Etiket arşivi: İsmet Berkan

İsmet Berkan’la Matematik Oyunlarının Dehlizlerine Seyahat

İsmet Berkan, Hürriyet Gazetesi’nde 2011 yılının ilk günü 1 Ocak 2011 günü yayınlanan “Yeni yılın ilk gününe eğlencelik” başlıklı yazısında akıllara durgunluk veren (!) bir matematik oyunuyla okurlarını büyülemişti.

Şaka şaka…

Çok bariz bir hata var.

Zamanında Muhtesip’in tespit ettiği hatayı Burçin Aydoğu’nun ihtisaplarına yer verdiği internet sitesinden aynen aktaralım:

***

İsmet Berkan yeni yılın ilk gününe eğlencelik bir yazı yazmış. Yazıyı okurken ben gerçekten eğlendim.

Madem sabah sabah rakamlarla böyle haşır-neşir oldunuz, gelin yılın bu ilk günü biraz rakamlarla oynayalım

Aklınızdan herhangi bir doğal sayı tutun.

Tuttum. 18.

Eğer aklınızdan tuttuğunuz sayı çift ise ikiye bölün.

18’i ikiye böldüm 9.

Çıkan rakamı yeniden ikiye bölün ve böyle devam edin.

9’u ikiye böldüm 4,5. 4,5’i ikiye böldüm 2,25. 2,25’i ikiye böldüm… Allah Allah. Böyle devam edeceğimizden emin misiniz sayın Berkan? Bayağı küsüratlı çıkıyor bu.

Galiba sonuç çift çıktıkça ikiye bölecektik, tek çıkınca ikiye bölmeyecektik de İsmet Berkan matematik bilgisini sergilerken bu ufak(!) ayrıntıyı atlamış. Devam edelim biz.

Yok eğer aklınızdan tuttuğunuz sayı tek ise, o sayıyı 3’le çarpın ve 1 ekleyin. Çıkan sayı çiftse ilk kuralı uygulayın, tek ise aynı kuralı yeniden uygulayın.

İlahi sayın Berkan. Bir tek sayıyı 3’le çarpıp 1 ekledikten sonra çıkan sayının tek olması mümkün mü ki? Sabahıma gerçekten eğlence kattınız. Allah razı olsun.

Yeni yılınızın ikinci gününün matematik eğlencesi de benden size hediye olsun. Adını da “Berkanlık” koydum.

Bir tek doğal sayı seçin. Önce 3’le çarpın. Sonra 1 ekleyin. Sonuç çift bir sayı çıktı değil mi? Nasıl numara ama?

***

* Katkısı için Burçin Aydoğdu‘ya teşekkür ederiz.

2016 Yılında Köşe Yazarlarının Yaptığı En Skandal 10 Hata

Bir muhtesip geleneğiydi. İlgili yılda köşe yazarlarının yaptığı hataların en skandal olanlarını içeren bir liste hazırlamak.

Geleneği sürdürüp 2016 yılı içerisinde tespit edilen hatalar üzerinden hazırladığımız listeyi bilgilerinize sunalım:

1. Gülse Birsel’in ünlü “Stanford Deneyi”ni “Harvard Deneyi” olarak sunması

2. İsmet Berkan’ın Scientific American dergisinde yer alan bir makaleyi kaynak göstermeden Türkçeye çevirip kısaltarak okuyucularına sunması ve benzer şekilde Deniz Gökçe’nin The Economist adlı dergide yayınlanan “Called to account” başlıklı yazıyı referans vermeden çevirip aktarması

3. Yusuf Kaplan’ın Fatih Sultan Mehmet’in gemileri karadan yürütmesine ilişkin alternatif tarihçilik yapması 

4. İslam Memiş’in ortaya attığı döviz kuru kuponlarını bir türlü tutturamaması

5. Tamer Korkmaz’ın Lozan Antlaşması’nın gizli maddelerinin olduğuna inanması

6. Ersin Ramoğlu’nun Cem Boyner’in çalışanlarına gönderdiği iddia edilen yazıyı kendisinin kaleme aldığını sanması

7. Ergün Diler, İbrahim Karagül, Nedret Ersanel ve Taha Dağlı’nın, Zbigniew Brzezinski’nin bir yazısında 15 Temmuz darbe girişimine CIA’nın destek verdiği ve bu davranışın ciddi bir hata olduğunu kabul ettiğini iddia etmesi

8. Halime Gürbüz’ün 15 Temmuz gecesi vatandaşların F-16’nın üstüne atlamaya çalıştığını sanması

9. Metin Münir’in OYAK Genel Müdürü Süleyman Savaş Erdem’i (Süleyman Erdem isimli) bir başka kişi ile karıştırması

10. Ahmet Hakan’ın mihrap ve minber ayrımına varamaması

2016 yılını 325 ayrı ihtisapla tamamlamışız bu arada. İhtisapların tamamı için arşiv sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Şimdiden mutlu yıllar…

İsmet Berkan ve Harun Reşid – İmam Gazali Anakronizmi

İsmet Berkan, Hürriyet Gazetesi’nde 8 Ekim 2016 günü yayınlanan “Bizim medresemiz neden üniversite olamadı?” başlıklı yazısında mühim bir hata yapmış:

"Kemal Gürüz'ün dikkat çektiği bir başka nokta, Harun Reşid'in Gazali'yi ve düşüncesini tercih etmesinin arkasında devletin birliğini ve düzeni koruma kaygılarının öne çıkması."

İsmet Berkan, Harun Reşid’e (Ö: 809), ölümünün yaklaşık 2,5 asır sonrasında dünyaya gelen İmam Gazali’yi (D: 1058-Ö: 1111) tercih ettirmiş. Back to the future…

İntihaller ve Köşe Yazarları

Köşe yazılarında intihal yapan yazarlar sadece Deniz Gökçe, Yılmaz Özdil ve İsmet Berkan‘la sınırlı değil elbette. Daha nice örnekler mevcut. Tespit edilenleri burada aktaralım.

İsmet Berkan, Hürriyet Gazetesi’nde 31 Aralık 2015 günü yayınlanan “Bir 20 milyar kilometreyi daha devirdik” başlıklı yazısında Scientific American dergisinde yer alan bir makaleyi kaynak göstermeden Türkçeye çevirip kısaltarak okuyucularına yutturmuştu (Bkz ilgili yazımız).

Yılmaz Özdil ise  Sözcü Gazetesi’nde 17 Mayıs 2016 günü yayınlanan “Hulusi Bey” başlıklı yazısının içeriğinin büyük bir kısmını, “Balyoz Davası’ndan baba-kız hikayeleri”ni aktaranVatan Gazetesi’nden Burak Bilge’nin 15 Haziran 2013 tarihinde kaleme aldığı “Cezaevine hüzünlü bir düğün” başlıklı haberden, hiçbir atıf yapmaksızın, kaynak göstermeksizin derlemişti (Bkz ilgili yazımız).

