Etiket arşivi: Hilal Kaplan

Uğur Mumcu’ya Ait Olduğu Sanılan Türk Vatandaşı Tanımı ve Köşemenler

İnternette muhtemelen rast gelmişsinizdir, bir “Türk Vatandaşı” tanımına:

“Türk vatandaşı İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalya ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza muhakemeleri yasasına göre yargılanan, Fransız idare hukukuna idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.”

Cumhuriyetin ilk yıllarında, hukuk sistemimizi diğer ülkelerin yasal sistemlerinden kendimize uygun olduğu düşünülen kanunların benimsenmesini eleştirenler genellikle bu tanımı kullanırlar.

Bu tanımın da Uğur Mumcu tarafından yapıldığı iddia edilir.

Uğur Mumcu bu ifadeleri gerçekten kullanmıştır. Uğur Mumcu, bir panelde yaptığı “Köy Enstitüleri” ile ilgili konuşmasında, bir mizah / gülmece dergisinde bu tanımı gördüğünü belirtir ve geri kalanını şu şekilde aktarır:

Bir gülmece dergisindeki şu tanım olayları yeterince sergiliyor. Türk vatandaşı tanımı. Diyor ki, Türk ne demektir? Türk vatandaşı kimdir? Türk vatandaşı İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalya ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza muhakemeleri yasasına göre yargılanan, Fransız idare hukukuna idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.”

Bu ifadeleri ya da Türk vatandaşı tanımını okuyan kişi, Uğur Mumcu’nun başka devletlerin hukuk sistemlerinden kanun devşirilmesine karşı çıktığını düşünebilir. Ancak, durum böyle değildir. Uğur Mumcu sözlerine şu şekilde devam eder:

“O dönemde böyle yasaların alınması zorunluydu çünkü toplum bir yol ağzındaydı. Ya batılı laik sistem ya şeri hukuk. Mustafa Kemal ve düşün arkadaşları batılı ve laik sistemi benimsediler. “

Ezcümle, bahse konu ünlü Türk vatandaşı tanımı Uğur Mumcu tarafından yapılmamıştır. İsmi bilinmeyen bir mizah dergisinde rastlanılmış ve Uğur Mumcu tarafından alıntılanmıştır. Böylelikle meşhur olmuştur.

Ancak bazı köşe yazarları, tanımın Uğur Mumcu’ya ait olduğunu sanıyor:

Örneğin Abdurrahman Dilipak. Dilipak, 27 Şubat 2017 günü Yeni Akit Gazetesinde yayınlanan “Haydi Bismillah!” başlıklı köşe yazısında şöyle aktarmış:

"Uğur Mumcu’ya göre, “Türk milleti, İsviçre medeni kanununa göre evlenen, Alman ceza muhakemeleri usulüne göre  yargılanan, İtalya ceza yasasına göre cezalandırılan,  Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.” Bu durum Mustafa Kamal, İnönü ve CHP zihniyetinin özetidir."

Bekir Hazar, 17 Mayıs 2016 tarihinde Takvim Gazetesi’nde yayınlanan “Büyük Kulüp” başlıklı yazısında hem sözü yanlış aktarmıştı hem de tanımı Uğur Mumcu’ya atfetmişti:

"Rahmetli Uğur Mumcu bizi şöyle tarif ediyordu; "Türk vatandaşı; İsviçre Medeni kanununa göre evlenen, İtalyan Ceza Yasası'na göre cezalandırılan, Alman Ceza Muhakemeleri Usul Hukukuna göre cezalandırılan, Fransız İdare Hukukuna göre idare edilen, İslam Hukukuna göre gömülen kişidir." .."

Hilal Kaplan da Sabah Gazetesinde 6 Nisan 2016 günü yayınlanan “Üst akıl kolaycılığıymış” başlıklı köşe yazısında tanımı Uğur Mumcu’ya atfeder ve Mumcu’nun da bu hukuk devşirmesinden rahatsız olduğu imasında bulunma yanlılşına düşer:

"Kendini Atatürkçü olarak tanımlayan Uğur Mumcu, bu yabancılaşmayı Türk vatandaşını tarif ettiği şu sözleriyle bence en berrak biçimde ortaya koymuştu: "Türk vatandaşı, İsviçre Medeni Kanunu'na göre evlenen, İtalyan Ceza Yasası'na göre cezalandırılan, Alman Ceza Muhakemesi Kanunu'na göre yargılanan, Fransız İdare Hukuku'na göre idare edilen ve İslâm Hukuku'na göre gömülen kişidir."

Şevki Yılmaz ise Yeni Akit’te 17 Şubat 2017 günü yayınlanan “Evet mi? Hayır mı?” başlıklı yazısında ise ne Uğur Mumcu’ya ne bu tanımın sahibi dergiye atıf yapmadan doğrudan tanımı paylaşmış:

"İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalyan ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza muhakemelerine göre yargılanan, Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve sadece İslam hukukuna göre gömülen Müslüman bir milletin her şeyini inancına göre yapacağı özgürlük kapılarının açılmasına, şirk ve küfrün yıkılmasına «Evet»mi? Hayır mı?"

 

Hilal Kaplan ve Clinton’ın E-Posta Skandalını Araştıran FBI Ajanının Ölüm Hikayesi

Hilal Kaplan, Sabah Gazetesi’nde 8 Kasım 2016 tarihinde yayınlanan “Bir daha ‘seviyesizlik’ten bahseden olursa…” başlıklı yazısında Hillary Clinton’ın özel e-posta sunucusunu araştıran FBI ajanı Michael Brown’ın ölümüne ilişkin asılsız haberi “gerçek” addederek yorum yapma hatasında bulunmuş:

""Kan döküldü" dememizin sebebi de, son sızıntıdan sorumlu olduğu düşünülen FBI ajanı Michael Brown'la ilgili. Cumartesi gecesi, Brown'ın evinin alevler içinde olduğunu gören komşularının ihbarıyla eve gelen yetkililer, karısının bir kurşunla öldürüldüğünü ve Brown'ın da kafasına sıkarak intihar ettiğini açıkladılar. Şimdilik küçük birkaç 'komplocu' site hariç kimse açıkça olayı Clinton'larla ilişkilendirmeye cesaret edemiyor. Ancak Clinton hakkında soruşturma açılmasından günler sonra gerçekleşen bu 'intiharcinayet' kombinasyonunun uyandırdığı soru işaretleri belli."

