Büyükelçiliğinde yapılan bir açıklama ile de teyit edilmişti:

ABD Büyükelçiliği'nin Ankara'daki ABD vatandaşlarına yönelik mesajı hakkında Türk basınında yer alan spekülasyonlara ilişkin yaptığı açıklama metni:

"ABD Büyükelçiliği geçtiğimiz hafta sosyal medyada dolaşan ve Türk hükümeti kaynaklı olduğu belirtilen bir uyarı mesajı yoluyla bir tehdit bilgisinden haberdar olmuştur. Söz konusu uyarıyı Türk makamlarıyla teyit eden büyükelçilik, Türk hükümetinden herhangi bir tehdit bilgisi edindiğimizde rutin olarak yaptığımız şekilde, aralarında hem devlet görevlileri hem de sivillerin bulunduğu Ankara'daki tüm ABD vatandaşlarına ve ABD Büyükelçiliği'nin tüm çalışanlarına yönelik bir bilgi notu yayınlamıştır."

Bakalım hangi köşe yazarları kendini bu komplo teorisinin serin sularına bırakmış:

Hakkı Yalçın’ın Takvim Gazetesi’nde 30 Haziran 2016 günü yayınlanan “Kesinlikle bir amerikan filmi” başlıklı yazısından:

"Almanya, Beyoğlu'ndaki terör saldırısından önce kendi vatandaşlarını uyarmıştı. Amerika, havaalanı saldırısından önce kendi vatandaşlarına uyarı gönderdi. Onların bildikleri bizlerin bilmedikleri mi? Yoksa onların teröristlerle işbirliği, bizlerin katledilme sebepleri mi? Kendi vatandaşlarını uyarma saatleriyle, bizim insanlarımızın katledilme anları birbirine uyuyorsa. Bunlar tesadüf müdür sanıyorsunuz? Kuklaların ipini çekenleri teşhis etmek zor değil."

Ahmet Yenilmez’in Güneş Gazetesi’nde yayınlanan 30 Haziran 2016 tarihli “Zalime fırsat verme Allah’ım” başlıklı yazısından:

"ABD kendi vatandaşlarını uyarıyor, ülkemin bir yerinde bombalar patlıyor, bizim vatandaşlarımız ölüyor! Bu kara karga bizim üzerimizden uçup, denizleri dağları okyanusları aşıp, dünyanın ta en ucuna varıp, bombaların patlayacağını haber ediyor; ancak azıcık aşağıya bakıp da “Ey ahali bomba patlayabilir” demeyi nedense ihmal ediyor! Lafım kara kargaya değil elbette, lafım kara karganın ayağına haber pusulasını bağlayanlara, lafım bomba patladıktan sonra “En sadık müttefikimiz” diyerek söze başlayanlara! İki çift lafım olacak “Müttefikimiz, stratejik ortağımız“ diyerek söze başlayanlara. Bakın bu sözünüz var ya, bilesiniz ki o patlayan bombalar kadar acıtıyor bu ülke insanının yüreğini!"

Melih Aşık’ın Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan 30 Haziran 2016 tarihli “Halk duymasın” başlıklı yazısından:

"Doktor okurumuz Okan Öztürk: - Oğlum ABD vatandaşı olduğu için bu sabah ABD Konsolosluğu’ndan “Havaalanlarından uzak durması” konusunda uyarı e-postası aldık. Kendi devletimizden ise bir uyarı almadık, diyor.. Amerikalıların Türkiye’deki istihbarat örgütü bizimkinden daha mı güçlü? Nasıl oluyor da onların bildiğini bizim istihbarat bilmiyor? O yüzden mi bizimkine Milli İstirahat Teşkilatı adı takıldı... Derken Başbakan olay sonrası Atatürk Havalimanı’na geliyor. Çevreye şöyle bir bakıyor. Ve teşhisi koyuyor: - Güvenlik zafiyeti yoktur... Bu durumda suçlu terör saldırısında ölenler oluyor."

 

Can Yücel-Dündar Ayrımına Varamayan Köşe Yazarları

Can Yücel’in ve Can Dündar’ın kaleme aldığı metinler, dizeler, satırlar başkalarına mal edilir sanal ortamda sıklıkla. Bazen de, isimleri aynı soyadları farklı bu iki yazar birbiriyle karıştırılır.