Deniz Gökçe de, Akşam Gazetesi’nde 13 Eylül 2016 tarihinde yayınlanan “Ülkelerin en zor işi istatistikçi olmak” başlıklı yazısında 3 Eylül 2016 tarihinde The Economist adlı dergide yayınlanan “Called to account” başlıklı yazıdan intihal yapmıştı (Bkz ilgili yazımız)

Ayşe Hür, Emre Aköz’ün 24 Mayıs 2015 Mayıs günü Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Mevlana ve Şems” başlıklı köşe yazısının, 17 Mayıs 2015 günü Radikal Gazetesi’nde yayınlanan “Şems’le Mevlana, Atatürk’le Mevlevilik ve Bektaşilik” başlıklı yazısından kısaltılarak kaynak verilmeden kullanıldığını iddia etmiş ve eklemişti:

"Emre Aköz benim geçen haftaki 'Şems'le Mevlana....' yazımı kısaltıp sayfasına koymuş. Ne ala. Emre Aköz taşıma suyla değirmen döndürenlerden. Bunlar, Allah diye ödüllendirici/cezalandırıcı yüce bir gücün olduğunu düşünseler bu kadar cesur olabilirler miydi?"

Melih Altınok’un Taraf Gazetesi’nde 29 Temmuz 2011 günü yayınlanan “İklim Değişti Şehre Kemal Burkay Geliyor” başlıklı yazısında Murat Toklucu’nun Chronicle Dergisinin 2009 yılında yayınlanan 14. sayısında yer alan “PKK’dan önce özgürlük yolu vardı” başlıklı yazısıyla büyük benzerlikler taşıdığı tespit edilmişti.

Melih Altınok bu iddiaya ilişkin aşağıda yer alan yanıtında “haber metinlerinde kaynak verilmez” diyerek kaynak sunmadan alıntı yaptığını itiraf etmişti (kendisi köşe yazısı yazdığının farkında değil galiba. Ya da kendini muhabir sanıyor). Yani, Melih Altınok köşe yazılarında kendini kaynak sunmakla mükellef görmeyip bir de zeytinyağı gibi üste çıkmıştı.

"İnternet sitesinizde “taraf yazarı intihal mi yaptı” manşetiyle duyurduğunuz haberi okuyunca kanım dondu. Manipülasyonun, iftiranın, düşmanlığın bu kadarına pes! Manşetinize konu olan ve beni intihal gibi ağır bir suçla itham ettiğiniz haber, Kemal Burkay’ın hayat hikayesidir. 

Haberde konu olan kişinin doğum tarihi, eğitim durumu v.s gibi somut bilgiler de internetten, köşe yazılarından, Deng yayınlarından çıkan dergi ve kitaplardan, kısacası çok çeşitli kaynaklardan alınmıştır. Evet, 7000 vuruşluk yazının 300 vuruşluk yerini gösterip intihal yaptığımı söylediğiniz söz konusu makaleyi de internette okuyup haberimde yer verdiğim bazı konuları oradan “öğrendiğim de” doğrudur. 

Tam sayfalık bir haberde daha önceki yazılarımda defalarca dile getirdiğim; -PSK’nın kurucuları, kuruluş tarihi, -PKK’nın şiddeti fetişleştirmesi, kendilerine eskiden “apocu” denmesi, -Burkay’ın özgürlük yolunun şiddeti reddetmesi, (PSK’nın parti tüzüğü ve programında da yer alan hedefleri içeren bu cümle tırnak içindedir) Burkay ile Öcalan arasındaki siyasi mücadele, -Türkiye KDP’sinin, Barzani’nin KDP’sinden etkilnediği gibi, her kaynakta defalarca tekrar edilen klişe niteliğindeki bilgiler sizin için çok orjinal olabilir. 

Ancak üzülerek bildirim ki, politkiya yakından takip eden lise çağındaki bir genç için bile bu bilgiler klişenin ötesine geçmez. Bu bilgileri çaldığımı iddia etmeniz nasıl bir kinin tezahürüdür gerçekten merak ediyorum? Kaldı ki, özgün fikri mi alıntıladım da kaynak göstermedim. Hayır herkes tarafından bilinen ve patenti herhangi bir kimsede olmayan bilgileri haberde kullandım. 

Her hangi bir haber metninde Mustafa Kemal hakkında biyografik bilgilere yer verdiğinizde ya da tek parti döneminin otoriter olduğunu söylediğinizde de, bu bilgilere yazılarında yer vermiş binlerce yazardan intihal yapmış mı oluyoruz? Kaldı ki, haber metinlerinde kaynakça kullanılır mı? Gazeteciliğin “duayenleri” bu basit bilgiden bihaber mi? 

Buyurun, size bir atacak bir çamur daha vereyim sevgili meslektaşlarım ”Taraf yazarı Burkay’ın doğum tarihini ve doğum yerini, Anılar- Belgeler Cilt 1’den intihal mi yaptı" diye provakatif şekilde bir manşet de atabilirsiniz. Çünkü o bilgileri de adını andığım kitaptan aldım. Hatta metni yazarken bana sözlü bilgi aktaran HAK-PAR yöneticilerinin adına da yer vermedim haber metninde. Bu intihali de atlamayın derim. Gerçekten inanılır gibi değil. Tavrınızın, manipülasyonunuzun bir mantığı olmadığını biliyorum. Ancak herkesin takdir ettiği habercilik başarılarımızı görmezden gelmekte müthiş bir performans sergileyen sitenizin, Taraf’la ve şahsım üzerinden liberal sol yazarlarla kişisel husumetlerine alet olmasını, görüşümün alınmasına dahi gerek görülmeden bu ağır ithamlarda bulunmasını esefle kınıyorum. Bu çamur atma operasyonu elbetteki ilk değil. Hangi birini sayalım. CNN’de katıldığım bir televizyon programında “Başıma taş düşse siyasal iktidar sorumludur, başbakan sorumludur” şeklindeki kayıtlarına rahatça ulaşılabilecek sözlerimin bile “Altınok başınıza taş düşse başbakandan bileceksiniz dedi” diye çarpıtıldığı bir ortamda ne desek boş. 

Genel olarak bu tür iftiraları ciddiye almıyorum. Yanıt bile vermeyi gereksiz sayıyorum. Ancak haberiniz pek çok site tarafından alıntılanıyor, konudan habersiz pek çok kişin kafasını bulandırıyor. Elbette bu yanıtımız da bir işe yaramayacak. Neyse siz amacınıza ulaştınız. Daha fazla söze hacet yok. Hoş, belki bu kadarı bile gereksizdi ya."

Selman Emre, Milat Gazetesi’nde 9 Kasım 2014 günü yayınlanan “Amerika ve Esed omuz omuza” başlıklı yazısının 3 gün sonrasında 12 Kasım 2014 günü Hasan Karakaya tarafından Yeni Akit Gazetesi’nde yayınlanan “IŞİD gider, Horasan gelir… Amerika’da oyun ve örgüt bitmez!” başlıklı yazısında kopyalandığını (18 Kasım 2014 günü yayınlanan “Hasan Karakaya’ya Yakışmadı” başlıklı yazısında) ortaya koymuştu:



Tam bir hafta önce, takvimler 9 Kasım 2014’ü gösterirken bu köşede “Amerika ve Esed omuz omuza” başlıklı bir yazı yazdım.

Yazıda Amerika’nın artık Beşşar Esed’le Suriyeli muhaliflere karşı ortak hareket ettiğini detaylı bir şekilde anlattım.

Söz konusu yazımın gazetede çıkmasından 3 gün sonra ilginç bir mesaj geldi.

Mesajı atan kişi yakın bir arkadaşımdı ve Akit Gazetesi’nden Hasan Karakaya’nın benim yazdığım yazıyı ufak rötuşlarla kendi köşesinde aynen yayınladığını söylüyordu.

En başta arkadaşın şaka yaptığını düşündüm. Sonuçta Hasan Karakaya yılların gazetecisiydi. Akit’in Genel Yayın Koordinatörü olarak görev yapıyordu. Bunun yanında devlet ona akil adamlık payesi vermişti. Ayrıca Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın özel uçaklarında kendine yer bulabilen sayılı gazetecilerden biriydi.

Hemen internetten Karakaya’nın 12 Kasım 2014 tarihli köşesine baktım. Yazısının başlığı “IŞİD gider, Horasan gelir… Amerika’da oyun ve örgüt bitmez” şeklindeydi. Bu başlık, benim yazımın içeriğiyle uyuşuyordu.

Sonra her satırını dikkatlice okumaya başladım. Bir de ne göreyim? Arkadaşın söylediği doğruymuş.

Hasan Karakaya benim “Amerika ve Esed omuz omuza” başlıklı yazımı, tam sayfa olarak yazdığı köşesinin merkezine yerleştirmiş.

Birkaç cümle hariç paragraflarımın sırasını bile bozmadan, bazı yerlerde direk benim ifadelerimi kullanarak, bazı yerlerde ifadelerimdeki birkaç kelimeyi değiştirerek ya da eklemeler yaparak paylaşmış.

Paylaşmış dediğime bakmayın tabi.

Karakaya yazısının ana omurgasını oluşturan bana ait bölümleri kendi düşünceleriymiş gibi okurlara sunmuş.

Yazıdan birkaç örnek vermek istiyorum.

Mesela aşağıdaki bölümde birkaç kelime eklemiş ve sadece fiili değiştirmiş:

- Selman Emre: IŞİD’i bahane eden Amerika Halep ve İdlib’te Esed’e karşı savaşan muhalif grupları vuruyor.

- Hasan Karakaya: IŞİD’i bahane eden Amerika; Halep ve İdlib şehirlerinde “Esad’a karşı savaşan muhalif grupları” bombalamakla meşgul. 

Şurada ise benim cümlemi tamamen alırken, “bu hafta” dediğim yeri “geçtiğimiz günlerde”şeklinde rötuşlamış:

- Selman Emre: Çok fazla geriye gitmeye gerek yok. Sadece bu hafta Amerika’nın Suriye’de yaptığı hava saldırılarına bakmak bile yeterli.

- Hasan Karakaya: Çok fazla geriye gitmeye gerek yok. Sadece geçtiğimiz günlerde Amerika’nın Suriye’de yaptığı hava saldırılarına bakmak bile yeterli. 

Yazının ana kurgusu komple bana aitken Hasan Karakaya ufak kelime oyunları oynamayı da ihmal etmemiş.

Örneğin eski bir terörle mücadele uzmanı olan Andrew C. McCarthy’den alıntı yaptığım bölümde şöyle yazmış:

- Selman Emre: Horasan’ın hayali bir örgüt olduğunu düşünen çok sayıda kişi var. Bunlardan biri de eski terörle mücadele savcılarından Adrew C. McCarthy. McCarthy geçen ay şunları yazdı…

- Hasan Karakaya: Oysa; tıpkı benim gibi, Horasan’ın “hayali bir örgüt” olduğunu düşünen çok sayıda insan var. Bunlardan biri de eski terörle mücadele savcılarından Adrew C. McCarthy. McCarthy geçen ay şunları yazdı… 

Yukarıda verdiğim 3 parça sadece örnek. Her iki metni baştan sona okursanız durumun vahametini net bir şekilde görebilirsiniz.

Unutmadan şunu da söyleyeyim. Yazıyı sadece internette okumadım. O gün gidip bir tane de Akit gazetesi aldım. Hem internet hem de gazeteye basılan yazılarda fark yok.

Açık konuşmak gerekirse yaptığı bu hareketi Hasan Karakaya’ya yakıştıramadım.

Bir kişinin fikirlerinden etkilenmek kadar doğal bir şey olamaz. Ancak gidip de o kişinin yazısını komple alıp, yazarın ismini vermeden, ufak rötüşlarla sanki kendine aitmiş gibi sunmanın da tasvip edilecek bir yanı yok.

Şark kurnazlığı yapayım derken sonunda böyle yakayı ele vermek var.

İktisadiyat.com adlı internet sitesinde Can Madenci, Atilla Yayla’nın Zaman Gazetesi’nin Yorum sayfasında 16 Aralık 2011 günü yayınlanan “Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliği” başlıklı yazısında Yayla’nın Cato Journal isimli akademik dergide yayınlanan bir çalışmayı cümle cümle tercüme ederek kaynak göstermeden yazısında kendine aitmiş gibi kullandığını gözler önüne sermişti:

Madenci’nin “Atilla Yayla ve Kes Yapıştır” başlıklı yazısı şu şekildeydi:

Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz ay gazetedeki köşesinde Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliğibaşlıklı bir yazı yayınlamış ve yazısının ilk paragrafında Rus düşünür Nikolai Berdyaev’den bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre Berdyaev 1990 yılında bir kitap çıkarmış ve kitabında Rus halkı ve Rus aydınlarının “hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık” arayışına yatkın olduğunu yazmış. Yayla daha sonra Tolstoy’un bir hikâyesinden bahsederek bunları bir şekilde Marksizm ile ilişkilendirmiş.

Yayla’nın yazısını okuyunca biraz şaşırdım. Zira Berdyaev’in ismini daha evvel duymamıştım ve Yayla gibi sosyalizmden, Marksizmden ve Sovyet Rusya’dan hiç hazzetmeyen birinin Berdyaev ve Tolstoy gibi Rus yazarlardan bahsetmesi, hatta Berdyaev’den haberdar olması garibime gitmişti. Yayla’nın Rus yazarlar hakkında bu kadar bilgi sahibi olduğunu bilmiyordum. Üstelik Yayla yazısında daha da ileri giderek Shakespeare, Thomas More ve Campanella’nın isimlerini de anıyor, bu yazarların bazı fikirlerinden bahsediyordu. Yayla’nın bu yazarları aralarında bağlantı kuracak derecede okuduğunu bilmiyordum.

Ancak asıl şaşkınlığı Berdyaev’in kim olduğunu öğrenmek için İngilizce Wikipedia’ya baktığımda yaşadım. Çünkü Berdyaev 1948 yılında ölmüştü! Oysa Atilla Yayla Berdyaev’in 1990’da kitap yazdığını söylüyordu. Ama garip bir şekilde, Yayla yazısında bu kitabın ismini vermiyordu. Böyle olunca işin aslını öğrenmek için internette biraz dolandım. Maalesef karşıma çıkanlar bir hayli canımı sıktı, çünkü Yayla’nın yazdıkları kendisine ait değildi ve başka bir yerden alınmıştı. Geçen sene bu zamanlardaburada yayınladığım bir yazıda, Yayla’nın The Economist dergisindeki bir yazıdan kaynak göstermeden parçalar alarak Zaman gazetesindeki bir yazısında kullandığını yazmıştım. Ama bu defa durum biraz daha ağırdı.

Yayla’nın yazısının neredeyse ilk altı paragrafı Cato Journal adlı akademik bir dergide yayınlanan bir yazıdan âdeta cümle cümle tercüme edilerek yazılmıştı. Orijinal yazıdan Tolstoy’la ilgili yerleri alırken Yayla tek bir paragraf dahi atlamamış, sadece bazı ufak tercüme değişiklikleri yapmıştı. Yazısının son paragrafının yarısı da aynı dergide yayınlanan bir başka makaleden “kısmen” tercüme edilerek yazılmıştı. Cato Journal merkezi Washington’da bulunan ve liberal bir düşünce kuruluşu olan Cato Enstitüsü’nün üç ayda bir yayınladığı ve hakemli dergi denilen türden bir dergi.

Yayla yazısında bu derginin 1991 yılında yayınlanan bir sayısını (volume 11, number 2, fall 1991) kullanmış. Bu sayının içeriği şurada bulunabilir. Yayla’nın yazısının ilk altı paragrafı Otto Latsis’in“Obstacles in the Pursuit of Happiness” (ss. 259-268) adlı yazısından alınmış. Daha az kullandığı diğer yazı da Charles Murray’nin “The Pursuit of Happiness Under Socialism and Capitalism” (ss. 239-258) başlıklı makalesi. Bu iki yazı tek dosya hâlinde şuradan indirilebilir. Ne yazık ki Atilla Yayla Zaman gazetesindeki yazısında bu iki yazıya hiçbir şekilde atıfta bulunmuyor ve bu nedenle yazılanların kendisine ait olduğu izlenimini yaratıyor.

Aşağıda Yayla’nın Türkçeye çevirerek kendi yazısında kullandığı yerleri (tespit edebildiğim kadarıyla) gösterdim. İngilizce alıntıların sonunda bunların alındığı yerlerin sayfa numaralarını köşeli parantezler içinde verdim. 1 ve 2 numaraları alıntılar Latsis’in yazısından, 3 ve 4 numaralı alıntılar da Murray’nin makalesinden yapılmış. Verdiğim linklere girerek yazılara bakabilir, alıntıları cümle cümle karşılaştırabilir ve kendi kararınızı verebilirsiniz.

(1)

Yukarıda Yayla’nın Berdyaev’in 1990 yılında kitap yazdığını söylediğinden bahsetmiştim. Yayla’nın böyle düşünmesinin nedeni, Otto Latsis’in yazısında Berdyaev’in Rusça aslı 1937’de yayınlanan ve tercüme ismi The Source and Meaning of Russian Communism olan kitabının 1990 baskısını kullanmış olması. (Berdyaev’in kitabının bir diğer tercümesi de The Origin of Russian Communism adıyla 1955’te yayınlanmış.) Tabii Yayla Berdyaev’in kim olduğunu kontrol etmediği için onun hâlâ hayatta olan bir Rus yazar olduğunu ve 1990 yılında kitap yazdığını zannetmiş.

Rus düşünür Nikolai Berdyaev, 1990’da yazdığı bir kitapta “Rus halkı ve Rus aydınları hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık arayışına yatkındır.” dedi. Milyonlarca Rus, on yıllar boyunca, sosyalizmin böyle bir krallık olduğuna inandı.

——–

As the Russian philosopher Nikolai Berdyaev (1990, p. 9) pointed out, the Russian people and the Russian intelligentsia are prone to the quest for a kingdom built upon truth. Entire generations, for the most part, believed that socialism was such a kingdom. [s. 259]

(2)

Yayla’nın en uzun alıntı yaptığı yer de aşağıdaki şekilde. Yayla alıntı yaparken bazı ufak değişiklikler yapmış, ama aldığı yerin içeriğini korumuş. Kendisinin kullanmadığı İngilizce cümleyi parantez içinde gösterdim:

19. yüzyıl edebiyatçısı Leo Tolstoy, “Bir Tavuk Yumurtası Kadar Büyük Bir Tohum (Grain)” adlı eserinde insanların tabiatla uyumlu, ahlaken ve fiziksel olarak sağlıklı, uzun ve mutlu bir şekilde yaşamasını garanti edeceğine inandığı âdil bir ortamı hikâye eder. Bu âdil ortamın oluşması için paranın, ticaretin ve mülkiyetin olmaması gerektiğini söyler. Hikâyede yaşlı bir köylü Çar’a şöyle seslenir:

“Benim zamanımda hiç kimse ekmek satma ve alma gibi bir günahı düşünemezdi bile. Paraya gelince, hiç kimse böyle bir şeyi bilmezdi: Herkesin kendi yeterli ekmeği vardı… Benim tarlam Tanrı’nın toprağıydı. Nereyi sabanla sürersen, tarla orasıydı. Toprak o zaman özgürdü (serbestti). Hiç kimse bir toprak parçasının kendisinin olduğunu söyleyemezdi; yalnızca senin emeğin senindi.”

Tolstoy bu “adil” ortamdan ve yüksek ahlâkî pozisyondan düşüşü de aşağıdaki gibi ifade eder:

“Bunların hepsi insanların artık emekleriyle yaşamaması yüzünden oldu; insanlar gözlerini başka insanların sahip oldukları şeylere diktiler. Bu eski zamanlardaki yaşayış biçimleri değildi; eski zamanlarda insanlar Tanrı’ya saygı duyarak (godly) yaşardılar. Kendilerinin olan şeylere sahiptiler ve başkalarının olan şeylere imrenmediler.”

Tolstoy tarihten haberdardı; tasvir ettiği bu “güzel” geçmişin asla yaşanmamış olduğunu biliyordu. Tolstoy’u bunları yazmaya tahrik ve teşvik eden, tomurcuklar hâlindeki kapitalist gelişmenin Rus köylüsünün hayatına tesirleriydi ve yazar geçmişe atıfla bir gelecek düşlemekteydi. Günün popüler kültüründe eşit adalet, eşit iş bölümü, eşyaların eşit paylaşımı, paranın ve mülkiyetin olmaması gibi özlemler-talepler-vaatler Marksizm’e atfedilir; ama Marksistler bu fikirlerin mucidi değildir. Keza, bu fikirler, kapitalizme reaksiyon olarak da doğmamıştır. Meselâ, “paranın kötülüğü” fikri Shakespeare’de de vardır. “Adil” ve rasyonel bir dünya tasavvuru Thomas More ve Campanella’nın eserlerinde de görülür.

