Etiket arşivi: Güneri Civaoğlu

Güneri Civaoğlu ve Türkiye Ekonomisi Üzerine Hatalar

Güneri Civaoğlu, Milliyet Gazetesinde “Hasta adam kim” başlığıyla 4 Kasım 2011 günü yayınlanan köşe yazısında Türkiye ve Yunanistan ekonomilerine değinirken hatalar yapmıştı:

"TÜRKİYE ilk kez kendisinin üretmediği bir ekonomik kriz tehdidine maruz...
Bundan önce ki krizler kendi arızalı mahsullerimizdi."

Türkiye dünya ekonomisine nispeten kapalı olduğu yıllarda bile (1929 Büyük Ekonomik Buhran), kendi üretmediği dış ekonomik krizlerin etkilerine maruz kalmıştı. 1973 petrol şoku, 1997-98 Asya krizi bunlardan sadece bir kaçı. Zaten 88 yıllık bir ekonominin daha önce hiç dış kaynaklı bir ekonomik krize maruz kalmadığını iddia etmek, ancak köşe yazarı olmakla açıklanabilecek bir durum.

"Daha sonraki yıllarda zaman zaman ekonomik krizler gene oldu ama Osmanlı’nın Tanzimat ilanından itibaren dövize el açma sürecini Özal noktaladı. 14 Ocak 1980 tarihi ve sonrası itibariyle Türkiye ilk kez “döviz için el açmak” mahcubiyeti yaşanmıyor."

Yazarın anlatmak istediği  yeni ekonomik önlemlerin karar ve önlemlerin alındığı tarih, 14 Ocak değil 24 Ocak 1980 olacak. Bunlar, yakın tarihimizde 24 Ocak Kararları diye anılır.

"Yunanistan AB’ye tam üye olduktan sonra nehir gibi akan Avrupa fonlarıyla palazlanmıştı. Milli gelirini 15 bin doların da üstüne taşımıştı. Türkiye’ye son noktayı koymak hayaliyle “altın vuruşlar” yapmak çabasındaydı.
PKK’lıları, kendi mülteci kamplarında barındırıyor, teknik bilgi, para, silah, istihbarat, eğitim olanakları sağlıyordu.
Abdullah Öcalan’ın yakalanmadan önceki son durağı Afrika’daki bir Yunanistan Büyükelçiliği değil miydi?"

Yunanistan’ın PKK’ya destek verdiği ve Abdullah Öcalan’ın Yunanistan büyükelçiliğinde saklandığı yıllarda milli geliri henüz 15.000 dolara çıkmamıştı. Yunanistan’ın milli geliri 2003 senesinde 15.000 doların üstünü gördü.

Köşe Yazarlarının Tutuklanan İlk Muvazzaf General Yanılgısı

Cumhuriyet tarihimizde görevde tutuklanan ilk orgeneral, 27 Mayıs 1960’ta tutuklanan Rüştü Erdelhun’dur. 27 Mayıs 1960 Darbesi sürecinde, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun 26 Mayısı 27 Mayısa bağlayan gece saat 03:00’te tutuklanır. İdamla yargılanır. Hakkında idam cezası kararı verilir. Ancak idam cezası icra edilmez. Sonrasında emekliliğe sevkedilir.

Bu bilgi, Balyoz ve Ergenekon davaları sürecindeki general tutuklamaları yaşandığında göz ardı edildi. 30 Mayıs 2011 tarihinde Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Bilgin Balanlı’nın Balyoz soruşturmaları kapsamında tutuklanması ile birlikte kamuoyunda Orgeneral Balanlı’nın görevde iken tutuklanan ilk muvazzaf general olduğu algısı oluştu.

Rüştü Erdelhun, muvazzaf, yani görevde iken tutuklanan ilk generaldir. Bilgin Balanlı ise sivil idare tarafından tutuklanan, cezaevine konan ilk muvazzaf orgeneral ünvanına sahiptir.

