Etiket arşivi: Hıncal Uluç

Şecaat Arz Ederken Merd-i Kıbtî Sirkatin Söyler Mısrasını Yanlış Anlayan ve Atasözü Sanan Köşe Yazarları

“Nush ile uslanmayana etmeli tekdir, Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” berceste beytini, atasözü sananları ifşa etmiştik. Şimdi sıra bir başka berceste dizede:

“Şecaat arzederken merd-i kıptî sirkatin söyler”

18. yüzyıl Osmanlı sadrazamlarından Koca Mehmet Ragıp Paşa‘nın gazelinde yer alan bu mısra-i berceste, Mısır Beylerbeyliği sırasındaki tecrübelerini yansıtır.

“Meyan-ı güft ü gûda bed-meniş îhâm eder kubhun

Şecaat arzederken merd-i kıptî sirkatin söyler”

Günümüz Türkçesiyle karşılığı bu dizelerin şu şekilde:

Mayası bozuk olanlar, söz esnasında farkında olmadan kabahatlarini îma ederler. Nitekim Kıptî beyi de, kahramanlığını anlatmak için hırsızlıklarını örnek verir.

“Mayası bozuk olanlar, söz esnasında kabahatini farkında olmadan sezdirir/ima eder.

Kıbtî Beyi/Erkek Çingene de yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler/örnek verir.”

Bu darb-ı meselin yer aldığı gazelin tamamı ise şu şekildedir:

Harabatı görenler her biri bir haletin söyler
Safâsin nakleder rindân zâhid sıkletin söyler

Ser-âğâz eyleddkçe bahse bülbül revnak-ı gülden
Bezimde kulkul-i mînâ melek keyfiyyetin söyler

Tecellî neş’esin ehl-i şikem idrâk kabil mi
Behişt andıkça zâhid eki ü şürbün lezzetin söyler

Ne zabt-ı hâkim-i şer’î ne hükm-i zâbit-i aklî
Cünûn iklimini seyreyleyenler rahatın söyler

Miyân-ı güft ü gûda bed-meniş îhâm eder kubhun 
Şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin’ söyler 

Muvafıktır yine elbet mizaca şîve-i hikmet
Tabibin olsa da kizbi marîzin sıhhatin söyler

Perîşânî-yi hatır nükte-i ser-beste veş kaldı
Ne kimse hikmetin anlar ne Râgıb illetin söyler

 

Bu meşhur mısra, halkımız tarafından ya atasözü olarak nitelenir ya da anlamı tahrif edilerek aktarılır.

Koca Ragıp Paşa’ya ait olduğu için atasözü olarak nitelenemez. Olsa olsa vecize denilebilir.

Daha önemlisi ise şu: Mısradaki “merd-i kıbtî” kısmı “erkek çingene” olarak çevriliyor. Yanlış. Merd kelimesi, Türkçe anlamıyla “mert”, “yiğit” şeklinde kullanılmamıştır. Kullanılan “merd” (مرد) kelimesi, Farsça “erkek”, “adam” anlamına gelir. Merd-i Kıpti tamlaması Farsçadaki anlamıyla yani “erkek Kıpti (Çingene)” anlamına gelir bu durumda. Çingenin mert olduğu bir durum söz konusu değil. Erkek çingenenin lafzına atıf yapılmaktadır.

Ezcümle: mısranın doğru anlamı “Çingenenin merdi yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler” değil,  “Kıbtî Beyi/Erkek Çingene de yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler/örnek verir” şeklinde olmalı.

Tabiki, köşe yazarları bu yanlışlara düşmekten geri kalmadılar:

Merd-i Kıbtî’yi “mert çingene” olarak yorumlayarak hataya düşenler:

Mustafa Mutlu’un Vatan Gazetesinde 17 Şubat 2007 günü yayınlanan “Yüce Meclis bu kara lekeyi temizlemeli” başlıklı yazısından:

"Hani bizde “merd-i Kıptî şecaat arzederken sirkatin söyler” (çingenenin merdi, kendini överken hırsızlığını söyler) diye bir atasözü vardır ya; arkadaş “emeklerini takdir etmeyen” Başbakan’a sitem ederken bile, onun her dediğini yapmaya nasıl koşullandıklarını sergiliyor!"

Ekrem Kızıltaş‘ın Haber7’de 15 Temmuz 2013 günü yayınlanan “Namert Kıpti Saviris, şecaatini arz ederken sirkatini söyledi…” başlıklı yazısından:

"Bu söz, aslında Koca Ragıp Paşa'ya ait bir beyit olup, esası da: ''Şecaat arz ederken merdikıpti sirkatin söyler" şeklindedir ve: "Kıpti'nin mert olanı, yiğitliğini, kahramanlığını anlatırken hırsızlığını söyler" manasına gelir, biliyorsunuz.

Hayır öyle bir malumatımız yok. Kıptinin mert olanı anlamına gelmiyor o ifade. Haliyle, namert kıpti gibi bir kullanım da anlamsız hale gelir. İşte size malumatfuruşluk…

Mehmet Yakup Yılmaz‘ın Hürriyet Gazetesinde 10 Aralık 2013 günü yayınlanan “İşlerine gelmeyince oyun kirli oldu” başlıklı yazısından:

"Yoksa bu da Koca Ragıp Paşa’nın tarihe geçmiş “Merdi Kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler” sözünün günümüz versiyonu mu? (“Çingene’nin merdi, yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler” anlamına gelen ırkçı bir söz bu.)"

Cıks! O anlama gelmiyor…

Avni Özgürel‘in Radikal’deki 1 Mart 2012 tarihli “Talat Aydemir’den 28 Şubat’a” başlıklı yazısından:

"İnsana “Merdi Kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler” (‘Çingenenin merdi, cesaretine delil olarak hırsızlıkta gözükaralığını delil getirir’ manasında) dedirten bu durumu, yakın tarihten bir örnekle anlatayım"

Cem Küçük’ün Yenişafak Gazetesindeki 5 Temmuz 2012 tarihli “Soner Yalçın”ın Samizdat”ı” başlıklı köşesinden:

"Merdi kıpti şecaat arzederken sirkatin söyler. Yani Çingene''nin merdi kendini överken hırsızlığını övermiş. Soner Yalçın''ınki de tam bu durum."

Ümit Zileli‘nin Sözcü Gazetesinde 26 Ocak 2017 günü yayınlanan “Aynı korku filmi yine vizyonda!..” başlıklı yazısından:

"Çok eski, çok oturaklı bir özdeyiştir; sonu şöyle: “sirkatin söyler !” Türkçeye çevirirsek şöyle oluyor: -Çingenenin merdi, kendini överken aslında hırsızlığını söyler!.."

Esin Ergenç‘in Aydınlık Gazetesinde 21 Ekim 2016’da yayınlanan “Kıpti sirkatini söyledi” başlıklı yazısından:

"Duymuşsunuzdur bu sözü, “Merdi kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler” yani “çingenenin merdi kendini överken hırsızlığını söyler”."

Hıncal Uluç‘un 5 Şubat 2010 tarihli “Bakan var mı?” başlıklı yazısından:

"Basketbol Federasyonu Başkanı Turgay Demirel akıl almaz bir ayıp yaparken, kendi suçunu da itiraf etti. Hani "Kıptinin merdi, şecaat arzederken.." Öylesi.."

“Kıptinin merdi” kullanımı yanlış. Mısradaki “merd”, Farsça erkek anlamına gelmekte.

Mustafa İsmet‘in Yeni Asya Gazetesinde 24 Ağustos 2013 günü yayınlanan “Mısra-i berceste” başlıklı yazısından:

"Kötü huylu adam, söz arasında çirkinliğini sezdirir. Çingenenin merdi yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler."

Ahmet Yıldız’ın Hakimiyet Gazetesindeki 19 Şubat 2014 tarihli “Aynaya Baktın mı?” başlıklı yazısından:

"“Şecaat arz ederken merdi Kıpti sirkatin söyler. Yani mert Kıpti terbiyesizliği ile övünür. Kendi gerçek yüzünü ortaya çıkarır."

Osman Özsoy da Yenişafak Gazetesinde yayılanan “Kendini ihbar eden 28 Şubatçı general” başlıklı yazısında bu hataya düşmüştü (Yenişafak Gazetesi Osman Özsoy’un yazılarını arşivden çıkardığı için bir bağlantı sunulamamaktadır).

Vecizeyi ya da mısrayı, “atasözü” zannedip hataya düşenler:

Oktay Yıldırım‘ın Aydınlık Gazetesinde 19 Mart 2017 günü yayınlanan “Türkav” başlıklı yazısından:

"Atalar sözüdür: Merdi kıpti şecaat arz ederken, sirkatin söyler…"

Sinan Aydın‘ın Samanyolu Haber’de 17 Ağustos 2016 günü yayınlanan “Suç duyurusunda bulunuyorum” başlıklı yazısından:

"'Merdi kıpti şecaat arz ederken sirkatin söyler.' atasözü gibi hukuksuzluk yaptıkları itiraf ediyorlar."

 

* İşbu ihtisapta Muhtesip.com arşivinden istifade edilmiştir.

“Nush ile uslanmayana etmeli tekdir, Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir”i Atasözü Sanan Köşe Yazarları

1825-1880 arasında yaşamış olan Ziya Paşa’nın 1870 yılında kaleme aldığı ünlü Terkîb-i Bend adlı eserinden bir beyt:

Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir

Terbiye ve yola getirme konusunda sıklıkla dile getirilen dizelerdir.

Günümüz Türkçesiyle anlamı ise şu şekilde aktarılabilir: “Nasihat ile yola gelmeyeni azarlamalı, azardan anlamayanın hakkı dayaktır”

Ziya Paşa’nın kaleminden aruz vezniyle çıkan mısralar olmasına rağmen köşe yazarları tarafından çoğunlukla “atasözü” ya da “eskilerin deyimi” olarak nitelenir. Kimi bu mısraları yani bir bakıma vecizeyi atasözü olarak tanımlar. Kimi zaman da doğru şekilde aktarılmaz.

Genellikle “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” şeklinde yanlış kullanılır. Bu durumu bir örneği aşağıdaki görselde ve köşe yazarlarından aktardığımız hatalarda görülebilir:

Abbas Güçlü, Milliyet Gazetesindeki “Dayak Utancı” başlıklı 15 Nisan 1999 tarihli köşesinde Ziya Paşa’nın beytini kısaltıp dayakta tekdire gerek görmeden nasihatten sonra kısa yola başvurmuş ve bu beyitleri deyim olarak tanımlama hatasına düşmüş:

"Kızını dövmeyen dizini döver. Dayak cennetten çıkmadır. Eti senin kemiği benim. Nush ile uslanmayanın hakkı kötektir. Öğretmenin vurduğu yerde gül biter... Dayakla terbiye konusunda dilimize yerleşmiş yukarıdaki gibi tam 64 deyim var."

Ahmet Hakan, Hürriyet Gazetesinde 13 Mayıs 2009 günü yayınlanan “Allah’ın sopası yok” başlıklı yazısında “Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir” şeklinde olan dizeyi farklı aktarmış:

"Bülent Ersoy telefon bağlantısıyla katıldığı yayında, “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir” dizesinin hakkını verircesine Ali Bulaç’a ayar üstüne ayar veriyor."

Hadi Uluengin, Hürriyet Gazetesinde 23 Mart 1999 tarihli “Ültimatom” başlıklı yazısında hem dizeyi farklı aktarmış hem de Ziya Paşa’nın mısralarını eski söz olarak nitelemiş:

"ESKİ söz, ‘nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir', Holbrooke'un Miloseviç'e dün akşam nihai ‘tekdir'i yani ‘ültimatom'u vermesinden sonra ve eğer Sırp lider yine geri adım atmazsa, uluslarası camianın Kosova'da mutlaka ve mutlaka harekete geçmesi gerekiyor."

Gökhan Özcan, Yenişafak Gazetesinde22 Ekim 1999 günü yayınlanan “Büyük adamlara ibret drajeleri” başlıklı yazısında kısayolu kullanıp 2 mısrayı birleştirmiş:

"Gerekçeli "nush ile uslanmayanın hakkı kötektir" mevzuatı."

Fatih Altaylı da Habertürk Gazetesinde 1 Mart 2017 günü yayınlanan “Havuz kozunu kullanmalılar” başlıklı yazısında ilk dizeyi farklı aktarmak yanlışına düşmüş:

"“Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir."

Emre Aköz, Sabah Gazetesinde 19 Ekim 2007 tarihinde yayınlanan “Ne biçim demokratsın” başlıklı yazısında Ziya Paşa’nın mısralarını deyişe çevirmiş:

"Dün tezkereden sonra yapılacaklara ilişkin tahminimi şu deyişle özetlemiştim: 'Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir'."

Yalvaç Ural, Milliyet Gazetesinde 15 Nisan 2007 günü yayınlanan “Anibal gelsin de gör!” başlıklı yazısında Ziya Paşa’nın beytini eskilerin öğretisine çevirmiş:

"Korkutmak, şiddetten önce başvurulan bir yol. Yani, eskilerin öğretisiyle, "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir!""

Mehmet Barlas’ın Sabah Gazetesinde 1 Mart 2006 günü yayınlanan “Tavsiye ve nasihat vermek çizgisinde bir dış politika” başlıklı yazısında ilk dizeyi tahrif etmiş:

"Hatta bu sırada "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir/ Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir" gibi özlü dizeler bile seslendirilir."

Osman Gençer, Yeni Asır Gazetesinde 5 Eylül 2004 günü yayınlanan “Yuh!..” başlıklı yazısında bahse konu mısraları atasözü olarak belirtmiş:

""Nush ile (nasihat) uslanmayanı etmeli tekdir. Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir" atasözü bizim olmaya bizim de tekdirin bunca medeni biçimini bir "Yuh" içine sığdırıp hemen köteğe geçmeye kalkmak yirmi birinci yüzyılı adımlayan bir ulusun kültürüne artık yakışmıyor."

Ruhat Mengi, Sabah Gazetesinde 5 Aralık 2000 günü yayınlanan “Havana purosu, Küba dostları ve kompleksler” başlıklı yazısında Ziya Paşa’nın beytini atasözü addetmiş ve biraz tahrif etmiş:

"Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir... Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir" demiş büyüklerimiz, ağızlarına sağlık!"

Hıncal Uluç da Sabah Gazetesindeki 24 Haziran 205 tarihli “Ziya Paşa’nın deyişleri!..” başlıklı yazısında beyti tahrif edenlerden olmuş:

"İlkokuldayken, annem söz dinlemediğimiz için ağbimle beni babama şikayet ettiğinde, parmağını şaka ile karışık sallar ve "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir" derdi.."

Baskın Oran‘ın T24’teki 24 Şubat 2017 tarihli “Özdeyişler ve fıkralarla, korkutma’dan korkma’ya AKP” başlıklı yazısında söz konusu dizeleri “özdeyiş” olarak adlandırma ve ilk dizeyi farklı aktarma yanlışına düşmüş:

"Nush İle Uslanmayanı Etmeli Tekdir, Tekdir İle Uslanmayanın Hakkı Kötektir özdeyişini uyguladı hep; pek de nush ve tekdir’e aldırmadan."

Serdar Dinçbaylı, Fanatik Gazetesindeki “Nush, tekdir ve kötek” başlıklı yazısında ilgili mısraları “laf” olarak nitelemiş:

"Nush (nasihat) ile uslanmayanı etmeli tekdir (azarlama), tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir (dayak). Çok sevdiğim bir laftır. Yanlışta ısrar edenler için söylenmiştir."

Ali Karahasanoğlu, Yeni Akit Gazetesindeki 6 Kasım 2016 tarihli “Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” başlıklı yazısında bahse konu beytin Ziya Paşa’ya ait olduğunun rivayet olunduğunu söyleyip, araştırmaya tenezzül edememiş ve  “yola gelmeyen” kısmını “uslanmayan”la değiştirmiş:

"Cümlenin tamamı, “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir; tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” şeklinde.. Ziya Paşa’ya ait olduğu söylenir.."

Çetin Altan, Milliyet Gazetesinde 24 Ağustos 2006 günü yayınlanan “Öfke patlamaları ve öfkenin ruhsal zemberekleri” başlıklı yazısında “Nush”u “laf”a çevirmiş:

"Ve Ziya Paşa'nın ünlü beyti:"Laf ile yola gelmeyeni etmeli tekdirTekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir""

 

* İşbu ihtisapta Muhtesip.com arşivinden faydalanılmıştır.

 

 

 

NASA’nın Pahalı Uzay Kalemi Geliştirirken Sovyetlerin Kurşun Kalem Kullandığı İddiası ve Köşe Yazarları

Ünlü uzay geyiklerindendir:

“ABD’nin uzay araştırma birimi NASA, astronotların uzayda yerçekimsiz ortamda yazabilmeleri için 10 yılda 12 milyon dolarlık yatırım yaparak değiştirilebilir kartuşlu tükenmez kalem geliştirir. Buna karşılık Ruslar, kozmonotları için çok daha az maliyetli ve çok daha pratik biz çözüm bulur: Kurşunkalem”

Yıllardır bu hikaye, kimi zaman fıkra kimi zaman da gerçekmiş gibi anlatılageldi.

Köşe yazarlarının malumatfuruşluğunu aktarmadan önce bu hikayeye/fıkraya dair başlıca bilgileri aktaralım:

  • Sıradan tükenmez kalemlerde mürekkebin kalem ucundaki bilyeye ilerlemesi için yerçekimi gerekir.
  • 1967 öncesinde astronotlar, bilye uçlu tükenmez kalemlerin yerçekimsiz ortamda yazamaması nedeniyle mecburen kurşunkalem kullanırlar.
  • Ancak, kurşun kalemin kolayca kırılabilmesi ve parçacıkların yer çekimsiz ortamda etrafta dolanarak astronotlar ve ekipmanlar için tehlike arz etmeye başlaması endişe oluşturur. Bu durum karşısında alternatif arayışları başlar.
  • NASA, 1965 yılında Gemini Projesi için Tycam Engineering Manufacturing şirketinden birim başına 128.89 dolara 34 adet mekanik kurşunkalem satın alır ve savurganlıkla suçlanır.
  • Bu noktada, Fisher marka meşhur kalemi bulan Paul Fisher adlı Amerikalı mühendis devreye girer. Fisher’in 2 yılda 2 milyon dolar yatırımla geliştirdiği kalem, 100 yıldan uzun raf ömrüyle uzayda, eksi 45 dereceden 200 dereceye her ısıda, yağlı ve ıslak yüzeyde ya da yukarı doğru dik vaziyette yazabilir.
  • NASA, testlerin ardından birim başına 6 dolar ödeyip 400 adet Fisher tükenmez kalemi satın alır.
  • Sovyetler Birliği de, 1969 yılında Soyuz seferlerinde kullanmak üzere 100 adet tükenmez ve 1000 kartuş satın alır.
  • Fisher marka tükenmez kalemler 1967 yılındaki Apollo 7’nin uzay seferinden bugüne tüm uzay seferlerinde astronotların ve kozmonotların kullandığı kalem haline gelir.

Yukarıdaki resimde 1967 yılındaki Apollo 7’nin uzay seferinde Walter Cunningham’ın elindeki Fisher marka uzay kalemi görülebilir.

Bu açıklamadan sonra köşe yazarlarına dönecek olursak, konuyu fıkra şeklinde aktarıp hataya düşmekten kurtulanlar mevcut:

Hıncal Uluç, Sabah Gazetesinde 10 Temmuz 2003 tarihinde “Ne olacak bu Galatasary’ın hali” başlığıyla yayınlanan yazısında, bu mevzuyu fıkra şeklinde aktarmış:

"FIKRA 

Nasa mühendisleri uzaya ilk astronot gönderme denemelerine başladığı zaman tükenmez kalemin yerçekimsiz ortamda yazmadığını keşfederler. Mürekkep yazılacak yüzeye akamamaktadır. Bu problemi çözmek için Andersen Consulting Firması ile anlaşırlar. 10 yıl ve 12 milyon dolar harcanır. Donma noktasından daha düşük sıcaklıklardan 300 dereceye kadar, yerçekimsiz ortamda kullanılabilen, yukarı- aşağı doğru su altında ve kristal yüzey dahil her yüzeye yazabilen bir kalem geliştirirler. Ruslar ne yapmış peki? Kurşun kalem kullanıp meseleyi çözmüşler"

Tamer Müftüoğlu da Dünya Gazetesinde 26 Aralık 2014 günü yayınlanan “İnovasyon fıkraları” başlıklı yazısında bu konuyu fıkra olarak aktaranlardan olmuş:

"NASA uzaya astronot göndermeye başladığında tükenmez kalemlerin yer çekimi olmayan ortamlarda çalışmadığını fark etti. Yerçekimi olmayan ortamlarda mürekkep kağıt üzerine akmadığı için yazmak mümkün olmuyordu. 

Bu sorunun çözümü NASA’ya 10 yıl ve 12 milyon dolara mal oldu. NASA’nın 10 yılının alternatif maliyetini ölçmeye kalkarsanız çözüm maliyeti herhalde birkaç yüz milyon doları bulurdu. 

Ama sonunda, maliyeti çok yüksek olsa da sorunu çözmeyi başardılar. Yerçekimi olmayan ortamlarda da yazı yazabilen tükenmez kalemi icat ettiler. 

Uzay yarışını Amerika ile sürdüren Ruslar bu sorunu nasıl mı çözdüler? Bir çözüm bulabildiler mi? Evet, Ruslar da bu sorunu çözdüler: Hem de Amerika çözümü ile mukayese edildiğinde akıl almayacak kadar ucuza mal ederek! 
Nasıl mı? Tükenmez kalem yerine kurşun kalem kullanarak!"

Halbuki, ancak fıkra mahiyetinde değerlendirilebilecek bu olayı gerçek addederek okuyucularına didaktik öğeler sunmaya çalışırken hataya düşen köşe yazarları da yok değil:

Güntay ŞimşekHabertürk Gazetesinde tarihinde başlığıyla yayınlanan yazısında konu hakkında malumatfuruşluk yaparken faka basmış::

NASA'nın tükenmez kalemi uzayda tükenirse

Bilindiği üzere günlük hayatımıza giren birçok teknolojik gelişmenin ilk kaynağında havacılık ve uzay endüstrisi var. Mesela, Tempur markasıyla satılan yataklarda kullanılan teknolojinin kaynağında ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) bulunuyor.
Bu yatak uzay araçlarındaki astronotların oturma konforu ve 'g-kuvveti' koruması için 1970'lerde, NASA Ames Araştırma Merkezi'nde geliştirildi. Doksanlı yılların ortasından itibaren ise normal piyasada pazarlanabilen mamule dönüştü.
İşte bu NASA, yer çekimi ortamında yazabilecek tükenmez kalem için ciddi araştırma-geliştirme çalışması yapmış, paralar harcamış, neticeye varmış. Amaç uzayda astronotların problem yaşamadan not almalarını, yazı yazmalarını sağlamak.
NASA yetkilileri, tükenmez kalem işinde başarı elde edince, Rus meslektaşlarıyla konuyu paylaşmak istemişler;
'Uzayda yazabilen tükenmez kalem geliştirdik. Astronotlar rahat edecek.'
Ruslar gayet sakin bir şekilde;
'Ne gerek var. Kurşun kalem kullansınlar.'"

Meral Tamer, Milliyet Gazetesinde 17 Aralık 1999 günü yayınlanan “De Bono ile saçmalama özgürlüğü” başlıklı yazısında Güntay Şimşek’ten geri kalmamış:

"Bildiğimiz tükenmez kalemler uzayda işe yaramazlar. NASA uzmanları uzun süre yerçekimsiz ortamda kullanılabilecek bir tükenmez kalem üzerinde çalıştılar. Bu iş için binlerce dolar harcayarak hidrojen basınçlı bir tükenmez kalem geliştirmeyi başardılar. O sırada Ruslar da aynı sorunu yaşıyordu. Ama onlar kavramsal düşünerek çok daha kolay bir çözüm buldular: Kurşun kalem kullandılar."

Elif Ergu da Vatan Gazetesinde “Rusya’da nasıl iş yapılır” başlığıyla 21 Ocak 2011 günü yayınlanan yazısıyla malumatfuruşluk yaparken yakalananlardan oldu:

"Çok bilindik bir anektod var ama bilmeyenler için yazalım: NASA uzaya astronot gönderdiğinde tükenmez kalemlerin yerçekimi olmayan ortamda çalışmadığını fark etti. Bu problemin çözümü NASA’ya 10 yıla ve 12 milyon dolara mal oldu. Öyle bir tükenmez kalem ürettiler ki, bu kalem yerçekimsiz ortamda, suyun altında, sıfırın altında 300 santigrat dereceye kadar yazı yazmaya olanak sağlıyordu. 

Peki Ruslar ne yaptı? Kurşun kalem kullandı."

Mehmet Şeker de Yenişafak Gazetesinde 8 Ekim 2002 günü yayınlanan “Vatan’da tören” başlıklı yazısında bu hatadan geri kalmamış:

"UZAY KALEMİ 

NASA mühendisleri, uzaya ilk astronot gönderme denemelerine başlandığı zaman, tükenmez kalemin yerçekimsiz ortamda yazmadığını keşfederler. Mürekkep, yazılacak yüzeye akamamaktadır. Bu problemi çözmek için, Andersen Consulting firması ile anlaşırlar. 10 yıl ve 12 milyon Dolar harcanır. Donma noktasından daha düşük sıcaklıklardan 300 dereceye kadar, yerçekimsiz ortamda kullanılabilen, yukarı-aşağı doğru, su altında ve kristal yüzey dahil her tür yüzeye yazabilen bir kalem geliştirirler. Ruslar ne yapmış peki? Bu kadar masraf yerine "kurşun kalem" kullanıp meseleyi çözmüşler. (Cambaz'dan Nihat'a teşekkür.)"

Yararlanılan kaynaklar:

“Fatma Gül’ün Suçu Ne”yi Roman Uyarlaması Sanan Köşe Yazarları

Başrollerini Beren Saat ve Engin Akyürek’in oynadığı “Fatmagül’ün Suçu Ne?” adlı dizi, yayınlandığı dönemde içerdiği tecavüz ve tecavüzcüsüyle evlenme içeriği ile oyuncu kadrosuyla gündemin önemli bir maddesi haline gelmişti. Bahse konu dizi 2010 Eylül-2012 Haziran ayları arasında Kanal D’de yayınlanmıştı. Daha öncesinde ise dizi senaryosunun Vedat Türkali tarafından kaleme alındığı ilk versiyonu, Hülya Avşar ve Aytaç Arman’ın başrollerini paylaştığı Fatmagül’ün Suçu Ne adlı film ile 1986 yılında beyazperdeye yansıtılmıştı.

Dizi, popülerliğinden olsa gerek köşe yazarlarının da gündemine oturdu. Ancak, yanlış bir bilgiyle.

Fatmagül’ün Suçu Ne adlı dizinin Vedat Türkali’nin aynı adlı romanından uyarlandığı efsanesi türedi ve köşe yazarları da malumatfuruşluklarından olsa gerek bu hatayı köşelerinde paylaşmadan edemedi.

Fatmagül’ün Suçu Ne bir roman uyarlaması değildir. Vedat Türkali’nin “Fatmagül’ün Suçu Ne?” adlı ya da benzer içerikli bir romanı yoktur. Dizi Vedat Türkali’nin 1986’da çevrilen, aynı adlı film için yazdığı “Umutsuz Şafaklar” adlı senaryoya dayanmaktadır.

Fatmagül’ün Suçu Ne adlı diziyi ve filmi Vedat Türkali’nin romanından uyarlama sanan köşe yazarları ise şu şekildeydi:

Hıncal Uluç‘un Sabah Gazetesinde 21 Kasım 2010 tarihinde “Fatmagül’ü Suçu Ne” başlığıyla yayınlanan köşe yazısından:

"Yahu bu ülkenin en büyük sorunu, en büyük ayıbı orda duruyor.. Roman, filmi ve dizisi bu ayıbın altını hem de nasıl kalın kalemle çiziyor..Fatmagül'ün Suçu Ne, bir çığlık.. Bunun farkında olan var mı?.."

“Hayır Hıncal Bey, bu ülkenin en büyük sorunu ve ayıbı, bilmediği hususlar hakkında atıp tutan malumatfuruşlardır” demek geliyor insanın içide.

Oray Eğin’in Akşam Gazetesinde 25 Kasım 2010 tarihinde yayınlanan “Bir tecavüzcü olarak Hıncal Uluç” başlıklı köşe yazısından(Akşam Gazetesi Oray Eğin’in köşe yazılarını arşivinden çıkardığı için doğrudan bağlantı sunulamamaktadır):

"Hıncal Abi galiba Vedat Türkali'nin romanının özünü tek kavrayan kişi..."

Oray Eğin, Hıncal abisine destek çıkarken, Vedat Türkali’nin olmayan romanının özünü kavratmış kendisine.

Mehmet Yakup Yılmaz ise Hürriyet Gazetesinde 16 Kasım 2010 günü yayınlanan “Kayıp çocuklar için ne yaptın” başlıklı köşe yazısında daha öteye geçerek, Vedat Türkali’nin var olmayan romanını okuduğunu söyleyip hakkında yorum yapma skandalını gerçekleştirmiş:

"Fatmagül'ün Suçu Ne ise Vedat Türkali'nin romanı. Türk toplumunda kadının konumunu anlatan bir eser. Edebiyat eserlerinin sinema ve televizyona uyarlanmalarında elbette sorunlar çıkabiliyor. Ben şahsen filmini seyretmektense okumayı tercih ederim bu nedenle. Ama herhalde her iki dizinin de sapıklığı teşvik edecek kadar orijinal metinden uzaklaştığını söyleyebilmek mümkün değil."

Tek kelimeyle skandal.

Elif Çakır’ın Star Gazetesinde 23 Eylül 2010 günü yayınlanan yazısından (Star Gazetesi ilgili yazıyı arşivinden çıkardığı için orjinal bağlantı sunulamamaktadır:

"Nitekim Vedat Türkali'nin, bir dramı anlatan "Fatmagül'ün Suçu Ne" romanının televizyon dizisi olarak geldiği noktaya bakın?"

Ruhat Mengi‘nin Vatan Gazeteside 24 Nisan 2011 günü yayınlanan “Dengesiz ve çıkarcı ABD!” başlıklı yazısından:

"Bir tek hata vardı ama roman yazıldığında henüz o yasa çıkmadığı için mazur görülebilir, tecavüz olayına karışan fakat kendisi tecavüz etmemiş olan Kerim için Yenge’nin Fatmagül’e “Sen onu affettikten sonra hakim ceza verir mi” demesi.."

Ruhat Mengi romanın yayınlandığı yılı bile bildiği imasında bulunmuş. Şu hiç olmayan roman. İşte bunlar hep malumatfuruşluk.

Ruhat Mengi bu hatayla yetinmemiş 15 Ekim 2010 günü Vatan Gazetesinde yayınlanan “Geldik ‘laikliğin’ değiştirilmesine!” başlıklı yazısında izlemediği dizi hakkında yorum yaparken yine yanlışa düşmeden edememiş:

"Mesela “Fatmagül’ün Suçu Ne” dizisinde tecavüzcülerin evlenerek kurtulma sahnesinde “Bu madde TCK’dan 2005 yılında çıkarılmıştır, artık tecavüz suçlularının evlenerek cezadan kurtulması Türk yasalarına göre mümkün değildir” gibi bir alt yazının geçmesi birçok kadını sapık saldırganların elinden kurtarabilecek bir önlemdir, bu kanalların hukukçuları neden düşünmüyor, RTÜK öpüşme sahnelerini takip edeceğine neden bu konulara eğilmiyor?"

Dizide Fatmagül, tecavüzcüsüyle evlenmedi. Olay jandarmaya önce tecavüz olarak intikal ettiyse de sonradan zengin ailenin avukatının çabalarıyla kız ve ailesi ikna edildi ve “tecavüz değil isteyerek beraber oldular, nişanlısından korktuğu için öyle dedi” şeklinde ifade verildi ve kız şikayetini geri aldı. Yani hukuken ortada bir tecavüz durumu sözkonusu olmadı. Hatta olay ilk ortaya çıktığında tecavüzcü zengin çocuklarından birinin avukata “içimizden birisi evlense mesele hallolmaz mı?” diye sorması üzerine avukat “hayır, o kanun değişti” dedi ve bu diyalogla da altyazıya gerek kalmadan konunun altı çizilmiş oldu.

Seda Kaya Güler‘in Yeni Asır’da 7 Ekim 2010 güü yayınlanan “Fatmagül’ün Suçu Ne?” başlıklı yazısından:

""Fatmagül'ün Suçu Ne?" de bu bakışı eleştirmek için Vedat Türkali tarafından yazılmış bir roman. Önce sinemaya uyarlandı, ardından dizisi çekildi. Roman kahramanı Fatmagül'ün bir suçu yok. Hem de hiçbir suçu yok. Kimseyi kışkırtmıyor, kimsede gözü yok. Bir sevgilisi var, onunla evlenmeyi düşlüyor, bu nedenle onunla evlenmeden önce cinsel ilişkiye bile girmiyor."

Soner Yalçın‘ın Hürriyet Gazetesinde 28 Kasım 2010 günü yayınlanan “Bu da benim sakıncalı listem” başlıklı yazısından:

"Reşat Nuri Güntekin’in “Yaprak Dökümü” ve Vedat Türkali’nin “Fatmagül’ün Suçu Ne?” eserlerinden uyarlanan dizileri “ahlaklı” bulmayıp, ekrandan kaldırmaya çalışıyoruz."

Çağdaş Ertuna‘nın Milliyet Gazetesinde 16 Kasım 2010 günü yayınlanan “Senaristlerin Suçu Ne?” başlıklı yazısından:

"Bahsedilen dizi de ‘Yaprak Dökümü’ ve ‘Fatmagül’ün Suçu Ne?’ Biri Reşat Nuri Güntekin’in diğeri ise Vedat Türkali’nin romanından uyarlama."

Oda TV gibi bazı gazete ve siteler de olmayan romanı “ölümsüz eser” olarak nitelemeden edememişti:

"Vedat Türkali’nin ölümsüz “Fatmagül’ün Suçu Ne” eserinden “uyarlanan” dizi geçen yıl olduğu gibi bu sezon da Kanal D’de iyi reyting alıyor."

 

Sormadan edemiyor insan, “okurların suçu ne?”

 

* İşbu ihtisap daha önce muhtesip.com’da “Fatmagül’ü Roman Uyarlaması Sanan Köşe Yazarları Kulübü” başlığıyla yayınlanmış olup, http://kose-yazisi.nasil-yazilir.com‘da yayınlanan Muhtesip içeriğinden faydalanılmıştır.

Takvime İlave Gün Ekleyen Köşe Yazarları

Hangi ayın kaç gün çektiği bellidir.

Gelin görün ki, bazı köşe yazarları kendilerini bu gibi takvim kısıtlarıyla bağlı hissetmiyor.

Bazen Haziran’a bazen Nisan’a, kâh Kasım’a kâh Eylül’e 31. günü ekleyiveriyorlar. Bazısı da Şubat ayını, 28 güne sahip olması gerekirken 1 gün ilave edip 29 gün yapıveriyorlar.

Örnekleyelim:

Yüksel Aytuğ‘un Sabah Gazetesinde 1 Mart 2007 günü yayınlanan “Yakından kumanda Oscar ödülleri” başlıklı yazısından:

 "Her yıl Oscar haftasında yılın televizyon yıldızlarına verdiğimiz Yakından Kumanda Oscar Ödülleri bu yıl da sahiplerini buldu. Ödül töreni 29 Şubat 2007 günü Haymana Antik Tiyatro'da yapılacak ve CNN International'dan naklen yayınlanacak..."Her yıl Oscar haftasında yılın televizyon yıldızlarına verdiğimiz Yakından Kumanda Oscar Ödülleri bu yıl da sahiplerini buldu. Ödül töreni 29 Şubat 2007 günü Haymana Antik Tiyatro'da yapılacak ve CNN International'dan naklen yayınlanacak..."

Yüksel Altuğ, 2007 yılında Şubat 28 çektiği halde 29. günü eklemiş.

Orhan Miroğlu’nun 29 Nisan 2009 tarihli “Sayın Kürtler yolunuz yanlış” başlıklı yazısından:

"Atatürk’ün Heper’in kitabında da yer alan 31 Şubat 1931 tarihli Adana konuşması şöyle:"Atatürk’ün Heper’in kitabında da yer alan 31 Şubat 1931 tarihli Adana konuşması şöyle:"

Şubat’a bırakın 29’u, 30’u, 31 çektirmiş Miroğlu.

Baki Günay‘ın Türkiye Gazetesinde 20 Ocak 2001 tarihli “Hackerler işbaşında” başlıklı yazısından:

"OpenHack III adlı yarışmada becerikli hackerlar tüm hünerlerini 15-31 Şubat tarihleri arasında PitBull'a karşı deneyecekler."

31 Şubat???

Ali Ağaoğlu‘nun Vatan Gazetesinden 28 Şubat 2012 tarihli “Kritik gün geldi çattı” başlıklı yazısından:

"Bugün VOB 30 Şubat kontratının son işlem günü."

30 Şubat vadeli işlem malesef mümkün değil.

Şimdi, 30 gün çeken aylara ekleme yapan yazarları ifşa etme sırası:

Erdal Şafak‘ın Sabah Gazetesindeki 28 Kasım 2004 tarihli “Gömlek değiştiren adam” başlıklı yazısından:

"Saygon'un 31 Nisan 1975'teki düşüşüne ve Yeşil Bereliler'in helikopterlere, uçakların merdivenlerine öbek öbek asılan Güney Vietnamlılar'ı tekmeleyip can havliyle açıktaki uçak gemisine kapağı atmaya çalışmalarına daha neredeyse 7 yıl vardı"

Taha Akyol‘un Hürriyet Gazetesindeki 22 Nisan 2016 günkü “İngilizler kapattı Kemal Paşa açtı” başlıklı yazısından:

"Henüz hiçbir askeri zaferi bulunmayan Milli Kurtuluş Hareketi Sivas Kongresi ile öyle bir siyasi güç haline gelmişti ki, Damat Ferit 31 Eylül 1919’da istifa etmek zorunda kalmıştı..."

Ertuğrul Özkök‘ün Hürriyet Gazetesinde 22 Ocak 2010 günü yayınlanan “Nakşi tarlasındaki komutana tören” başlıklı yazısından:

"Murat Bardakçı, 31 Haziran 2001 günü Hürriyet’te yayımlanan çok ilginç yazısında, Eyüp Mezarlığı için “Nakşi tarlası” deyiminin kullanıldığını söylüyor."

Ali Eyüboğlu‘nun Milliyet Gazetesindeki 25 Şubat 2010 günkü “ABD’deki Türkiye” başlıklı yazısından:

"1 Haziran - 31 Ekim 2010 arasında Sheraton Çeşme’de 8 gece konaklamak için 31 Nisan 2010’a kadar “rezervasyon” yaptıranlara otel, bu kez Avrupa ve Amerika tatili hediye edecek."

Bülent Cankurt‘un Sabah Gazetesinde 29 Mart 2016 günü yayınlanan “Dillere desten bir düğünle evlenecekler” başlıklı yazısından:

"Çiftin, 29, 30 ve 31 Nisan tarihlerindeki düğün töreni, Çetin-Elif Pancar çiftininki gibi Afyon'daki İkbal Termal Otel'de gerçekleşecek..."

Nihal Kemaloğlu‘nun, Akşam Gazetesinde 6 Aralık 2011 günü yayınlanan “9 Aralık’ta demokrasi kültürümüz hakim karşısında” başlıklı yazısından:

"31 Haziran'da Ankara'da dereleri savunan Metin Lokumcu'nun hayatını kaybettiği Hopa olaylarını protesto etmek için 'sokağa çıkmaktan' altı aydır tutuklular."31 Haziran'da Ankara'da dereleri savunan Metin Lokumcu'nun hayatını kaybettiği Hopa olaylarını protesto etmek için 'sokağa çıkmaktan' altı aydır tutuklular."

Yıldıray Oğur‘un Türkiye Gazetesindeki “Muhammed Ali İstanbul’dan geçerken…” başlıklı 7 Haziran 2016 tarihli yazısından:

"31 Eylül günü önce BM Türkiye Daimi temsilcisi İlter Türkmen’in BM yıllık zirvesi onuruna New York’ta evinde verdiği resepsiyona katıldı. Resepsiyonda Muhammed Ali, Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’le sohbet etti."

Yine Yıldıray Oğur’un Taraf Gazetesindeki 16 Mayıs 2010 tarihli yazısından (Taraf Gazetesi kapatıldığı için bağlantı sunulamamaktadır):

"27 Mayıs’ın 50. yıldönümünde ordu, devlet, darbecilerle birlikte hareket eden CHP ve darbenin PR’ını yapmış dönemin gazeteleri başta Menderes, Polatkan ve Zorlu ailelerinden ve Yassıada mağdurlarından özür dilemelidir. 

Ne için mi mesela bunun için: 

31 Kasım 1960 Pazartesi (*) 

Yer: Yassıada Saat: 13.30 "

Özdemir İnce‘nin Hürriyet Gazetesinde 13 Ekim 2010 günü yayınlanan “Abrukadabracılık” başlıklı yazısından:

"Değerli okurlar, 26 Aralık 2007; 22, 23, 29 Ocak 2008; 2, 8, 9, 23, 30 Şubat 2008 ve 5 Mart 2008 tarihli yazılarımda yabancı dillerden de örnekler vererek, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın örnek olarak aldığı, Nur Suresi’nin 31. ayetinin Türkçeye yanlış çevrilmiş olduğunu kanıtladım."Değerli okurlar, 26 Aralık 2007; 22, 23, 29 Ocak 2008; 2, 8, 9, 23, 30 Şubat 2008 ve 5 Mart 2008 tarihli yazılarımda yabancı dillerden de örnekler vererek, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın örnek olarak aldığı, Nur Suresi’nin 31. ayetinin Türkçeye yanlış çevrilmiş olduğunu kanıtladım.

Altan Öymen‘in Radikal Gazetesinde 27 Aralık 2008 günü yayınlanan “Başbakan Danıştay kararından niçin rahatsız oluyor?” başlıklı yazısından:

"Anayasa Mahkemesi, bu itirazı inceledi. 31 Kasım günü kararını verdi."Anayasa Mahkemesi, bu itirazı inceledi. 31 Kasım günü kararını verdi.

Hıncal Uluç‘un Sabah Gazetesinde 11 Ocak 2000 günü yayınlanan “En büyük günah Çevre Bakanlığının” başlıklı yazısından:

"Uygar batı "Sokakta başıboş hayvan olmaz" ilkesini hiçbir ödün vermeden, en katı şekilde uygularken, bizim Çevre Bakanlığımız, 31 nisan 1998'de valiliklere şu çağdışı, insanlık dışı tebliği göndermiştir:"

Murtaza Demir‘in OdaTV’deki 5 Ekim 2013 tarihli “Başbakan doğruyu söylemiyor” başlıklı yazısından:

"31 Eylül’de açıklanan “Şeriat Paketi”nden sonrası hükümet üyelerinin demeçleri ortada…"

Hasan Karakaya‘nın Yeni Akit Gazetesindeki 30 Eylül 2014 tarihli “1996’dan, 2014’e yakın tarihimiz… Bütün bunlar tesadüf mü?” başlıklı yazısından:

"HAKAN FİDAN’A OPERASYON!
Tarih 31 Kasım 2011. 
Bu tarihte; “üniversiteye girişte meslek liselerine uygulanan katsayı zulmü” kaldırıldı ve böylece; diğer meslek liseleri gibi, İmam Hatip liselerinin de önü açılmış oldu!.."

 

* İşbu metinde Muhtesip’te daha önce “Zamanın Ötesinde” başlığıyla yayınlanan ihtisaptan esinlenilmiştir.

Hıncal Uluç ve Milli Takımın Turkuaz Forması

Hıncal Uluç, Sabah Gazetesi’nde 12 Haziran 2008 tarihinde yayınlanan “Turkuaz!…” başlıklı yazısında Futbol Milli Takımımızın Turkuaz formasını savunurken, 8 Haziran 2016 tarihli “Kırmızı-Beyaz unutuldu mu, Demirören?..” başlıklı yazısında Turkuaz formaya isyan etmiş:

12 Haziran 2008 tarihinde yayınlanan “Turkuaz!…” başlıklı yazısından:

"Şimdi Türk Milli Takımına Turkuaz forma giydirilmesine itiraz edebilirsiniz.. Zevk meselesi.. Hele de alışkanlıkların değişim kabul etmesi çok zordur.. İlle de itiraz ederler. Öyle görmüş, öyle büyümüş, beyni öyle yıkanmış. Hani derler ya "Alışmış " İtiraz etmem.. Hatta Sabah'ın sahibi gurubun adının Turkuaz olması, asıl saldırı sebebiniz de olabilir. Ama "Turkuaz'ın Türkle ne ilgisi var" diye işi saçmalamaya vardırırsanız, o zaman çok şaşarım.. Yahu adı üstünde.. Turkuaz, Fransızdan mı geliyor!.. Yahu tarihin ilk Türk devleti, onun adı üstünde Gök.. Türk.. Göktürklerin milli rengi, bayrağı gök rengi değil mi?. Baş düşman Çin kıpkırmızıyken, Türkler Gök mavi değiller miydi?. Bayrağıma tasarım olarak da hayranım, Türk olarak tapmanın ötesinde.. Dünyanın en güzel, en anlamlı bayrağıdır o.. Ama Turkuaz da benim rengimdir.. Türkün rengi, Orta Asya'dan beri.. Milli takıma da çok yakıştı.. Bence!.."

8 Haziran 2016 tarihli “Kırmızı-Beyaz unutuldu mu, Demirören?..” başlıklı yazısından:

"Ama sayenizde, oyuncak yaptığınız formalar sayesinde, bugün ben diyemiyorum.. Nerden çıktı Turkuaz?. Nerden çıktı kırmızı siyah?. Sevgili okurlar, Şu son turkuaz ve siyah beyaz formaları sevdiniz mi?. Isındınız mı?. "Bu benim milli formam" dediniz mi?. Kulüpler formalarını her yıl değiştiriyorlar.. Niye?. Her yıl yeni formalar, yeni tişörtler satıp para kazanmak için.. Milli Takımda böyle bir şey var mı?. Olur mu?. Herkesin keyfine göre yaptırdığı forma "Milli" olur mu, Demirören?."

Köşe yazarlarımızdan biraz tutarlılık istemek lüks mü acaba?

Hıncal Uluç Turkuaz Forma_2008

Hıncal Uluç Turkuaz Forma_2016

Kaynak: https://twitter.com/_TransferHaber_/status/740609724001988608

Hıncal Uluç ve Mevlid Kandili ile Noel’in Çakışması

Hıncal Uluç, Sabah Gazetesi’nde 6 Ocak 2016 günü yayınlanan “2015teki İnanılmaz Mucize” başlıklı yazısında Mevlid Kandili ve Noel’in 2015 yılında aynı güne denk geldiğini iddia ederek bu durumu “inanılmaz bir mucize” olarak niteleme hatasını yapmış:

"Pazar günü New York Times'ta Cezayirli yazar Kamel Daoud'un "Noel'de İslamist Savaş" başlıklı yazısını okurken, daha ilk satırlarda, gazete elimden düşüyordu. Yazı şu cümleyle başlıyordu.."

Hıncal Uluç’un bahsettiği yazının başlığı IŞİD’in Noel Savaşı (ISIS’ War on Christmas), “Noel’de İslamist Savaş” değil.

"23 Aralık Hıristiyan inancına göre İsa'nın doğum günü.. Noel yani.. Ya da Christmas!.. Yani bu Noel'de Hıristiyan dünyası, Hazreti Muhammed'in doğum gününü de kutladı.."

Noel, 24 Aralık’ı 25 Aralık’a bağlayan gecedir aslında. Yani, Hz. İsa’nın doğum günü Hristiyan inancına göre 23 Aralık değildir.

"Kehanet meraklıları için çok sevindirici bir haber.. Yaklaşık 500 yıl sonra, Muhammed Peygamberin doğum günü ile, İsa Peygamber'in doğum günü çakıştı. Bu umutlu olmak için bir sebep mi?."

Bu yılki 2. mevlid kandili, 22 Aralık’ı 23 Aralık’a bağlayan gece gerçekleşti. Yani, Hz. Peygamberin doğum günü ile Hz. İsa’nın doğum günü çakışmadı.

Malesef “kehanet seviciler” için sevindirici bir haber yok bu durumda.

Atatürk’e Ait Olduğu Zannedilen Vecizeler ve Köşe Yazarlarımız

Bazı veziceler mevcut, Mustafa Kemal tarafından bir vesileyle dile getirilmiş olsa da olmasa da, bazı gayretkeşler tarafından ısrarla ilk kez başkalarınca söylenmiş olmasına rağmen Atatürk’e mal edilmeye çalışılan. Bu vecizelerin ilk kez Atatürk tarafından değil başkalarınca söylendiğini belirttiğinizde de sizi etiketlemeye çalışır bu tip şahıslar…

Ulu Onder Izındeyiz

Murat Belge, bu kişileri aşağıdaki gibi aktarıyor:

Atatürk’ün böyle bir ‘intihal’ yapmak isteyeceğini aklım kesmiyor. Bu böyleyse, bunu onun adına yapanlar, Atatürkçüler. Bu ikisi arasında ciddi bir mesafe var zaten. Niçin uçağa binerken ‘İstikbal göklerdedir’ cümlesini, hastaneye girerken ‘Beni Türk hekimlerine...’ isteğini, kültürle ilgili bir kuruma ayak basmışsak ‘Sanatsız kalan bir milletin...’ yargısını görmek zorundayız? Bunlara kim karar veriyor? 60’larda, nereye gitsek komünizmin her görüldüğü yerde ezilmesi gerektiğini okurduk. Hayata katı bir ideolojinin gerekleri çerçevesinde değil de, bir gerçek saygısıyla bakmak isteyen, bunu tercih etmiş olanlarımız, bunun sahte olduğunu, bir imza taklidi olduğunu bilirlerdi. Ama yetkililer 
kendi bildiklerini okurlardı. ‘Memleket için bu lazım’dı ve neyin ‘lazım’ 
olduğunu da sadece onlar bilirdi. Aslında bundan pek de uzaklaşmış falan değiliz.
Şu anlattığım durum, bugün süregiden kavganın da dibinde yatan etkenlerin sonucu.
Kendi başına çok da önemli değil belki, ama bir sistem haline gelince 
önemli: Orta Avrupa’nın muhafazakâr hanedanlarının bir ‘düstur’ olarak bellediği sözün altına ‘Atatürk’ imzasını atıyor, ortalığı bununla donatıyorlar.

Emre Aköz’den de bir hikaye okuyalım konuyla ilgili:

1999 depreminden sonra, mühendislik mezunu bir ere, "Deprem" konulu bir kitapçık hazırlatmışlar: Deprem nasıl oluşur? Hangi tedbirleri almalıyız? Sarsıntı başladığında neler yapmalıyız?
Arkadaş bütün bu soruların cevabını gayet anlaşılır bir şekilde anlatan metni hazırlayıp komutana sunmuş.
Komutan kitapçığı incelemiş. "Tebrik ederim evladım, çok güzel bir iş çıkarmışsın" demiş.
Bizimki tam gururlanacakken, "Ama çok önemli bir eksiği var bunun" demez mi?
Nedir? "Metnin başına Atatürk'ten bir söz koymalısın" demiş komutan...
Hayda! Bizimkini almış bir düşünce. Atatürk'ün deprem temalı bir sözünü hiç duymamış.
Olsa dahi o şartlarda araması, bulması mümkün değil. Ne yapmalı?
Düşünmüş taşınmış bizim mühendis... "Deprem önce temelleri sarsar" diye "veciz" bir laf uydurmuş.
Altına da imzayı çakmış: "M.K.Atatürk".
Komutan kitapçığın yeni halini gördüğünde, "Hah, aferin, bak işte şimdi oldu" demiş.
Herkes mutlu olmuş!

Bu zihniyetin motivasyonu ve çabalarını bir yana koyup, hangi sahte vecizelerin tedavülde olduğuna bakalım:

Örneğin; “Köylü milletin efendisidir”. Bu vecize aslında Kanuni Sultan Süleyman’a ait  olupi, aslı “Reaya milletin efendisidir” şeklindedir (Reaya, köylüye ilaveten üreten ve vergi veren anlamını da içermektedir). Vecizenin hikayesi şu şekilde aktarılmaktadır:

Bir gün mahremleriyle görüşürken onlara “Velinimet-i âlem [dünyanın efendisi] kimdir?” diye sormuş. Onlar “Padişah efendimizdir” diye cevap verince Kanuni, “Hayır, dünyanın efendisi reâyadır ki, ziraat ve harâset [çiftçilik] emrinde huzur ve rahatı terk ile iktisab ettikleri nimetle bizleri it’âm ederler” demiştir. Gördüğünüz gibi tek fark, Kanuni’nin daha evrensel bir tanımlama yapmasındadır.

Benzer şekilde, “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” vecizesi yaklaşık 2000 yıl önce Romalı şair Juvenalis tarafından “Orandium est ut sit mons sana in corpore sano” yani “Sağlam bir bedende sağlıklı bir kafa vermesi için Tanrı’ya dua etmelisin” şeklinde söylenmiştir.  Zaten, Atatürk bu sözü referans vererek aktarmıştır:

"Türk sosyal yapısında spor hareketlerini düzenlemekle görevli olanlar, Türk çocuklarının spor yaşamını yükseltmeyi düşünürken, sadece gösteriş için, herhangi bir yarışmada kazanmak emeliyle bir spor çizmezler. Esas olan, bütün her yaştaki Türkler için beden eğitimini sağlamaktır. "Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur" sözünü atalarımız boşuna söylememişlerdir."
1937 (Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 86)

Her ne kadar adliye salonlarında yazılı “Adalet Mülkün Temelidir” sözünün altında Atatürk’ün imzasını görsek de, bu sözün Hz. Ömer’e ait olduğu (İbni Kesir’den) rivayet olunmaktadır (Mustafa Kemal Atatürk, anlamı itibarıyla yerinde olan bu sözü, adalet mekanizmasını anlamlandırırken kullanmıştır; ancak bu söz ilk kez kendisi tarafından söylenmemiştir). Arapçası “el-adlü esâsü’l-mülk” olan bu vecizenin Roma hukukundan Arapçaya geçmiş bir çeviri olduğu da bazı kaynaklarda iddia edilmektedir. Murat Belge de latince versiyonu olan ‘Justitia Regnorum Fundamentum’u Viyana’da Habsburg Ailesine ait Hofburg Sarayı’nda gördüğünü belirtmektedir.

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” Hz. Ali’ye, “İstikbal göklerdedir” de İtalya’nın II. Dünya Savaşı zamanındaki faşist lideri Benito Mussolini’ye aittir. Dr. Eren Akçiçek de “beni Türk hekimlerine emanet ediniz” sözünün de Atatürk’e atfedilemeyeceğini iddia etmektedir.  “Türk şoförü en asil duygunun insanıdır” ise ayrı bir hikaye…

Şimdi bakalım, hangi köşe yazarları bu vecizeleri Mustafa Kemal’e atfetmiş:

Kemal Baytaş’ın Sözcü Gazetesi’nde yayınlanan “Din buyrukları, Atatürk ilkelerinden saptıkça batıyor, battıkça sapıtıyorlar” başlıklı 4 Ocak 2015 tarihli yazısından::

Atatürk: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir”, Bunlar, “en hakiki mürşit tarikatlar, şeyhler, cinci hocalardır” diyor.

Akif Beki’nin Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Pop Türkçecilere yeni yıl hediyesi ne vereyim?” başlıklı 30 Aralık 2014 tarihli yazısından:

Biri "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir". Öyleyse karanlıkla savaşacaksın. 
....
Fakat eylemin asıl dayanağı, Atatürk'ün tepelenecekler listesini içeren bir başka ünlü deyişi.

Süleyman Doğan’ın, Türkiye Gazetesi’nde yayınlanan “İzdüşümü Süleyman Doğan” başlıklı 1 Temmuz 2015 tarihli köşesindeki söyleşiden:

Üniversitemiz Atatürk'ün, "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir." sözünün ışığında; evrensel bir bakışla bilim ve sanat alanlarında topluma yön verecek bireyler yetiştirmekte; yaptığı özgün ve nitelikli araştırmalarla bilim, teknoloji ve sanat üretimine katkı sağlamaktadır.

Emre Aköz’ün Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Hayatta En Hakiki Mürşit Nedir” başlıklı 15 Haziran 2003 tarihli köşesinden:

Atatürk'ün ünlü sözü her zaman zihnimi kurcalamıştır: "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir"

Hilmi Yavuz’un Zaman Gazetesi’nde yayınlanan 12 Ekim 2008 tarihli “Bir Gazete, Atatürk ve Din Kültürü Dersleri” başlıklı yazısından:

Din Kültürü ders kitabında herhalde Atatürk'ün, 'İstikbal göklerdedir' ya da 'Ben sporcunun zeki, çevik, aynı zamanda ahlaklısını severim' sözlerine atıfta bulunulacak değildi ya!

M. Yahya Efe’nin, Anayurt Gazetesi’nde 22 Aralık 2015 günü yayınlanan “İstikbal Göklerdedir” başlıklı yazısından:

"Sevgili okurlarım, Atatürk bundan yıllar önce "İstikbal Göklerdedir" diyerek havacılığın ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştır. Dünyaya ışık tutacak bu sözü Atatürk neden söylemiş, bunun kaynağı nereden gelmektedir?"

Ergün Babahan’ın Star Gazetesi’nde 2 Mayıs 2012 tarihinde yayınlanan “Fenerbahçe’nin ve Yıldırım’ın 28 Şubat’ı” başlıklı yazısından:

"Arka fonda, Atatürk’ün ‘‘Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim’’ yazıyor, (Atatürk’ün gerçekten böyle bir sözü var mı, yoksa İstikbal Göklerdedir sözü gibi mi bilmiyorum açıkçası) önde bir yorumcu cacık yapıyor."

Fikri Akyüz’ün Akşam Gazetesi’nde 2 Ocak 2014’te yayınlanan “Erdoğan’ın çarpıtılan sözü” başlıklı yazısından:

"Hani Atatürk’e atfedilen sözlerden biri ne idi? “İstikbal göklerdedir”di, değil mi? Şimdi Atatürk bu cümleyi söylediği zaman “Söz konusu olan gök ise; deniz, kara ve hava, hava civadır” mı demiş oldu?"

Kaan Özbek’in Şok Gazetesi’nde yayınlanan 12 Ağustos 2014 tarihli “Yıldız Savaşları” başlıklı yazısından:

"Niye muhterem koca 16 ışınlı yıldızı göstere göstere forsa yerleştirsin. Niye Atatürk, “İstikbal göklerdedir” diye uyarsın? Sahi ya BOP’un bayrağını tahmin edecektik değil mi?"

Mehmet Barlas’ın Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Al lafı koy rafa veya lafa bak hizaya gel” başlıklı 29 Temmuz 2011 tarihli yazısından:

Örneğin bazılarının Atatürk'e izafe ettikleri "Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur" sözü vardır.

Hıncal Uluç, Sabah Gazetesi’nde yayınlanan 20 Ekim 2005 tarihli “Antep!” başlıklı yazısında sözün orjinalinin Deli Petro’ya ait olduğunu iddia etme hatasına düşmüş:

Hoşuma gitmeyen tek fotoğraf “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur, K. Atatürk” plaketi oldu. İki sebebten.. Birincisi.. Bu söz Atatürk’e değil, Çar Deli Petro’ya aittir.

Yasemin Boran’ın Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan 22 Temmuz 2005 tarihli “Ayrıntılar önem kazanıyor” başlıklı köşe yazısından:

"Bedenimizle zihnimizin doğrudan bir bağlantı halinde bulunduğunu sanırım biliyorsunuz. Ama bu bilgiyi pek kullandığımız söylenemez. Sadece Atatürk’ün söylediği ‘Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur’ sözünü hatırlıyoruz."

Yonca Tokbaş’ın Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan 3 Şubat 2010 tarihli “Cem Demir’in Listesi” başlıklı yazısından:

"Boşuna dememiş Atatürk: “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” diye…"

Yonca Tokbaş, “Din üzerine riskli bir yazı” başlıklı 15 Nisan 2008 tarihli yazısında ise sözü Peygamber Efendimize de izafe etmiş:

Düşündükçe anladım ki; "“Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” sözü mesela, peygamberimizden yadigar Atamıza; geçmişi bugüne uyarlamayı bilecek kadar zeki olan o yüce lider ruha…"

Engin Ardıç’ın Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Kellim kellim layenfa” başlıklı 10 Ekim 2015 tarihli yazısından:

Atatürk, "köylü milletin efendisidir" demiş ya... Onu hatırlatıyor. Köylü milletin efendisiydi ama bürokrasi de devletin efendisiydi.

Ayşem Kalyoncu’nun Habertürk Gazetesi’nde 10 Mayıs 2010 tarihinde yayınlanan “Tarım bitti hayvancılık bitti… sıradaki” başlıklı yazısından:

"Atatürk'ün 'Türkiye bir tarım ülkesidir' anlamına gelen "Köylü milletin efendisidir" sözü de böylece zamanla hükmünü yitirmiş olacak."

Adalet mülkün temeli ne demek, adalet mülkün temeli sözü kime ait, adalet mülkün temelini kim söylemiş  Hayatta en hakiki mürşit ilimdir kim söylemiş kime ait İstikbal göklerdedir kim söylemiş kime ait

Lloyd George’un Mustafa Kemal Hakkındaki Sözü ve Köşe Yazarlarımız

1916-1922 yılları arasında İngiliz Hükümetinde Başbakanlık görevini üstlenmiş olan Lloyd George’un Mustafa Kemal Atatürk hakkında “İnsanlık tarihi birkaç yüzyılda bir dahi yetiştirebiliyor. Şu talihsizliğimize bakınız ki Küçük Asya’da çıktı. Hem de bize karşı.. Elden ne gelebilirdi?” vecizesini söylediği sanal alemde bazı kaynaklarda dile getirilmektedir. Bazıları anılan vecizenin Lloyd George’un anılarında geçtiğini, bazılarıysa Lloyd George’un bir konuşmada bu sözü söylediğini belirtmektedir.

Öncelikle, bu sözün gerçekten Lloyd George tarafından söylendiğini belirten sağlam bir kanıt ya da kaynak bulunmamaktadır (Bilen söylesin).

Lloyd George’un I. Dünya Savaşı’ndan anılarını bir araya getirdiği “War Memoirs of David Lloyd George” adlı kitapta (1. ve 2. ciltlerinde) bu yönde bir söz yer almamaktadır. Yazılı ve sözlü güvenilir hiçbir kaynakta da Lloyd George’un bu sözü bir konuşmasında dile getirdiğine dair bir işarete rastgelinememiştir.

İlber Ortaylı’nın “Yakın Tarihin Gerçekleri” adlı kitabında  (sf. 106), bu sözün doğruluğunun belgelenemediğini belirtilmektedir.

Wikiquotes adlı sitede de, bahse konu sözün 1994 yılında çekilen Kurtuluş adlı filmde geçtiği ifade edilerek “kaynağı belli değil” şeklinde belirtilmektedir.

Durum buyken, anılan vecizenin kaynağının doğruluğunun derdine düşmeyen köşe yazarlarımızın yazılarında bu söze bir hakikatmiş gibi yer verdiğini görüyoruz.

Sıralayalım:

Uğur Dündar, Sözcü Gazetesi’nde 30 Ekim 2015 günü yayınlanan “Atatürk geldi!” başlıklı köşe yazısında bu söze değinmiş ve biraz tahrifte bulunmuş:

"İn­gil­te­re baş­ba­kan­la­rın­dan Lloyd Ge­or­ge­’un anı­la­rı­nı okur­ken, Bü­yük Ön­de­ri­miz Ata­tür­k’­ü ye­te­rin­ce an­la­ya­ma­dı­ğı­mı­zı, bu ne­den­le de ge­rek­ti­ği gi­bi an­la­ta­ma­dı­ğı­mı­zı fark et­ti. “Bir in­sa­nı en iyi düş­ma­nı ta­nı­r” der­ler. Lloyd Ge­or­ge da Ata­tür­k’­ten söz eder­ken “O­nun gi­bi da­hi­ler dün­ya­ya yüz yıl­da bir ge­lir. O da ma­ale­sef Türk­le­re na­sip ol­du­” di­yor, böy­le­ce de­ha çı­ka­ra­ma­yan top­lu­mu­mu­zun yüz­yı­lın en bü­yük da­hi­si Ata­tür­k’­ü an­la­ya­ma­dı­ğı­nı söy­lü­yor­du."

Hıncal Uluç da, Sabah Gazetesi’nde 17 Mart 2009 tarihinde yayınlanan “Atatürk’e dil uzatanlara” başlıklı köşe yazısında aynı hataya düşmüş:

İngiliz Kralı yetkisiz.. Peki yetkilisi, hem de azılı Türk düşmanı Lloyd George ne dedi, hem de Birleşik Krallık Millet Meclisinde.. "Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk Milleti'ne nasip oldu. Mustafa Kemâl'in dehasına karşı elden ne gelirdi."

 

Doğan Satmış ise 22 Ağustos 2015 günü Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Davutoğlu, Enver Paşa’nın torununu nasıl şaşırttı?” başlıklı köşe yazısında mevzubahis sözü alıp Churchill’e atfetmiş:

"Allahtan, Churchill’in “Böyle liderler birkaç yüzyılda bir gelir” sözüyle de anlattığı bir tesadüf sonucu Atatürk ortaya çıktı da bugünkü toprak bütünlüğünü sağladık."

Güray Öz ise Cumhuriyet Gazetesi’nde 28 Eylül 2015 tarihinde yayınlanan “Gayrı Milli Alman Medyası” başlıklı köşe yazısında ise Doğan Satmış’ın yukarıda zikredilen hatasını düzeltmeye çalışıp, bahse konu sözün Lloyd George’a ait olduğu hatasına düşmüş:

Sayın Doğan Satmış’ın 22/08/15 tarihli “Davutoğlu, Enver Paşa’nın torununu nasıl şaşırttı?” başlıklı yazısında değindiği Atatürk ile ilgili sözleri Churchill değil, Lloyd George söylemiştir: “Below are the words of the English Prime Minister Lloyd George, known as a Turkish enemy, while he answered the accusations and criticism in the English Parliament for the retreat of the British Army from Anatolia in 1922: ‘Dear Sirs, you may see an exceptional genius in centuries. It is very unfortunate for us that the great genius of this era came up from the Turkish Nation. There was nothing to be done against the brilliance of Mustafa Kemal.’ Lloyd George, Former Prime Minister of the UK.” Hafızalarımız bazen bizi böyle yanıltabiliyor. Saygılarımla, A. Ersan Yücel

Kaynaklar:

lloyd george

Voltaire’e Ait Sanılan “Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi ifade edebilmeniz için canımı bile veririm” Sözü

Muhtesip“, daha önceleri -düşünce özgürlüğünün önde gelen savunucularından- Voltaire’e atfedilen “Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi ifade edebilmeniz için canımı bile veririm” ya da -farklı bir versiyon olan- “Düşüncelerine katılmıyorum, ama senin düşüncelerini savunma hakkını sonuna kadar destekleyeceğim” vecizesinin aslında Voltaire’e ait olmadığını, yazılı hiçbir eserinde ya da ondan aktarılmış hiçbir kayıtta Böyle bir sözün geçmediğini, 1700’lerde yaşamış Voltaire’e bu sözü yakıştıran kişinin 1906’da onun biyografisini yazan Evelyn Beatrice Hall olduğunu belirtmişti.

Ve şöyle eklemişti: “Norbert Guterman A Dictionary of French Quotations [Fransız Vecizeleri Sözlüğü] adlı eserinde Voltaire’e ithaf edilen bu sözün aslının Voltaire tarafından 6 Şubat 1770 tarihinde Le Riche başkeşişine yazdığı şu sözler olduğunu ileri sürer: “Monsieur l’abbé, je déteste ce que vous écrivez, mais je donnerai ma vie pour que vous puissiez continuer à écrire” [Muhterem (başkeşiş), yazdıklarınızdan nefret ediyorum ama yazmaya devam etmeniz için canımı veririm]”

Daha sonra da, bu hatanın münferit olmadığı, birçok köşe yazarı tarafından tekrarlandığını gözler önüne sermişti.

Bahse konu ihtisapların ardından yaklaşık 4-5 yıl geçmesine rağmen bu hatanın hâlâ köşe yazarları arasında yaygın olduğunu görüyoruz.

Tespit ettiğimiz hataları paylaşalım:

Hüseyin Aslan’ın 17 Nisan 2015 tarihinde Habertürk Gazetesi’nde yayımlanan “İfade özgürlüğü sınırlandırılamaz” başlıklı köşe yazısından:

İfade özgürlüğünün alanı daralırsa inanç özgürlüğü dahil diğer tüm özgürlüklerin alanı da daralır. Filozof Voltaire, “Söylediklerinizin hiçbirine katılmıyorum fakat bunları söyleme hakkınızı ölünceye kadar savunacağım...” diyor. Voltaire’nin bu sözü düşünce ve ifade özgürlüğü yolundaki ortak mücadelenin ne kadar gerekli olduğunu özlü bir biçimde yansıtmaktadır.

Soner Yalçın’ın 31 Mart 2015 tarihinde Sözcü Gazetesi’nde yayınlanan “Kemal abi” başlıklı köşe yazısından:

"Filozof Voltaire hep şu sözlerle tanımlanır: “Söylediklerinizin hiçbirine katılmıyorum; fakat bunları söyleme hakkınızı ölünceye kadar savunacağım.” Düşünce özgürlüğü yolundaki mücadeleyi en özlü bir biçimde sanıyorum bu söz yansıtır."

Orhan Kemal Cengiz’in Bugün Gazetesi’nde 16 Ocak 2015’te yayınlanan “Bugün susunca” başlıklı köşe yazısından:

Voltaire’nin fi tarihinde söylediği “Düşüncelerine katılmıyorum ama senin düşüncelerini savunma hakkını sonuna kadar destekleyeceğim” sözünü bugün dahi diyemiyorlar...

Haşmet Babaoğlu’nun Sabah Gazetesi’nde 15 Ocak 2015 tarihinde yayımlanan “Biliyorum, siz Voltaire seversiniz!” başlıklı köşe yazısından:

Hebdo saldırısından sonra Batı sosyal medyasında Voltaire aşkı kabardı. 18. yüzyıl Fransız "aydınlanma"sının malum sözü hemen yardıma çağırılıverdi: "Fikirlerinize katılmıyorum ancak onları ifade etmeniz için hayatımı feda etmeye hazırım." Eh doğru! Pek yakışıklı ve yiğitçe bir ifadedir. Aforizma tutkusunun tavan yaptığı bir döneme de uygun düştü.

Ersoy Dede’nin, Vakit Gazetesi’nde 12 Ocak 2015 tarihinde yayınlanan “#JeSuisAhmed” başlıklı köşe yazısından:

Ben öldükten sonra Voltaire’in sözüne atıfla, sanki ben Charlie için ölmüşüm gibi; “düşüncelerine katılmasa da onun bu düşüncelerini söyleyebilmesi için canını verdi” diyenler oldu.. Fransa’ya Fransız kalanlar bilseydi ki Voltaire’in, bu; “düşüncelerine katılmasam da canımı veririm” falan dediği günlerde, İngiliz Monarşisi’nin, insan hakları bakımından Fransa’nın önünde olduğunu savunduğu için ülkesinden kovulduğunu, başka örnekler ararlardı..

Yavuz Alogan, 22 Aralık 2014 tarihinde İleri Haber’de yayımlanan Voltaire tavrı başlıklı köşe yazısında bahse konu vecizenin Voltaire’e atfedildiğini belirterek hatadan kurtulmuş:

Voltaire’e atfedilen şu söz mesela: “Sevgili dostum, sizin görüşlerinize katılmıyorum ancak bu görüşlerinizi rahatça ifade edebilmeniz için canımı feda etmeye hazırım.” İnsan hakları ve düşünce özgürlüğü gibi kavramların en saf haliyle belirdiği, henüz hiçbir siyasi manipülasyona uğratılmadığı bir 18. asır özdeyişi… Son sıralarda istismar ediliyor; Fethullahçı köşe yazarları, ekranlardan kamuoyunu irşat eden gerici artistler hep lafa bununla başlıyorlar: “Sizin görüşlerinize katılmıyorum, ancak…”

Umur Talu’nun Habertürk Gazetesi’nde 1 Eylül 2014 tarihinde yayınlanan “Adalet Mülkün Yemeğidir!” başlıklı köşe yazısından:

Mağduriyet mevsimlerinde, muhtemelen Voltaire’in meşhur sözü herkesin işine geliyordu: Düşüncelerinize katılmıyorum ama onu ifade edebilme hakkınızı ölümüne savunurum! Voltaire, ölmüş geçmiştir!

Müge İplikçi’nin, 27 Mayıs 2014 tarihinde Vatan Gazetesi’nde yayınlanan “Düşünce Suçları Müzesi” başlıklı köşe yazısından:

Said Nursi, Bülent Ersoy, Füsun Erdoğan, Musa Anter, Behice Boran... Bu müzede yer alan isimlerden bazıları. En temel konuların başında ise Twitter ve YouTube yasakları geliyor. Ve mesaj Voltaire’in sözüyle belirginleşmiş durumda: ‘Söylediklerini kabul etmeyebilirim ama söyleme hakkını ölünceye kadar desteklerim.’

Kurtuluş Tayiz, 23 Mayıs 2014 tarihinde Akşam Gazetesi’nde yayınlanan “Voltaire de Özdil için hayatını feda eder miydi?” başlıklı köşe yazısında Voltaire’e atfedilen söze atıf yapmış.

T24 yazarlarından Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun 13 Eylül 2013 tarihli “Voltaire ne demişti?” başlıklı yazısından:

Demokratikleşmeyi ne zaman başaracağız? Bir başkasına tahammülü, düşüncelerine katılmasa da onun düşüncelerini ifade etmesi için sonuna kadar yanında olmayı söyleyen Voltaire'i işimize geldiği zaman anıp pratiğe geldiği zaman hatırımıza bile getirmeyecek miyiz? Evet, herkese sormak lazım, Voltaire ne demişti?

Yonca Tokbaş’ın, 15 Nisan 2013 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Voltaire hayatta olsaydı Fazıl Say için ne derdi?” başlıklı köşe yazısından:

"Sonra Voltaire’in bir sözü geldi aklıma. "I do not agree with what you have to say, but I'll defend to the death your right to say it." Yani: “Söylemek istediğin şeye katılmıyorum; ama onu söyleme hakkını ölümüne savunacağım.” Voltaire. İfade özgürlüğü ve onu savunmak ve inanmak böyle bir şeydir işte."

Yağmur Atsız, 17 Nisan 2013’te Star Gazetesi’nde yayınlanan “Voltaire’in İngilizcesi Benim Türkçem” başlıklı köşe yazısında Yonca Tokbaş’ın 15 Nisan 2013 tarihli yazısına tepki göstermiş; ancak, bu sözün Voltaire’e ait olmadığı gerçeğini atlamış:

"Değerli meslekdaşımız Yonca Tokbaş dünki köşesinde ondan bir alıntı yapmış. Voltaire diyormuş ki (şimdi sıkı durun!) “I do not agree whith what you have to say, but I’ll defend to the death your right to say it.” Anlaşıldı mı? Beni rahatda dinleyin! Yâni diyesi ki “Senin söylediklerinle mutâbık değilim ama bunları söyleme hakkını daölümüne savunurum.” İyi de bunu doğrudan Türkçe yazmak dururken önce gâvurcasını yazıp sonra çevirmek neyin nesi oluyor, biiiir! İkincisi, mâdem gâvurcasını yazacaksın, Voltaire’e İngilizce konuşturmak hangi aklın eseri? Evet, Voltaire gerçi mükemmel İtalyanca ve İngilizce de bilirdi ama sen İngilizce bildiğini ve bu lakırdıyı da İngilizce bir metinden aldığını okuyucuna ihsâs edeceksin diye böyle bir saçmalığa tevessül etmenin âlemi ne? İlle gâvurca olacak diyor idiysen Voltaire’in söylediği gibi Fransızcasını vermem gerekmez mi idi, a Mübârek?"

Hürriyet Dünyası yazarlarından Melis Alphan, 2012 yılı Haziran ayında Hürriyet’e verdiği demeçte bahse konu vecizenin Voltaire’e ait olduğunu belirtmiş:

"Voltaire demiş ki; "Ben senin düşüncelerine asla katılmıyorum. Ama düşüncelerini savunman için canımı bile feda edebilirim." Şevval Sam'ın böyle bir laf etti mi etmedi mi bilmiyorum. Ama velev ki etti; bu onun düşüncesidir ve yargısız infazla konserlerini iptal etmek büyük haksızlık. Sam'ın sözleri ifade özgürlüğü içinde kabul edilmeli. İlla dini veya siyasi bir boyuta çekmemek lazım."

Ruşen Çakır, Vatan Gazetesi’nde 14 Mart 2012 tarihinde yayınlanan “Kötülüklere karşı sadece buğz ederek demokrasiyi ilerletemeyiz” başlıklı köşe yazısında bahse konu vecizenin Voltaire’e atfedildiğini belirterek doğru bir hareket yapmış:

Bizde de her ne kadar çok kişi, Fransız düşünür Voltaire’e atfen “Görüşlerinize katılmıyorum ama bunları açıklayabilmeniz için sonuna kadar yanınızda olacağım” gibi fiyakalı sözler etse de değil farklı düşüncede olanlarla, kendilerine yakın kişilerle bile, mağdur duruma düştüklerinde dayanışma içine girmekten nedense kaçınıyorlar.

Aslı Aydıntaşbaş’ın Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan “Fransa’da Voltaire anlatıp burda gazeteci tutuklamak” başlıklı 22 Aralık 2011 tarihli köşe yazısından:

Paris’te Ermeni soykırım tasarısına karşı lobi yapan TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Fransızlara ünlü düşünür Voltaire’in “Düşüncelerinize karşıyım ancak onları savunma hakkınızı korumak için ölmeye hazırım” lafını hatırlatmış.

Nihat Demirkol, Hürriyet Gazetesi’nde 25 Aralık 2011 tarihinde yayınlanan “5 yıl önce sormuşum: Bunlar kimin çocukları?” başlıklı köşe yazısında, söz konusu vecizeye ilişkin durumu doğru bir şekilde aktarmış:

Kimileri de iddia ediyor ki,
Voltaire hiç bir yerde, “fikir hürriyeti üzerine” öyle sanıldığı gibi keskin bir lâf etmemiştir. 
Karmaşa, meşhur cümleyi hesapsız kitapsız kullanan, 1906 tarihli Evelyn Beatrice Hall biyografisinden kaynaklanır (Friends of Voltaire). Şuna benzer bir şey yazar Hall; hem de alıntı yaptığını filân iddia etmeden: 
“Fikrinizden nefret ediyorum, ama onu söyleme hakkınızı ölümüne savunurum, Voltaire’in tavrı haline gelmişti...”

Engin Ardıç, Sabah Gazetesi’nde 22 Aralık 2011’de yayınlanan “Voltaire şaklabanları” başlıklı köşe yazısında aynı hatayı yapmış:

"Fakat Voltaire'in bir lafını mürekkep yalamış hemen herkes bilir: "Düşüncelerinize karşıyım ama onları özgürce savunabilmeniz için canımı vermeye hazırım!" Montesquieu okuyan zengin kızları da herhalde biliyorlardır."

Hilmi Yavuz’un Zaman Gazetesi’nde 30 Mart 2011’de yayınlanan “İkiyüzlü Bir Aydınlanmacı: Voltaire” başlıklı köşe yazısından:

"18. yüzyıl Fransız Aydınlanması'nın Türkiye'de alımlanış biçimi daha çok Voltaire üzerinden olmuştur. 'Sizin düşüncelerinize katılmasam da onları sonuna kadar savunmanızda hep yanınızda olacağım' ya da 'hurafeleri yıkın!' gibi sözleriyle anılır ve yüceltilir."

Özgür Mumcu, Radikal Gazetesi’nde 21 Şubat 2011 tarihinde yayınlanan “Voltaire’e gel Voltaire’e” başlıklı yazısında durumu doğru şekilde resmetmiş:

Belki de boşuna tabii buraya yazdığım. Neticede neredeyse her köşe yazarının “Söylediklerinize katılmıyorum, ama bunu savunmanız için hayatımı verebilirim” sözünün Voltaire’e ait olduğunu sandığı bir memlekette yaşıyoruz. Nüanslara özen ne haddimize.

Rahmi Turan’ın, Hürriyet Gazetesi’nde 4 Aralık 2010 tarihinde yayınlanan “Türkler ve Voltaire!” başlıklı köşe yazısından (Rahmi Turan bahse konu vecizeyi baya tahrif etmiş):

Voltaire’in “Fikirlerinizden nefret ediyorum ama onu ifade etmenizi ölümüne savunurum” sözleri, onun inançlara ve fikir özgürlüğüne verdiği önemi gösterir.

Semih İdiz, 26 Kasım 2010 tarihinde Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan “İslami ‘aydınımıza’ Voltaire’i öneririz” başlıklı köşe yazısında, anılan vecizenin Voltaire’e ait olup olmadığı hususundaki tartışmalara değinerek doğru bir adım atmış:

"Kimi uzmanlara göre hatalı olarak olsa da, Fransız düşünürü Voltaire’e atfedilen bir söz vardır. Din ile hiç arası olmayan Voltaire’in 1770’te bir din adamına yazdığı mektupta şöyle dediği belirtilir. “Yazdıklarınızdan nefret ediyorum, ancak yazmaya devam edebilmeniz için hayatımı veririm” (Monsieur l’abbé, je déteste ce que vous écrivez, mais je donnerai ma vie pour que vous puissiez continuer à écrire). Voltaire’in bunu bu şekilde söyleyip söylemediği tartışmalı olsa bile, fikir özgürlüğü ve hoşgörü üzerine yazdıklarını bilenler böyle bir düşüncenin kendisi için ters olmadığını da bilirler. İşi biz Türkler açısından daha da ilginç kılan bir yanı var."

Uğur Vardan’ın Radikal Gazetesi’nde 23 Temmuz 2010 tarihinde yayınlanan ‘Dikkayt, komutan sağda…’ başlıklı köşe yazısından:

Evet, ben de lise çağlarından beri biliyorum ki Voltaire'in,  şeklinde çok güzel bir sözü vardır. Lakin bu söz, karşınızda fikir oldukça anlam kazanır, savaş çığırtkanlığına soyunulduğunda değil

Ahmet Hakan’ın Hürriye Gazetesi’nde 26 Ekim 2010 tarihinde yayımlanan “Renklere Göre Türkler” başlıklı köşe yazısından:

VOLTAİRE'in “Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi ifade edebilmeniz için canımı bile veririm” şeklinde çok bilinen bir veciz sözü var ya... Çok ama çok iyi niyetli bir söz olmasına karşın bana acayip mübalağalı gelir. Bu sözü her işittiğimde, “Katılmadığın fikirlerin ifade edilmesini savun savunmasına da, can vermek de neyin nesi Voltaire Dayı?” demek gelir içimden.

Engin Ardıç’ın Sabah Gazetesi’nde 23 Temmuz 2009 tarihinde yayımlanan “Liberalizm eşeklik değildir” başlıklı köşe yazısından:

Ama bir tokat atana öbür yanağını uzatmak da hiç değildir, o Hazret-i İsa'ya mahsustur. Sizi düşüncelerinizden ötürü kınama ya da kısıtlama hakkım yoktur ama onlara katılma zorunluluğum da yoktur (elbette sizin de benimkilere)... Hiçkimse de katılmadığı düşüncelerinizi savunabilmeniz için kendi canını verecek kadar enayi değildir, o Voltaire'in yumurtladığı parlak bir palavradır.

Hıncal Uluç’un Sabah Gazetesi’nde 17 Şubat 2009 tarihinde yayınlanan “Türkiye’nin kaderi bu mudur?” başlıklı köşe yazısından:

"Bu fikre karşı çıkmak sapıklıktır.." Yüzlerce yıl önce Fransız İhtilali'nin, yani dünyada özgürlüğü başlatan devrimin simgelerinden Voltaire "Fikirlerine karşı olabilirim ama onları söyleyebilmeniz uğruna hayatımı verebilirim" derken, bugün hem de CHP lideri, kendi fikrine karşı çıkanlara "Sapık" diyebiliyordu.

Hıncal Uluç aynı hatayı 8 Nisan 2008 tarihinde yayınlanan “İfade özgürlüğü ve sahte demokratlar!..” başlıklı köşe yazısında da tekrarlamış:

Tepedeki ikinci laf işte bu sebeple Voltaire'den alınmıştı. Fransız İhtilalinin fikir yapısını hazırlayarak dünyada çağ değişimine sebep olanların başında gelen Voltaire'den.. "Düşüncelerinize karşı olabilirim. Ama onları ifade edebilme özgürlüğünüz için canımı verebilirim."

Mehmet Altan, Yasemin Çongar, Avni Özgürel, Etyen Mahçupyan’ın yazarı olduğu 2008 yılında basılan “Hrant Dink Cinayeti” başlıklı kitabın arka kapağından:

Senin düşüncelerine katılmıyorum, ama düşüncelerini savunman için canımı bile feda edebilirim. -Voltaire, ünlü Fransız yazar ve filozof-

Reha Muhtar’ın, Vatan Gazetesi’nde 7 Şubat 2007 tarihinde yayınlanan “Beni çok yanlış anladınız hanımefendi!” başlıklı köşe yazısından:

"O yazıyı yazmasının nedeni aydınlanma çağının ünlü düşünürü Voltaire’in tek bir sözüdür: “Fikirlerinize sonuna kadar karşıyım... Ama onları savunabilmeniz için ölmeye hazırım...” Voltaire komünizmden teokratizme kadar bu ilkeyi en rizikolu kesimlere karşı benimsemiş insanları arıyor... Benim etkilendiğim kişi Voltaire’dir hanımefendi..."

Hilmi Yavuz’un Zaman Gazetesi’nde 22 Ekim 2006 tarihinde yayınlanan “Aydınlanma mı, evet hangisi?” başlıklı köşe yazısından:

Fransız Parlamentosu'nun Ermeni soykırımının inkarını yasaklayarak cezai yaptırımlara bağlayan kararı, Türkiye'de, özellikle de entelektüel kesimlerde, Fransa konusunda büyük bir hayal kırıklığı yaratmışa benziyor;- çoğu defa da, Voltaire'in o bildik vecizesi hatırlatılarak: 'Düşüncelerinize katılmıyorum, ama düşüncelerinizi dilegetirme hakkınızı sonuna kadar savunacağım!'

Mahmut Övür’ün Sabah Gazetesi’nde yayınlanan 13 Haziran 2006 tarihli “Voltaire, Erdoğan ve Perihan Mağden” başlıklı köşe yazısından:

Tam bu noktada, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın 2001'de AK Parti'yi kurduğu gün yaptığı bir konuşmayı hatırlıyorum. Genel Başkan Erdoğan, partisinin temel ilkesini ünlü düşünür Voltaire'in şu sözleriyle açıklıyordu: "Sevgili dostum, sizin görüşlerinize katılmıyorum ancak bu görüşlerinizi rahatça ifade edebilmeniz için canımı feda etmeye hazırım." Anlaşılan o günlerden bugüne çok şey değişti.

Oktay Ekşi’nin Hürriyet Gazetesi’nde 13 Mayıs 2006 tarihinde yayınlanan “” başlıklı köşe yazısından:

"GÖRÜŞLERİNİZE katılmasam bile, onları savunma hakkınızı her zaman savunurum" diyen tanınmış yazar ve filozof Voltaire'in ülkesi Fransa'nın bunu yapacağı akla gelir miydi?

Altan Öymen’in 24 Eylül 2005 tarihinde Radikal Gazetesi’nde yayımlanan “Bari Voltaire’i hatırlayalım” başlıklı köşe yazısından:

AB bir yana... Ünlü Fransız düşünürün bundan iki buçuk yüzyıl önceki sözünü hatırlamak yeter: 'Düşüncelerinize karşıyım. Ama onları söyleme hakkınızı hayatımın sonuna kadar savunacağım'

Reha Muhtar’ın 19 Eylül 2004 tarihinde Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Sen Voltaire’i bilir misin Hıncal Abi?” başlıklı yazısından:

Ama bana senin de okuduğun Mülkiye'deki Hocalar daha ilk derse girdiğimde Voltaire'in bir sözünü öğrettiler.. Voltaire düşüncelerine karşı çıktığı birine aynen şöyle diyor: "Fikirlerini ve söylediklerini asla kabul edemem.. Ama onları söyleme hakkını ölünceye kadar savunurum.."

Milliyet Kültür Sanat yazarlarından Nalan Bahçekapılı’nın  22 Nisan 2002 tarihli “”Micromegas” ve Voltaire” başlıklı yazısından:

Aydınlanma yazarlarından olan ve "Söylediklerinize katılmıyorum, fakat onu söyleyebilme hakkınızı ölümüne savunurum, " sözüyle de tanınan Voltaire renkli kişiliğiyle şiir, oyun, tarih, felsefe ve bilimi de kapsayan geniş bir yelpazede ürün verdi.

Kaynaklar:

voltaire dusuncelerinize katilmiyorum