Can dundar can yucel

Zaten bu memleketin insanının kafası Mevlana’ya atfedilen vezicelerden ve Can Yücel’e atfedilen şiirlerden bulanık.

Bu durumun bir örneği, Can Dündar’ın Milliyet Gazetesi’nde 10 Ocak 2006 günü yayınlanan “Her gün bayram” başlıklı yazısında görülüyor. Bayram odaklı söz konusu yazı şu şekilde:

Zamanla anlıyor insan: 3-4 güne sıkışmış bir tatilden öte bir şey bayram...
Hayata rasgele serpiştirilmiş ilahi ikramlar, kıymet bilen kullara her daim bayram yaşatır.
***
Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan... 
Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık...
Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "Çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...
Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.
***
Bir kitabı bitirmek, bir binayı bitirmek, bir okulu bitirmek, kâbuslu bir rüyayı, kodeste ağır cezayı bitirmek bayramdır.
Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle...
Vuslat da bayramdır öte yandan...
Endişe içinde beklediğinden mektup almak, telefonda ansızın sesini duymak, deli gibi burnunda tütenin boynuna sarılmak bayramdır.
En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır.
"Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır.
Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...
***
Yeni bir sözcük öğrenmek, bir tünelin sonuna gelmek, müzmin bir işin kapısını çarpıp uzun bir yola çıkıvermek bayramdır.
Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek, gereğinde haksızlığın üstüne yalın kılıç yürüyebilmek bayramdır.
Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır. 
Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk karne bayram...
Güne gülümseyerek başlamak bayramdır. 
"İyi ki yanımdasın" bayram, "Her şeyi sana borçluyum" bayram, "Hiç pişman değilim" bayram...
***
Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.
Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır. 
Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram...
***
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler. 
Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır. 
Her gününüz bayram olsun!

Can Dündar, kaleme aldığı yazının Can Yücel’e atfedilmesi karşısında Milliyet Gazetesi’nde 8 Kasım 2011 tarihinde yayınlanan “Deli” başlıklı yazısında şu satırlara yer vermişti:

Altı yıl kadar önce, 10 Ocak 2006’da bu sütunda yazdığım “Her gün Bayram” başlıklı yazı,
(http://www.candundar.com.tr/_v3/#!/arama/Hergün_bayram/#Did=2671) Önceki gün  Cumhuriyet’te Zeynep Oral’ın  köşesinde dün de  Aydınlık’ın 1. sayfasındaydı:
Üzerinde Can Yücel fotoğrafı, “Ne güzel söylemiş şair” başlığı ve altında Can Yücel imzasıyla...
İnsan, yazısının böyle bir ustanın şiiriyle karıştırılmasından onur duyuyor tabii... Ama İnternet’te bu karıştırma artık Can sıkıcı boyutlara vardı. Küçük bir araştırmayla düzeltilebilecek hata, Aydınlık’ta çeyrek sayfaya yayılınca düzeltmek ve orijinalini basmak farz oldu.
Adaşım Can Baba’ya saygılarla o eski bayram yazımı sunuyorum:

Zeynep Oral’ın yukarıda Can Dündar’ın bahsettiği hataya ilişkin yazı Cumhuriyet Gazetesi’nde “Yetmez Ama Bu Bayram İdare Ediverin…” başlığıyla 6 Kasım 2011 tarihinde yayınlanmıştı:

Mektubunda “Can ustanın dizeleriyle canımızı dinlendirelim, yahut diriltelim” dedikten sonra Can Yücel’in “Bayramdır” şiirini paylaşıyordu.
Bundan güzel bayram kutlaması olamaz. İşte o dizeler:
... Can Dündar'ın metni...

Zeynep Hanım’ın hatasını kabul ettiği 10 Kasım 2011 tarihli “Bayramlık” başlıklı yazıdaki ilgili kısım da şu şekilde:

Geçen pazar, bayramın birinci gününde bu köşede yayımlanan “Yetmez ama bu bayram idare ediverin…” başlıklı yazımda korkunç bir hata yaptım.

Tam yazımı bitirmek üzereyken bir yazar arkadaşımdan bir elektronik posta aldım. İçinde harika bir bayram kutlaması vardı ve Can Yücel’e ait olduğunu söylüyordu. O kadar hoşuma gitti ki, ben de tuttum yazımın sonunda onu sizlerle paylaştım.

Hiç araştırmadan paylaştım… Bir zahmet masa başından kalkıp kütüphanemde yer alan Can Yücel’in tüm kitaplarına bakmadan… Nasıl olur da ben bunu şimdiye dek okumadım diye kendimi sorgulamadan… Bu üslup, bu tarz, bu söyleyiş biçimi, bu sözcükler Can Yücel’in şiiriyle örtüşüyor mu diye düşünmeden… Bugüne dek Can Yücel’in şiirini tekrar tekrar okuduğum halde bunu hiç duymadımsa, hiç okumadımsa “acaba mı” demeden; “bir bilene sorsam mı” demeden…

O satırların Can Yücel’e değil de Can Dündar’a ait olduğunu, 2006 yılında yazdığı bir yazısı olduğunu öğrendiğimde… Elbet kendime çok kızdım, çok öfkelendim, çok üzüldüm ama bunlar, yaptığım yanlışı ortadan kaldırmıyordu. İlk iş Can Dündar’dan özür diledim.

Özür yaptığım yanlışı gidermez ama şimdi sizlerin huzurunda yeniden hem Can Dündar’dan, hem Can Yücel’den ve ailesinden, hem de siz okurlardan özür diliyorum. Bu konuda beni uyaran okurumBora Sarı’ya da teşekkürler…

Posta Gazetesi yazarlarından Erkut Can, 27 Eylül 2015 tarihli “Bayramlık…” başlıklı yazısında “Can Yücel’in bayramı” başlığıyla Can Dündar’ın metnini paylaşmış:

Can Yücel’in bayramı
Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan... Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık... Sızlamayan her organ, hele de burun deliği bayramdır. Bayramdır elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp, “çok şükür bugünü de gördük” diyebilmek... Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.

Ümit Aktan, Habertürk Gazetesi’nde 19 Temmuz 2015 tarihinde yayınlanan “Yaşamak bayramdır…” başlıklı yazısında, Can Yücel’in nesirini şiire çevirip Can Yücel’e atfetmiş:

Bu bayramı ‘nerde o eski bayramlar’ duygusuna yenilmeden Can Yücel’den kutlamak isterim.. İşte Yücel’in ‘Yaşamak Bayramdır’ adlı şiiri:

Vahdet Gazetesi yazarlarından İlhan Eranıl’ın, 19 Temmuz 2015 tarihli “Her gününüz bayram olsun!” başlıklı yazısından:

Can Yücel’e ait yukarıdaki şiir duygu ve düşüncelerime tercüman oldu ama yine de bana ait olanları da sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim.

Yeni Meram Gazetesi’nden Rıdvan Bülbül’ün 20 Temmuz 2015 tarihli “Nefes almak bayramdır mesela” başlıklı yazısından:

Bayram için çeşitli tanımlar vardır. Bunlardan çoğunu “eskimiş” olarak değerlendirenler de vardır ve belki de doğrudur. Ancak, bireysel kanım o ki, Can Yücel’in tanımlama içerikli şiiri her zaman tazeliğini koruyacak;
...Can Dündar'ın metni...

Nazlı Ilıcak ise Sabah Gazetesi’nde yayınlanan 8 Ağustos 2013 tarihli “Her gününüz bayram olsun” başlıklı yazısında iddialı bir giriş yapıp, birçoğumuzun bildiği “Can Yücel”e ait (!) şiiri okuyucularıyla paylaşma gafletine düşmüş:

Belki bir çoğunuzun bildiği Can Yücel'e ait güzel bir şiiri sizlerle paylaşmak istiyorum. Bayramı o kadar güzel anlatıyor ki:
... Can Dündar'ın metni...

Nazlı Ilıcak, 5 Temmuz 2016 günü Özgür Düşünce’de yayınlanan ‘Al vatandaşlığı ver oyu’ başlıklı köşe yazısında bu hatasını tekrarlamıştı.

Yalçın Bayer, Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Bayram” başlıklı 5 Kasım 2011 tarihli yazısında, Can Dündar’ın metnini Can Dündar’a ait gösterip, bir de üzerinden mesaj kaygısı gütmüş:

(Can Yücel’in yukarıdaki ‘bayram’la ilgili yazısını gönderen Nazan Moroğlu “Bunu okurlarınızla paylaşır mısınız?” dedi ve ekledi: “Can Yücel, 2011 yılında 29 Ekim törenlerinin Başbakanlık genelgesiyle iptal edildiğini görseydi, herhalde yukarıdaki yazısını “29 Ekim’leri Atatürk ilke ve devrimlerini anarak kutlayabilmek, bayramdır’ diye bitirirdi değil mi?”)

Mustafa Mutlu da Vatan Gazetesi’nde 6 Kasım 2011 günü yayınlanan “Nefes almak da bayramdır mesela” başlıklı yazısında aynı hataya düşmüş:

Bugün bayram... Değişen ne peki? Ya da dün neden bayram yapmadık, en azından hâlâ hayatta olduğumuz için? Derin konular bunlar ve üzerinde bugüne kadar çok düşünüldü, yazıldı çizildi... Ama hiçbiri Can Yücel’in aşağıdaki satırları kadar beni etkilemedi: Madem bugün bayram, o satırları sizinle paylaşmanın tam zamanıdır:
... Can Dündar'ın metni...

Ayşegül Domaniç Yelçe, Hürriyet Gazetesi’nde 6 Kasım 2011 günü yayınlanan “Her gününüz bayram olsun..!” başlıklı yazısında, Nazlı Hanım gibi hepimizin bu bayram yazısının Can Yücel’e ait olduğunu (!) bildiğimizi tekrar gözler önüne sermiş (!):

Umutlu ve coşkulu bir bayram yazısı yazamadım belki, bugün. Ama yazımı karamsarlık içinde sonlandırmak da istemiyorum. O yüzden, usta şair Can Yücel’in, çoğunuzun zaten bildiğinizi düşündüğüm, “Bayram” adlı şiiri ile koyuyorum son noktamı.

Melih Aşık 2010 yılında Milliyet Gazetesi’nde kaleme aldığı “Çok Yaşa Kıbrıs” başlıklı yazısında aynı hatayı yapıp, Can Dündar’a ait metni Can Yücel’e atfetmişti.

Berna Laçin, Vatan Gazetesi’nde 11 Eylül 2016 günü yayınlanan “Bayram gelir hoş gelir” başlıklı yazısında bu hataya düşenlerden olmuştu:

Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda

karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi,

nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.

Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram..

Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.

Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.

Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.

Her gününüz bayram olsun..!

Can Yücel

“Can Baba Edebiyatı Fakültesi” “Forward E-mail ile Genel Kültür” bölümü öğrencisi köşe yazarları sunar…

Bakalım gelecek bayramlarda aynı hataya hangi yazarlar düşecek…

Can Dundar her gun bayram yazisi

Melih Aşık ve Kemal Kılıçdaroğlu ile Devlet Bahçeli’nin Seçim Mağlubiyetleri

Melih Aşık, 7 Kasım 2015 günü Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan “CHP’nin Kurtuluşu” başlıklı köşe yazısında 1 Kasım genel seçimlerinin ardından Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’nin seçim mağlubiyeti sayılarına değinmiş; ancak, yanlış rakam vermiş:

"Kemal Kılıçdaroğlu geçtiğimiz pazar günü 10. seçim mağlubiyetini yaşadı, Devlet Bahçeli’ninki 15 mi oldu 20 mi, artık ipin ucunu kaçırdığımız için tam rakam veremiyoruz."

Kemal Kılıçdaroğlu 2010 Mayıs ayından bu yana CHP Genel Başkanı. Melih Aşık, CHP Genel Başkanı olarak katıldığı seçimleri kastediyorsa, 2011, 2015 Haziran ve 2015 Kasım Genel Seçimleri ile 2014 Yerel Seçimlerini saymak gerekir. Toplam 4 etti. Hadi üzerine 2014 Ağustos Cumhurbaşkanlığı Seçimini ekleyelim etti 5 seçim. (“Melih Aşık bahse konu iki liderin milletvekili olarak görev aldıkları süreyi mi kastediyor” sorusunun yanıtı -cümlenin devamında gelen istifa vurgusu nedeniyle- tabiki hayır. Kastediyorsa bile, 2002 ve 2007 genel seçimleri, 2004, 2009 yerel seçimlerini eklemek gerekiyor. Etti toplam 9).

Devlet Bahçeli ise 1997 yılı Temmuz ayından bu yana MHP Genel Başkanlık görevini üstleniyor.1999, 2002, 2007, 2011, 2015 Haziran ve Kasım olmak üzere 6 genel seçim ile 1999, 2004, 2009, 2014’de olmak üzere 4 yerel seçimde, yani toplam 10 seçimde mağlubiyet yaşadı. 2014 Ağustos Cumhurbaşkanlığı Seçimini ekleyelim üzerinde, eder toplam 11 seçim.

mhp chp secim maglubiyeti

Melih Aşık ve Diyanet Fetvaları

Melih Aşık, 22 Ağustos 2015 tarihinde Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan köşe yazısında, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir fetvasını hangi kaynaklara dayandırdığını sormuş:

***

Diyanet İşleri Başkanlığı’na soruluyor:
Evliliğin dini hükmü nedir?
CEVAP: Nikâh bir yönü ile medeni bir sözleşme, bir yönü ile de ibadet sayılır. Bir kimsenin cinsel isteklerinin baskın olması nedeniyle günaha girme ihtimali yüksek ise o kimsenin evlenmesi vaciptir. Günaha girmesi söz konusu olmayan kimselerin maddi durumu müsait olduğu takdirde evlenmesi sünnettir. Yaşlı veya cinsel gücü zayıf olanların evlenmesi mubah ise de evlenmemesi daha iyidir.”
Diyanet İşleri bu fetvaları hangi kaynaklara göre hazırlıyor?
O kaynakların İslam dünyasında geçerliği ve ağırlığı nedir?
Bilsek iyi olur.

***

Melih Bey, kendisine e-posta ile okurlarınca iletilen soruları doğrudan köşesine aktarmadan önce basit bir google araması yapsa, fetvaların dayanağını görür. Diyanetin evlilikle ilgili fetvası, ayet ve hadislere dayanmaktadır. Ki, çoğu diyanet fetvasında da ayet, hadis, icma ve kıyasa (edille-i şer’iye – şer’i deliller) dayanır.

Kaynaklar:

– Melih Aşık’ın ilgili yazısı: http://www.milliyet.com.tr/vitesi-ararken-/gundem/ydetay/2105864/default.htm

– Diyanetin ilgili fetvası: https://fetva.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/38799/evlenmenin-dini-hukmu-nedir-

 

Melih Aşık ve Aslı Çakır Alptekin’in madalyası

Melih Aşık, Milliyet Gazetesindeki 18.08.2015 tarihli “Anayasa Krizi” başlıklı köşe yazısında Aslı Çakır Alptekin’in madalyasının alınması hususuna değinmiş.

Melih Bey, “Londra olimpiyatlarında 1500 metrede birinci olan Aslı Çakır Alptekin’in altın madalyası Uluslararası Atletizm Federasyonu (IAAF) tarafından geri alındı.” demiş. Ancak, IAAF tarafından bir başvuru yapılmış olup, Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi (CAS) madalyaların alınmasını hükmetmiştir. IAAF’nin kendisi tarafından verilmeyen bir madalyayı da geri alması zaten abes bir durum olurdu.

Kaynaklar:
– Melih Aşık’ın bahse konu köşe yazısı: http://www.milliyet.com.tr/anayasa-krizi/gundem/ydetay/2103723/default.htm
– Aslı Çakır Alptekin’in madalyasının alınmasına ilişkin bir haber: http://www.ntv.com.tr/spor/asli-cakir-alptekinin-altin-madalyasi-geri-alindi