Bu ayrıma varamayıp hataya düşen köşe yazarları ise şu şekildeydi:

Yiğit Bulut‘un Habertürk Gazetesinde 31 Mayıs 2011 tarihinde yayınlanan “Türk subayına açık mektubumdur” başlıklı yazısından:

"Sevgili dostlar, bu sabah, son 48 saat içinde yaşanan çok önemli iki gelişme sonrası daha açık ifadesiyle “12 Eylül generallerinin ifadeye çağrılması ve ilk defa bir orgeneral rütbeli askerin tutuklanmasından” sonra durumun ne kadar hassas olabileceğini de dikkate alarak ve yeni eklentiler yaparak mektubu yeniden paylaşmak istiyorum…"

Güneri Civaoğlu‘nun Milliyet Gazetesindeki “THE ECONOMİST de bir ıslık çaldı” başlıklı 4 Haziran 2011 tarihli köşe yazısından:

"Yeni bir Balyoz dalgasıyla ilk kez görevde bir orgeneralin ve onun yanı sıra gene görevde generallerin, 1 amiralin, rütbeli subayların tutuklanmaları..."

Cüneyt Arcayürek‘in Cumhuriyet Gazeteside 1 Haziran 2011 günü yayınlanan “Üstünlük Yarışı!” başlıklı yazısından:

"İlk kez görev başındaki bir orgeneralin tutuklanması, Hasdal Askeri Cezaevi’ne gönderilmesi; yorumlarda ve haberlerde biraz kıvançla, biraz şaşkınlıkla yer aldı..."

Can Ataklı’nın Vatan Gazetesindeki 1 Haziran 2011 tarihli yazısından (Bahse konu yazı ilgili gazete arşivinden kaldırıldığı için orjinal bağlantı sunulamamaktadır):

"Önceki gün Türkiye’de bir ilk yaşandı. İlk kez orgeneral rütbeli üst düzeydeki bir subay tutuklandı."

Eser Karakaş’ın Star Gazetesinde 1 Haziran 2011 günü yayınlanan “Olmadı Sayın Kılıçdaroğlu, olmuyor ey basın” başlıklı yazısından (Bahse konu yazı ilgili gazete arşivinden kaldırıldığı için orjinal bağlantı sunulamamaktadır):

"Doğrudur, Türkiye’de ilk kez bir muvazzaf orgeneral tutuklanmıştır ama ortada, işleyen sıradan bir yargı süreci vardır; tuhaf olan belki de Sayın Balanlı’nın, görevinin başında iken tutuklanan ilk orgeneral oluşudur."

Mustafa Ünal’ın 1 Haziran 2011 tarihinde yayınlanan “İlk orgeneral” başlıklı yazısından:

"Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Bilgin Balanlı 'darbeye teşebbüs'ten tutuklandı. Ve ilk kez görevdeki bir orgeneral cezaevine konuldu."

* İşbu ihtisapta, Muhtesip.com arşivinden faydalanılmıştır.

Güneri Civaoğlu Lazca ve Karadeniz Şivesi Ayrımına Varamamış

Güneri Civaoğlu, Milliyet Gazetesinde 4 Aralık 2010’da “Arka sokaklarda bilardo” başlığıyla yayınlanan yazısında, Lazca ve Karadeniz şivesini ayırt edemediğini gözler önüne sermiş:

"Cem Yılmaz bambaşka bir alana geçiş yapmış.
Boşandığı karısına hâlâ âşık, çocuklarına duyarlı, özel yaşamındaki mutsuzluğu hayata karşı ölüm kumarına dönüştürmüş bir polisi oynuyor.
Gerilimi zaman zaman rakı kadehine boşaltıyor.
Hele bir Laz türküsü söylüyor ve söyletiyor ki, koltuklardaki bizlere “kendi gel gitlerini” birebir yaşatıyor."

Güneri Civaoğlu, Karadeniz lehçesiyle söylenen Türküleri Lazca söyleniyor sanıyor galiba.

Kazım Koyuncu’nun ve Fuat Saka’nın yorumuyla dinlediğimiz ve Av Mevsimi adlı filmde Cem Yılmaz’ın yorumuyla daha da popüler hale gelen “Hayde Gidelum” isimli türkü aslında Türkçedir. Lazcayla ilgisi yoktur. Türküyü söyleyenler Karadeniz şivesiyle okurlar. Laz türküleri Lazca denen, Türkçeye hiç benzemeyen türkülerdir.

Sözlerini aşağıda aktaralım madem pek bilmiyor:

Hayde gidelum hayde

Dağa karayemişa

Elun nişanlisina

Ben nasil deyim hayde

Çiktum çami budadum

Endurdum yarisina

Boyle sevdami olur

Girsun yerun dibina

Kizilağaç fidani

Tepeden budanur mi

İnsan sevduği yardan

Bu kadar utanur mi

Endum dere duzina

Aşlamayi aşladum

Sevdaluk eyi şeydur

Ben da yeni başladum
* Muhtesip.com arşivinden esinlenilmiştir.
 

Güneri Civaoğlu ve Kredi Derecelendirme Kuruluşlarının Yatırım Yapılabilir Notları

Güneri Civaoğlu, Milliyet Gazetesinde 4 Şubat 2017 günü yayınlanan “Homo Economicus” başlıklı yazısında yatırım yapılabilir kredi notuna ilişkin malumatfuruşluk yapmayı denerken hataya düşmüş:

"Uluslararası finans kurumlarında “yazılı olmayan” bir kural, “bir ülke ekonomisi için en az iki reyting kuruluşunun -yatırımcılara soru işareti çizen notları” önemlidir. Dış yatırımları frenler. Türkiye ekonomisi için “Tezgâha alet oldular” kuşkularına rağmen iki reyting kurumu freni hissediliyor."

Kural ve mevzuat açısından bir ülkenin yatırım yapılabilir ülke kabul edilmesi için en az 2 uluslararası reyting kuruluşundan yatırım yapılabilir notu alması gerekir.

“Uluslararası finans kurumlarında yazılı olmayan kural” diye bilmiş bilmiş cümlesine başlamış Güneri Civaoğlu; lâkin, bahsettiği kural iddia ettiği gibi “yazılı olmayan” bir kural değildir. Bizatihi, mevzuatla tespit edilmiştir.

Yatırım yapılabilir kredi notu değerlendirmesi ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu (US Securities and Exchange Commission – SEC) mevzuatına göre yapılır.

Bahse konu ilgili mevzuata göre bir ülkenin yatırım yapılabilir olduğunun addedilebilmesi için SEC tarafından Ulusal Çapta Tanınmış İstatistiki Derecelendirme Kuruluşu (Nationally Recognized Statistical Rating Organizations) olarak kabul edilen en az 2 kredi derecelendirme kuruluşundan yatırım yapılabilir seviyede not almış olması gerekmektedir.

Güneri Civaoğlu ve İslam Tarihinin En Büyük Olayı

Güneri Civaoğlu, Milliyet Gazetesinde 27 Ocak 2017 günü yayınlanan başlıklı köşe yazısında, Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü fethinin İslam tarihinin en büyük olayı olduğunu iddia etmiş:

"Selahaddin Eyyubi kumandasındaki İslam ordularının Kudüs’ü haçlılardan geri alması İslam tarihinin en büyük olayıdır."

Güneri Civaoğlu’nun büyüklük/önem kıstası ne bilmiyoruz; ancak, İslam tarihinin en büyük olayı şüphesiz ki bizatihi islam tarihinin başlangıcına yol açan durumdur: Hz. Muhammed’e risaletin verilmesi.

Hicret ya da Kerbela‘yı da büyük olaylar arasında görenler vakidir.

12 Mart Muhtırasının 1970 Yılında Verildiğini Zanneden Köşe Yazarları

12 Mart 1971 günü Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üst yönetimi Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a bir muhtıra vererek görevdeki hükümeti istifaya zorlar. Bu askeri müdahale de tarihimizde “12 Mart Muhtırası” olarak anılmaya başlar.

Ancak, 12 Mart Muhtırasının gerçekleştiği yıla dair köşe yazarlarının zihinlerinde bir bulanıklık söz konusu.

Bazıları, bu muhtıranın 1971 yılı yerine 1970 yılında verildiğini sanıyor.

Kimlermiş ifşa edelim:

Yiğit Bulut‘un Habertürk Gazetesinde 28 Mayıs 2011 günü yayınlanan “Türkiye ‘darbeler tarihi’!” başlıklı yazısından:

"1968'de % 3.8 olan enflasyon, 1969'da % 7.8'e ve 1970 "muhtırası sonrası" % 16.5'e yükseldi."

Güneri Civaoğlu‘nun Milliyet Gazetesinde 11 Nisan 2001 tarihinde yayınlanan “Eşref saati” başlıklı yazısından:

"12 Mart 1970 Muhtırası'yla kurulan, siyasi sorumluluğu 'adressiz' bu tür hükümetlerin başarılı oldukları söylenebilir mi?"

Mehmet Ali Birand‘ın Hürriyet Gazetesinde 28 Haziran 2004 günü yayınlanan “NATO dorukları darbe hatırlatırdı. Artık değil…” başlıklı yazısından:

"12 Mart 1970 müdahelesinde de NATO rüzgarı Türkiye’de esmişti."

Yine Mehmet Ali Birand‘ın 24 Kasım 2009 tarihli “Hem “kollayın” diyoruz sonra da kızıyoruz…” başlıklı yazısından:

"Bu sistemle yetişen askerimiz,. 86 yıllık Cumhuriyetimizin “koruyucu ve kollayıcısı” olarak yönetime iki defa (27 Mayıs 1960- 12 Eylül 1980’de) direkt olarak el koydu, üç defa da (12 Mart 1970- 28 Şubat 1997 ve 27 Nisan 2006) dolaylı şekilde müdahele etti."

Ve yine Mehmet Ali Birand‘ın 23 Nisan 2008 tarihli “Hepimiz zamanında, Avrupa Konseyini kışkırtmıştık” başlıklı yazısından:

"12 Mart 1970 muhtırasında hükümetin istifaya zorlanmasından sonra olsun, 12 Eylül darbesinden sonra partilerin kapatılıp liderlerinin sürgüne gönderilmesinden sonra olsun, her defasında, Avrupa Konseyi Parlamentosunda üye olan ve mağdur duruma düşen partilerin milletvekilleri, Parlamentoyu tahrik etmişler ve Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı direnmeye, protesto etmeye çağırmışlardır."

Özdemir İnce‘nin Hürriyet Gazetesinde 20 Nisan 2008 tarihli “Hastalığın keşfi ve kıssadan hisse” başlıklı yazısından:

"12 Mart 1970 darbesinin gerekçesini oluşturan hareketler."

Yine Özdemir İnce‘nin 30 Ocak 2005 tarihli “Adanalı Demirtaş Ceyhun (Göbekli)” başlıklı yazısından:

"12 Mart 1970 muhtırasının ve 12 Eylül 1980 darbesinin bütün ağırlığını yaşadı ve ödemesi gerekenleri ödedi."

Ve yine Özdemir İnce‘nin 3 Mart 2004 tarihli “ABD ve Türkiye’de insan hakları” başlıklı yazısından:

"14 Mayıs 1960, 12 Mart 1970, 12 Eylül 1980 ordu müdahalelerine arka çıkan ve özellikle 12 Eylül 1980 ihtilalini bütün gücüyle destekleyen ABD şimdi ordunun dolaylı etkisinden şikayet ediyor. Haklıdır, 12 Mart 1970’le başlayan sürecin sonunda, şu anda, ABD’nin hayal ettiği bir hükümet Türkiye’de iş başındadır."

Gündüz Vassaf‘ın Radikal Gazetesinde 11 Eylül 2005 günü yayınlanan “12 Mart, 12 Eylül, Bugün: Dilini Arayan Gençlik” başlıklı yazısından:

"12 Mart, 1970'de Demirel eline tutuşturulan muhtırayı radyodan okuduktan sonra 'şapkasını alıp giderken' öğrenciler, göğüslerinde kalpaklı Mustafa Kemal resimleri askeri alkışlıyordu."

Mine G. Kırıkkanat‘ın Radikal Gazetesinde “Hak alınmaz, verilmez!” başlığıyla 2 Mart 2002 günü yayınlanan yazısından:

"1970 darbesi öncesi, sırası ve sonrasını yaşayanlar bilir: Sol sloganlardan biriydi, 'Hak verilmez, alınır!' diye haykırırdı gençlik."

Fuat Bol‘un Türkiye Gazetesinde 29 Mayıs 2005 günü yayınlanan “27 Mayıs darbesi” başlıklı yazısından:

"İşte; 1961 Anayasası demokrasi adına bu yanlışları beraberinde getirmiş; nitekim, aynı zihniyetin salikleri "1970 Muhtırası"ndan sonra geldikleri iktidarda aynı anayasa ile idarenin mümkün olmadığını görüp, kendi elleriyle onlarca maddesi tadil edilmiştir."

Oral Çalışlar‘ın Radikal Gazetesinde “Güle Güle Nihat Ağabey” başlığıyla yayınlanan 20 Kasım 2010 tarihli yazısından:

"12 Mart 1970 darbesi döneminde TİP, Kürt sorununda aldığı kurultay kararı nedeniyle ‘bölücülük’ gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’nce kapatıldı."

Doğan Hızlan‘ın Hürriyet Gazetesinde 29 Mart 2011 günü yayınlanan “‘Fahrenheit’ 2011” başlıklı yazısından:

"Yıl 12 Mart 1970 mi? Yoksa 12 Eylül 1980 olabilir mi? Daha fenasıydı. Bu “karanlık” günlerin bile üzerinden onlarca yıl geçmiş, yeni bir on yıllık döneme girmiştik. 2011’deydik!"

"12 Mart 1970, Altın Kitaplar Yayınevi’nin yayın yönetmeniyim. Kitaplar toplatılıyor, sorumlular emniyete çağırılıyor."

İzge Günal‘ın SoL Haber’de 13 Mart 2014 günü yayınlanan “12 Mart darbesi ve bilim” başlıklı yazısından:

"Önce kısa bir özet: 12 Mart 1970 tarihinde yapılan askeri darbe ile 1960 yılında kazanılan özgürlükler askıya alınmıştı."

Yılmaz Murat Bilican‘ın T24’te 30 Ekim 2014 günü yayınlanan “Kısa Türkiye Cumhuriyeti tarihi” başlıklı blog yazısından:

"Neyse ki ordumuz “Cumhuriyeti koruma ve kollama” yetkisiyle 12 Mart 1970’te hükümete bir muhtıra verip iktidardan uzaklaştırdı."

 

 

Sus Küçüğün Söz Büyüğün Atasözü ve Köşe Yazarlarımız

Kamuoyunca genellikle “su küçüğün söz büyüğün” olarak bilinen atasözümüzün doğru versiyonu aslında “sus küçüğün söz büyüğün” şeklindedir.

Atasözünü yanlış bilmekle kalmayıp okurlarına da yanlış şekilde aktaran köşe yazarlarından inciler:

Osman Tanburacı’nın, Yenişafak Gazetesi’nde 21 Mart 2009 tarihinde yayınlanan “Sulu cümlelerle sulu götürüp susuz getirmek…” başlıklı yazısından:

Su testisi su yolunda kırılır

Pet şişe çıktı mertlik bozuldu...

Su küçüğün söz büyüğün

Boyundan büyük sözler eden nice küçük sucular biliyorum...

L. Doğan Tılıç’ın Birgün Gazetesi’nde 17 Temmuz 2014 tarihinde yayınlanan “İkinci turda tıpış tıpış!” başlıklı yazısından:

"Madem güzel Türkçemizin “adam gibi”li “tıpış tıpış”lı deyimlerinden girdik, oradan devam edip “Su küçüğün, söz büyüğün” diyelim o zaman."

Güneri Civaoğlu’nun Milliyet Gazzetesi’nde 8 Eylül 2013 tarihinde yayınlanan “Show Tv rüzgârı” başlıklı yazısından:

"Günümüzde devam eden ritüeller ve deyimler de var: “Gidenin arkasından su dökmek; su küçüğün söz büyüğün” söylemi gibi..."

Etyen Mahçupyan’ın Taraf Gazetesi’nde 13 Ağustos 2008 tarihinde yayınlanan “Savaş çıkmış diyorlar” başlıklı köşe yazısından:

"Ataerkil toplumları en iyi anlatan sözlerden biri ‘su küçüğün söz büyüğün’ der... Suyun küçüğe ait olması, onun sabretmesini henüz bilmeyen yapısından gelir ama aynı zamanda büyüğün şefkatine, kollayıcı ve koruyucu özelliğine de gönderme yapar. Küçük suyu içerken, büyüğün ona sevecenlikle baktığını hayal ederiz. Öte yandan söz konusu sevecenlik, büyüğü kendi gözünde yüceltir, onun ‘iyi’ olduğunu kanıtlar... Bu özgüven sayesinde tümcenin ikinci kısmına daha rahat geçeriz. ‘Söz büyüğün’ derken, küçüğe ait bunu dengeleyecek artık hiçbir nitelik kalmamıştır. Sözün sınırını biçmek, etkisini tartmak, içeriğini değerlendirmek küçüğe düşmez... Küçük sözün altında ezilir, bir sonraki suyu içmek uğruna kendi sözünü yutar. Ama bu da yetmez, o su için müteşekkir kalması da istenir, çünkü suyun asıl sahibi sözü elinde tutandır..."

Dr. Sivilay Abla’nın Nokta Dergisi’nde 4 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan “Oksijen Maskesi” başlıklı yazısından:

"“Su küçüğün, söz büyüğün” atasözü bile işlevsiz kalır hava hukukunda."

Yeni Meram Gazetesi’nden Rıdvan Bülbül’ün 30 Nisan 2014 tarihli “Su üstüne” başlıklı yazısından:

Su sözcüğü geçen o kadar çok atasözü ve deyim vardır ki, kimi örnekler;

*Su içene yılan bile dokunmaz.
*Su küçüğün, söz büyüğün."

Yavuz Donat’ın Milliyet Gazetesi’nde 4 Mayıs 1997 tarihinde yayınlanan “Gençlik ve Politika” başlıklı yazısından:

SALiH Uzun 27 yasinda.
ANAP genclik kollari baskani.
Konusmaya bir ozdeyisle basladi:
Su kucugun, soz buyugun.
Sonra itirazini soyledi:
- Artik suya razi degiliz, soz de istiyoruz.

Aytun Çıray’ın İnternethaber’de yayınlanan 11 Şubat 2003 tarihli “İtiraf ediyorum kendime oy vermedim” başlıklı yazısından:

"“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, İdare et abi, su küçüğün, söz büyüğün” deyişlerinin hakim olduğu topluma bir de “buna da şükür, daha kötüsü de var” zihniyeti eklenince sonuç ortada idi: Bozuk düzen."

Necmi Tanyolaç’ın Hürriyet Gazetesi’nde 2 Şubat 2008 günü yayınlanan “Kartopu, buzgölü” başlıklı yazısından:

"Sivasspor, sadece 3 puan kaybetti. Su küçüğün, söz büyüğün derler. Az konuşup, çok çalışırlarsa, aldıkları bu dersin yararı olur."

 

Güneri Civaoğlu ve İkinci Jöntürk Kongresi

Güneri Civaoğlu, Milliyet Gazetesi’nde 30 Eylül 2014 günü yayınlanan “Prens Sabahaddin patinajı” başlıklı yazısında okuduğu tarih romanının akışına kanarak önemli hatalar yapmış:

27 Aralık 1917...    Paris...
Avrupa’ya kaçarak Sultan Abdülhamid’e baş kaldıran “Jön Türkler” hareketiyle yakınlaşan “Prens” Sabahaddin’in Berlin Sokak’taki evinde “2. Jön Türkler Konferansı” toplantı halinde...
Neredeyse yüz yıl öncesinin bu toplantı gündemi neydi dersiniz?
“Prens” Sabahaddin -Osmanlı Devleti’ni kurtarmak ve büsbütün parçalanmasını önlemek- için “imparatorluk coğrafyasındaki çeşitli bölge halklarına genişletilmiş hak ve özgürlükler verilmesi gerektiğini savunuyor, yerel yönetim formülünü” dile getiriyordu.
Bir çeşit “özerklik” de denebilir.
“Prens” Sabahaddin Paris’te uzun ve derin çalışmalar, araştırmalar, Sorbonne Üniversitesi’nde takip ettiği derslerle bu sonuca varmıştı.
Devleti “İstanbul’dan yönetenler Bağdat’takiler, Şam’dakiler, Kuzey Afrika’dakiler gibi düşünemezler” diyordu.
........................
“Prens” Sabahaddin “Osmanlı’nın Batı’dan geri kalmış olduğunu, imparatorluk içindeki halkların daha iyi bir hayat umuduyla kopmak istediklerini” düşünüyordu.
Onların Osmanlı İmparatorluğu içinde kalmaları ve parçaların kopmasını önlemek, hiç değilse kalan coğrafyaları elde tutmanın çabasındaydı.
Ama...
O konuşma toplantıya katılan Jön Türklerden çoğunluğu oluşturan “İttihat Terakkicilerin” sert muhalefet duvarına çarptı.
“Prens” Sabahaddin yalnız bırakıldı.
Son günlerde okuduğum romanın etrafında örüldüğü tarihten alıntılarla devam...

‘ŞEHZADE’ DEĞİL ‘PRENS’

Bu arada “Prens” Sabahaddin için birkaç not...
Sabahaddin, Abdülhamid’in sadrazamlarından birinin oğluydu.
Saltanata anne tarafından kan bağı olduğu için hiçbir zaman tahta çıkamazdı.
“Şehzade” değildi.
Avrupa’da “Prens” diye anılıyordu.
“Prens” Sabahaddin Paris’e kaçtığı ilk yıllarda farklı çizgilerde dolaştı.
Önce Abdülhamid’i “askeri darbeyle” devirmeye odaklanmıştı.
Devletin başına kendisi geçecekti.
Bu amaçla “Prens” Sabahaddin oluk oluk altın dökerek saltanata karşı güçlü adamlarla bir “darbe silahlı kuvveti” oluşturmaya çalıştı.
Ancak...
O ünlü ve güçlü isimler genç Prens’i aldattılar.
Altınların üzerine oturdular.
Parmaklarını bile oynatmadılar.
“Prens” Sabahaddin sonraları kendini okumaya, araştırmalara verdi.
Üniversite derslerine katıldı.
Zamanla “tepeden inmecilikten” uzaklaşarak Osmanlı’daki hastalığın derindeki nedenlerine ulaştı.
..........................
Aradan yüz yıla yakın bir zaman geçti.
Bakın...
2014 Türkiye’sinde “çözüm” için hâlâ “Prens” Sabahaddin’in 1917’deki “formülü” tartışılıyor.
Yüzyıl boyunca Paris’in Berlin Sokağı’ndaki evde konuşulan formül hâlâ patinaj yapmakta.
“Ademimerkeziyetçi” yani “yerinden yönetim...”
Devletin bütünlüğü içinde kalarak eğitimden sağlığa, yerel vergilere, altyapılara... Pek çok alanda “yerel yönetimlerin” genişletilmiş yetkilerle donatılması.
“Prens” Sabahaddin 27 Aralık 1917’deki konuşmasında “yerel yönetimlerin kendi polis örgütlerinin olması gerektiğini” de söylemişti.

Romandan tarih öğrenen ve kendince öğrendiği (!) bu tarihi okurlarına aktaran (!) Güneri Civaoğlu’nun yanlışları hakkında fazla kelâm etmeden, Murat Bardakçı’nın Habertürk Gazetesi’nde yayınlanan “Bu köşeler böyle değildi” başlıklı yazısında aktarılan hususlarla başbaşa bırakalım sizleri:

Güneri Bey, imparatorluğun son döneminde ismi sık geçen Prens Sabahaddin’den bahsetmiş. Abdülhamid’in sadrazamlarından birinin oğlu olan Sabahaddin Bey’in Paris’teki evinde 27 Aralık 1917’de “2. Jöntürk Konferansı” düzenlediğini, konferansta “özerklik” konusunu gündeme getirdiğini ama İttihad Terakkiciler’in sert duvarına çarptığını, aldatıldığını, altınlarının üzerine oturulduğunu yazıyor, daha başka şeyler de söylüyor ve bütün bunları yeni okuduğu bir “romandan” öğrendiğini kaydediyor!

Romandan öğrenilen tarih, işte bu kadar olur!

Güneri Bey’in yazdıklarının neresini düzelteceksiniz?

Sadece birkaç hatasını tamire çalışayım: Güneri Cıvaoğlu’nun “Konferans” dediği toplantı, tarihlere “İkinci Jöntürk Kongresi” diye geçmiştir, hazretin yazdığı gibi 27 Aralık 1917’de değil, o tarihten tam on sene önce, 27, 28 ve 29 Aralık 1907’de yapılmıştır, Prens Sabahaddin bir sadrazamın değil, Abdülhamid’in eniştesi, yani kızkardeşi Seniha Sultan’ın kocası Mahmud Paşa’nın oğludur, Mahmud Paşa sadrazamlık yapmamıştır, İkinci Kongre’ye sadece Jöntürkler değil başta Taşnaksutyun olmak üzere Ermeni örgütlerinin temsilcileri de katılmıştır, toplantılarda Sabahaddin Bey’in “özerklik” yahut “adem-i merkeziyet” talepleri değil, Sultan Abdülhamid’e karşı “kıyâm” yani “başkaldırma” yolları tartışılmıştır. Bütün bunlar Kongre kararlarının yeraldığı beyannamede yazılıdır ama beyannamenin metni romanlarda değil, ciddî kitaplarda bulunduğu için büyük yazarlarımızın böyle büyük hatalar etmeleri normaldir!

Güneri Civaoğlu ve Bediüzzaman Said Nursi’nin Sürgün Yerleri

Güneri Civaoğlu, Milliyet Gazetesi’nde 15 Mayıs 2016 tarihinde yayınlanan “Müzik Şöleni” başlıklı yazısında Said Nursi’nin sürgüne yollandığı yerler hakkında yanlışa düşmüş:

"Tarihten bir “zorunlu ikamet” yaprağı daha...Said-i Nursi tek parti döneminde, Bozcaada’da zorunlu ikamete mahkum edilir. Dinlediğime göre, o süreçte Bozcaada’daki şaraplık bütün üzüm bağları yok edilir. Şimdiki bağlar Said-i Nursi’den sonraki yılların asmalarından oluşuyor."

Said-i Nursi, Barla, Emirdağ, Kastamonu’ya sürgün edilmiştir. Bozcaada’ya değil.

Bediüzzaman’ın tarihçe-i hayatı konusunda uzman olan Necmettin Şahiner’e göre de böyle bir durum yok:

"Böyle bir şey yok. Uydurma. Said Nursi, Barla, Emirdağ, Kastamonu'ya sürgün gönderiliyor. Van'dan alıp Burdur'a getiriyorlar. Burdur'da 8 aylık bir hayatı var. Burdur'dan sonra 20 gün Isparta'da kalıyor. 1 Mart 1927'den 24 Temmuz 1934'e kadar Barla'da kalıyor. Sonra Isparta'ya getiriyorlar. 8 ay kalıyor Isparta'da. Sonra Eskişehir hapsi. Ardından Kastamonu. Sonra Denizli hapsi. Denizli'den sonra da Emirdağ'a sürgün ediliyor. Bozcaada'da zorunlu ikamet gibi bir durum yok"

“Ağabeyler Anlatıyor” kitaplarının yazarı Ömer Özcan da bugüne kadar böyle bir iddiayı duymadığını, Civaoğlu’nun hangi belgeye dayanarak bunu ileri sürdüğünü ortaya çıkarması gerektiğini vurgulamış.

Kaynak: Risale Haber | “Şarap yazısında Said Nursi’yi Bozcaada’ya sürgün etti”

Güneri Civaoğlu ve Köy Enstitülerinin Kuruluşu

Güneri Civaoğlu, Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan 11 Aralık 2015 tarihli “Geç kalan Nobel” başlıklı yazısında Köy Enstitülerini Atatürk’ün kurduğunu iddia etmiş:

ATATÜRK’ün Türkiye’ye en büyük hizmetlerinden biri “Köy Enstitüleri’dir.” 
Atatürk, “zihniyet devrimini / aydınlanmayı” tabandan ve kırsaldan yükseltmek gerektiğini görerek kurmuştu Köy Enstitüleri’ni... 
Teknik bilgi donanımıyla birlikte, edebiyat, müzik, pozitif bilim alanlarında da köy gençlerini yetiştirmeyi hedeflemişti. O gençler kırsalda öğretmen olarak görev alacak ve “aydınlanmayı” tabana yayacaktı. 
Köy Enstitüsü gençleri “tutuculuktan, bağnazlıktan, batıldan” uzak, çağın gerekleriyle donatılmış pırıl pırıl aydınlardı.

Köy Enstitüler, Mustafa Kemal tarafından değil; vefatının akabinde 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı yasa ile kurulmuştur.

Guneri Civaoglu kose yazisi 11 aralik 2015