Etiket arşivi: Halime Gürbüz

Halime Gürbüz Aynı Köşe Yazısını 4 Defa Aynı Gazetede Yayımlatmayı Başarmış

Halime Gürbüz, Türkiye Gazetesinde 12 Mart 2017 tarihinde yayınlanan “Eşref Saati” başlıklı yazısını, daha önce Türkiye Gazetesinde 3 defa daha başlığı değiştirerek ve yazı içeriğinde kozmetik ufak müdahaleler yaparak kullanmış.

Bahse konu aynı yazılar, tarihleri ve başlıkları şu şekilde:

Kozmetik değişiklikten kastımız ise şu örnekteki gibi: Son yazısındaki “göz kırpan ampül” atfındaki ampül lafzı başka bir yazıda floresan bir diğer yazıda ise lamba olmuş. Çok önemli değişiklikler…

Aynı yazıyı Türkiye Gazetesinde 4 defa yayınlatmayı başaran Halime Gürbüz’ü tebrik ediyoruz. Aynı yazıya farklı başlık bulmadaki istidadını da takdir ediyoruz.

Halime Gürbüz ve Kopyala-Yapıştır Köşe Yazılarına Devam

Halime Gürbüz, haftada bir yazdığı köşesinde yeni malzeme sıkıntısına girmiş olacak ki sıklıkla eski yazıları yeniden tedavüle sokuyor.

12 Şubat 2017 günü Türkiye Gazetesinde yayınlanan “Kaptan ağır ol!” başlıklı yazısında, 1 Şubat 2014 tarihli “Kaçan kovalanır” başlıklı yazısının  içeriğini aralara ufak eklemeler haricinde aynen kullanmış.

Halime Gürbüz ve Ömer Söztutan’ın Kaynaksız Aforizma Dolu Köşe Yazıları

Halime Gürbüz, Türkiye Gazetesinde 5 Şubat 2017 günü yayınlanan “Hayatın gerçekleri” başlıklı yazısında muhtemelen her zaman yaptığı gibi internet forumlarından, facebook’tan derlediği vecizeleri, herhangi bir kaynak vermeden köşeyazısına yığmış, biraz Dostoyevski’den biraz Bernard Shaw’dan ortaya karışık yaparak.

Kendisi yapmamış ama biz hangi aforizmanın kime ait olduğunu sıralayalım, belki örnek alır:

Dostoyevski’ye ait sözler:

"Gece ne kadar karanlıksa, yıldızlar o kadar parlaktır. Derdin ne kadar büyükse, yaratana o kadar yakınsın."

"Ya hatalarınla yüzleşir, ya da hatalarınla yüzsüzleşirsin. Cahil olmak ayrı, pislik olmak ayrıdır"  

"Acı çekmek, büyük bir zekâya ve duyarlı bir yüreğe sahip kişiler için her zaman kaçınılmazdır"

"Derin duygulara sahip insanların, acıları büyük olur."

"Zamana güven, her şey unutulur. Şu anda aklı başında davranmak, sonradan aklının başına gelmesinden iyidir."

"İnsanlar seni çözemedikleri zaman, ön yargılarını kullanırlar"

"Varlığı bir şey kazandırmayan insanların, yokluğu bir şey kaybettirmez"

"Bazı insanların düşmanlığı dostluklarından daha faydalıdır."

"İnsana en çok acı veren şey, söyledikleriyle söylemek istedikleri arasındaki uçurumdur."

"Sevmek, güzel birinde aşkı aramak değil, o kişide bilmediğin bir zamanın, beklenmedik bir anında kendini bulmaktır"

"Yalancının cezası; kimsenin kendine inanmayışı değil, asıl kendisinin kimseye inanmayışıdır"

George Bernard Shaw’a ait vecizeler:

"Yanlışlık fare deliğinden geçer, doğruluk kapılardan sığmaz."

"Dürüst insan her zaman gerçeği söyler, akıllı insan ise yalnız zamanında"

"Eğer yürüdüğünüz yolda zorluk ve engel yoksa, bilin ki o yol sizi bir yere ulaştırmaz"

"Yaşlanmadan akıllanmayı çok isterdim"

"Birçok insanın korkak olmaya cesareti yoktur"

"Akıllı adam aklını kullanır, daha akıllı adam başkalarının da akıllarını kullanır"

"Erkeğin de, kadının da terbiyesi birbirleriyle tartıştıkları zaman belli olur"

"Zekânın sakıncası, insanı devamlı surette bir şeyler öğrenmeye zorlamasıdır."

"Değişmez kural, değişmez kuralın olmayacağıdır"

"Parayı kazanmadan harcamaya nasıl hakkımız yoksa mutluluğu da üretmeden tüketmeye hakkımız yoktur."

"Bu dünyada başarıya ulaşan insanlar istedikleri şartları yakalayan insanlardır. Eğer onları bulamazlarsa, kendileri yaparlar"

"Ben şaka yaparken gerçekleri söylerim, çünkü gerçekler dünyanın en gülünç şakalarıdır"

"Benim en iyi dostum terzimdir. Çünkü ne zaman beni görse, derhal o andaki ölçülerimi alır. Oysa bütün öteki tanıdıklarım benim hâlâ eskisi gibi olduğumu düşünürler"

"Yapabilenler yapar; yapamayanlar yapmayı öğretir."

Halime Gürbüz, alıntı yaptığı bazı sözlerdeki tırnak işaretlerini bile kaldırmayı unutmuş.

Hatta, her köşe yazısını bitirdiği “Ninem diyor ki” vecizesi bile araklama:

"En iyi zırh, menzil dışında durmaktır."

Bir İtalyan atasözüdür…

Aynı hatayı yine Türkiye Gazetesinden Ömer Söztutan “Hayat dersleri” başlıklı 11 Ağustos 2015 tarihli yazısında yapmış:

"Sevmek, güzel birinde aşkı aramak değil, o kişide bilmediğin bir zamanın,

beklenmedik bir anında kendini bulmaktır."

...

"Yeni bir adım atmak ve yeni bir söz söylemek,

insanların en korktuğu şeylerdir."

...

"Acı çekmek, büyük bir zekâya

ve duyarlı bir yüreğe sahip kişiler için her zaman kaçınılmazdır."

...

"Gece ne kadar karanlıksa, yıldızlar o kadar parlaktır.

Derdin ne kadar büyükse,  yaratana o kadar yakınsın."

...

"Ya hatalarınla yüzleşir, ya da hatalarınla yüzsüzleşirsin.

Cahil olmak ayrı, pislik olmak ayrıdır."

...

"Her insan, herkes karşısında, her şeyden sorumludur."

...

"Zamana güven, her şey unutulur.

Şu anda aklı başında davranmak, sonradan aklının başına gelmesinden iyidir."

...

"Anlamından çok hayatı sevmeli.

Anlam ancak o zaman anlaşılır hâle gelir."

...

"İnsanın ruhunu yücelten bir acı,

ucuz bir mutluluktan evladır."

Ne diyelim…

Kimsenin Halime Gürbüz’den Ömer Söztutan’tan Dostoyevski’nin kaleminden çıkacak ayarda güzel söz beklediği yok.

Orjinal ürün ortaya koyamayacağı aşikar olan bu gibi karakterlerden tek beklenti, alıntı yaparken kaynaklarını belirtmeleri.

Ama nerdeeee…

2016 Yılında Köşe Yazarlarının Yaptığı En Skandal 10 Hata

Bir muhtesip geleneğiydi. İlgili yılda köşe yazarlarının yaptığı hataların en skandal olanlarını içeren bir liste hazırlamak.

Geleneği sürdürüp 2016 yılı içerisinde tespit edilen hatalar üzerinden hazırladığımız listeyi bilgilerinize sunalım:

1. Gülse Birsel’in ünlü “Stanford Deneyi”ni “Harvard Deneyi” olarak sunması

2. İsmet Berkan’ın Scientific American dergisinde yer alan bir makaleyi kaynak göstermeden Türkçeye çevirip kısaltarak okuyucularına sunması ve benzer şekilde Deniz Gökçe’nin The Economist adlı dergide yayınlanan “Called to account” başlıklı yazıyı referans vermeden çevirip aktarması

3. Yusuf Kaplan’ın Fatih Sultan Mehmet’in gemileri karadan yürütmesine ilişkin alternatif tarihçilik yapması 

4. İslam Memiş’in ortaya attığı döviz kuru kuponlarını bir türlü tutturamaması

5. Tamer Korkmaz’ın Lozan Antlaşması’nın gizli maddelerinin olduğuna inanması

6. Ersin Ramoğlu’nun Cem Boyner’in çalışanlarına gönderdiği iddia edilen yazıyı kendisinin kaleme aldığını sanması

7. Ergün Diler, İbrahim Karagül, Nedret Ersanel ve Taha Dağlı’nın, Zbigniew Brzezinski’nin bir yazısında 15 Temmuz darbe girişimine CIA’nın destek verdiği ve bu davranışın ciddi bir hata olduğunu kabul ettiğini iddia etmesi

8. Halime Gürbüz’ün 15 Temmuz gecesi vatandaşların F-16’nın üstüne atlamaya çalıştığını sanması

9. Metin Münir’in OYAK Genel Müdürü Süleyman Savaş Erdem’i (Süleyman Erdem isimli) bir başka kişi ile karıştırması

10. Ahmet Hakan’ın mihrap ve minber ayrımına varamaması

2016 yılını 325 ayrı ihtisapla tamamlamışız bu arada. İhtisapların tamamı için arşiv sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Şimdiden mutlu yıllar…

Halime Gürbüz ve “Bu Da Geçer Ya Hu!” Temalı Hikaye

Halime Gürbüz, daha önce müteaddit defa izlediği metoda benzer şekilde, Türkiye Gazetesi’nde 4 Aralık 2016 günü yayınlanan “Bu da geçer yahu” başlıklı yazısında, internet forumlarında ve günlüklerinde (örnekler için bkz: 1, 2, 3) dolaşan bir dervişin sabır konulu hikayesini kelimesini dahi değiştirmeden köşesinde paylaşmış:

Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek biri olup olmadığını sorar.

Köylüler, Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir. Derviş, Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır... Yola koyulma zamanı gelen Derviş, Şakir’e teşekkür ederken “Böyle zengin olduğun için hep şükret” der. Şakir ise şöyle cevap verir: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer...”

Derviş, Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Birkaç yıl sonra, Derviş’in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir’i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir’den söz eder. “Haa o Şakir mi?” der köylüler “O iyice fakirleşti, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor...”

Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, bir hayli de perişandır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hâle geldiği için tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir, bu kez Derviş’i son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır... Derviş, vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: “Üzülme... Unutma, bu da geçer...”

Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düştüğünde Şakir’i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer yahu" Derviş, “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider...

Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir iz dahi kalmamıştır...

O aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın... Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır. Yüzüğün  üzerinde “Bu da geçer yahu” yazmaktadır...

Ne sonsuz mutluluklarımız kalıyor yanımıza, ne de hiç geçmeyecek sandığımız acılar... Zamanın alıp götürmediği hiçbir şey yok. Belki de her şey "Bu da geçer yahu" diyebilmenin hünerinde gizli...

Köşe yazarlığı ne kadar kolay bir “meslek” (!) değil mi?

Halime Gürbüz ve Kopyala-Yapıştır Köşe Yazıları

Eski köşe yazılarını tekrar yayına sürmek, bazı köşe yazarlarımızın hastalığı…

Halime Gürbüz, bu aralar pek meşgul olacak ki, arşivdeki yazılarını (varsa) okuyucularına ve gazete sahiplerine yutturmayı sürdürüyor.

Nitekim, Türkiye Gazetesi’nde 1 Kasım 2016 günü  yayınlanan “El elden üstündür” başlıklı yazısı aslında 24 Haziran 2016 tarihli “Biz kadınlar” başlıklı yazısının aynısından başka bir şey değil.

Halime Gürbüz ve Tekrar Yazısı

Halime Gürbüz’ün Türkiye Gazetesi’nde 30 Ekim 2016 tarihinde yayınlanan “Kadınlar Siler” başlıklı yazısı (Ninesinin dediğine varana kadar),  “Kadın siler” başlıklı 8 Aralık 2015 tarihli yazısının tıpkısının aynısı.

 

Kadınlar silmeyi sever… 
Elinde bez bütün gün orayı burayı siler.
Ama dahası; her şeyden maksimum verim alır.

Gazetesini okur, bulmacasını çözer kalkar onunla bir de camları siler.
Yer, kapı, baca derken temizlikte hızını alamaz, boya badanaya gerek kalmaz, duvarları siler!
Çirkin mi çıkmış?! Hiç tahammül edemez; o fotoğrafı siler!..
Gönderilecek ağır mesajda, o eve geç kaldığında, sitem yapacağında kurar kurar, yazar yazar siler.
Ayrılınca, mevtayı derhal sosyal medya ağlarından, rehberinden siler.
Fotoğraf yakmak arabesk kliplerde kaldı; telefondan fotoları da siler.
O’na güvenip kurduğu boşa çıkan hayallerini siler!
Kahkahasının tam ortasında gelir aklına, gülüşünü siler…
Ciddi bir şey konuşurken eliyle masayı siler.
Kâh kalp çizer kâh isim yazar; camdaki buğuyu siler.
Asmadan önce çamaşır ipini nemli bezle siler.
Toplulukta hemcinsinden bir tehlike, bakış hissettiğinde eşinin omzundan hayali tozları silkeler, bir şeyler siler!  
Sevdiğindendir ki; bazen her şeye rağmen affeder ve bütün hafızayı siler…
Muhatabı kırmamak için yüze gelen tükürüğü çaktırmadan siler. 
Doğum günüymüş, evlilik yıl dönümüymüş, sevgililer günüymüş; kutlanmayacağını bildiği çoğu özel günü takviminden siler.
Gerçek hayatta yapılamadığından olsa gerek sanal ortamda akrabaları siler.
Hijyene düşkündür; restoranda çatalı kaşığı peçeteyle siler.
Her lokmadan sonra ağzını kibarca siler.
Ama çocukların burnunu illa ki hunharca siler!..
Yaşlıları kıymetlidir; her şart altında onlara bakar, elini ağzını sabunlu bezle siler…
Bir yandan çalışır, bir yandan evi çekip çevirir, bir yandan çocuk bakar yetiştirir, öte yandan eşe dosta akrabaya yetişir, arada da terini siler... 
Çoğu zaman dibindeki bile duymaz, gözyaşlarını usulca yastığına siler.
An gelir, onun bunun yaşattıkları yüzünden tüm insanlara güvenini siler.
Bazıları hiç akıllanmaz, bir şarkıda da dendiği gibi; sileni sever, seveni siler...
Kimisi yapayalnızdır; ağlar ağlar gözyaşlarını kendi siler.
Kimisinin ise dostları vardır; onlarla dertleşir, ağlaşır, ağlarken gülerek gözyaşlarını siler…
Çok azı başarabilse de, yeni bir hayata başlamak için geçmişini siler.
Sabırlıdır; sabreder… Sabreder… Sabreder… Ve… Canı gibi sevdiği, yıllarca mücadelesini verdiği adamı.., kişiyi.., arkadaşı.., davayı… Tek kalemde siler!

 

Ninem diyor ki; Hüner ehlini takdir etmek hünerdir.

 

Halime Gürbüz ve 1985’ten Önce Doğanlar Konulu Araklama Köşe Yazısı

Halime Gürbüz, Güneş Gazetesi’nde 23 Ekim 2016 tarihinde yayınlanan “Devir Değişti” başlıklı yazısını, kaynak göstermeden, başka bir kaynağa işaret etmeden, sosyal medyada ve sanal dünyada dolaşan “1985’ten Önce Doğanlar” başlıklı metini kopyalayarak (son satırlarda biraz da kendinden bir şeyler katarak) oluşturmuş:

Halime Gürbüz’ün bahse konu yazısı:

Biz çocukken, arabaların emniyet kemeri, kafalıkları ve hava yastıkları yoktu... Arka koltuk  ‘çocuk koltuğu olmaksızın” tehlikeli değil bilakis eğlenceliydi... Prizlerin, araba kapılarının, ilaç şişelerinin ve deterjanların üzerinde çocuk kilitleri yoktu... Kasksız bisiklete biniliyordu. Steril su şişelerinden değil de bahçe hortumundan, köy çeşmesinden su içiliyordu...

Oyun oynamaya çıkmanın tek şartı 'hava kararmadan önce eve dönmek'ti. Cep telefonu yoktu ve hiç kimse nerelerde gezdiğimizi bilmiyordu!..  Bir sürü yaramız, kırılmış kemiğimiz ve kırık dişimiz vardı. Fakat hiçbir zaman birileri bu yüzden mahkemeye verilmiyordu. Kız ol erkek ol... Hepimizin dizlerinde yaralar vardı. Kabuk kabuk...

Video oyunlarımız, 99 kablolu kanalımız, akıllı cep telefonumuz, bilgisayarımız, sosyal ağ profillerimiz yoktu. Onun yerine kanlı canlı arkadaşlarımız vardı Hem de bolca!

Janjanlı ambalajları olmayan gıdalar, bakkaldaki bisküvi kutularına dalmalar, açıkta satılan macunlar yiyor; homojenize edilmemiş süt içiyorduk... Hanımelinin içindeki balla, tırmanılan daldan kopardığımız yıkanmamış erikle, yan arsadaki maçta yediğimiz gollerle, daldığımız bahçe sahibinin attığı dayakla beslendik... Gayet de sağlıklıydık...

Varlıkla yoklukla alakası yok. Kanaatkâr çocuklardık biz. Annenin mutfak masasına örtü almasına bile sevinirdik. Oyuncak bebeğin çıkan bacaklarını içten lastikle bağlamalar, naylon poşetten kızaklar... Üç çocuk bir limonatayı paylaşabiliyorduk... Aynı bardaktan içebiliyorduk ve kimse bu yüzden ölmüyordu...

Bolca tatlı, salçalı ve tereyağlı ekmek yiyorduk ve gerçek şekerli içecekler içiyorduk; hiç kilo sorunumuz olmazdı. Omega neydi, vitamin takviyesi de kimdi? Hiçbirimiz zihinsel gelişim için gıda desteği almadık. Hepimiz de zehir gibi çocuklardık...

Bazılarımız okulda başarılı değildi ve sınıfta kalabiliyordu. Sınav stresi de ne ola ki? Kimse bu ve benzeri sebeplerden psikolog ya da pedagoga gönderilmiyordu. Kimsede dislexia, konsantrasyon sorunu yoktu. Hiperaktif de ne? ‘Kurt var bunda!..’  deniyordu, tedavisiz de  geçiyordu…

Evet dışarıda, o acımasız korkunç dünyada… Korumamız olmadan! Nasıl mümkün oluyordu bu? Nasıl oldu da bütün bunlara rağmen hayatta kalmayı başardık? Ve daha da önemlisi ‘kendi kişiliğimizi’ bu şartlar altında nasıl oldu da geliştirebildik? Bizler çok güzel ve mutlu yaşadık çünkü bizler süs bitkisi değil 'Çocuk' gibiydik...

 

Sanal dünyada dolaşan bahse konu metin:

1985 Yılından Önce Doğanlar )
50 – 60 – 70 – 80′ li yıllarda mı büyüdün? nasıl oldu da hayatta kalmayı başardın?

1.- Arabaların emniyet kemeri, kafalıkları, ve kesinlikle hava yastıkları yoktu.
2.- Arka koltuk tehlikeli değil de eğlenceliydi.
3.- Bebek yatakları ve oyuncaklar renkliydi. Ya da en azından kurşunlu, muhtelif zehirli maddeler ile boyanmıştı.
4.- Prizlerin, araba kapılarının, ilaç şişelerin ve kimyasal ev temizliyicilerinin üzerinde çocuk kilitleri yoktu…
5.- Kasksız bisiklete biniliyordu.
6.- Steril su şişelerinden değil de bahçe hortumundan yada muhtelif başka kaynaklardan su içiliniyordu…
7.- Oyun oynamaya çıkmanın tek şartı hava kararmadan önce eve dönmekti.
8,- Cep telefonu yoktu ve hiç kimse nerelerde gezdiğimizi bilmiyordu. İnanılmaz …
9.- Okul öğlen bitiyordu… Ve öğlen yemeği için evimize geliyorduk.10.- Bir sürü yaramız, kırılmış kemiğimiz ve kırılmış dişimiz vardı, fakat hiçbir zaman birileri bu yüzden mahkemeye verilmiyordu.Kendimizden başka kimse sorumlu değildi.
11.- Bolca tatlılar ve tereyağlı ekmekler yiyorduk, ve gerçek şekerli içecekler içiyorduk ve hiç kilo sorunumuz olmazdı – çünkü hep dışarda oynardık , aktif olarak …
12.- Dört çocuk bir limonatayı paylaşabiliyorduk… aynı bardaktan içebiliyorduk, ve kimse bu yüzden ölmüyordu.
13.- Playstation, Nintendo 64, X boxes, Vídeo oyunlarımız, 99 kablolu kanalımız , Dolby surround, Cep telefonumuz, Bilgisayarımız, Internet de Chat odalarımız YOKTU.
onun yerine ARKADAŞLARIMIZ vardı bolca!!!
14.- Yürüyerek veya bisiklet ile uzakta oturan arkadaşlarımızı ziyaret edebiliyorduk, kapılarını çalıp hatta çalmıyarak içeri girip onları oyun oynamaya çağırabiliyorduk!!!
15.- Evet dışarda, o acımasız korkunç dünyada! Korumamız olmadan! nasıl mümkün oluyordu bu?
Tek kale üzerine maç yapardık ve birisi takıma alınmadığında psikolojik travma oluşmuyordu ya da dünyanın sonu gelmiyordu.
16.- Bazı öğrenciler diğer öğrenciler gibi başarılı değildi ve sınıfta kalabiliyordu. Fakat bu yüzden kimse Psikoloğa ya da Pedagoğa gönderilmiyordu. Kimsede Dislexia, konsantrasyon sorunu veya hiperaktivite yoktu, basitçe o okul yılını tekrarlıyordu.
17.- Özgürlüğümüz , üzüntülerimiz , başarılarımız , görevlerimiz vardı
…ve bunlar ile yaşamayı öğreniyorduk.
Soru: nasıl oldu da bütün bunlara rağmen hayatta kalmayı başardık???
Ve daha da önemlisi kendi kişiliğimizi bu şartlar altında nasıl oldu da geliştirebildik???

Sen de bu jenerasyondan mısın? Şimdiki çocuklar büyük bir olasılık ile bizim yaşama şeklimizi sıkıcı bulacaklar – fakat- bizler
çok güzel ve mutlu yaşadık!!!!!

Halime Gürbüz ve Sallama Edison Hikayesi

Halime Gürbüz, Türkiye Gazetesi’nde 18 Ekim 2016 günü yayınlanan “Annelik Sanatı” başlıklı yazısında Thomas Edison’a atfedilen bir hikayeyi, doğru mu değil mi araştırmadan, doğrudan köşesinde paylaşmış:

Thomas Edison... İnsanlık tarihinin en büyük kâşiflerinden... 

Öksürse buluş olan bu kâşif 1847 yılında Amerika’da dünyaya geldi. Yedi yaşında başladığı okuldan üç ayı bile tamamlamadan 'algılama güçlüğü sorunu' nedeniyle uzaklaştırıldı!

Küçük dâhiyi öğretmenleri anlayamamıştı...

Thomas Alva Edison o gün eve geldiğinde annesine elindeki kâğıdı uzatırken "Bu kâğıdı öğretmenim gönderdi ve sadece sana vermemi tembihledi" dedi.

Annesi okuldan gönderilen notu  gözyaşları içinde oğluna sesli olarak okudu:

“Oğlunuz bir dâhi. Bu okul onun için çok küçük ve onu eğitecek yeterlilikte öğretmenimiz yok. Lütfen onu kendiniz eğitin...”

Anne, oğlunu okuldan aldı ve eğitimini evde kendisi verdi. Çevresindeki dostlarından yardım aldı, özel öğretmen tuttu; ve fizik kimya kitaplarına ilgi duyan çocuğunu sürekli cesaretlendirdi. Öyle ki evde bir laboratuvar kurmasına bile müsaade etti... Vee... Arkası geldi...

Aradan uzun yıllar geçmişti. Edison, annesi vefat ettiğinde artık yüzyılın en büyük bilim adamlarından biriydi. Bir gün eski aile eşyalarını karıştırırken bir çekmecenin köşesinde katlı hâlde bulduğu kâğıdı alıp açtı.

İlkokulda öğretmeninin annesine gönderdiği nottu bu. Kâğıtta; 

“Oğlunuz 'şaşkın' (akıl hastası) bir çocuktur. Artık kendisinin okulumuza gelmesine izin vermiyoruz…” yazılıydı!..

Edison saatlerce ağladıktan sonra günlüğüne şu satırları yazdı: 

"Thomas Edison, kahraman bir anne tarafından, yüzyılın dâhisi hâline getirilmiş 'şaşkın' bir çocuktu..."

Hikaye tam olarak Halime Gürbüz’ün aktardığı gibi değil.

Thomas Edison’un biyografilerinde yer alan bilgiye göre, hocası (Riverend Engle) Edison için disleksisi olduğu halde tam teşhis edilemediğinden şaşkın/sersem tanısı koyar ve bu durum Edison’u ve annesini kızdırır. Edison’un annesi (Nancy Edison) hocasının tanısına tepki koymak üzere ertesi gün okula gider. Bayan Edison, oğlunun hocasının tavrı ve tutumuna kızar ve oğlunu okuldan alır.

Yani, öğretmenin gönderdiği notun yıllar sonra tekrar okunması gibi bir durum yok.

Kaldı ki, Edison’un annesi de öğretmendi zaten.

Halime Gürbüz’ün aktardığı hikayenin gerçeği yansıtmadığını biyografilerden kanıtlarla aktaran aşağıdaki İngilizce metin okumaya değer:

The Foundation for Economic Education reports that Edison was well aware of his teacher’s diagnosis, and that he was enraged by it:

In 1854, Reverend G. B. Engle belittled one of his students, seven-year-old Thomas Alva Edison, as “addled.” This outraged the youngster, and he stormed out of the Port Huron, Michigan school, the first formal school he had ever attended. His mother, Nancy Edison, brought him back the next day to discuss the situation with Reverend Engle, but she became angry at his rigid ways. Everything was forced on the kids. She withdrew her son from the school where he had been for only three months and resolved to educate him at home. Although he seems to have briefly attended two more schools, nearly all his childhood learning took place at home.

In the biography, “Thomas Alva Edison: Great American Inventor,” Louise Betts goes into more detail about why young Edison had problems with Reverend Engle’s teaching style:

For a boy who was used to learning things his own way and to playing outside by himself all day long, sitting still in a one-room schoolhouse was pure misery. Tom did not like school one bit. His teacher, the Reverend G. Engle, and his wife made the children learn by memorizing their lessons and repeating them out loud. When a child forgot an answer, or had not studied well enough, Reverend Engle whipped the unfortunate pupil with a leather strap! Mrs. Engle also heartily approved of using the whip as a way of teaching students better study habits. her whippings were often worse than her husband’s!

Tom was confused by Reverend Engle’s way of teaching. He could not learn through fear. Nor could he just sit and memorize. He liked to see things for himself and ask questions. But Reverend Engle grew as exasperated by Tom’s questions as Mr. Edison did. For that reason, Tom Learned very little in his first few months, and his grades were bad. 

Years later, Tom would say of his school experience, “I remember I used to never be able to get along at school. I was always at the foot (bottom) of the class. I used to feel that the teachers did not sympathize with me, and that my father thought I was stupid.”

Then, after Thomas Edison told his mother that his teacher had referred to him as addled, the two of them went to the school in search of an apology, according to his biography:

“My son is not backward!” declared Mrs. Edison, adding, “and I believe I ought to know. I taught children once myself!” Despite her efforts, neither the Reverend nor Mr.s Engle would change their opinion of young Tom Edison. But Mrs. Edison was equally strong in her opinion. Finally, she realized what she had to do. 

“All right, Mr.s Edison said, “I am herby taking my son out of your school.” Tom could hardly believe his ears! “I’ll instruct him at home myself,” he heard her say.

Tom looked up at his mother, this wonderful woman who believed in him. He promised himself that he would make his mother proud of him.

 

Halime Gürbüz ve “F16’ya Atlamaya Çalışanlar” Efsanesi

15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen hain darbe girişimi, görsel manipülasyonlara yol açmasa olmazdı tabiki…

Bu durumun bir örneği, saldırı düzenleyen F-16 savaş uçaklarının üzerine atlamak için çatıya çıktığı iddia edilen vatandaşlara ilişkin bir görselde görüldü.

Mehmet Atakan Foça’nın bir tweetinde paylaştığı tespitinden faydalanalım:

F-16’nın üzerine atlamaya çalıştığı iddia edilen kişilere ilişkin sosyal medya ve haber sitelerinde paylaşılan görsel aslında Ankara Kızılay Meydanının (yeni ismiyle “15 Temmuz Kızılay Milli İrade Meydanı”nın) 2004 yılında çekilen bir fotoğrafının montajlanmasından başka bir şey değil.

F-16’ya atlama teşebbüsü palavrasına ilişkin foto:

F16'ya Atlamaya Çalışan Adam Montaj

Kızılay Meydanı’nın 2004 yılında çekilen bahse konu fotosu:

F16'ya Atlamaya Çalışan Adam

Takvim Gazetesi hatta daha ileri giderek uydurduğu Resul K. karakteri üzerinden manipülasyona girişmiş:

"Ankara'da yaşayan Resul K., 15 Temmuz gecesi F-16'ların alçak uçuş yaptığını fark edince binanın çatısına çıktı. Hainlerin kullandığı uçağın geçişi sırasında eline aldığı taş ve cıvatayı fırlatarak darbecileri etkisiz hale getirmeye çalıştı. Bununla da yetinmeyen Resul K, çatıda bulunan trabzanlara tırmanıp F-16'nın üzerine atlamaya kalktı. Yakınları tarafından güçlükle ikna edilen kahraman vatandaş o an yaşadıklarını şöyle anlattı: "Sonradan bunu hazmedemedim. Ne olacağını düşünmeden aklımda uçağa atlayıp elimdeki demirle cami kırıp içeri girmek vardı. Başka bir şey düşünemiyordum. 2 saat sonra yapmaya çalıştığımın imkansız olduğunu düşündüm. Ama imkansız diye bir şey yoktur! Başarma ihtimalim de vardı bunu biliyorum." 

Bahse konu girişimde bulunan ya da demeci veren bir Resul elbette gerçekte yok. Uydurulmuş bir karakter.

Bu şehir efsanesini hangi köşe yazarımsı yutmuş diye baktığımızda ise bir tek Türkiye Gazetesi’nden Halime Gürbüz’ü görüyoruz.

Gürbüz, Türkiye Gazetesi’nde 26 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan “Tesadüfler ve Çılgın Türkler” başlıklı köşe yazısında bu zokayı yutmuş:

"Tankı darbecilerden ele geçirip polise teslim eden kepçe operatöründen tutun da, alçaktan uçan F16’nın üzerine atlamak için en yüksek binanın çatısına dizilen delikanlılara kadar bizler birer "Çılgın Türk’üz""

"Evde pijamayla otururken çayını yarım bırakıp koşan kurşuna, F16’lara, tanklara tüfeklere direnip vatanı kurtaran ertesi sabah da hiçbir şey olmamış gibi işe giden, iş dönüşü sabahlara kadar sokaklarda nöbet tutan halkı gördü!"

Ne diyelim… Allah basiretini artırsın…