 ——–

One key story by Tolstoy is a tale called “A Grain as Big as a Chicken Egg.” It expresses the dream of a just life that ensures human harmony with nature, moral and physical health, and longevity. What are the secrets of this happiness? Absence of money, trade, and property. The old peasant says to the Tsar:

“In my time, no one could even think of such a sin as selling or buying bread. As for money, no one even knew of such a thing: everyone had enough bread of his own… . My field was God’s land. Wherever you ploughed, that’s where the field was. The land was free then. No one could call a piece of land his own; only your labor was yours.”

This is how Tolstoy’s hero explains the fall of the high morality of old:

“All of this happened because people no longer lived by their labor; they began to set their eyes on what other people had. That’s not how they lived in the old times; in the old times people lived in a godly way: they had what was theirs, and did not covet what was someone else’s.”

(The other tales and stories preach reasonable self-restraint, limited consumption, and modest wants.) Tolstoy had studied history in depth; he knew very well that the beautiful past he was describing had never existed. The tales convey the dream of a just life that is typical of the patriarchal peasantry, which was bewildered and frightened at the turn of the century by the onslaught of capitalist ways on the communal traditions of the Russian village.

The dream of a world of equal justice, equal division of labor and goods—a world where no one has too much or too little—is surely a universal human dream. These ideas were certainly not originated by Marxists. The idea that “money is the root of all evil” can be found not only in Tolstoy but also in Shakespeare. And projects for a just, rational world order were developed centuries ago by Sir Thomas More and Campanella. [ss. 260-261]

(3)

Aşağıdaki kısım Yayla’nın sonuç paragrafının bir bölümünü oluşturuyor ve nispeten serbestçe tercüme edilmiş:

Sınırlı devlet sistemini benimsemenin gerekçesi, ona eşlik eden özel mülkiyet ve piyasa ekonomisinin ekonomik üretimi artırması değildir. Farklı hakikatlere ve farklı mutluluk anlayışına sahip vatandaşları barışçıl ve ahenkli şekilde bir arada tutabilmesi ve onlara kendi yollarında ilerleme imkânı-fırsatı vermesidir.

——–

The ultimate reason to adopt a system of limited government that protects a free market and privateproperty is not to increase economic production. The ultimate reason is that such a system better enables its citizens to live together harmoniously and to fulfill their potential as human beings – in short, to pursue happiness. [s. 240]

(4)

Aşağıdaki diğer kısım da Yayla’nın sonuç paragrafının son kısmını oluşturuyor. Bu bölüm orijinal yazıdan diğerlerine kıyasla daha esnek bir şekilde alınarak kullanılmış, ancak “sınırlı devlet” vurgusuna dikkat edin. Yayla İngilizce makaledeki Jefferson alıntısını doğrudan kullanmış, ama Jefferson’ın dediklerini hangi kitaptan aldığını yazmamış. Oysa makalede parantez içinde kaynak gösteriliyor.

Sınırlı devlet, Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi’nin yazarı ve 3. ABD Başkanı Thomas Jefferson’ın 1801’deki göreve başlama nutkunda tanımladığı üzere, “İnsanları birbirine zarar vermekten alıkoyan, böyle yapmadıkları sürece onları kendi gayretlerini ve iyiliklerini düzenlemede (regüle etmede) serbest bırakacak olan akıllı ve sade devlet”tir.

——–

Specifically, I am presenting a case for “limited government,” the kind of state that is sometimes called “Jeffersonian,” after Thomas Jefferson, author of the Declaration of Independence and third president of the United States. This is how he described what he called “the sum of good government” in his inaugural speech as he assumed the office of president in 1801: “A wise and frugal government, which shall restrain men from injuring one another, which shall leave them otherwise free to regulate their own pursuits of industry and improvement” (Peterson 1975, p. 293). [s. 249]

* * *

Böyle baktığınız vakit, Atilla Yayla’nın Zaman gazetesindeki yazısının yarısının Cato Journal dergisinden alındığını görüyorsunuz. Ne yazık ki, Yayla yazısının hiçbir yerinde bu dergiden alıp kullandığı yerler için kaynak göstermiyor. Yayla’nın yazısında ne derginin, ne makalelerin, ne de bu makalelerin yazarlarının ismi geçiyor. Bu nedenle yazımın başlığında “kes-yapıştır” ifadesini kullandım. Bu size belki sert bir ifade gibi gelebilir, hatta yukarıda yazdıklarıma da katılmayabilirsiniz, ama ben gördüklerimi (istemeye istemeye) başka türlü değerlendiremiyorum.

Yayla’nın yazısını okuyan ve bu konuları yeteri kadar bilmeyen bir üniversite öğrencisi düşünün. Bu öğrenci yazıyı okuduğunda Yayla’nın Berdyaev, Tolstoy, Shakespeare, Thomas More ve Campanella’yı gerçekten okuduğunu ve bu yazıyı onların fikirlerini karşılaştırarak yazdığını düşünecektir. Böyle yapmakla da maalesef yanlış bir izlenime kapılacaktır. Oysa Yayla zaman zaman kendisinin bir fikir adamı ve akademisyen olduğunu ifade ediyor. Ama başkalarının yazdıklarını böyle almakla nasıl fikir adamı ve akademisyen olunabilir?

Yazının başına koyduğum resim 2007 yılında Atilla Yayla’yı Stockholm’de bulunan The Stockholm Network adlı liberal bir düşünce kuruluşundan yılın adamı ödülünü alırken gösteriyor. Bir resme bakıyorum, bir de Yayla’nın yazısına ve sıkılarak sormadan edemiyorum: Başkasının emeğinin ürünü olan yazılardan hiç kaynak göstermeden parçalar alarak ve üzerine kendi ismini koyarak bunları yayınlamak, zamanında üniversite hocalığı yapmış bir profesöre ve şu anda bir meslek yüksek okulunda hoca olan birine yakışıyor mu?

İlaveten, Atilla Yayla’nın bahse konu yazısında 1990 yılında kitap yazdığını söylediği Berdyaev ise 1948 yılında hayatını kaybetmişti.

Louis Fishman ise, internet günlüğünde 11 Aralık 2014 günü yayınladığı “Gezi and Ferguson: A Reply to Ceren Kenar” başlıklı yazısında Ceren Kenar’ın Türkiye Gazetesi’nde 2 Aralık 2014 günü yayınlanan “Ferguson ve Gezi” başlıklı yazısının büyük bir kısmını Wikipedia’daki ‘2014 Ferguson olayları‘ sayfasından ‘alıntıladığını‘, hatta anlatım sırası ve verilen ayrıntıların içeriği itibarıyla ‘intihal yaptığını’, intihal kararını okuyucuya bıraksa da, ‘Bunu bir öğrencim yazsaydı intihal soruşturması açtırırdım‘ diye yazıp, Kenar’ın bazı yerleri kasıtlı olarak alıntılamadığını belirtmişti.

Fishman’ın yazısından ilgili bölümler şu şekildeydi:

Following the non-indictment of the officer who killed Michael Brown, a new round of protests broke out, which once again was seized by the Turkey's pro-government press. One Turkish writer, Ceren Kenar, who writes for the staunchly pro-government paper, Türkiye, published an article entitled "Ferguson and Gezi..."(December 2, 2014). This caught my attention days later, especially since Kenar, despite her often apologetic stance to the Turkish government, does try to maintain a safe distance from the usual propaganda machine.

It is important to state that Kenar's article was published a day before New York state's non-indictment of Eric Garner, who was filmed suffocating in the hands of the NYPD, left to die on the street. However, it seems that this non-indicment would only strengthen her main argument: that Turkey, and Erdogan, are being held to a higher standard than the United States and Obama. She reaches this conclusion after a long detailed description of the Ferguson events from its first days until the non-indicment, which is strikingly similar (in order and detail) to the Wikipedia entry, entitled "2014 Ferguson Events." 

I will let the the reader decide whether or not Kenar essentially plagiarized most of her article from Wikipedia (if this had been a student paper, I would have pursued a plagiarism case); but if she did plagiarize, she did so selectively, omitting parts that would debunk her main argument. For example, while she highlights voices critical of the United States, such as the French Justice Minister and UN Secretary-General Ban Ki-Moon, she omits the numerous references to President Obama's rather conciliatory stance towards Ferguson. This is misleading since Erdogan was the sole source of the Gezi Park uprising and greatly shaped the reactions and perceptions. 

....

5. Should a journalist really be writing about a situation that s/he knows nothing more (or contributes nothing more) than what is available in a Wikipedia article?

Fishman’ın bu iddiaları karşısında ise Ceren Kenar, Türkiye Gazetesi’nde 15 Aralık 2014 günü yayınlanan “Petrol fiyatlarındaki düşüşün Türkiye’ye olası etkileri” başlıklı yazısında, intihal yaptığı iddia edilen yazısında Wikipedia’dan faydalandığını itiraf etmişti:

Louis Fishman, Gezi vs Ferguson başlıklı makalem (http://www.turkiyegazetesi.com.tr/ceren-kenar/583587.aspx) konusunda bir yazı kaleme almış (http://louisfishman.blogspot.com.tr/2014/12/gezi-and-ferguson-reply-to-ceren-kenar.html). Maddi hataları barındıran ve yazımdan anlamı değiştirecek seçicilikte alıntılar yapan bu makalenin içeriğine cevap vermeyi anlamsız buluyorum. Zira Fishman'ın bir öğrencisini azarlar üslupta yazdığı bu makalede kullandığı yaftalayıcı ve aşağılayıcı üslup ile muhatap olarak alınmayı hak etmediğini düşünüyorum. Bununla beraber daha sonrasında twitter üzerinden tacize varan, bir akademisyenden çok, bir ergen aktiviste yakışan tavırlarını da bir cevapla ödüllendirmek niyetinde değilim. Fakat makalesindeki intihal iddiası konusunda bir açıklama yapmam lazım. İntihalin, TDK'ya göre tanımı: "Bir kişinin eserinde başka kişilerin ifade, buluş veya düşüncelerini kaynak göstermeksizin kendisine aitmiş gibi kullanması." İntihal konusunda bir referans kaynağı olan Harvard Guide to Using Source'a göre, common knowledge, yani "bilinen gerçekler" konusunda bir makalede kaynak göstermemek intihal kapsamına girmez (http://isites.harvard.edu/icb/icb.do?keyword=k70847&pageid=icb.page342055.) Makalemde hiçbir kişinin ifade, buluş veya düşüncesini kaynak göstermeden kullanmadığım açıktır.

Bahsi geçen yazının giriş kısmında Ferguson'da yaşanan "bilinen gerçekler" özetlenmiştir. Burada başka kaynaklarla beraber Wikipedia'dan da faydalandığım doğrudur. Fakat makalenin intihal olduğu ima edilen ve sadece olgusal gerçekleri içeren ilk bölümünde geçen, "9 Ağustos günü, Michael Brown, bir arkadaşıyla yolda yürürken, polis tarafından durduruldu... Bu sırada, Michael'ın katili olan polis Darren için destek gösterileri yapan Amerikalılar da oldu. Darren Wilson'a destek için bir web sitesi bağış kampanyası başlattı.

Her ne kadar köşe yazısı olmasa da, Mümtazer Türköne’nin “Politika” adlı kitabında Andrew Heywood’un “Politics” adlı kitabından “genişçe” yararlandığını sunuş kısmında belirtmişti. Ancak, kitabın içeriğinde sayısıf bölümde referans sunulmaksızın birebir çevirisi yaparak kendininmiş gibi aktardığı da tespit edilmişti.

Selman Emre’nin dediği gibi:

“Şark kurnazlığı yapayım derken sonunda böyle yakayı ele vermek var”

Ancak bu durum, sadece yüzü kızaranlar için bir anlam ifade eder.

İsmet Berkan ve Yaz-Kış Saati Ayarlaması

İsmet Berkan, Hürriyet Gazetesi’nde 9 Eylül 2016 günü yayınlanan “Yaz saatinin kalıcı olması yanlış bir karar” başlıklı yazısında yaz-kış saati değişikliğine dair kafa karışıklığını gözler önüne sermiş:

"Bilgisayar diliyle söyleyeek olursak, artık GMT+2'de değil, GMT+3'teyiz. (Şu an GMT ile aramızdaki fark 2 saat ama bu onlar yaz sebebiyle saatlerini 1 saat ileri aldığı için böyle, ekim sonundan itibaren fark 3'e çıkacak)"

08/09/2016 tarihli 29825 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 07/09/2016 tarihli 2016/9154 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesine göre Türkiye’de yaz saati kalıcı hale getirildi.

Türkiye, yaz saati uygulamasını kalıcı hale getirmeden önce Doğu Avrupa Zaman Dilimi (Eastern European Time; EET), UTC+2 ya da GMT+2 zaman dilimindeydi. Ancak, yaz saati uygulamasının kalıcı hale gelmesiyle yaz saati uygulamasını izleyen diğer ülkelerle saat farkı kış aylarında 1 artacaktır. Yani, GMT+3 zaman dilimine geçiş yapılacaktır. Ancak, kış aylarının sona ermesiyle diğer ülkelerin yaz saati uygulamasına geçiş yapmasıyla fiiliyatta tekrar GMT+2 diliminde olunacaktır. Ekim ayından sonra fark 3’e çıkacak; ancak, orada kalmayacak olup, Mart ayından itibaren tekrar 2’ye inecektir.

"Yani, 1972 yılından beri ekim ayının sonunda saatlerimizi 1 saat geri alarak kış saatine geçmiyoruz aslında, sadece yaz saatine son veriyor normal kabul edilen saatimize geri dönüyoruz."

Türkiye’deki yaz saati uygulamasının geçmişine dair farklı kaynaklarda farklı bilgiler var. İşin tarihi biraz karışık yani. Uygulamaya başlangıç tarihi olarak 1940, 1947 yılları kaynaklarda zikredilmekle birlikte, kesin olan husus 1985 yılından bu yana saatleri 1 saat geriye alıyoruz yaz saati uygulamasına son verirken. 1979-1984 yılları arasında bu yaz saat uygulamasına son verilmemiştir. Dolayısıyla Berkan’ın belirttiği 1972 yılından bu yana sürdürülme iddiası yanlıştır.

Yaz saati uygulamalarının geçmişine dair aşağıdaki metni okumak da faydalı olabilir:

İnternete girdiğiniz zaman yaz saatleri konusunda birbirinden farklı listeler görürsünüz. Bunun sebebi Türkiye’de yaz saati konusunda hem uygulamada hem de arşiv açısından tam bir karışıklığın olmasıdır. Ulaşabildiğiniz kaynaklarda da ya başlangıç saati verilmemiştir ya da günü veya saati yanlıştır. Hatta bu kaynak yaz saatine ilişkin Bakanlar Kurulu kararlarının yayınlandığı Resmi Gazete –yani en garantili olması gereken kaynak- bile olsa, bir bakarsınız ilgili karar bir süre sonra iptal edilmiş ve yerine örneğin -1978 ve 1984 yıllarında olduğu gibi-  bir boylam değişikliği yapılarak bir başka uygulama geçivermiştir. Hatta bilgi edinme kapsamında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan gönderilen listede bile sıkıntı olduğunu İnternet’te de mevcut verilere bakarak görebiliriz. Örneğin 1973 yılı yaz saati uygulaması Bakanlık listesine göre 22 Nisan’da başlamıştır ama Resmi Gazete’de yayınlanan Bakanlar Kurulu Kararı’na göre başlangıç tarihi 3 Haziran 1973’tür ve kesin veri budur; çünkü esas olan Resmi Gazete’dekidir.

8.12.1917 gün ve 200 sayılı Yasa ile miladi takvim kabul edildikten sonra, 26.12.1925 tarih ve 697 sayılı Yasa ile de akşam başlangıçlı alaturka saatten, uluslararası öğle bağlantılı ve gece yarısı başlangıçlı ortalama ülke saatine, yani alafranga saate geçildi. Bu tarihten önce yaz saati uygulamasının varlığı ya da yokluğu konusunda arşivlerin Osmanlıca olması nedeniyle bir bilgiye ulaşamadım ama 697 Sayılı Kanunu’nun 3. maddesinde Kanun’un yayın tarihinden itibaren geçerli olacağı belirtildiğine göre, Türkiye’de yaz saati uygulamalarının en azından teorik olarak mevzuata giriş başlangıcı 1926’dır diyebiliriz. Fiili anlamda uygulamaya ise 1 Temmuz 1940 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla geçildiğini belirten kaynaklar vardır. 1978 yılına kadar 30 derece boylamı referans noktasıyken, 29.06.1978-01 Kasım 1984 arasında sürekli olarak 45 derecelik meridyen kullanılmış ve böylelikle GMT’ye göre fark bir saat daha artmış, yani niyet o olmasa da bir anlamda sürekli ileri saat uygulamasına geçilmiş, (1983 yılı Ağustos-Eylül örneği gibi) arada ilave ileri saat uygulamaları da yapılmıştır.

"İstanbul'da Aralık ayının son haftasından başlayıp ocak ayının ilk haftasının sonuna kadar güneş sabahları 07.30 civarında doğacak ve 16.40 civarında da batacak."

Güneşi baya erken batırmış. 17.40 demek istemiş galiba (Ki sonradan yayınladığı düzeltme metninde 17.40’ı kastettiğini itiraf etmiş).

İsmet Berkan ve Rosetta Taşı

İsmet Berkan, Hürriyet Gazetesi’nde 12 Kasım 2014 tarihinde yayınlanan “Kuyruklu Yıldıza İniyoruz” başlıklı yazısında yine allâme olmadığı bilimsel konularda yanlış yaparken yakalanmış:

"Rosetta, Mısır'da bulunmuş bir yazıtın adı. 'Rosetta taşı' diye de geçiyor. Bu yazıtın özelliği, aynı cümlelerin eski Yunanca ve eski Mısırlıların yazısı olan hiyeroglifle bu taşın yüzlerine yazılmış olması."

Hatalarını yakalayan ahmetfirat‘ın klavyesinden aktaralım:

Rosetta Taşı. taşın adı rosetta değildir. taşın bulunduğu köyün, batılılarca verilmiş adıdır.

. o taş bir yazıt değildir. (yazıtın eski türkçesinin kitabe olduğunu bilse yazıt demezdi.)

. rosetta dediği şeye bir de “rosetta taşı diye de geçer” demesi ayrı komiklik.

. niye batılıların verdiği köy adını kullanıyorsun. o köyün adı reşid. o taşa da biz reşid taşı da diyoruz.

. aynı cümleler sadece hiyeroglif ve “antik” yunanca ile yazılmamıştır. üçüncü bir dil daha vardır o taşta: demotik. (mısır halkının dili.)

. bu taşın yüzlerine (? iki yüzü mü demek istiyor?) yazı yazılmamıştır. sadece tek yüzüne, üç dildeki metin alt alta yazılmıştır. (kazınmıştır dese daha doğru olacak.)

 

İsmet Berkan ve Askeri Liselere Giriş Sınavı – Seviye Belirleme Sınavı İlişkisi

İsmet Berkan, Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan 17 Ağustos 2016 tarihli “Türk ordusu böyle ele geçti” başlıklı yazısında Kabataş’tan kalan alışkanlıklarını sürdürmüş:

"SBS'ye Girseler Kazanamazlardı 

ALS dediğimiz sınav, geçmişteki SBS ve bugün uygulanan TEOG benzeri bir liseye giriş sınavı. Yetkililer, 2000-2013 arasında ALS'yi kazanıp okula kabul edilmiş adaylardan 8 bin 99'ini özellikle incelemişler. Bu incelemede bunlardan sadece 3 bin 668'inin SBS puanı saptanabilmiş; geri kalanlardan 1.596'sı hiçbir SBS'ye girmemiş, büyük olasılıkla ALS'yi kazanacaklarını zaten biliyorlarmış.
SBS puanı saptanabilen 3 bin 668 kişiden kabaca 1.000 tanesinin SBS başarısı ile ALS başarısı birbirine uyumlu bulunmuş, yani ALS'yi de kazanabilecek seviyede SBS puanı almışlar. Buna karşılık 7 bin 700'ü SBS'de 400 puan seviyesini bile tutturamamış, yani hayli başarısız olmuşlar ama ALS'de "üstün başarı" elde edebilmişler ve TSK'ya katılmışlar."

Konu her ne kadar Ekşisözlük’teki “İsmet Berkan’ın Askeri Liselilere Attığı İftira” başlığında dile getirilmiş olsa da burda da aktarmakta fayda var: 8099 aday içerisinden 4431 adayın SBS puanının saptanamaması ya da 1596 adayın SBS’ye girmemesinin sebebi ALS’yi kazanacaklarını bilmeleri değil açıkçası. SBS olarak kısaltılan Seviye Belirleme Sınavı, 2008 yılında başladı. Öncesinde yoktu. OKS, LGS gibi farklı bir sınav sistemi vardı. Örneklem olarak belirlenen 2000-2013 dönemi içerisinde 2000-2007 yıllar arasında öğrenim gören adayların SBS’ye girmemesi gayet normal bir durum.

Kendi gazetesinden bir haber metniyle SBS’nin geçmişini paylaşalım:

Türkiye'de ortaöğretime geçişte merkezi sınavlar hep var oldu, ancak bu sınavların yöntemleri farklılıklar gösterdi. Liselere Giriş Sınavı (LGS), Ortaöğretim Kurumları Seçme ve Yerleştirme Sınavı (OKS), Seviye Belirleme Sınavları, Seviye Belirleme Sınavı (SBS) uygulanan farklı sınav sistemleriydi. 2000'li yıllarda sınavla öğrenci alan ortaöğretim kurumlarına LGS ile yerleştirme yapılırken, 2004 yılından itibaren OKS'ye geçilmiş, 2008 yılında son kez yapılan OKS ile bu sistem de terkedildi. OKS sistemine geçilerek özel okullar ile polis kolejine öğrenci alımları da bu sınavla yapılmaya başlandı. İlköğretim 6, 7 ve 8’inci sınıflar için düzenlenen SBS'lere ise 2008 yılında geçildi, bu yılda sadece 6 ve 7’nci sınıflar için SBS düzenlendi. 2009 yılından itibaren ise bu sınav ilköğretim 8’inci sınıflara uygulandı.

İsmet Berkan’ın hataları bununla da kalmıyor. Bir de üstelik, kaynak edindiği verileri sorgulamadan beylik beylik ifadelerle askeri liseleri kazanan tüm öğrencilerin 6. sınıfı yurt dışında okuduğunu iddia etme gafletine düşüyor:

"Ortaokulda 1 Yıl Yurtdışında Okuyanlar 
Bu 8 bin 88 kişiyle ilgili bir başka ilginç durum, içlerinden 1597'si nedense 6. sınıfı yurtdışında okumuş. Ortaokul sırasında (veya 8 yıllık temel eğitimin 6. yılında) bir yıllığına yurtdışına giden sıradan Anadolu çocuklarından söz ediyoruz. YÖK uzmanlarının değerlendirmesine göre 2000-2007 arasında askeri liselere yerleşen tüm öğrenciler, evet tüm öğrenciler 6. sınıfı yurtdışında okumuş! Varın bu sonucu siz değerlendirin."

Elbette saçma sapan bir iddia.

Aldığı tepkiler üzerine İsmet Berkan, ünlü geri vitesine uzanmış ve 19 Ağustos 2016 tarihli “Bütün tersenelerine girilmiş, bütün orduları…” başlıklı yazısında hatasını kabul etmiş:

Askeri Liseler için bir düzeltme

 FETÖ'nün ALS soru ve cevaplarını çaldığını gösteren YÖK çalışması uzun bir sunum haline getirilmiş. Bu sunumun 30. sayfasında aynen şöyle bir cümle var: 

"2000-2007 yılları arasında askeri liselere yerleşen tüm öğrenciler orta 1'i yurtdışında okumuştur."

Bu cümleye çok sayıda itiraz maili aldım; yazanların bazıları ortaokul diploma örneklerini de göndererek yurtdışında okumadıklarını söylediler. Aynı sunumun aynı sayfasında bir önceki cümle de şöyleydi: "Yaklaşık 1597 aday ilkokuldan sonra 6. sınıfı yurt dışında okumuştur." Bu iki cümle arasndaki çelişki yazıyı yazarken dikkatimi çekmeliydi. Çünkü açık bir çelişki var.  

Dün konuştuğum kaynaklar, askeri liselere girmeyi başaran bütün öğrenciler için yurt dışında okuma iddiasının doğru olmadığını söylediler. Nitekim bana yazanların bir bölümü, daha sonra askeri lisedeki eğitimleri sırasında ağır baskıya uğrayıp okulu bırakmak zorunda kaldıklarını da aktarıyorlar. 

Düzeltir, özür dilerim.

 

İsmet Berkan’dan Makale Aşırma

İsmet Berkan, Hürriyet Gazetesi’nde 31 Aralık 2015 günü yayınlanan “Bir 20 milyar kilometreyi daha devirdik” başlıklı yazısında Scientific American dergisinde yer alan bir makaleyi kaynak göstermeden Türkçeye çevirip kısaltarak okuyucularına yutturmuş:

ismet berkan ve intihal2 Ocak 2016 tarihli “Sonuç odaklı mıyız, çekişme mi?” başlıklı yazısında yayımladığı özür  ve düzeltme metniyle konuya açıklık getirirken “Yazımda bunu özellikle belirtmiştim” “Hatayla cümleyi yok etmeyi başarmışım” dese de, kafalardaki intihal/aşırma eleştirilerini tam olarak giderememiş:

ismet berkan düzeltme ve özür

Akabinde, 31 Aralık günü yayınlanan yazısına “Hesaplar ve temel fikir aslında Scientific American dergisinin web bloglarında yer alan Caleb Scharf’ın bir yazısından alıntıdır.”  notunu düşürerek sanal kayıtlarda düzeltme yapmış.

İsmet Berkan ve Nobel Ödülleri

İsmet Berkan, 19 Eylül 2015 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan “‘Şaka’ Nobel’den alınacak çok ders var aslında” başlıklı köşe yazısında Nobel Ödüllerine değinmiş.

"İsveç'te Alfred Nobel adına kurulan vakıf her yıl fizik, kimya, tıp ve edebiyat dallarında 'Nobel' ödülü veriyor. Bunlara farklı vakıflardan verilen ama yine de 'Nobel' adını taşıyan barış ve ekonomi ödüllerini de ekleyin"

Ancak biraz yanlış aktarmış. “Nobel Barış Ödülü” de Alfred Nobel’in vasiyetiyle kurulan Nobel vakfınca verilmektedir. Ekonomi alanında verilen ödül ise diğerlerinden farklı olarak 1968 yılından bu yana -adı her ne kadar “Nobel” olarak zikredilse de- Sveriges Riksbank, yani İsveç Merkez Bankasınca verilmektedir. Resmi adı da “The Sveriges Riksbank Prize in Economic Sciences in Memory of Alfred Nobel” şeklindedir.

Nobel_Prize
Kaynaklar: