Etiket arşivi: Melih Altınok

Meramını Tek Kelimede Aktaramayan Köşe Yazarları

“Tek kelime ile ….” sık kullanılan bir kalıp aslında yazarlar için.

“Tek kelime ile” ifadesinden sonra yazarın tepkisini sadece 1 (yazı ile bir) kelimede özetlemesini beklersiniz.

Teoride böyle olsa da köşecilerin yazılarında, yani pratikte sürecin beklediğimiz şekilde işlemediği örnekler mevcut.

Bırakın tek kelimeyi, meramını tek kelimeyle diye başladığı cümlelerle aktaranlar var.

Örnekleri aktaralım:

Medyum Memiş‘in Güneş Gazetesi’nde 9 Nisan 2016 günü yayınlanan köşe yazısının başlığından:

 "Tek kelimeyle vatan hainleri" 

Cengiz Çandar‘ın Radikal’de 9 Mart 2016 günü yayınlanan “Ankara ile Brüksel arasında “jeopolitik-realpolitik tango”” başlıklı yazısından:

"O yön, AB’yi tek kelimeyle “felç etmiş”, her türlü “değeri”ni bir yana bırakıp, kendisini “varoluşsal sorunlar” karşısında görmeye başlamasına yol açmış olan, Suriye ağırlıklı mülteci akımının AB ülkelerine “geçiş yolu”."

Melih Altınok‘un Sabah Gazetesi’nde 17 Kasım 2015 günü yayınlanan “Zavallılık” başlıklı yazısından:

"Bir süre önce Fethullah Gülen'le yaptığı telefon görüşmesinin ses kayıtları basına yansıyan ve o konuşmada "Emirlerinize hazırım efendim" dediği iddia edilen Turgay Ciner ise yeni "emir almamış" olacak ki TV'leri ve gazetesi G-20'ye karşı nötr bir habercilikle yetindi. 

Tek kelimeyle utanç verici!"

Nigar Börek 18 Ocak 2015 günü Türkiye Haber Ajansı adlı internet sitesinde yayınlanan “Ermeni-Rus-Fars Birliği” başlıklı yazısında, aynı hatayı 3 kez yapabilme becerisini göstermiş:

"Tek kelimeyle yardıma muhtaç ahalinin kadın, çocuk, yaşlı demeden hepsinin başına olmazın belalar getirdiler." 

"Tek kelimeyle Osmanlı devletine kimin nefreti varsa onu Ermenilerin yardımlarıyla hayata geçirmişlerdir." 

"Tek kelimeyle yeryüzünde Ermenilerin yaptıkları vahşilikleri kimse yapamaz."

Tek cümleyle deseymiş keşke.

Ali Eyüboğlu‘nun, Milliyet Gazetesi’ndeki 11 Nisan 2015 tarihli “Survivor yarışmacılarının final hayalleri” başlıklı yazısında yer verdiği yarışmacıların tanımlamaları tek kelimeye sığmamış nedense.

Taylan Kara‘nın SoL Haber’de 23 Temmuz 2016 günü yayınlanan “Nuray Mert, Kadir Mısıroğlu’ndan ne kadar uzaktadır?” başlıklı yazısından:

"Tıp fakültelerinde embriyoloji okutup “ Leylek teorisini” okutmamak da Prof Dr Nuray Mert’in sözcükleriyle söylersek “Tek kelime ile son derece dayatmacı bir anlayış ve davranış."

Yalçın Doğan‘ın Hürriyet Gazetesi’nde 1 Haziran 2010 günü yayınlanan “31 Mayıs sendromu” başlıklı yazısından:

"Gazze’ye gönderilen insani yardım gemilerine İsrail’in saldırması, Türkiye dışında belki de ilk kez bu kadar güçlü biçimde AB ülkelerinde de kınanıyor. Bu tek kelimeyle, devlet eliyle korsanlık, devlet eliyle cinayet."

Yiğit Bulut‘un 15 Şubat 2010 tarihinde Habertürk Gazetesi’nde yayınlanan “Aydın Doğan’a şapka çıkarırım” başlıklı yazısından:

"Sevgili dostlar, başladığım gibi bitireyim; eğer Doğan "söz konusu" şirketleri, "bu fiyattan" İpek'e satmayı başarırsa, onu ikna eder ve "bu mala bu parayı alırsa", tek kelimeyle şunu söyleyebilirim; Helal olsun!"

Hadi Uluengin‘in Hürriyet Gazetesi’nde 17 Ocak 2007 tarihinde yayınlanan “Kelle Kültürü” başlıklı yazısından:

"İdam sırasında "kopan" başı "Allah'ın takdiri" "dans edilmemesini" "iftihar vesilesi" sayan bir "kültür" nasıl tanımlanabilir? Hemen ve tek kelimeyle söyleyeyim: 

"Kel-le kül-tü-rü"!"

Yine Hadi Uluengin‘in yine Hürriyet Gazetesi’ndeki 23 Kasım 2003 tarihli “Bugün daha güçlüyüz” başlıklı yazısından:

"Türkiye 1928'den beri, tek kelimeyle, Kilise'yle Devlet'in en az Fransa'daki oranda ayrışmış olduğu laik bir devlettir."

Toktamış Ateş‘in Timetürk’te 10 Haziran 2010 günü yayınlanan “Ayrıntıda kaybolmak” başlıklı yazısından:

"Rahmetli Adnan Menderes'in bence çok haksız, anlamsız ve hatta alçakça idamının sonrasında; yıllarca ve yıllarca en ufak bir sesi çıkmayanların, en ufak bir tepki koymayanların; aradan yaklaşık 50 yıl geçtikten sonra birdenbire Menderes'in idamının üzerinden prim yapmaya çalışmaları tek kelimeyle utanç verici."

 

* İşbu metinde Sn. Burçin Aydoğan’ın “doğrulama” örneklerine yer verdiği internet sitesindeki ihtisaptan faydalanılmıştır.

Melih Altınok ve Lozan-12 Ada İlişkisi

Melih Altınok, Sabah Gazetesi’nde 1 Ekim 2016 günü yayınlanan “Cumhurbaşkanı emperyalistlere vuruyor ses Kılıçdaroğlu’ndan geliyor” başlıklı köşe yazısında 12 adanın Lozan’da kaybedildiğini iddia etmiş:

"Yani Erdoğan'ın hedefinde, Lozan'da ne yazık ki kayda değer bir başarı gösteremeyen heyetten ziyade, bir koyup 12 ada alan kolonyalistler ve onların bugünkü temsilcisi küresel muktedirler var."

Bekir Hazar ve Lozan’da Kaybettiklerimiz” başlıklı yazımızda Lozan Antlaşması ile kaybedilen Ege adaları mevzuuna açıklık getirmeye çalışmıştık.

Melih Altınok’un iddia ettiğinin aksine, 12 ada Lozan Antlaşması’nda ele alınmamıştı. 12 Ada, 1911 yılında İtalya’ya bırakılmıştı. Bu adalar daha sonra 10 Şubat 1947 Paris İtalyan Barış Antlaşması ile gayri askerî statüde olmaları kaydıyla Yunanistan’a bırakılmıştı. Y

İlaveten, “12 Ada”nın isimlendirmesine bakınca 12 adet adanın kastedildiğini anlamak yanlış. 12 ada ifadesi, 12 Ada Bölgesinin yönetimini sağlayan “12’li ihtiyar heyeti” şeklindeki yönetim biçiminden kaynaklanmaktadır. Aslında o bölgede 12 değil 20’den fazla ada bulunmaktadır.

İntihaller ve Köşe Yazarları

Köşe yazılarında intihal yapan yazarlar sadece Deniz Gökçe, Yılmaz Özdil ve İsmet Berkan‘la sınırlı değil elbette. Daha nice örnekler mevcut. Tespit edilenleri burada aktaralım.

İsmet Berkan, Hürriyet Gazetesi’nde 31 Aralık 2015 günü yayınlanan “Bir 20 milyar kilometreyi daha devirdik” başlıklı yazısında Scientific American dergisinde yer alan bir makaleyi kaynak göstermeden Türkçeye çevirip kısaltarak okuyucularına yutturmuştu (Bkz ilgili yazımız).

Yılmaz Özdil ise  Sözcü Gazetesi’nde 17 Mayıs 2016 günü yayınlanan “Hulusi Bey” başlıklı yazısının içeriğinin büyük bir kısmını, “Balyoz Davası’ndan baba-kız hikayeleri”ni aktaranVatan Gazetesi’nden Burak Bilge’nin 15 Haziran 2013 tarihinde kaleme aldığı “Cezaevine hüzünlü bir düğün” başlıklı haberden, hiçbir atıf yapmaksızın, kaynak göstermeksizin derlemişti (Bkz ilgili yazımız).

Deniz Gökçe de, Akşam Gazetesi’nde 13 Eylül 2016 tarihinde yayınlanan “Ülkelerin en zor işi istatistikçi olmak” başlıklı yazısında 3 Eylül 2016 tarihinde The Economist adlı dergide yayınlanan “Called to account” başlıklı yazıdan intihal yapmıştı (Bkz ilgili yazımız)

Ayşe Hür, Emre Aköz’ün 24 Mayıs 2015 Mayıs günü Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Mevlana ve Şems” başlıklı köşe yazısının, 17 Mayıs 2015 günü Radikal Gazetesi’nde yayınlanan “Şems’le Mevlana, Atatürk’le Mevlevilik ve Bektaşilik” başlıklı yazısından kısaltılarak kaynak verilmeden kullanıldığını iddia etmiş ve eklemişti:

"Emre Aköz benim geçen haftaki 'Şems'le Mevlana....' yazımı kısaltıp sayfasına koymuş. Ne ala. Emre Aköz taşıma suyla değirmen döndürenlerden. Bunlar, Allah diye ödüllendirici/cezalandırıcı yüce bir gücün olduğunu düşünseler bu kadar cesur olabilirler miydi?"

Melih Altınok’un Taraf Gazetesi’nde 29 Temmuz 2011 günü yayınlanan “İklim Değişti Şehre Kemal Burkay Geliyor” başlıklı yazısında Murat Toklucu’nun Chronicle Dergisinin 2009 yılında yayınlanan 14. sayısında yer alan “PKK’dan önce özgürlük yolu vardı” başlıklı yazısıyla büyük benzerlikler taşıdığı tespit edilmişti.

Melih Altınok bu iddiaya ilişkin aşağıda yer alan yanıtında “haber metinlerinde kaynak verilmez” diyerek kaynak sunmadan alıntı yaptığını itiraf etmişti (kendisi köşe yazısı yazdığının farkında değil galiba. Ya da kendini muhabir sanıyor). Yani, Melih Altınok köşe yazılarında kendini kaynak sunmakla mükellef görmeyip bir de zeytinyağı gibi üste çıkmıştı.

"İnternet sitesinizde “taraf yazarı intihal mi yaptı” manşetiyle duyurduğunuz haberi okuyunca kanım dondu. Manipülasyonun, iftiranın, düşmanlığın bu kadarına pes! Manşetinize konu olan ve beni intihal gibi ağır bir suçla itham ettiğiniz haber, Kemal Burkay’ın hayat hikayesidir. 

Haberde konu olan kişinin doğum tarihi, eğitim durumu v.s gibi somut bilgiler de internetten, köşe yazılarından, Deng yayınlarından çıkan dergi ve kitaplardan, kısacası çok çeşitli kaynaklardan alınmıştır. Evet, 7000 vuruşluk yazının 300 vuruşluk yerini gösterip intihal yaptığımı söylediğiniz söz konusu makaleyi de internette okuyup haberimde yer verdiğim bazı konuları oradan “öğrendiğim de” doğrudur. 

Tam sayfalık bir haberde daha önceki yazılarımda defalarca dile getirdiğim; -PSK’nın kurucuları, kuruluş tarihi, -PKK’nın şiddeti fetişleştirmesi, kendilerine eskiden “apocu” denmesi, -Burkay’ın özgürlük yolunun şiddeti reddetmesi, (PSK’nın parti tüzüğü ve programında da yer alan hedefleri içeren bu cümle tırnak içindedir) Burkay ile Öcalan arasındaki siyasi mücadele, -Türkiye KDP’sinin, Barzani’nin KDP’sinden etkilnediği gibi, her kaynakta defalarca tekrar edilen klişe niteliğindeki bilgiler sizin için çok orjinal olabilir. 

Ancak üzülerek bildirim ki, politkiya yakından takip eden lise çağındaki bir genç için bile bu bilgiler klişenin ötesine geçmez. Bu bilgileri çaldığımı iddia etmeniz nasıl bir kinin tezahürüdür gerçekten merak ediyorum? Kaldı ki, özgün fikri mi alıntıladım da kaynak göstermedim. Hayır herkes tarafından bilinen ve patenti herhangi bir kimsede olmayan bilgileri haberde kullandım. 

Her hangi bir haber metninde Mustafa Kemal hakkında biyografik bilgilere yer verdiğinizde ya da tek parti döneminin otoriter olduğunu söylediğinizde de, bu bilgilere yazılarında yer vermiş binlerce yazardan intihal yapmış mı oluyoruz? Kaldı ki, haber metinlerinde kaynakça kullanılır mı? Gazeteciliğin “duayenleri” bu basit bilgiden bihaber mi? 

Buyurun, size bir atacak bir çamur daha vereyim sevgili meslektaşlarım ”Taraf yazarı Burkay’ın doğum tarihini ve doğum yerini, Anılar- Belgeler Cilt 1’den intihal mi yaptı" diye provakatif şekilde bir manşet de atabilirsiniz. Çünkü o bilgileri de adını andığım kitaptan aldım. Hatta metni yazarken bana sözlü bilgi aktaran HAK-PAR yöneticilerinin adına da yer vermedim haber metninde. Bu intihali de atlamayın derim. Gerçekten inanılır gibi değil. Tavrınızın, manipülasyonunuzun bir mantığı olmadığını biliyorum. Ancak herkesin takdir ettiği habercilik başarılarımızı görmezden gelmekte müthiş bir performans sergileyen sitenizin, Taraf’la ve şahsım üzerinden liberal sol yazarlarla kişisel husumetlerine alet olmasını, görüşümün alınmasına dahi gerek görülmeden bu ağır ithamlarda bulunmasını esefle kınıyorum. Bu çamur atma operasyonu elbetteki ilk değil. Hangi birini sayalım. CNN’de katıldığım bir televizyon programında “Başıma taş düşse siyasal iktidar sorumludur, başbakan sorumludur” şeklindeki kayıtlarına rahatça ulaşılabilecek sözlerimin bile “Altınok başınıza taş düşse başbakandan bileceksiniz dedi” diye çarpıtıldığı bir ortamda ne desek boş. 

Genel olarak bu tür iftiraları ciddiye almıyorum. Yanıt bile vermeyi gereksiz sayıyorum. Ancak haberiniz pek çok site tarafından alıntılanıyor, konudan habersiz pek çok kişin kafasını bulandırıyor. Elbette bu yanıtımız da bir işe yaramayacak. Neyse siz amacınıza ulaştınız. Daha fazla söze hacet yok. Hoş, belki bu kadarı bile gereksizdi ya."

Selman Emre, Milat Gazetesi’nde 9 Kasım 2014 günü yayınlanan “Amerika ve Esed omuz omuza” başlıklı yazısının 3 gün sonrasında 12 Kasım 2014 günü Hasan Karakaya tarafından Yeni Akit Gazetesi’nde yayınlanan “IŞİD gider, Horasan gelir… Amerika’da oyun ve örgüt bitmez!” başlıklı yazısında kopyalandığını (18 Kasım 2014 günü yayınlanan “Hasan Karakaya’ya Yakışmadı” başlıklı yazısında) ortaya koymuştu:



Tam bir hafta önce, takvimler 9 Kasım 2014’ü gösterirken bu köşede “Amerika ve Esed omuz omuza” başlıklı bir yazı yazdım.

Yazıda Amerika’nın artık Beşşar Esed’le Suriyeli muhaliflere karşı ortak hareket ettiğini detaylı bir şekilde anlattım.

Söz konusu yazımın gazetede çıkmasından 3 gün sonra ilginç bir mesaj geldi.

Mesajı atan kişi yakın bir arkadaşımdı ve Akit Gazetesi’nden Hasan Karakaya’nın benim yazdığım yazıyı ufak rötuşlarla kendi köşesinde aynen yayınladığını söylüyordu.

En başta arkadaşın şaka yaptığını düşündüm. Sonuçta Hasan Karakaya yılların gazetecisiydi. Akit’in Genel Yayın Koordinatörü olarak görev yapıyordu. Bunun yanında devlet ona akil adamlık payesi vermişti. Ayrıca Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın özel uçaklarında kendine yer bulabilen sayılı gazetecilerden biriydi.

Hemen internetten Karakaya’nın 12 Kasım 2014 tarihli köşesine baktım. Yazısının başlığı “IŞİD gider, Horasan gelir… Amerika’da oyun ve örgüt bitmez” şeklindeydi. Bu başlık, benim yazımın içeriğiyle uyuşuyordu.

Sonra her satırını dikkatlice okumaya başladım. Bir de ne göreyim? Arkadaşın söylediği doğruymuş.

Hasan Karakaya benim “Amerika ve Esed omuz omuza” başlıklı yazımı, tam sayfa olarak yazdığı köşesinin merkezine yerleştirmiş.

Birkaç cümle hariç paragraflarımın sırasını bile bozmadan, bazı yerlerde direk benim ifadelerimi kullanarak, bazı yerlerde ifadelerimdeki birkaç kelimeyi değiştirerek ya da eklemeler yaparak paylaşmış.

Paylaşmış dediğime bakmayın tabi.

Karakaya yazısının ana omurgasını oluşturan bana ait bölümleri kendi düşünceleriymiş gibi okurlara sunmuş.

Yazıdan birkaç örnek vermek istiyorum.

Mesela aşağıdaki bölümde birkaç kelime eklemiş ve sadece fiili değiştirmiş:

- Selman Emre: IŞİD’i bahane eden Amerika Halep ve İdlib’te Esed’e karşı savaşan muhalif grupları vuruyor.

- Hasan Karakaya: IŞİD’i bahane eden Amerika; Halep ve İdlib şehirlerinde “Esad’a karşı savaşan muhalif grupları” bombalamakla meşgul. 

Şurada ise benim cümlemi tamamen alırken, “bu hafta” dediğim yeri “geçtiğimiz günlerde”şeklinde rötuşlamış:

- Selman Emre: Çok fazla geriye gitmeye gerek yok. Sadece bu hafta Amerika’nın Suriye’de yaptığı hava saldırılarına bakmak bile yeterli.

- Hasan Karakaya: Çok fazla geriye gitmeye gerek yok. Sadece geçtiğimiz günlerde Amerika’nın Suriye’de yaptığı hava saldırılarına bakmak bile yeterli. 

Yazının ana kurgusu komple bana aitken Hasan Karakaya ufak kelime oyunları oynamayı da ihmal etmemiş.

Örneğin eski bir terörle mücadele uzmanı olan Andrew C. McCarthy’den alıntı yaptığım bölümde şöyle yazmış:

- Selman Emre: Horasan’ın hayali bir örgüt olduğunu düşünen çok sayıda kişi var. Bunlardan biri de eski terörle mücadele savcılarından Adrew C. McCarthy. McCarthy geçen ay şunları yazdı…

- Hasan Karakaya: Oysa; tıpkı benim gibi, Horasan’ın “hayali bir örgüt” olduğunu düşünen çok sayıda insan var. Bunlardan biri de eski terörle mücadele savcılarından Adrew C. McCarthy. McCarthy geçen ay şunları yazdı… 

Yukarıda verdiğim 3 parça sadece örnek. Her iki metni baştan sona okursanız durumun vahametini net bir şekilde görebilirsiniz.

Unutmadan şunu da söyleyeyim. Yazıyı sadece internette okumadım. O gün gidip bir tane de Akit gazetesi aldım. Hem internet hem de gazeteye basılan yazılarda fark yok.

Açık konuşmak gerekirse yaptığı bu hareketi Hasan Karakaya’ya yakıştıramadım.

Bir kişinin fikirlerinden etkilenmek kadar doğal bir şey olamaz. Ancak gidip de o kişinin yazısını komple alıp, yazarın ismini vermeden, ufak rötüşlarla sanki kendine aitmiş gibi sunmanın da tasvip edilecek bir yanı yok.

Şark kurnazlığı yapayım derken sonunda böyle yakayı ele vermek var.

İktisadiyat.com adlı internet sitesinde Can Madenci, Atilla Yayla’nın Zaman Gazetesi’nin Yorum sayfasında 16 Aralık 2011 günü yayınlanan “Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliği” başlıklı yazısında Yayla’nın Cato Journal isimli akademik dergide yayınlanan bir çalışmayı cümle cümle tercüme ederek kaynak göstermeden yazısında kendine aitmiş gibi kullandığını gözler önüne sermişti:

Madenci’nin “Atilla Yayla ve Kes Yapıştır” başlıklı yazısı şu şekildeydi:

Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz ay gazetedeki köşesinde Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliğibaşlıklı bir yazı yayınlamış ve yazısının ilk paragrafında Rus düşünür Nikolai Berdyaev’den bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre Berdyaev 1990 yılında bir kitap çıkarmış ve kitabında Rus halkı ve Rus aydınlarının “hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık” arayışına yatkın olduğunu yazmış. Yayla daha sonra Tolstoy’un bir hikâyesinden bahsederek bunları bir şekilde Marksizm ile ilişkilendirmiş.

Yayla’nın yazısını okuyunca biraz şaşırdım. Zira Berdyaev’in ismini daha evvel duymamıştım ve Yayla gibi sosyalizmden, Marksizmden ve Sovyet Rusya’dan hiç hazzetmeyen birinin Berdyaev ve Tolstoy gibi Rus yazarlardan bahsetmesi, hatta Berdyaev’den haberdar olması garibime gitmişti. Yayla’nın Rus yazarlar hakkında bu kadar bilgi sahibi olduğunu bilmiyordum. Üstelik Yayla yazısında daha da ileri giderek Shakespeare, Thomas More ve Campanella’nın isimlerini de anıyor, bu yazarların bazı fikirlerinden bahsediyordu. Yayla’nın bu yazarları aralarında bağlantı kuracak derecede okuduğunu bilmiyordum.

Ancak asıl şaşkınlığı Berdyaev’in kim olduğunu öğrenmek için İngilizce Wikipedia’ya baktığımda yaşadım. Çünkü Berdyaev 1948 yılında ölmüştü! Oysa Atilla Yayla Berdyaev’in 1990’da kitap yazdığını söylüyordu. Ama garip bir şekilde, Yayla yazısında bu kitabın ismini vermiyordu. Böyle olunca işin aslını öğrenmek için internette biraz dolandım. Maalesef karşıma çıkanlar bir hayli canımı sıktı, çünkü Yayla’nın yazdıkları kendisine ait değildi ve başka bir yerden alınmıştı. Geçen sene bu zamanlardaburada yayınladığım bir yazıda, Yayla’nın The Economist dergisindeki bir yazıdan kaynak göstermeden parçalar alarak Zaman gazetesindeki bir yazısında kullandığını yazmıştım. Ama bu defa durum biraz daha ağırdı.

Yayla’nın yazısının neredeyse ilk altı paragrafı Cato Journal adlı akademik bir dergide yayınlanan bir yazıdan âdeta cümle cümle tercüme edilerek yazılmıştı. Orijinal yazıdan Tolstoy’la ilgili yerleri alırken Yayla tek bir paragraf dahi atlamamış, sadece bazı ufak tercüme değişiklikleri yapmıştı. Yazısının son paragrafının yarısı da aynı dergide yayınlanan bir başka makaleden “kısmen” tercüme edilerek yazılmıştı. Cato Journal merkezi Washington’da bulunan ve liberal bir düşünce kuruluşu olan Cato Enstitüsü’nün üç ayda bir yayınladığı ve hakemli dergi denilen türden bir dergi.

Yayla yazısında bu derginin 1991 yılında yayınlanan bir sayısını (volume 11, number 2, fall 1991) kullanmış. Bu sayının içeriği şurada bulunabilir. Yayla’nın yazısının ilk altı paragrafı Otto Latsis’in“Obstacles in the Pursuit of Happiness” (ss. 259-268) adlı yazısından alınmış. Daha az kullandığı diğer yazı da Charles Murray’nin “The Pursuit of Happiness Under Socialism and Capitalism” (ss. 239-258) başlıklı makalesi. Bu iki yazı tek dosya hâlinde şuradan indirilebilir. Ne yazık ki Atilla Yayla Zaman gazetesindeki yazısında bu iki yazıya hiçbir şekilde atıfta bulunmuyor ve bu nedenle yazılanların kendisine ait olduğu izlenimini yaratıyor.

Aşağıda Yayla’nın Türkçeye çevirerek kendi yazısında kullandığı yerleri (tespit edebildiğim kadarıyla) gösterdim. İngilizce alıntıların sonunda bunların alındığı yerlerin sayfa numaralarını köşeli parantezler içinde verdim. 1 ve 2 numaraları alıntılar Latsis’in yazısından, 3 ve 4 numaralı alıntılar da Murray’nin makalesinden yapılmış. Verdiğim linklere girerek yazılara bakabilir, alıntıları cümle cümle karşılaştırabilir ve kendi kararınızı verebilirsiniz.

(1)

Yukarıda Yayla’nın Berdyaev’in 1990 yılında kitap yazdığını söylediğinden bahsetmiştim. Yayla’nın böyle düşünmesinin nedeni, Otto Latsis’in yazısında Berdyaev’in Rusça aslı 1937’de yayınlanan ve tercüme ismi The Source and Meaning of Russian Communism olan kitabının 1990 baskısını kullanmış olması. (Berdyaev’in kitabının bir diğer tercümesi de The Origin of Russian Communism adıyla 1955’te yayınlanmış.) Tabii Yayla Berdyaev’in kim olduğunu kontrol etmediği için onun hâlâ hayatta olan bir Rus yazar olduğunu ve 1990 yılında kitap yazdığını zannetmiş.

Rus düşünür Nikolai Berdyaev, 1990’da yazdığı bir kitapta “Rus halkı ve Rus aydınları hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık arayışına yatkındır.” dedi. Milyonlarca Rus, on yıllar boyunca, sosyalizmin böyle bir krallık olduğuna inandı.

——–

As the Russian philosopher Nikolai Berdyaev (1990, p. 9) pointed out, the Russian people and the Russian intelligentsia are prone to the quest for a kingdom built upon truth. Entire generations, for the most part, believed that socialism was such a kingdom. [s. 259]

(2)

Yayla’nın en uzun alıntı yaptığı yer de aşağıdaki şekilde. Yayla alıntı yaparken bazı ufak değişiklikler yapmış, ama aldığı yerin içeriğini korumuş. Kendisinin kullanmadığı İngilizce cümleyi parantez içinde gösterdim:

19. yüzyıl edebiyatçısı Leo Tolstoy, “Bir Tavuk Yumurtası Kadar Büyük Bir Tohum (Grain)” adlı eserinde insanların tabiatla uyumlu, ahlaken ve fiziksel olarak sağlıklı, uzun ve mutlu bir şekilde yaşamasını garanti edeceğine inandığı âdil bir ortamı hikâye eder. Bu âdil ortamın oluşması için paranın, ticaretin ve mülkiyetin olmaması gerektiğini söyler. Hikâyede yaşlı bir köylü Çar’a şöyle seslenir:

“Benim zamanımda hiç kimse ekmek satma ve alma gibi bir günahı düşünemezdi bile. Paraya gelince, hiç kimse böyle bir şeyi bilmezdi: Herkesin kendi yeterli ekmeği vardı… Benim tarlam Tanrı’nın toprağıydı. Nereyi sabanla sürersen, tarla orasıydı. Toprak o zaman özgürdü (serbestti). Hiç kimse bir toprak parçasının kendisinin olduğunu söyleyemezdi; yalnızca senin emeğin senindi.”

Tolstoy bu “adil” ortamdan ve yüksek ahlâkî pozisyondan düşüşü de aşağıdaki gibi ifade eder:

“Bunların hepsi insanların artık emekleriyle yaşamaması yüzünden oldu; insanlar gözlerini başka insanların sahip oldukları şeylere diktiler. Bu eski zamanlardaki yaşayış biçimleri değildi; eski zamanlarda insanlar Tanrı’ya saygı duyarak (godly) yaşardılar. Kendilerinin olan şeylere sahiptiler ve başkalarının olan şeylere imrenmediler.”

Tolstoy tarihten haberdardı; tasvir ettiği bu “güzel” geçmişin asla yaşanmamış olduğunu biliyordu. Tolstoy’u bunları yazmaya tahrik ve teşvik eden, tomurcuklar hâlindeki kapitalist gelişmenin Rus köylüsünün hayatına tesirleriydi ve yazar geçmişe atıfla bir gelecek düşlemekteydi. Günün popüler kültüründe eşit adalet, eşit iş bölümü, eşyaların eşit paylaşımı, paranın ve mülkiyetin olmaması gibi özlemler-talepler-vaatler Marksizm’e atfedilir; ama Marksistler bu fikirlerin mucidi değildir. Keza, bu fikirler, kapitalizme reaksiyon olarak da doğmamıştır. Meselâ, “paranın kötülüğü” fikri Shakespeare’de de vardır. “Adil” ve rasyonel bir dünya tasavvuru Thomas More ve Campanella’nın eserlerinde de görülür.

 ——–

One key story by Tolstoy is a tale called “A Grain as Big as a Chicken Egg.” It expresses the dream of a just life that ensures human harmony with nature, moral and physical health, and longevity. What are the secrets of this happiness? Absence of money, trade, and property. The old peasant says to the Tsar:

“In my time, no one could even think of such a sin as selling or buying bread. As for money, no one even knew of such a thing: everyone had enough bread of his own… . My field was God’s land. Wherever you ploughed, that’s where the field was. The land was free then. No one could call a piece of land his own; only your labor was yours.”

This is how Tolstoy’s hero explains the fall of the high morality of old:

“All of this happened because people no longer lived by their labor; they began to set their eyes on what other people had. That’s not how they lived in the old times; in the old times people lived in a godly way: they had what was theirs, and did not covet what was someone else’s.”

(The other tales and stories preach reasonable self-restraint, limited consumption, and modest wants.) Tolstoy had studied history in depth; he knew very well that the beautiful past he was describing had never existed. The tales convey the dream of a just life that is typical of the patriarchal peasantry, which was bewildered and frightened at the turn of the century by the onslaught of capitalist ways on the communal traditions of the Russian village.

The dream of a world of equal justice, equal division of labor and goods—a world where no one has too much or too little—is surely a universal human dream. These ideas were certainly not originated by Marxists. The idea that “money is the root of all evil” can be found not only in Tolstoy but also in Shakespeare. And projects for a just, rational world order were developed centuries ago by Sir Thomas More and Campanella. [ss. 260-261]

(3)

Aşağıdaki kısım Yayla’nın sonuç paragrafının bir bölümünü oluşturuyor ve nispeten serbestçe tercüme edilmiş:

Sınırlı devlet sistemini benimsemenin gerekçesi, ona eşlik eden özel mülkiyet ve piyasa ekonomisinin ekonomik üretimi artırması değildir. Farklı hakikatlere ve farklı mutluluk anlayışına sahip vatandaşları barışçıl ve ahenkli şekilde bir arada tutabilmesi ve onlara kendi yollarında ilerleme imkânı-fırsatı vermesidir.

——–

The ultimate reason to adopt a system of limited government that protects a free market and privateproperty is not to increase economic production. The ultimate reason is that such a system better enables its citizens to live together harmoniously and to fulfill their potential as human beings – in short, to pursue happiness. [s. 240]

(4)

Aşağıdaki diğer kısım da Yayla’nın sonuç paragrafının son kısmını oluşturuyor. Bu bölüm orijinal yazıdan diğerlerine kıyasla daha esnek bir şekilde alınarak kullanılmış, ancak “sınırlı devlet” vurgusuna dikkat edin. Yayla İngilizce makaledeki Jefferson alıntısını doğrudan kullanmış, ama Jefferson’ın dediklerini hangi kitaptan aldığını yazmamış. Oysa makalede parantez içinde kaynak gösteriliyor.

Sınırlı devlet, Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi’nin yazarı ve 3. ABD Başkanı Thomas Jefferson’ın 1801’deki göreve başlama nutkunda tanımladığı üzere, “İnsanları birbirine zarar vermekten alıkoyan, böyle yapmadıkları sürece onları kendi gayretlerini ve iyiliklerini düzenlemede (regüle etmede) serbest bırakacak olan akıllı ve sade devlet”tir.

——–

Specifically, I am presenting a case for “limited government,” the kind of state that is sometimes called “Jeffersonian,” after Thomas Jefferson, author of the Declaration of Independence and third president of the United States. This is how he described what he called “the sum of good government” in his inaugural speech as he assumed the office of president in 1801: “A wise and frugal government, which shall restrain men from injuring one another, which shall leave them otherwise free to regulate their own pursuits of industry and improvement” (Peterson 1975, p. 293). [s. 249]

* * *

Böyle baktığınız vakit, Atilla Yayla’nın Zaman gazetesindeki yazısının yarısının Cato Journal dergisinden alındığını görüyorsunuz. Ne yazık ki, Yayla yazısının hiçbir yerinde bu dergiden alıp kullandığı yerler için kaynak göstermiyor. Yayla’nın yazısında ne derginin, ne makalelerin, ne de bu makalelerin yazarlarının ismi geçiyor. Bu nedenle yazımın başlığında “kes-yapıştır” ifadesini kullandım. Bu size belki sert bir ifade gibi gelebilir, hatta yukarıda yazdıklarıma da katılmayabilirsiniz, ama ben gördüklerimi (istemeye istemeye) başka türlü değerlendiremiyorum.

Yayla’nın yazısını okuyan ve bu konuları yeteri kadar bilmeyen bir üniversite öğrencisi düşünün. Bu öğrenci yazıyı okuduğunda Yayla’nın Berdyaev, Tolstoy, Shakespeare, Thomas More ve Campanella’yı gerçekten okuduğunu ve bu yazıyı onların fikirlerini karşılaştırarak yazdığını düşünecektir. Böyle yapmakla da maalesef yanlış bir izlenime kapılacaktır. Oysa Yayla zaman zaman kendisinin bir fikir adamı ve akademisyen olduğunu ifade ediyor. Ama başkalarının yazdıklarını böyle almakla nasıl fikir adamı ve akademisyen olunabilir?

Yazının başına koyduğum resim 2007 yılında Atilla Yayla’yı Stockholm’de bulunan The Stockholm Network adlı liberal bir düşünce kuruluşundan yılın adamı ödülünü alırken gösteriyor. Bir resme bakıyorum, bir de Yayla’nın yazısına ve sıkılarak sormadan edemiyorum: Başkasının emeğinin ürünü olan yazılardan hiç kaynak göstermeden parçalar alarak ve üzerine kendi ismini koyarak bunları yayınlamak, zamanında üniversite hocalığı yapmış bir profesöre ve şu anda bir meslek yüksek okulunda hoca olan birine yakışıyor mu?

İlaveten, Atilla Yayla’nın bahse konu yazısında 1990 yılında kitap yazdığını söylediği Berdyaev ise 1948 yılında hayatını kaybetmişti.

Louis Fishman ise, internet günlüğünde 11 Aralık 2014 günü yayınladığı “Gezi and Ferguson: A Reply to Ceren Kenar” başlıklı yazısında Ceren Kenar’ın Türkiye Gazetesi’nde 2 Aralık 2014 günü yayınlanan “Ferguson ve Gezi” başlıklı yazısının büyük bir kısmını Wikipedia’daki ‘2014 Ferguson olayları‘ sayfasından ‘alıntıladığını‘, hatta anlatım sırası ve verilen ayrıntıların içeriği itibarıyla ‘intihal yaptığını’, intihal kararını okuyucuya bıraksa da, ‘Bunu bir öğrencim yazsaydı intihal soruşturması açtırırdım‘ diye yazıp, Kenar’ın bazı yerleri kasıtlı olarak alıntılamadığını belirtmişti.

Fishman’ın yazısından ilgili bölümler şu şekildeydi:

Following the non-indictment of the officer who killed Michael Brown, a new round of protests broke out, which once again was seized by the Turkey's pro-government press. One Turkish writer, Ceren Kenar, who writes for the staunchly pro-government paper, Türkiye, published an article entitled "Ferguson and Gezi..."(December 2, 2014). This caught my attention days later, especially since Kenar, despite her often apologetic stance to the Turkish government, does try to maintain a safe distance from the usual propaganda machine.

It is important to state that Kenar's article was published a day before New York state's non-indictment of Eric Garner, who was filmed suffocating in the hands of the NYPD, left to die on the street. However, it seems that this non-indicment would only strengthen her main argument: that Turkey, and Erdogan, are being held to a higher standard than the United States and Obama. She reaches this conclusion after a long detailed description of the Ferguson events from its first days until the non-indicment, which is strikingly similar (in order and detail) to the Wikipedia entry, entitled "2014 Ferguson Events." 

I will let the the reader decide whether or not Kenar essentially plagiarized most of her article from Wikipedia (if this had been a student paper, I would have pursued a plagiarism case); but if she did plagiarize, she did so selectively, omitting parts that would debunk her main argument. For example, while she highlights voices critical of the United States, such as the French Justice Minister and UN Secretary-General Ban Ki-Moon, she omits the numerous references to President Obama's rather conciliatory stance towards Ferguson. This is misleading since Erdogan was the sole source of the Gezi Park uprising and greatly shaped the reactions and perceptions. 

....

5. Should a journalist really be writing about a situation that s/he knows nothing more (or contributes nothing more) than what is available in a Wikipedia article?

Fishman’ın bu iddiaları karşısında ise Ceren Kenar, Türkiye Gazetesi’nde 15 Aralık 2014 günü yayınlanan “Petrol fiyatlarındaki düşüşün Türkiye’ye olası etkileri” başlıklı yazısında, intihal yaptığı iddia edilen yazısında Wikipedia’dan faydalandığını itiraf etmişti:

Louis Fishman, Gezi vs Ferguson başlıklı makalem (http://www.turkiyegazetesi.com.tr/ceren-kenar/583587.aspx) konusunda bir yazı kaleme almış (http://louisfishman.blogspot.com.tr/2014/12/gezi-and-ferguson-reply-to-ceren-kenar.html). Maddi hataları barındıran ve yazımdan anlamı değiştirecek seçicilikte alıntılar yapan bu makalenin içeriğine cevap vermeyi anlamsız buluyorum. Zira Fishman'ın bir öğrencisini azarlar üslupta yazdığı bu makalede kullandığı yaftalayıcı ve aşağılayıcı üslup ile muhatap olarak alınmayı hak etmediğini düşünüyorum. Bununla beraber daha sonrasında twitter üzerinden tacize varan, bir akademisyenden çok, bir ergen aktiviste yakışan tavırlarını da bir cevapla ödüllendirmek niyetinde değilim. Fakat makalesindeki intihal iddiası konusunda bir açıklama yapmam lazım. İntihalin, TDK'ya göre tanımı: "Bir kişinin eserinde başka kişilerin ifade, buluş veya düşüncelerini kaynak göstermeksizin kendisine aitmiş gibi kullanması." İntihal konusunda bir referans kaynağı olan Harvard Guide to Using Source'a göre, common knowledge, yani "bilinen gerçekler" konusunda bir makalede kaynak göstermemek intihal kapsamına girmez (http://isites.harvard.edu/icb/icb.do?keyword=k70847&pageid=icb.page342055.) Makalemde hiçbir kişinin ifade, buluş veya düşüncesini kaynak göstermeden kullanmadığım açıktır.

Bahsi geçen yazının giriş kısmında Ferguson'da yaşanan "bilinen gerçekler" özetlenmiştir. Burada başka kaynaklarla beraber Wikipedia'dan da faydalandığım doğrudur. Fakat makalenin intihal olduğu ima edilen ve sadece olgusal gerçekleri içeren ilk bölümünde geçen, "9 Ağustos günü, Michael Brown, bir arkadaşıyla yolda yürürken, polis tarafından durduruldu... Bu sırada, Michael'ın katili olan polis Darren için destek gösterileri yapan Amerikalılar da oldu. Darren Wilson'a destek için bir web sitesi bağış kampanyası başlattı.

Her ne kadar köşe yazısı olmasa da, Mümtazer Türköne’nin “Politika” adlı kitabında Andrew Heywood’un “Politics” adlı kitabından “genişçe” yararlandığını sunuş kısmında belirtmişti. Ancak, kitabın içeriğinde sayısıf bölümde referans sunulmaksızın birebir çevirisi yaparak kendininmiş gibi aktardığı da tespit edilmişti.

Selman Emre’nin dediği gibi:

“Şark kurnazlığı yapayım derken sonunda böyle yakayı ele vermek var”

Ancak bu durum, sadece yüzü kızaranlar için bir anlam ifade eder.

Melih Altınok ve Bosna Hersek’in AB Üyeliği

BH, 15 Şubat 2016 tarihinde yaptığı AB tam üyelik başvurusunun ardından üyelik başvurusu için gereken kriterleri yerine getirdiği AB kurumlarınca değerlendirilmiş olup, tam üyelik başvurusu kabul edilmiştir. Yani, Türkiye’nin 1999 yılında AB tam üyelik başvurusunun kabul edildiği gibi. Tıpkısının aynısı.

Bundan sonraki adım olarak Avrupa Komisyonu, Bosna Hersek’in ekonomisini, demokratik kurumlarını, ülkede hukukun egemenliğini ve insan haklarını değerlendirecek bir çalışma yapacak. Bir yıl sürmesi beklenen inceleme sonucunda komisyonun hazırlayacağı raporun ardından, Bosna Hersek’in AB ile üyelik müzakerelerine başlaması bekleniyor.

Bu durumda BH, AB muktesebatına yönelik tarama sürecini tamamlamalı ve tam üyelik müzakerelerinin başlangıcı için açılış tarihi almalıdır. Yani, BH şu anda AB tam üyesi olarak kabul edilmemiştir.

Hal böyleyken AB üyelik süreci cahili medyamız, BH’nin tam üyelik başvurusunun AB tarafından kabul edildiğini kavrayamadan “BH AB üyesi oldu” manşetleriyle bilgi kirliliğine yol açtı.

Birkaç köşe yazarı da bu bilgi kirliliğine katkıda bulundu. Melih Altınok bunlardan birisi.

Melih Altınok, Sabah Gazetesi’nde 21 Eylül 2016 günü yayınlanan “Sana ne sana mı kaldı?” başlıklı yazısında Bosna Hersek’in (BH) Avrupa Birliği (AB) üyelik sürecini tam kavrayamadığını ortaya koymuş:

AB artık bir komedi
Ve Bosna Hersek artık Avrupa Birliği tam üye adayı!
Hayırlı olsun, Bosna canımız sevindik. Ama ben de haber ajansa düşünce "Ne ara" diye söylenmeden edemedim.
Zira AB, henüz geçen şubatta başvuran Bosna'yı 6-7 ayda "gereken kriterleri yerine getirdiği" için tam üye adayı kabul etmiş.
Evet, evet hani bizim ta 1963'ten beri yıllar yılı bir türlü "tam olarak yerine getiremediğimizi" söyledikleri kriterler var ya, işte ondan bahsediyor AB.
Birliğin, geçmişte de Rum kesiminin AB'ye alınması gibi çifte standartlarına şahit olmuştuk. Ne var ki bu son örneğin ardından AB kuruluş felsefesinin artık bir komedya olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bosna Hersek’in yerine getirdiği değerlendirilen kriterler ile Türkiye’nin AB üyelik müzakereleri kapsamında yerine getirmesi gereken kriterler farklı şeyler. Melih Altınok bunu kavrayamamış.

1963-1999 yılları arasında Türkiye, tam üyelik başvurusunun kabulü için bekledi. Aralık 1999’da düzenlenen Helsinki Zirvesi’nde, Türkiye’nin AB üyeliğine aday ilân edildi. Bosna Hersek işte şu an bizim 1999 yılında olduğumuz noktada. BH’nin bizim şu an AB müzakerelerinde geldiğimiz noktayı geçtiği falan yok.

Türkiye, AB üyesi olmak için AB muktesebatının 35 faslının tamamını iç hukukuna yansıtmakla mükellef. Halihazırda bazı fasıllar siyasi nedenlerle açılamamış durumda olduğu için ilerleme kat edilemiyor. Melih Altınok’un “tam olarak yerine getiremediğimiz kriterler” dediği kriterler aslında bu fasılların (bazılarının) açılış ve kapanış kriterleri. Bosna Hersek henüz bu kriterler kapsamında değerlendirmeye dahi alınmadı. Bu ilerleyen sürecin işi.

AB, BH’nin ekonomisine, demokratik kurumlarına, hukukun egemenliğini ve insan haklarına dair yapacağı değerlendirmenin ardından üyelik müzakerelerine başlama kararını ele alacak. Açıklanacak katılım öncesi stratejisi” strateji kapsamında “Katılım ortaklığı belgesi” oluşturulacak ve AB tam üyeliği için BH’den beklentiler açıkça ortaya konulacak.

Biz ise, 17 Aralık 2004 tarihli Brüksel Zirvesi’nde siyasi kriterleri yeteri ölçüde karşıladığımız değerlendirmesinin ardından 3 Ekim 2005 tarihinde tam üyelik müzakerelerine başladık.

AB kapısında beklediğimiz kriterler aslında 3’e ayrılabilir süreç açısından: 1. 1963-1999 arası tam üyelik başvurusu kabulü, 2. 1999-2005 arası tam üyelik sürecine başlama, 3. 2005-günümüz: tam üyelik müzakereleri.

Ezcümle, BH’nin şu anda geldiği aşama bizim 1999’daki AB üyelik sürecimize eş. Biz BH’nin şu anda olduğu noktayı çoktan geçtik. 2005 yılında tam üyelik müzakerelerini başlattık. Bulunduğumuz nokta BH’nin ötesinde olsa da (ki bu aradaki farkın kısa sürede kapanmayacağı anlamına gelmese de), Melih Altınok’un anladığı gibi değil.

Ab bayrak yıldız

Melih Altınok ve İstiklal bombacısı

Melih Altınok, Sabah Gazetesi’nde 21 Mart 2016 günü yayınlanan “Sosyete uyuma!” başlıklı yazısında, 19 Mart 2016 günü sabahı İstanbul’un popüler mekânlarından İstiklâl Caddesi’nde gerçekleştirilen ve 5 kişinin ölümü 46 kişinin yaralanması ile sonuçlanan canlı bomba eyleminin zanlısını yanlış aktarmış okurlarına.

Bombalı saldırının hemen akabinde, söz konusu saldırıyı (Melih Altınok’un aktardığı çerçevede) Türkiye’de 81 ilde aranan 4 IŞİD üyesinden biri olan S.Y.’nin gerçekleştirdiği öne sürülmüştü. Ancak, daha sonra yapılan incelemeler, bombacının S. Y. değil, M.Ö., yani Mehmet Öztürk olduğunu ortaya çıkardı.

İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın konuya ilişkin yapmış olduğu açıklama şu şekildeydi:

"Bombacı Mehmet Öztürk'ün poliste daha önce herhangi bir suçtan kaydı olmadığı ancak ailesinde IŞİD'e yakın isimler olduğu ve poliste kayıtları olduğu belirlendi. İçişleri Bakanı Efkan Ala, yaptığı açıklamada bombacının IŞİD üyesi olduğunu bildirdi."

Yazısına verdiği başlıktan hareketle biz de seslenelim: “Köşe yazarı uyuma!”

 

 

G20, Antalya Liderler Zirvesi ve Köşe Yazarlarımız

G20 Antalya Liderler Zirvesi, 15-16 Kasım 2015 tarihlerinde Antalya, Belek’te gerçekleşti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlık ettiği bu üst düzey toplantı, gerek ülke gündeminin gerekse köşe yazarlarının gündeminde önemli bir yer tuttu.

G20’ye ve zirveye ilişkin önemli hatalar yapmayı unutmadı tabiki köşe yazarlarımız. Bu vesileyle, söz konusu hataları tek tek yazmak yerine, toplu şekilde dile getirelim istedik:

YeniŞafak Gazetesi’nden Ahmet Ulusoy, “Ne kadar işsiziz” başlıklı 20 Kasım 2015 tarihli yazısında, G20 Liderlerinin üzerinde uzlaştığı bir taahhüde değinmiş:

G20 (Antalya) Zirvesindeki en önemli taahhütlerden birinin de genç işsizliğin G20 ülkelerinde 2025 yılına kadar % 15 azaltmak olduğunu unutmayalım.

G20 Liderleri, genç işsizliğini 2025 yılına değin % 15 azaltmayı taahhüt etmedi. Liderler “G20 ülkelerinde işgücü piyasasında daimi olarak geride kalma riskini en çok taşıyan gençlerin oranının 2025 yılına kadar %15 azaltılmasını” taahhüt etti. Bu taahhüt, tüm genç işsizleri değil, işgücünde olmayan ve eğitim almayan gençleri kapsıyor.

Zaman Gazetesi yazarlarından Ali Yurttagül, “G-20, G-7, G-8 ve Şanghay grubu” başlıklı 19 Kasım 2015 tarihli yazısında G20 Antalya Liderler Zirvesi’nin ardından odak noktasına G20 platformunu almış:

Obama G-7 ve G-8 grubunun yetersizliğini gördüğü için kurulmuştu G-20. Haklıydı. Çin, Hindistan gibi ülkelerin masada olmadığı bir toplantıda dünya ekonomisini konuşmak anlamsızdı.

Malesef yanlış bir ifade. G20, 1999 yılında kuruldu, daha ABD Başkanı Barrack Obama ortalıkta yokken. G20, Liderler düzeyinde toplanmaya da 2008 Kasım ayında başladı, yani George Bush döneminde.

Şeref Oğuz, Sabah Gazetesi’ndeki “Zirve çıktıları” başlıklı 18 Kasım 2015 tarihli köşesinde Antalya Zirveleri çıktılarını konu edinmiş:

IMF üyelerinin kota paylarında adil dağılımı önerdik, SDR sepeti dâhil yeni dönemde kota yönetim reformu oluştu.

Kota ve Yönetim Reformu 2010 yılında kabul edilmişti. Ancak, hâlâ yürürlüğe giremedi. Yani, bu reform yeni oluşmuş değil.

Yaşar Süngü, YeniŞafak Gazetesi’nde 18 Kasım 2015 günü yayınlanan “Kısaca G20 ve alınan kararlar” başlıklı yazısında G20’ye 2015 yılında davet edilen ülkelere değinmiş:

Türkiye bu zirvede dönem başkanı olarak davet hakkını Azerbaycan, Malezya, Senegal ve Singapur için kullandı.

Sadece bu ülkeler davet edilmedi. Afrika Birliği’ni temsilen davet edilen Zimbabve’yi atlamış.

Yaşar Süngü hata yapmaya devam etmiş:

1999'da Asya ekonomik krizi çıkınca ABD ve Kanada Maliye Bakanları krizle baş edebilmek için bir grup kurmaya karar verdiler.

Asya krizi 1999’da çıkmadı. 1997 yılında etkileri hissedilmeye başladı. 1999 yılında ise G20 Finans Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları düzeyinde toplanıldı. G20’yi kurmaya sadece ABD ve Kanada karar vermedi.

Radikal Gazetesi köşe yazarlarından Güven Sak, 17 Kasım tarihli “G20, Türkiye yılında 20’nci yüzyıldan 21’inci yüzyıla adım attı” başlıklı köşe yazısında G20 Zirvesi çıktılarını konu edinmiş:

Üçüncü olarak, Arjantin’in cebinde parası olduğu halde, bu yıl mahkeme kararıyla iflas etmiş sayılmasına neden olan uluslararası alanda sorun teşkil eden devlet borçlarının yeniden yapılandırılması meselesi bildirgeye girdi.

Güven Bey, 2015 yılında T20’nin koordinatörlüğünü üstlenmişti.  Ancak, borç yeniden yapılandırma konusunun daha önce de G20’de ve Liderler Zirvesi’nde ele alındığı ve bildirgelere yansıdığını gözden kaçırmış. Örneğin, 2014 Brisbane Zirvesi‘nde “We welcome the progress made to strengthen the orderliness and predictability of the sovereign debt restructuring process.” ifadesiyle G20 Liderleri bu konuyu ele almış ve bildirgenin ek kısmında bu konuda çağrıda bulunmuştu.

Hilal Kaplan, 17 Kasım 2015 günü Sabah Gazetesi’ndeki “G20, Suriye ve biz” başlıklı yazısında, başlıktan da anlaşılacağı üzere G20 Zirvesini odak noktasına almış:

"Dünyanın en gelişmiş 20 ülkesinden biri olarak, diğer 19 ülkenin liderini kusursuz bir organizasyonla ağırladık."

G20, küresel düzeyde sistemik öneme sahip gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ortak forumudur. En gelişmiş ülkelerden biri değiliz ve G20 de gelişmiş ülkelerin forumu değildir.

Verda Özer, Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan 17 Kasım 2015 tarihli “G20’nin Hareketli Kulisleri” başlıklı yazısında B20 zirvesine değinmiş:

"Yani dünyanın en gelişmiş 20 ülkesinin iş dünyasını  bir araya getiren B20 zirvesinde."

B20, G20’nin iş dünyasına yönelik açılım grubu. Yani, B20 ülkeleri değil, G20 üyesi ülkelerin iş dünyası temsilcilerini bir araya getiriyor. Ayrıca, G20, dünyanın en gelişmiş 20 ülkesinin bir oluşumu değildir.

Mehmet Tekelioğlu, Star Gazetesi’nde 17 Kasım 2015 günü yayınlanan “G-20 ve AB İlerleme Raporu” başlıklı yazısında G20’yi ve Antalya Zirvesi’ni konu edinmiş:

İspanya, Hollanda, İsveç ve Norveç G-20’de yok

İspanya, G20 üyesi ülke değil. Ancak, G20’nin devamlı davetli üyesi (permanent guest member) ünvanını haizdir. Bu durum, sadece İspanya’ya özgüdür.  Yani bir bakıma, İspanya G20’de var.

Melih Altınok, Sabah Gazetesi’nde 16 Kasım 2015 günü yayınlanan “Zavallılık” köşe yazısında, G20’nin en gelişmiş 20 ülkeden oluştuğunu iddia etmiş; ancak, Hollanda ve İsviçre gibi gelişmiş ülkeler G20’de değildir, çünkü G20 en büyük sistemik öneme sahip gelişmiş ve gelişmekte olan 20 ülkeyi bir araya getirmektedir.

Dünyanın en gelişmiş yirmi ülkesinin liderleri Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın ev sahipliğinde bir araya geldi.

Ceren Kenar, Türkiye Gazetesi’nde 16 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “Yeni bir dünya kurulurken G20 fotoğrafları” başlıklı yazısında G20’nin dünyanın en gelişmiş 20 ülkesinden oluştuğunu iddia etme hatasına düşmüş:

Aynı real politik kaygılar, G20 zirvesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile dünyanın en büyük 20 ekonomisinin liderlerinin samimi pozlarını da belirleyen unsur oldu.

Yeni Asır köşe yazarlarından Cahit Sönmez, 10 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “G-20 Gündemi” başlıklı köşe yazısında aynı hatayı sürdürmüş:

Milli gelir açısından dünyanın en büyük 20 ülkesinden oluşuyor G-20...

Bir hata da Yeni Akit Gazetesi yazarı Mehmet Koçak’tan. “Türkiye için G20 zirvesi bir fırsattır!..” başlıklı 14 Kasım 2015 tarihli yazısından:

"G20 zirvesi deyip geçemeyin. G-20 dünyanın en gelişmiş ve en büyük üretim hacmine sahip 19 ülkeden ve Avrupa Birliği Komisyonu’ndan oluşuyor."

Mehmet Koçak sadece bu hatayla yetinmeyip 26 ülke devlet başkanının katıldığı zirveye 20 başkanın katılacağını iddia etmiş:

20 ülkenin devlet başkanının katılacağı ve dünyanın önde gelen iş örgütlerinin temsilcilerinin iştirak edeceği zirveye Türkiye’nin ev sahipliği yapması çok önemlidir.

Yeni Akit Gazetesi yazarlarından Hasan Aksay, 16 Kasım 2015 tarihli “G20, Maskeli savaşlar ve iyiliği hakim kılmak” başlıklı yazısında Avustralya’nın dönem başkanlığının yılını şaşırmış ve 2014 yerine 2013 olarak bahsetmiş.

2013 yılı Avustralya dönem Başkanlığında, yönetimin üçlü Troyka’sında yer alan; 2014’de Başkanlığı devralan Türkiye, gelişmiş ülkelerden biri olarak, manevi değerleriyle, gelişmekte olan ülkeleri de temsil eder bir yapıdadır.

Hilal Kaplan, Sabah Gazetesi’nde 13 Kasım 2015 günü yayınlanan “Başkanlık, tek adam sistemi midir?” başlıklı yazısında, G20 ülkelerinin yönetim sistemlerine odaklanmış:

"Örneğin bu hafta sonu dünyanın en gelişmiş ülkelerinin liderlerini Türkiye'de toplayacak olan G-20 ülkelerine baktığınızda, bunların on tanesinin Başkanlık sistemiyle, dokuz tanesinin parlamenter sistemle ve birinin monarşiyle yönetildiğini görüyoruz."

G20, 20 ülkeden oluşuyor gibi görünse de aslında 19 ülke artı Avrupa Birliği’nden oluşuyor. Yani toplamda 20’den fazla ülke var; ancak, doğrudan temsil edilen sadece 19 ülke var. Bu noktada, Hilal Kaplan’ın hesaplaması anlamsız kalıyor. 10 başkanlık, 9 parlamenter, 1 monarşi, toplam 20 ülke yapıyor. Aslında toplamda 19’a ulaşmalıydı.

İlaveten, ABD, Arjantin, Brezilya, Endonezya, Güney Kore, Meksika başkanlık sistemiyle yönetilirken, Fransa ve Rusya yarı başkanlık sistemini kullanmaktadır. Güney Afrika’da cumhurbaşkanı parlamento tarafından seçilir ve yürütmenin başı olur, bu sistem de bir bakıma değişik bir başkanlık sistemi türüdür. Almanya, Kanada, Türkiye, Avustralya, Hindistan, Birleşik Krallık, İtalya parlamenter sistem kullanmaktadır. Suudi Arabistan’da monarşi hakim. Çin’de ise tek parti yönetimi. Japonya’da ise parlamenter meşruti monarşi hakim (Aslında, Birleşik Krallık, Avustralya, Kanada gibi ülkeler de bu kategoride yer alabilir). Yani -Hilal Kaplan’ın G20’de başkanlık sistemiyle yönetilen 10 ülke olduğu iddiası karşısında- G20’de başkanlık sistemiyle yönetilen 9 ülke bulunduğu görülmektedir.

Abdurrahman Dilipak daha da ileri giderek, “G20 liderler zirvesi başlarken” başlıklı 13 Kasım 2015 tarihli köşe yazısında, 2-3 ülke hariç G20’nin tamamının monarşi, başkanlık ya da yarı başkanlıkla yönetildiğini iddia etme hatasını yapmış:

"En gelişmiş 20 ülkenin 2-3’ü hariç tamamı monarşi, başkanlık, yarı başkanlıkla yönetiliyor ya da fedarasyon. “Muasır medeniyet”çilere ne oldu da başkanlık sistemine karşı çıkıyorlar."

Şeref Oğuz, Sabah Gazetesi’nde 16 Kasım 2015 günü yayınlanan “Dünya artık 5’ten çoook daha büyük” başlıklı köşe yazısında G20 Antalya Zirvesi’nde 19 ülkenin katıldığını iddia etmiş:

19 ülke, AB ve uluslararası kurumların bir araya geldiği G20 Antalya Zirvesi'nde, 5 milyar insanın başkan ve yöneticisi, Türkiye'nin küreye sunduğu tezlerini bir kez daha dinledi.

G20 resmi internet sitesinde dile getirildiği üzere, 19 G20 ülkesine ilaveten davetli ülkelerle birlikte toplam 26 ülke katılım sağlamıştır.

Abdurrahman Dilipak, 15 Kasım 2015 tarihinde Yeni Akit Gazetesi’nde yayınlanan “G20 başlarken” başlıklı köşe yazısında Antalya Zirvesi’nin G20 için bir son olabileceğini iddia etmiş:

G20 organizasyonun saygınlığı bu zirveden çıkacak kararlara bağlı. Eğer bu zirveden tatmin edici bir karar çıkmazsa, bu zirve G20 için bir son da olabilir.

Dilipak, G20 Liderlerinin 2016 yılında Çin’de, 2017’de Almanya’da toplanacağını atladığı için böyle iddialı açıklamalarda bulunmuş.

Necati Doğru da Sözcü Gazetesi’nde 11 Kasım 2015 günü yayınlanan  “G-20 ırgatlığı iyi para getirecek!” başlıklı yazısında G20 Zirvesine 19 ülke liderinin katılım sağladığını iddia ederek yukarıda dile getirilen hataya düşenlerden olmuş:

Antalya’da 8’i dünyanın en zengini geri kalan 11’i de gelişmekte olan 19 ülke liderinin buluşacağı G-20 Zirvesi’nin “Liderler gelecek döviz bırakacaklar” düzeyine indirilmesi ırgatlığı (ya da ırgat başı diyelim) akla getirdi. Başbakan bir resepsiyon verecek, Cumhurbaşkanı da zirvenin kapanış bildirgesini okuyacak.

Star Gazetesi’nden Saadet Oruç, 10 Kasım 2015 tarihli “G20 Zirvesi taçlandıracak” başlıklı köşe yazısında Türkiye’nin bir sonraki G20 Dönem Başkanlığını 16 yıl sonra üstleneceğini iddia etmiş:

Antalya, haftasonunda Türkiye’nin ülke değerini uluslararası planda yükseltecek bir buluşmaya evsahipliği yapacak. G20 zirvesini organize edecek olan Türkiye, bir sonraki evsahipliğini 16 sene sonra yapacak. Liderleri ağırlayacak olan Antalya’nın misafirleri arasında, ABD Başkanı Barack Obama, Rus lider Vladimir Putin, Çin Başbakanı ve Suudi Arabistan kralı bulunuyor.

Platformun adından hareketle genellikle yazarların “20 yıl sonra üstlenilecek” şeklinde yaklaşması beklenir genelde. Ancak, G20 Dönem Başkanlıkları, “sepet” (bucket) olarak adlandırılan bölgesel ülke grupları arasında rotasyon yoluyla belli olur ve bir sonraki yıl başkan seçimi ülkeler arasındaki uzlaşıya bağlıdır. Dönem Başkanlığına ilişkin hangi ülkenin hangi yıl başkanlığı üstleneceğine dair kesinleştirilmiş bir çerçeve bulunmamaktadır. G20 20 yıl sonra varlığını sürdürür mü bilinmez; lâkin, geçmiş G20 dönem başkanları incelendiğinde de, ülkelerin G20’ye tekrar başkanlık etmesi için 20 yıl beklemesine gerek kalmayabilmektedir.

Murat Yetkin, Radikal’de 13 Kasım 2015 günü yayınlanan “Türkiye G20’yi kriz bölgesinde ağırlıyor” başlıklı köşe yazısında Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov’un G20 Zirvelerine götürülmediğini iddia etmiş:

Çünkü Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, G20’de siyasi kriz tartışmanın BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto gücünü zayıflatacağı düşüncesiyle bugüne dek zirvelere dışişleri bakanıyla gitmemişti.

Murat Bey bu bilgiyi nasıl edindi bilmiyoruz; ancak, Sergei Lavrov, daha önce G20 Zirvelerine katılım sağlamıştı. Hatta, 2013 St. Petersburg G20 Liderler Zirvesi’nde ev sahibi rolüyle toplantılara katılmıştı. Ev sahibi olmadığı ve katılım sağladığı bir toplantı olarak 2012 G20 Los Cabos Liderler Zirvesini örnek verebiliriz.

Cemil Ertem, 10 Kasım 2015 günü Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan “Antalya zirvesi ve iki G-20…” başlıklı yazısında 15-16 Kasım 2015 tarihlerinde gerçekleştirilecek G20 Antalya Liderler Zirvesi’ne ve G20 Büyüme Stratejilerine değinmiş:

Geçen sene Brisbane’de ülkelerin büyümeleri için bir eylem planı ortaya çıktı. Bine varan reform başlığı üretildi. Sonuç ise şu oldu; önümüzdeki beş yılda, G-20 ülkelerinde ortalama yüzde 2.1 seviyesinde bir büyüme gerçekleşebilir.

Cemil Bey, Brisbane Büyüme Stratejilerini doğru şekilde tasvir etmiş; ancak, bu stratejilerin G20 toplam hasılasına “ilave” % 2,1’lik büyüme sağlaması beklenmektedir.

Güngör Uras, 25 Ağustos 2015 tarihinde Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan “G20 Ülkeleri Arasında Sıramız Geriliyor” başlıklı köşe yazısında, dolar kurunda yaşanan artış nedeniyle küçülen milli gelirimiz nedeniyle G20 üyeliğimizin tehlikeye girebileceği ifadesiyle yanılmış:

“Dolar fiyatı hızla yükseldi. Türk Lirası’yla hesaplanan milli gelir dolara bölününce dolar olarak milli gelir küçülüyor. Açık anlatımla, Türkiye’nin G20’lerden çıkması veya çıkarılması tehlikesi belirdi.”

G20 üyeliği, milli gelir sıralamasını birebir yansıtan ve yıldan yıla değişim gösteren bir yapı değildir. 1999 yılında oluşturulan platformun üyelik yapısı –uç senaryolar gerçekleşmediği müddetçe- sabit bir yapı arz etmektedir.

Perihan Çakıroğlu, 28 Ağustos 2015 tarihinde Bugün Gazetesi’nde yayımlanan “Nasıl bir ülke isterdiniz?” başlıklı köşe yazısında, Güngör Uras’ın hatasına düşmüş.

"Bakın, daha önce dünyanın 16’ncı ekonomik gücüydük, 17, 18, 19’u atlayıp 20’nci sıraya indik, 21’inciliğe düşme tehlikesi mevcut. Bu da G20 grubundan çıkmamız demek"

Uğur Gürses, 30 Ağustos 2015 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan “Belirsizliğe teknokrat bakan” başlıklı köşe yazısında G20 Liderler Zirvesi’ne değinmiş.

"İkinci açı da yaklaşan G20 toplantısı. 1 Kasım'da seçim yapılacak ancak, 13-15 Kasım'da Antalya'da toplanacak olan g20 Bakanları, merkez bankası başkanları ve liderlerinin karşısında uluslararası deneyimi neredeyse olmayan bir bakanla temsil edilecek olmamız."

Uğur Bey, G20 Liderler Zirvesi’nin tarihini şaşırmış. Doğrusu 15-16 Kasım.  Ayrıca, Liderler Zirvelerinde müstakil Bakanlar toplantısı normalde düzenlenmiyor ve merkez bankası başkanları genelde zirvelere katılım sağlamıyor.

16 Eylül 2015 tarihinde Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan köşe yazısında Cem Kılıç, 2015 G20 Türkiye Dönem Başkanlığı’na odaklanmış:

Bu yıl Türkiye başkanlığında gerçekleştirilen G20 zirvesinde cinsiyet eşitliğine dayalı bir ekonomik büyümeyi gerçekleştirebilme hedefine daha da yakınlaşabilmek için Kadın 20 (W20) adı altında yeni bir çalışma grubu kuruldu. 

G20 kapsamındaki bir diğer çalışma grubu, Gençlik 20, (Y20).

G20 Zirvesinin çok öncesinde yayınlanan köşe yazısında Zirveyi gerçekleştiren Kılıç, 4-5 Eylül 2015 tarihlerinde Ankara’da düzenlenen G20 Finans Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları Toplantısı’nı Zirve olarak addetmiş. Ayrıca, Kadın-20, yani Women-20, kısaca W20’nin bahse konu Eylül G20 toplantısında değil, bu toplantının marjında gerçekleşen “W20 Açılış Toplantısı”nda kurulduğunu gözden kaçırmış. İlaveten,  W20 bir çalışma grubundan çok, G20’nin resmi hattının dış paydaşların gündem maddeleri hakkındaki görüşlerini almak için oluşturdukları bir “açılım hattı”dır. G20’nin resmi hattında faaliyet gösteren çalışma gruplarından biri değildir yani. Aynı durum Y20 için de geçerli.

G20 ile ilgili olmasa da not etmekte fayda var. Haber7 yazarlarından Prof. İbrahim S. Canbolat 16 Kasım 2015 tarihli “D-8’i yutan G-20 ne yapar?” başlıklı yazısında, G8’in adının aslında G7+1 olarak anıldığını iddia etme gafletinde bulunmuş:

Soğuk Savaş döneminde kapitalist blokta 7 gelişmiş ülke anlamında G-7 adı altında toplanan Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, ABD,Kanada ve Avustralya'ya Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra biraz da siyasi gerekçelerle Rusya Federasyonu da eklendi. Ama buna G-8 denilmedi, G-7+1 diye anıldı. Çünkü önceki grup üyeleri ile Rusya arasında hem gelişmişlik kriteri açısından hem de jeopolitik çıkar algısı bakımından farklılık söz konusu idi.

G20 Türkiye