ABD Başkan adayı Hillary Clinton’ın e-posta sızıntısı ile ilgili FBI soruşturmasını yürüten FBI ajanı Michael Brown’ın eşi Susan Brown’ı öldürüp evini ateşe verip silahla intihar ettiğine ilişkin bazı haberler yayıldı.

Hilal Kaplan’ın köşesinde yer verdiği bu iddia gerçeklik taşımıyor.

Söz konusu iddianın gerçeği yansıtmadığı Teyit.org ve Snopes.com tarafından ortaya konmuştu.

Bahse konu sitelerin analizinde dile getirildiği üzere,

  • FBI ajanı olduğu söylenen Michael Brown ile ilgili bu hikayenin kaynağı The Denver Guardian isimli, yerel bir gazetenin internet haber sitesiymiş gibi davranan bir web sitesi.
  • Clinton maillerinin sızıntısından sorumlu olduğu iddia edilen FBI ajanının eşini öldürdükten sonra intihar ettiği iddialarını yayınlayan ilk internet sitesi olan The Denver Guardian,  çalışmayan linkler ve yanlış sokak adresleriyle dolu, tamamen tık çekmek üzere hazırlanmış bir haber sitesi.

hilal-kaplan_clinton-fbi-mail-skandali

İsrail’in Dilediği İlk Özür ve Köşe Yazarları

Daha önce Malumatfuruş’ta dile getirmiştik, İsrail tarihinde ilk kez Mavi Marmara hadisesi nedeniyle Türkiye’den özür dilemedi, daha önce de dilemişti.

Köşe yazarlarının yapmaktan imtina ettiği basit bir internet taraması aşağıdaki özürleri gösteriyor:

***

20 Ağustos 2011 – İsrail’in Mısır’dan Özür Dilemesi

Israel Apologizes To Egypt For Killing Three Of Its Soldiers

Israel submitted on Saturday an apology to Egypt over the death of three Egyptian soldiers who were killed by the Israeli army on Thursday following the Eilat attack carried out by gunmen who infiltrated into Israel and killing eight Israeli soldiers and wounding 30 others. The apology was submitted by Israel’s former ambassador to Cairo, Shalom Cohen, who also informed Egypt that Israel accepts conducting a joint Israeli-Egyptian investigation into the issue. Cohen went to Egypt not as an envoy dispatched by the Israeli government, but as the acting ambassador, as the Israeli ambassador, Yitzhak Levanon, is currently not in Cairo. Israeli Defense Minister, Ehud Barak, expressed Saturday “sorrow over the death of three Egyptian soldiers” who were killed by Israeli army fire following the Eilat attack. Barak added that he instructed “specialized departments” to hold an investigation into the issue, and to conduct a separate joint investigation in cooperation with Egypt.

***

15 Ocak 2009 – İsrail’in BM’den Özür Dilemesi

Israel apologizes for UN refugee agency strike, as army advances

Israeli defense minister apologized to U.N. Secretary-General Ban Ki-moon on Thursday after Israeli forces shelled the main U.N. aid compound in the city of Gaza, as te troops moved further into Gaza City amid ongoing truce talks.

***

28 Ocak 2008 – İsrail’in Beatles Müzik Grubundan Özür Dilemesi

Israel apologizes to The Beatles

Foreign Ministry decides to rectify historic injustice, extend apology to British band over cancellation of its performance in Jewish state 43 years ago

***

2004 – İsrail’in Yeni Zelanda’dan Özür Dilemesi

Two Israelis are sentenced to six months in jail by an Auckland court after they admit trying to obtain a New Zealand passport fraudulently. Wellington suspects they are from the Mossad and suspends relations with Israel in protest. A year later, Israel apologizes to New Zealand, which restores ties.

***

1998 – İsrail’in İsviçre’den Özür Dilemesi

Israel apologizes to the Swiss government for the incident involving its agents. Mossad head Danny Yatom resigns.

***

1985 – İsrail’in ABD’den Özür Dilemesi

U.S. Navy analyst Jonathan Pollard is arrested for passing intelligence to Lakam, an Israeli agency specializing in scientific cooperation. Israel apologizes to the United States and dismantles Lakam. Pollard is sentenced to life in prison.

***

1967 Liberty Vakası – İsrail’in ABD’den Özür Dilemesi

In one of the most controversial events in U.S. military history, the lightly armed Liberty was attacked by Israeli planes, three torpedo boats and helicopters and was bombed with napalm, torpedoed and shelled on June 8, 1967, while sailing in international waters in the eastern Mediterranean Sea. Israel apologized to the United States and paid more than $12 million in compensation.

***

23 Haziran 1960 – İsrail’in Arjantin’den Özür Dilemesi

The Security Council condemned the abduction, and Israel apologized to Argentina. The Council adopted a resolution condemning the kidnapping by a vote of 8 to 0, with two abstentions, and one member— Argentina—not participating in the vote.

***

İsrail Türkiye özür

İsrail’le ilişkilerin normalleşmesi ile birlikte bu hata tekrar zuhur etti gazete köşelerinde. Bakalım kimler bu hataya düşmüş:

Hilal Kaplan, daha önce Yeni Şafak Gazetesi’nde 21 Aralık 2015 günü yayınlanan “İsrail-Türkiye Anlaşmasında Son Durum” başlıklı köşe yazısında yaptığı hatayı Sabah Gazetesi’nde 28 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan “Gazze’den çok Gazze’ciler” başlıklı yazısında tekrarlamış:

"Malumunuz, Mart 2013'te, İsrail Başbakanı Netenyahu, Başbakan Erdoğan'ı arayıp Mavi Narmara saldırısından ötürü özür dilemişti. Bu, yani yabancı bir devletten özür dilemek, İsrail tarihindeki bir ilkti."

Kenan Alpay, Yeni Akit Gazetesi’nde 23 Haziran 2016 günü yayınlanan “İsrail ve Rusya’yla Nasıl Anlaşılır?” başlıklı yazısında bu hataya atlamadan edememiş:

"Askeri işbirliği, ticari ayrıcalıklar, ortak tatbikatlar, stratejik işbirliği, istihbarat paylaşımı dâhil İsrail’e tanınan bütün ayrıcalıklar kısa bir süre içerisinde AK Parti Hükümeti tarafından iptal edildi. Nihayet Amerika ve Avrupa’nın ısrarıyla İsrail ilk defa işlediği cinayetlerden ötürü özür diledi ve tazminat ödemeyi kabul etti."

İnternethaber’de köşe yazısı yazmadık konu bırakmayan Süleyman Özışık’ın 27 Haziran 2016 tarihli “İsrail’le neden ve nasıl anlaştık?” başlıklı yazısından:

"1 - İsrail'in özür dilemesi... Bu maddeyi kuru bir özürden ibaret görmeyin. Yani bu basit bir "Pardon" meselesi değildir. İsrail, kurulduğu tarihten bu yana ilk kez bir ülkeden resmi olarak özür diliyor."

Ersoy Dede’nin Aktüel’de 27 Haziran 2016 günü yayınlanan “İsrail’den İstediğimizi Aldık” başlıklı yazısından:

"- İsrail tarihinde ilk defa bir başka devletten özür diledi.."

Ömer Turan’ın Avaz Türk’te 27 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan “İsrail ilk kez diz çöktü” başlıklı yazısından:

"Türkiye zerre kadar geri adım atmadı; Apolgy yani özür tabiri olacak ve resmi yazı şeklinde olacak dedi ve bunda diretti. Türkiye’nin ve Erdoğan’ın bu çelik iradesi karşısında İsrail geri adım attı ve tarihinde ilk kez özür diledi, hem de resmen."

Hasan Öztürk’ün Yenişafak Gazetesi’nde 28 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan “Lice’de uyuşturucu tarlaları, Akdeniz’de ormanlar yanıyor” başlıklı yazısından:

"Mavi Marmara şehitlerinin kanı yerde kalmamıştır. Zira şımarık İsrail tarihinde ilk kez özür dilemiş, tazminat ödemeyi kabul etmiştir. Abluka kısmen kırılmıştır."

Fuat Uğur’un Türkiye Gazetesi’nde 28 Haziran 2016 günü yayınlanan “İHH’nın sıkıntısı ve yalanın daniskası” başlıklı yazısından:

"1-Üç kez tüm Arap dünyasını yenilgiden yenilgiye uğratan, bırakın onu, arkasındaki güçlü Yahudi lobisi ve ABD desteği sayesinde Dünya’ya kafa tutan İsrail, kurulduğu günden beri ilk kez bir devletten özür diledi."

Milat Gazetesi’nden Seyfi Uzunkök’ün 28 Haziran 2016 tarihli “Coca Cola için” başlıklı yazısından:

"İsrail ile yapılan anlaşmada Müslümanlara yönelik önemli kazanımlar var: * İsrail, tarihinde ilk kez yabancı bir devletten özür diledi… * Tazminat ödemeyi kabul etti…"

Markar Esayan’ın Akşam Gazetesi’nde ve Serbestiyet’te 28 Haziran 2016 günü yayınlanan “Gazze filosunun amacı bu değil miydi?” başlıklı yazısından:

"İsrail ile Gazze konusundaki mutabakat, 26 Haziran pazar günü Roma’da sonuçlandırıldı.


- İsrail, Mart 2013’te Türkiye’nin ilk talebini karşılayarak tarihte ilk kez yabancı bir devletten özür dilemişti. Mutabakat kapsamında Türkiye’nin diğer iki şartı da kabul edildi. İsrail, Mavi Marmara saldırısında hayatını kaybedenlerin ailelerine tazminat ödemeyi ve Türkiye’nin Gazze’deki insani duruma müdahalesini kabul etti."

Burak Kıllıoğlu’nun Milli Gazete’de 28 Haziran 2016 günü yayınlanan “Katille anlaşmak!” başlıklı yazısından:

"Türkiye ile İsrail’in anlaştığı haberlerinin ardından, bunu müthiş bir şeymiş gibi sunmaya çalışanlar ısrarla “İsrail’in Mart 2013’te, tarihte ilk kez yabancı bir devletten özür dilediği” gibi bir saçmalığı pompalamaya başladılar. Ezikliğe bakın! İsrail’i artık nasıl gözlerinde büyütüyorlarsa, “tarihte ilk kez” özür diledi diye övünç duyuluyor! Bu arada, bu bahsi geçen özrü “resmi” olarak da gören olmadı tabii."

Star Gazetesi eski yazarlarından Sedat Laçiner, uluslararası ilişkiler alanında ettiği kelâmlar ve yazdığı satırlara rağmen, 24 Mart 2013 tarihinde yayınlanan “İsrail’in özrü ve barış süreci” başlıklı yazısında bu hatadan geri kalmamış:

"İsrail’in özür dilemesi, tazminat talebini kabul etmesi ve Gazze üzerindeki ablukanın kaldırılması ikili ilişkilerin ötesinde bölgesel sonuçlar doğuracaktır. İsrail’in tarihinde ilk defa özür dilediği, böyle bir tavrı Batılı ülkelere karşı dahi göstermediği düşünülecek olursa özrün ilk sonucu prestij kazanmaktır."

Murat Yetkin, Radikal Gazetesi’nde 23 Mart 2013 tarihinde yayınlanan “İsrail özrünün perde arkası” başlıklı yazısında kendisinden beklenmeyecek bu hatayı yapmıştı:

"Kıssadan çıkacak hisse şu: Haklılığınıza inanıyorsanız ve kararlı durursanız kazanırsınız. Erdoğan’ın İsrail politikasında kararlı durması başarıyla sonuçlanmıştır. Dahası, İsrail 1948’deki kuruluşundan bu yana ilk defa askeri bir eyleminden dolayı özür dilemiştir."

 

 

 

Hilal Kaplan ve İsrail’in Dilediği Özürler

Hilal Kaplan, Yeni Şafak Gazetesi’nde 21 Aralık 2015 günü yayınlanan “İsrail-Türkiye Anlaşmasında Son Durum” başlıklı köşe yazısında, İsrail’in tarihinde ilk kez ülkemizden özür dilediğini iddia etmiş:

"İsrail, Mart 2013'te, Başkan Obama'nın da bastırmasıyla özür dilemişti. Bu İsrail için büyük bir dönüm noktasıydı. Zira kurulduğu günden bu yana işlediği hiçbir suç için sorumluluk almamış olan İsrail, ilk defa hatalı olduğunu kabul edip bunun için de dünya kamuoyu önünde özür diliyordu. Bu bile tek başına İsrail için Türkiye'nin önemini izhar eden bir gelişmeydi."

İsrail’in ilk özrü Mavi Marmara için dilediği değil malesef. 2013 yılı Mart ayı öncesinde de özür dilediği vakalar mevcut. Hilal Kaplan’ın yapmaktan imtina ettiği basit bir internet taraması aşağıdaki özürleri gösteriyor:

***

20 Ağustos 2011 – İsrail’in Mısır’dan Özür Dilemesi

Israel Apologizes To Egypt For Killing Three Of Its Soldiers

Israel submitted on Saturday an apology to Egypt over the death of three Egyptian soldiers who were killed by the Israeli army on Thursday following the Eilat attack carried out by gunmen who infiltrated into Israel and killing eight Israeli soldiers and wounding 30 others. The apology was submitted by Israel’s former ambassador to Cairo, Shalom Cohen, who also informed Egypt that Israel accepts conducting a joint Israeli-Egyptian investigation into the issue. Cohen went to Egypt not as an envoy dispatched by the Israeli government, but as the acting ambassador, as the Israeli ambassador, Yitzhak Levanon, is currently not in Cairo. Israeli Defense Minister, Ehud Barak, expressed Saturday “sorrow over the death of three Egyptian soldiers” who were killed by Israeli army fire following the Eilat attack. Barak added that he instructed “specialized departments” to hold an investigation into the issue, and to conduct a separate joint investigation in cooperation with Egypt.

***

15 Ocak 2009 – İsrail’in BM’den Özür Dilemesi

Israel apologizes for UN refugee agency strike, as army advances

Israeli defense minister apologized to U.N. Secretary-General Ban Ki-moon on Thursday after Israeli forces shelled the main U.N. aid compound in the city of Gaza, as te troops moved further into Gaza City amid ongoing truce talks.

***

28 Ocak 2008 – İsrail’in Beatles Müzik Grubundan Özür Dilemesi

Israel apologizes to The Beatles

Foreign Ministry decides to rectify historic injustice, extend apology to British band over cancellation of its performance in Jewish state 43 years ago

***

2004 – İsrail’in Yeni Zelanda’dan Özür Dilemesi

Two Israelis are sentenced to six months in jail by an Auckland court after they admit trying to obtain a New Zealand passport fraudulently. Wellington suspects they are from the Mossad and suspends relations with Israel in protest. A year later, Israel apologizes to New Zealand, which restores ties.

***

1998 – İsrail’in İsviçre’den Özür Dilemesi

Israel apologizes to the Swiss government for the incident involving its agents. Mossad head Danny Yatom resigns.

***

1985 – İsrail’in ABD’den Özür Dilemesi

U.S. Navy analyst Jonathan Pollard is arrested for passing intelligence to Lakam, an Israeli agency specializing in scientific cooperation. Israel apologizes to the United States and dismantles Lakam. Pollard is sentenced to life in prison.

***

1967 Liberty Vakası – İsrail’in ABD’den Özür Dilemesi

In one of the most controversial events in U.S. military history, the lightly armed Liberty was attacked by Israeli planes, three torpedo boats and helicopters and was bombed with napalm, torpedoed and shelled on June 8, 1967, while sailing in international waters in the eastern Mediterranean Sea. Israel apologized to the United States and paid more than $12 million in compensation.

***

23 Haziran 1960 – İsrail’in Arjantin’den Özür Dilemesi

The Security Council condemned the abduction, and Israel apologized to Argentina. The Council adopted a resolution condemning the kidnapping by a vote of 8 to 0, with two abstentions, and one member— Argentina—not participating in the vote.

***

G20, Antalya Liderler Zirvesi ve Köşe Yazarlarımız

G20 Antalya Liderler Zirvesi, 15-16 Kasım 2015 tarihlerinde Antalya, Belek’te gerçekleşti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlık ettiği bu üst düzey toplantı, gerek ülke gündeminin gerekse köşe yazarlarının gündeminde önemli bir yer tuttu.

G20’ye ve zirveye ilişkin önemli hatalar yapmayı unutmadı tabiki köşe yazarlarımız. Bu vesileyle, söz konusu hataları tek tek yazmak yerine, toplu şekilde dile getirelim istedik:

YeniŞafak Gazetesi’nden Ahmet Ulusoy, “Ne kadar işsiziz” başlıklı 20 Kasım 2015 tarihli yazısında, G20 Liderlerinin üzerinde uzlaştığı bir taahhüde değinmiş:

G20 (Antalya) Zirvesindeki en önemli taahhütlerden birinin de genç işsizliğin G20 ülkelerinde 2025 yılına kadar % 15 azaltmak olduğunu unutmayalım.

G20 Liderleri, genç işsizliğini 2025 yılına değin % 15 azaltmayı taahhüt etmedi. Liderler “G20 ülkelerinde işgücü piyasasında daimi olarak geride kalma riskini en çok taşıyan gençlerin oranının 2025 yılına kadar %15 azaltılmasını” taahhüt etti. Bu taahhüt, tüm genç işsizleri değil, işgücünde olmayan ve eğitim almayan gençleri kapsıyor.

Zaman Gazetesi yazarlarından Ali Yurttagül, “G-20, G-7, G-8 ve Şanghay grubu” başlıklı 19 Kasım 2015 tarihli yazısında G20 Antalya Liderler Zirvesi’nin ardından odak noktasına G20 platformunu almış:

Obama G-7 ve G-8 grubunun yetersizliğini gördüğü için kurulmuştu G-20. Haklıydı. Çin, Hindistan gibi ülkelerin masada olmadığı bir toplantıda dünya ekonomisini konuşmak anlamsızdı.

Malesef yanlış bir ifade. G20, 1999 yılında kuruldu, daha ABD Başkanı Barrack Obama ortalıkta yokken. G20, Liderler düzeyinde toplanmaya da 2008 Kasım ayında başladı, yani George Bush döneminde.

Şeref Oğuz, Sabah Gazetesi’ndeki “Zirve çıktıları” başlıklı 18 Kasım 2015 tarihli köşesinde Antalya Zirveleri çıktılarını konu edinmiş:

IMF üyelerinin kota paylarında adil dağılımı önerdik, SDR sepeti dâhil yeni dönemde kota yönetim reformu oluştu.

Kota ve Yönetim Reformu 2010 yılında kabul edilmişti. Ancak, hâlâ yürürlüğe giremedi. Yani, bu reform yeni oluşmuş değil.

Yaşar Süngü, YeniŞafak Gazetesi’nde 18 Kasım 2015 günü yayınlanan “Kısaca G20 ve alınan kararlar” başlıklı yazısında G20’ye 2015 yılında davet edilen ülkelere değinmiş:

Türkiye bu zirvede dönem başkanı olarak davet hakkını Azerbaycan, Malezya, Senegal ve Singapur için kullandı.

Sadece bu ülkeler davet edilmedi. Afrika Birliği’ni temsilen davet edilen Zimbabve’yi atlamış.

Yaşar Süngü hata yapmaya devam etmiş:

1999'da Asya ekonomik krizi çıkınca ABD ve Kanada Maliye Bakanları krizle baş edebilmek için bir grup kurmaya karar verdiler.

Asya krizi 1999’da çıkmadı. 1997 yılında etkileri hissedilmeye başladı. 1999 yılında ise G20 Finans Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları düzeyinde toplanıldı. G20’yi kurmaya sadece ABD ve Kanada karar vermedi.

Radikal Gazetesi köşe yazarlarından Güven Sak, 17 Kasım tarihli “G20, Türkiye yılında 20’nci yüzyıldan 21’inci yüzyıla adım attı” başlıklı köşe yazısında G20 Zirvesi çıktılarını konu edinmiş:

Üçüncü olarak, Arjantin’in cebinde parası olduğu halde, bu yıl mahkeme kararıyla iflas etmiş sayılmasına neden olan uluslararası alanda sorun teşkil eden devlet borçlarının yeniden yapılandırılması meselesi bildirgeye girdi.

Güven Bey, 2015 yılında T20’nin koordinatörlüğünü üstlenmişti.  Ancak, borç yeniden yapılandırma konusunun daha önce de G20’de ve Liderler Zirvesi’nde ele alındığı ve bildirgelere yansıdığını gözden kaçırmış. Örneğin, 2014 Brisbane Zirvesi‘nde “We welcome the progress made to strengthen the orderliness and predictability of the sovereign debt restructuring process.” ifadesiyle G20 Liderleri bu konuyu ele almış ve bildirgenin ek kısmında bu konuda çağrıda bulunmuştu.

Hilal Kaplan, 17 Kasım 2015 günü Sabah Gazetesi’ndeki “G20, Suriye ve biz” başlıklı yazısında, başlıktan da anlaşılacağı üzere G20 Zirvesini odak noktasına almış:

"Dünyanın en gelişmiş 20 ülkesinden biri olarak, diğer 19 ülkenin liderini kusursuz bir organizasyonla ağırladık."

G20, küresel düzeyde sistemik öneme sahip gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ortak forumudur. En gelişmiş ülkelerden biri değiliz ve G20 de gelişmiş ülkelerin forumu değildir.

Verda Özer, Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan 17 Kasım 2015 tarihli “G20’nin Hareketli Kulisleri” başlıklı yazısında B20 zirvesine değinmiş:

"Yani dünyanın en gelişmiş 20 ülkesinin iş dünyasını  bir araya getiren B20 zirvesinde."

B20, G20’nin iş dünyasına yönelik açılım grubu. Yani, B20 ülkeleri değil, G20 üyesi ülkelerin iş dünyası temsilcilerini bir araya getiriyor. Ayrıca, G20, dünyanın en gelişmiş 20 ülkesinin bir oluşumu değildir.

Mehmet Tekelioğlu, Star Gazetesi’nde 17 Kasım 2015 günü yayınlanan “G-20 ve AB İlerleme Raporu” başlıklı yazısında G20’yi ve Antalya Zirvesi’ni konu edinmiş:

İspanya, Hollanda, İsveç ve Norveç G-20’de yok

İspanya, G20 üyesi ülke değil. Ancak, G20’nin devamlı davetli üyesi (permanent guest member) ünvanını haizdir. Bu durum, sadece İspanya’ya özgüdür.  Yani bir bakıma, İspanya G20’de var.

Melih Altınok, Sabah Gazetesi’nde 16 Kasım 2015 günü yayınlanan “Zavallılık” köşe yazısında, G20’nin en gelişmiş 20 ülkeden oluştuğunu iddia etmiş; ancak, Hollanda ve İsviçre gibi gelişmiş ülkeler G20’de değildir, çünkü G20 en büyük sistemik öneme sahip gelişmiş ve gelişmekte olan 20 ülkeyi bir araya getirmektedir.

Dünyanın en gelişmiş yirmi ülkesinin liderleri Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın ev sahipliğinde bir araya geldi.

Ceren Kenar, Türkiye Gazetesi’nde 16 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “Yeni bir dünya kurulurken G20 fotoğrafları” başlıklı yazısında G20’nin dünyanın en gelişmiş 20 ülkesinden oluştuğunu iddia etme hatasına düşmüş:

Aynı real politik kaygılar, G20 zirvesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile dünyanın en büyük 20 ekonomisinin liderlerinin samimi pozlarını da belirleyen unsur oldu.

Yeni Asır köşe yazarlarından Cahit Sönmez, 10 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “G-20 Gündemi” başlıklı köşe yazısında aynı hatayı sürdürmüş:

Milli gelir açısından dünyanın en büyük 20 ülkesinden oluşuyor G-20...

Bir hata da Yeni Akit Gazetesi yazarı Mehmet Koçak’tan. “Türkiye için G20 zirvesi bir fırsattır!..” başlıklı 14 Kasım 2015 tarihli yazısından:

"G20 zirvesi deyip geçemeyin. G-20 dünyanın en gelişmiş ve en büyük üretim hacmine sahip 19 ülkeden ve Avrupa Birliği Komisyonu’ndan oluşuyor."

Mehmet Koçak sadece bu hatayla yetinmeyip 26 ülke devlet başkanının katıldığı zirveye 20 başkanın katılacağını iddia etmiş:

20 ülkenin devlet başkanının katılacağı ve dünyanın önde gelen iş örgütlerinin temsilcilerinin iştirak edeceği zirveye Türkiye’nin ev sahipliği yapması çok önemlidir.

Yeni Akit Gazetesi yazarlarından Hasan Aksay, 16 Kasım 2015 tarihli “G20, Maskeli savaşlar ve iyiliği hakim kılmak” başlıklı yazısında Avustralya’nın dönem başkanlığının yılını şaşırmış ve 2014 yerine 2013 olarak bahsetmiş.

2013 yılı Avustralya dönem Başkanlığında, yönetimin üçlü Troyka’sında yer alan; 2014’de Başkanlığı devralan Türkiye, gelişmiş ülkelerden biri olarak, manevi değerleriyle, gelişmekte olan ülkeleri de temsil eder bir yapıdadır.

Hilal Kaplan, Sabah Gazetesi’nde 13 Kasım 2015 günü yayınlanan “Başkanlık, tek adam sistemi midir?” başlıklı yazısında, G20 ülkelerinin yönetim sistemlerine odaklanmış:

"Örneğin bu hafta sonu dünyanın en gelişmiş ülkelerinin liderlerini Türkiye'de toplayacak olan G-20 ülkelerine baktığınızda, bunların on tanesinin Başkanlık sistemiyle, dokuz tanesinin parlamenter sistemle ve birinin monarşiyle yönetildiğini görüyoruz."

G20, 20 ülkeden oluşuyor gibi görünse de aslında 19 ülke artı Avrupa Birliği’nden oluşuyor. Yani toplamda 20’den fazla ülke var; ancak, doğrudan temsil edilen sadece 19 ülke var. Bu noktada, Hilal Kaplan’ın hesaplaması anlamsız kalıyor. 10 başkanlık, 9 parlamenter, 1 monarşi, toplam 20 ülke yapıyor. Aslında toplamda 19’a ulaşmalıydı.

İlaveten, ABD, Arjantin, Brezilya, Endonezya, Güney Kore, Meksika başkanlık sistemiyle yönetilirken, Fransa ve Rusya yarı başkanlık sistemini kullanmaktadır. Güney Afrika’da cumhurbaşkanı parlamento tarafından seçilir ve yürütmenin başı olur, bu sistem de bir bakıma değişik bir başkanlık sistemi türüdür. Almanya, Kanada, Türkiye, Avustralya, Hindistan, Birleşik Krallık, İtalya parlamenter sistem kullanmaktadır. Suudi Arabistan’da monarşi hakim. Çin’de ise tek parti yönetimi. Japonya’da ise parlamenter meşruti monarşi hakim (Aslında, Birleşik Krallık, Avustralya, Kanada gibi ülkeler de bu kategoride yer alabilir). Yani -Hilal Kaplan’ın G20’de başkanlık sistemiyle yönetilen 10 ülke olduğu iddiası karşısında- G20’de başkanlık sistemiyle yönetilen 9 ülke bulunduğu görülmektedir.

Abdurrahman Dilipak daha da ileri giderek, “G20 liderler zirvesi başlarken” başlıklı 13 Kasım 2015 tarihli köşe yazısında, 2-3 ülke hariç G20’nin tamamının monarşi, başkanlık ya da yarı başkanlıkla yönetildiğini iddia etme hatasını yapmış:

"En gelişmiş 20 ülkenin 2-3’ü hariç tamamı monarşi, başkanlık, yarı başkanlıkla yönetiliyor ya da fedarasyon. “Muasır medeniyet”çilere ne oldu da başkanlık sistemine karşı çıkıyorlar."

Şeref Oğuz, Sabah Gazetesi’nde 16 Kasım 2015 günü yayınlanan “Dünya artık 5’ten çoook daha büyük” başlıklı köşe yazısında G20 Antalya Zirvesi’nde 19 ülkenin katıldığını iddia etmiş:

19 ülke, AB ve uluslararası kurumların bir araya geldiği G20 Antalya Zirvesi'nde, 5 milyar insanın başkan ve yöneticisi, Türkiye'nin küreye sunduğu tezlerini bir kez daha dinledi.

G20 resmi internet sitesinde dile getirildiği üzere, 19 G20 ülkesine ilaveten davetli ülkelerle birlikte toplam 26 ülke katılım sağlamıştır.

Abdurrahman Dilipak, 15 Kasım 2015 tarihinde Yeni Akit Gazetesi’nde yayınlanan “G20 başlarken” başlıklı köşe yazısında Antalya Zirvesi’nin G20 için bir son olabileceğini iddia etmiş:

G20 organizasyonun saygınlığı bu zirveden çıkacak kararlara bağlı. Eğer bu zirveden tatmin edici bir karar çıkmazsa, bu zirve G20 için bir son da olabilir.

Dilipak, G20 Liderlerinin 2016 yılında Çin’de, 2017’de Almanya’da toplanacağını atladığı için böyle iddialı açıklamalarda bulunmuş.

Necati Doğru da Sözcü Gazetesi’nde 11 Kasım 2015 günü yayınlanan  “G-20 ırgatlığı iyi para getirecek!” başlıklı yazısında G20 Zirvesine 19 ülke liderinin katılım sağladığını iddia ederek yukarıda dile getirilen hataya düşenlerden olmuş:

Antalya’da 8’i dünyanın en zengini geri kalan 11’i de gelişmekte olan 19 ülke liderinin buluşacağı G-20 Zirvesi’nin “Liderler gelecek döviz bırakacaklar” düzeyine indirilmesi ırgatlığı (ya da ırgat başı diyelim) akla getirdi. Başbakan bir resepsiyon verecek, Cumhurbaşkanı da zirvenin kapanış bildirgesini okuyacak.

Star Gazetesi’nden Saadet Oruç, 10 Kasım 2015 tarihli “G20 Zirvesi taçlandıracak” başlıklı köşe yazısında Türkiye’nin bir sonraki G20 Dönem Başkanlığını 16 yıl sonra üstleneceğini iddia etmiş:

Antalya, haftasonunda Türkiye’nin ülke değerini uluslararası planda yükseltecek bir buluşmaya evsahipliği yapacak. G20 zirvesini organize edecek olan Türkiye, bir sonraki evsahipliğini 16 sene sonra yapacak. Liderleri ağırlayacak olan Antalya’nın misafirleri arasında, ABD Başkanı Barack Obama, Rus lider Vladimir Putin, Çin Başbakanı ve Suudi Arabistan kralı bulunuyor.

Platformun adından hareketle genellikle yazarların “20 yıl sonra üstlenilecek” şeklinde yaklaşması beklenir genelde. Ancak, G20 Dönem Başkanlıkları, “sepet” (bucket) olarak adlandırılan bölgesel ülke grupları arasında rotasyon yoluyla belli olur ve bir sonraki yıl başkan seçimi ülkeler arasındaki uzlaşıya bağlıdır. Dönem Başkanlığına ilişkin hangi ülkenin hangi yıl başkanlığı üstleneceğine dair kesinleştirilmiş bir çerçeve bulunmamaktadır. G20 20 yıl sonra varlığını sürdürür mü bilinmez; lâkin, geçmiş G20 dönem başkanları incelendiğinde de, ülkelerin G20’ye tekrar başkanlık etmesi için 20 yıl beklemesine gerek kalmayabilmektedir.

Murat Yetkin, Radikal’de 13 Kasım 2015 günü yayınlanan “Türkiye G20’yi kriz bölgesinde ağırlıyor” başlıklı köşe yazısında Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov’un G20 Zirvelerine götürülmediğini iddia etmiş:

Çünkü Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, G20’de siyasi kriz tartışmanın BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto gücünü zayıflatacağı düşüncesiyle bugüne dek zirvelere dışişleri bakanıyla gitmemişti.

Murat Bey bu bilgiyi nasıl edindi bilmiyoruz; ancak, Sergei Lavrov, daha önce G20 Zirvelerine katılım sağlamıştı. Hatta, 2013 St. Petersburg G20 Liderler Zirvesi’nde ev sahibi rolüyle toplantılara katılmıştı. Ev sahibi olmadığı ve katılım sağladığı bir toplantı olarak 2012 G20 Los Cabos Liderler Zirvesini örnek verebiliriz.

Cemil Ertem, 10 Kasım 2015 günü Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan “Antalya zirvesi ve iki G-20…” başlıklı yazısında 15-16 Kasım 2015 tarihlerinde gerçekleştirilecek G20 Antalya Liderler Zirvesi’ne ve G20 Büyüme Stratejilerine değinmiş:

Geçen sene Brisbane’de ülkelerin büyümeleri için bir eylem planı ortaya çıktı. Bine varan reform başlığı üretildi. Sonuç ise şu oldu; önümüzdeki beş yılda, G-20 ülkelerinde ortalama yüzde 2.1 seviyesinde bir büyüme gerçekleşebilir.

Cemil Bey, Brisbane Büyüme Stratejilerini doğru şekilde tasvir etmiş; ancak, bu stratejilerin G20 toplam hasılasına “ilave” % 2,1’lik büyüme sağlaması beklenmektedir.

Güngör Uras, 25 Ağustos 2015 tarihinde Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan “G20 Ülkeleri Arasında Sıramız Geriliyor” başlıklı köşe yazısında, dolar kurunda yaşanan artış nedeniyle küçülen milli gelirimiz nedeniyle G20 üyeliğimizin tehlikeye girebileceği ifadesiyle yanılmış:

“Dolar fiyatı hızla yükseldi. Türk Lirası’yla hesaplanan milli gelir dolara bölününce dolar olarak milli gelir küçülüyor. Açık anlatımla, Türkiye’nin G20’lerden çıkması veya çıkarılması tehlikesi belirdi.”

G20 üyeliği, milli gelir sıralamasını birebir yansıtan ve yıldan yıla değişim gösteren bir yapı değildir. 1999 yılında oluşturulan platformun üyelik yapısı –uç senaryolar gerçekleşmediği müddetçe- sabit bir yapı arz etmektedir.

Perihan Çakıroğlu, 28 Ağustos 2015 tarihinde Bugün Gazetesi’nde yayımlanan “Nasıl bir ülke isterdiniz?” başlıklı köşe yazısında, Güngör Uras’ın hatasına düşmüş.

"Bakın, daha önce dünyanın 16’ncı ekonomik gücüydük, 17, 18, 19’u atlayıp 20’nci sıraya indik, 21’inciliğe düşme tehlikesi mevcut. Bu da G20 grubundan çıkmamız demek"

Uğur Gürses, 30 Ağustos 2015 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan “Belirsizliğe teknokrat bakan” başlıklı köşe yazısında G20 Liderler Zirvesi’ne değinmiş.

"İkinci açı da yaklaşan G20 toplantısı. 1 Kasım'da seçim yapılacak ancak, 13-15 Kasım'da Antalya'da toplanacak olan g20 Bakanları, merkez bankası başkanları ve liderlerinin karşısında uluslararası deneyimi neredeyse olmayan bir bakanla temsil edilecek olmamız."

Uğur Bey, G20 Liderler Zirvesi’nin tarihini şaşırmış. Doğrusu 15-16 Kasım.  Ayrıca, Liderler Zirvelerinde müstakil Bakanlar toplantısı normalde düzenlenmiyor ve merkez bankası başkanları genelde zirvelere katılım sağlamıyor.

16 Eylül 2015 tarihinde Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan köşe yazısında Cem Kılıç, 2015 G20 Türkiye Dönem Başkanlığı’na odaklanmış:

Bu yıl Türkiye başkanlığında gerçekleştirilen G20 zirvesinde cinsiyet eşitliğine dayalı bir ekonomik büyümeyi gerçekleştirebilme hedefine daha da yakınlaşabilmek için Kadın 20 (W20) adı altında yeni bir çalışma grubu kuruldu. 

G20 kapsamındaki bir diğer çalışma grubu, Gençlik 20, (Y20).

G20 Zirvesinin çok öncesinde yayınlanan köşe yazısında Zirveyi gerçekleştiren Kılıç, 4-5 Eylül 2015 tarihlerinde Ankara’da düzenlenen G20 Finans Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları Toplantısı’nı Zirve olarak addetmiş. Ayrıca, Kadın-20, yani Women-20, kısaca W20’nin bahse konu Eylül G20 toplantısında değil, bu toplantının marjında gerçekleşen “W20 Açılış Toplantısı”nda kurulduğunu gözden kaçırmış. İlaveten,  W20 bir çalışma grubundan çok, G20’nin resmi hattının dış paydaşların gündem maddeleri hakkındaki görüşlerini almak için oluşturdukları bir “açılım hattı”dır. G20’nin resmi hattında faaliyet gösteren çalışma gruplarından biri değildir yani. Aynı durum Y20 için de geçerli.

G20 ile ilgili olmasa da not etmekte fayda var. Haber7 yazarlarından Prof. İbrahim S. Canbolat 16 Kasım 2015 tarihli “D-8’i yutan G-20 ne yapar?” başlıklı yazısında, G8’in adının aslında G7+1 olarak anıldığını iddia etme gafletinde bulunmuş:

Soğuk Savaş döneminde kapitalist blokta 7 gelişmiş ülke anlamında G-7 adı altında toplanan Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, ABD,Kanada ve Avustralya'ya Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra biraz da siyasi gerekçelerle Rusya Federasyonu da eklendi. Ama buna G-8 denilmedi, G-7+1 diye anıldı. Çünkü önceki grup üyeleri ile Rusya arasında hem gelişmişlik kriteri açısından hem de jeopolitik çıkar algısı bakımından farklılık söz konusu idi.

G20 Türkiye

Köşe Yazarları ve Suriye’de Can Kaybı Sayısı

Köşe yazarlarımız, Suriye’deki çatışma ortamında yaşamını kaybeden Suriyeli sayısı üzerinde hemfikir değiller.

Suriye İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre Suriye devriminin başından bu yana 330.000’den fazla insan yaşamını kaybetmiş.

Ancak, bizde her kafadan bol sıfırlı ve küsüratsız rakamlar çıkıyor.

Örnekleri inceleyelim:

***

İsmail Kılıçaslan:

"300.000 (yazıyla üç yüz bin) insan öldürdü Esed."

***

Yasin Aktay:

"Şu ana kadar 400 binin üzerinde insan, aralarında her biri birer Aylan Kürdi gibi onbinlercesi, ve bir çoğu çok daha feci şekillerde varil bombalarıyla, sarin gazlarıyla, doğrudan bombalarla veya mermilerle hayatlarını yitirdi."

***

Leyla İpekçi:

"Esed rejimi yaklaşık 300 bin kişinin ölümünden sorumlu."

***

Hilal Kaplan:

"O günden bu yana, Esed yaklaşık 300.000 kişinin ölümünden sorumlu tutulan, halkını katletmek için SCUD füzelerinden varil bombalarına kadar her yolu denemiş olan, her gün bebek ve kadınların da içinde olduğu onlarca sivili öldüren cani bir diktatör."

***

Mahmut Övür:

"Hiç utanmaları da yok. 5 yıldır Suriye'de yaşanan insanlık dramı karşısında kılını kıpırdatmayanlar, 300 bini aşkın insanı öldüren diktatörü görmezden gelenler, yurdunu terk eden 8 milyona yakın insana yardım eli uzatmayanlar birdenbire insanlık âşığı kesiliyor."

***

Haluk Özdalga:

"Dört yılı aşkın bir süredir devam eden ve 250 000 insanın öldüğü Suriye iç savaşı hangi noktaya geldi?"

***

Habertürk & Milliyet:

"Suriye’de 4 yıldır süren iç savaşta 250 bin insan öldü, 4 milyon Suriyeli komşu ülkelere sığındı."

***

Kaynaklar:

Suriye İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Suriye’de can kaybı sayısına ilişkin çalışması: http://www.syriahr.com/en/2015/08/more-than-330000-people-die-while-about-13000000-wounded-and-displaced-since-the-beginning-of-syrian-revolution/

İsmail Kılıçaslan’ın 4 Ağustos 2015 tarihli köşe yazısı: http://www.yenisafak.com/yazarlar/ismailkilicarslan/asagilik-soysuzlar-2020605

Yasin Aktay’ın 4 Ağustos 2015 tarihli köşe yazısı: http://www.yenisafak.com/yazarlar/yasinaktay/bir-ayet-gibi-kiyiya-vuran-cocuk-2020603

Leyla İpekçi’nin 4 Ağustos 2015 tarihli köşe yazısı: http://www.yenisafak.com/yazarlar/leylaipekci/dunyanin-diplomatik-gozyaslariyla-akip-giden-2020607

Hilal Kaplan’ın 4 Eylül 2015 tarihli köşe yazısı: http://www.sabah.com.tr/yazarlar/hilalkaplan/2015/09/04/ertugrul-ozkok-sen-busun

Mahmut Övür’ün 4 Eylül 2015 tarihli köşe yazısı: http://www.sabah.com.tr/yazarlar/ovur/2015/09/04/cunku-alcaklik-bir-seviyedir

Hilal Kaplan ve Tarih Cahilliği

Malumatfuruş.org adresi üzerinden günlük paylaşım yapmak temel hedef; ancak, yeri geldikçe “efsane köşe yazarı hataları”na da yer vermemek olmaz.

Bir örneği, Hilal Kaplan’ın buram buram tarih uzmanlığı kokan (!) 31 Ağustos 2012 tarihli “İstiklâl Savaşı ve sakallılar” başlıklı köşe yazısı da bunlardan biri.

“Görebildiğim kadarıyla edindiği üstün askerî başarılara rağmen tarihimizde bir ‘Kâzım Karabekir Muharabesi’ yoktur ama biraz önce bahsettiğim Başkumandanlık Meydan Muharabesi ile ‘Birinci ve İkinci İnönü Savaşları’ vardır” diyen Hilal Kaplan’ın İnönü Savaşlarının adının, muharebelerin gerçekleştiği beldeden kaynaklandığını ve İsmet İnönü ile bir ilgisi olmadığı gerçeğini bilmemesi ayıplanası bir durumdur.

Hilal Kaplan Inonu Savasi

Kaynak:

Hilal Kaplan’ın  31 Ağustos 2012 tarihli köşe yazısı: http://www.yenisafak.com/yazarlar/hilalkaplan/istikl%C3%A2l-savasi-ve-sakallilar-33842

Hilal Kaplan ve Nazi Partisi

Hilal Kaplan, 24 Ağustos 2015 tarihinde Sabah Gazetesi’nde yayımlanan “İmralı Zabıtlarını Hatırlamak” başlıklı yazısında, “CHP ve MHP ulusalcılığı, Hitler milliyetçiliğinin aynısıdır. Zaten kuruluş tarihi de aynıdır.” şeklinde uzay boşluğuna sallamış.

Tabiki bu ifade doğruyu yansıtmıyor.

Eski adıyla “Halk Fırkası”, 9 Eylül 1923 tarihinde kurulmuştur. Milliyetçi Hareket Partisi ise 8 Şubat 1969 tarihinde kurulmuştur. Hitler’in partisi olarak bilinen Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi ise 24 Şubat 1920 tarihinde kurulmuştur.

 

Kaynaklar:

– Hilal Kaplan’ın ilgili yazısı: http://www.sabah.com.tr/yazarlar/hilalkaplan/2015/08/24/imrali-zabitlarini-hatirlamak

– (MHP tarihini de bir bakıma içeren) Alparslan Türkeş’in hayatı:  http://www.mhp.org.tr/htmldocs/basbug/hayati/mhp/basbugumuzun_hayati.html

– CHP tarihi: http://www.chp.org.tr/Haberler/0/chp_tarihi-54.aspx

– Wikipedia’dan “Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi” sayfası: https://en.wikipedia.org/wiki/Nazi_Party

Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi