Etiket arşivi: Engin Ardıç

Engin Ardıç Ekpe Udoh’un Milliyetini Yanlış Aktarıp Yazısını Yanlış Kurgulamış

Engin Ardıç, Sabah Gazetesinde 20 Şubat 2017 günü yayınlanan “Ekpe Udoh” başlıklı yazısında Fenerbahçeli basketbol oyuncusu Ekpe Udoh’u Kübalı ilan etmiş ve yazısını bu yanlış kurgu üzerine inşa etmiş:

"Kendisi aslen Kübalı, asıl adı da Expedia Friday Udoh... Ekpe, lakabı."

Kendisi aslen Nijeryalıdır. Kübalı değildir. Asıl adında da Expedia geçmez. Ekpedeme’dir doğrusu.

"Göçmen çocuğu olsa gerek, Castro'dan kaçanlardan. Ama "asimile" olmuş."

Küba kökenli olmadığı için Küba’nın eski lideri Fidel Castro ile de bir ilgisinin olması beklenemez.

"Karayip bölgesi Umum Kuva-yı Milliye Kumandanı Fidel Castro'nun emir ve direktifleri uyarınca "Amerikan emperyalizmiyle savaşmak" mı?"

"Kendine soyadı al" deseler belki Udoh'u bırakır da Öztürk misali "Realcuban" gibi bir şey uydurur."

Engin Ardıç, yazısının kurgusunu Ekpe Udoh’un Kübalı olduğu algısı üzerine kurup yukarıdaki gibi bir sürü Küba atfı yapmış. Ancak, aktardığımız üzere, yaptığı tüm yorumlar bir yanlış bilginin eseri.

Türkiye Kupası final maçının ardından Anıtkabir ziyaretinde bulunan, Atatürk mozolesi önünde resim çektiren, Atatürk sevgisini çekinmeden dile getiren Nijeryalı Ekpe Udoh da, internet güncesinde “biliyor muydun” başlığıyla İngilizce bir metin kaleme alıp Engin Ardıç’a yanıtlar sunmuş. Nijeryalı olduğunu, Küba’ya hiç gitmediğini söylemiş:

  • My grandfather was seven feet tall

  • I won a state championship in high school my junior year

  • My parents wouldn’t let me play football

  • I am Nigerian

  • Only met my grandparents once before they passed away

  • Favorite rapper is Jay Z

  • I’ve never been to Cuba

  • My first car was a 1995 Nissan Pathfinder

  • Red Velvet anything is my favorite dessert

  • My favorite book is The Alchemist

  • I don’t like dogs

  • I want a pet monkey

  • I end my nights with singing

  • I hate you when people write articles without doing proper research

Just a little bit of info on me. Hope to do a video version, featuring questions from y’all and I will answer through video. That should be dope video. Stay tuned!!!!

Ekpe’nin son satırlarına (nefret kelimesi hariç) katılmamak ne mümkün:

“Gerekli araştırmayı yapmadan makale yazan insnalardan nefret ediyorum”

Engin Ardıç ABD Başkanlık Seçimlerini Obama Kazanırsa Anıracağını İddia Etmişti

ABD’nin yeni başkanı görevi devralmışken akıllara 8 yıl önce gerçekleşen ABD Başkanlık seçimleri öncesinde Engin Ardıç’ın “anırlamlı” iddiası geldi.

Engin Ardıç, 4 Kasım 2007 günü Akşam Gazetesinde yayınlanan köşe yazısında, Barack Obama’nın ABD Başkanı seçilmesi halinde Taksim Meydanında anıracağını söylemişti:

"Adı Hüseyin olan biri ABD Başkanı olursa Taksim’de anırırım’ diye yazdı: “Hillary’nin en büyük rakibi Barack Obama’nın da göbek adı Hüseyin... Düzeltiyorum: Göbek adı Barack, asıl adı Hüseyin. Kıl kapılmasın diye tersini kullanmaya çalışıyor. Onun da kampüs ya da bazı Hollywood ” mahfilleri “ dışında hiçbir ağırlığı yok. En büyük destekçisi, bizim koca popolu Girit kızı Jennifer Aniston. Adı Hüseyin olan biri Amerika’ya başkan seçilsin, çıkar Taksim Meydanı’nda anırırım.Kaynak: Haydi artık anır!"

Konunun takipçisi olan Yeniçağ Gazetesi, Engin Ardıç’a anırması yönünde çağrılarda bulunup yanıt alamamıştı. Süreci Yeniçağ, şu şekilde aktarmıştı:

5 Kasım 2008: Engin Ardıç’tan ses seda çıkmadı

6 Kasım 2008:
Anırmak bir yana, Ardıç “Başkan olamaz” dediği Hüseyin’in ne kadar da Amerikalı olduğunu ispatlamak için “Obama dönemi, ”Amerikan emperyalizminin şekere bulanıp yutturulduğu“ bir dönem olacaktır” yazdı.

Sağıra yatmak da bir yere kadar, internet siteleri bir yandan biz bir yandan Adıç’a anırma vaktinin geldiğini hatırlattık.

7-8 Kasım 2008: Engin Ardıç yine anırmadı

9 Kasım 2008: Taksim trafiği yoğundur. ATV-Sabah binası da trafik keşmekeşinin en yoğun olduğu kavşaklardan birinde, belki her gün niyet ediyordur ama trafiğe takılıyordur diye, üşenmedik metro güzergahını tarif eden bir harita yayımladık

10 Kasım 2008:
Engin Ardıç’tan yine ses seda yok. Söz konusu Atatürk ise senden beklenir, sakın “Dokuzu beş geçe anırmıştım ama siren seslerinden duyulmamıştır” diye kıvırmaya kalkışma, anırma nöbeti tutan bir ekibimiz takipte!..


11 Kasım 2008:
Olur ya üzerinden sene geçti, samimi olarak unutmuşsundur, son bir haftadır bir gazete okumamışsındır, internet kullanmamışsındır diye bir kez daha hatırlatıyoruz:  “Engin Ardıç bir yıl önce adı Hüseyin olan biri ABD Başkanı seçilirse Taksim’de anırırım” demiştin. Söz namustur Engin.  Haydi artık anır Engin, çünkü senin için namus günüdür!

Hatırlatalım istedik…

* Akşam Gazetesi sıklıkla arşivini formatladığı için Engin Ardıç’ın yazısının elektronik kopyasına erişilememiştir.

Engin Ardıç, Fazıl Say’ın Alacağı Ödülü Yanlış Anlamış

Engin Ardıç, Sabah Gazetesi’nde 2 Aralık 2016 günü yayınlanan “Muhalif Piyanist” başlıklı köşe yazısında, Fazıl Say’ın aldığı bir ödülü yanlış anlayarak yazısını bu yanlış anlamanın üzerine kurgulamış:

Fazıl Say bir ödül almış.
Yok, Varşova'da düzenlenen "Chopin yarışmasında" falan değil.
Bunun piyanoyla ilgisi yok.
Beethoven Uluslararası İnsan Hakları, Barış, Özgürlük ve Yolsuzlukla Mücadele Ödülü!
Fazıl Say'ın hangi yolsuzluklarla nasıl mücadele ettiğini bilmiyoruz.
Açıklarlarsa seviniriz.
Beethoven'in "yolsuzlukla mücadele, insan hakları, barış ve özgürlükle" nasıl ilişkilendirildiğine de aklımız ermedi. Viyana Belediyesi'nin inşaat ruhsatlarını mı incelemiş de açık bulmuş?
Yeğeni Karl'ın vesayetini üzerine alabilmek için Prens Metternich'e ona ithaf edeceği bir beste yapma sözü vermiş, işi bitince de bu sözünü tutmamıştı, ondan herhalde...
Yok canım, Napoleon imparatorluğunu ilan edince Üçüncü Senfoni'nin başına yazdığı ithafı silmiş, ondandır...
Her neyse... Peki Fazıl Say ne yapmış da bu ödüle layık görülmüş?"

Fazıl Say’ın alacağı ödülün doğru adı: “Beethoven Uluslararası İnsan Hakları, Barış, Özgürlük, Fakirliği Azaltma ve Kapsayıcılık Ödülü” (İngilizce orjinal ifadesiyle: The International Beethoven Prize for Human Rights, Peace, Freedom, Poverty Reduction and Inclusion). Basına bu ödülün adı, “Beethoven Uluslararası İnsan Hakları, Barış, Özgürlük, Fakirlikle Mücadele Ödülü” şeklinde yansıdı (İngilizce orjinal ifadesiyle: International Beethoven Price for Human Rights, Peace, Freedom and Fighting Poverty”).

Engin Ardıç ise ödülün ismini yanlış anlamış. “Yoksullukla Mücadele” kısmını, “yolsuzlukla mücadele” şeklinde anlayıp, Fazıl Say’a bu ödülün verilme gerekçesini yazısı boyunca sorgulamış.

İlaveten, Fazıl Say ödülü henüz almadı Engin Ardıç’ın iddia ettiği gibi. 17 Aralık 2016 tarihinde alacak.

Sağır duymaz uydurur derler, Engin Ardıç ise doğru okumamış uydurmuş.

“Nüans Farkı” Kullanımıyla Anlatım Bozukluğuna Düşen Köşe Yazarları

Fransızca “nuance” kökenli olan ve “iki kavram/olgu arasındaki ince fark/ayrıntı” anlamına gelen nüans, daha genel bir ayrım anlamını taşıyan “fark” kelimesi ile birleştirilerek “nüans farkı” şeklinde bazı köşe yazarlarınca “anlatım bozukluğu”na yol açarak kullanılmaktadır.

Bakalım bu köşe yazarları kimlermiş…

Mustafa Kutlu‘nun Yenişafak Gazetesi’nde 16 Kasım 2016 günü yayınlanan “Türkçe mi İngilizce mi?” başlıklı yazısından:

"Öztürkçe lûgatlarda üzüntünün karşılığı “acı” olarak geçer. Çünkü bu lûgatlar “keder, elem, ıstırap, hüzün” vb. gibi nüans farkı ile aynı mânaya gelen kelimeleri yabancı kaynaklıdır diye almazlar. Bunları bir yana koyalım “acı” kelimesi dahi kaç mânaya geliyor, bilmek lazım."

"Şimdi bunlara “keder, elem, ıstırap, hüzün” vb. gibi nüans farkı ile kullanılan ve aynı mânayı taşıyan kelimeleri, onların dünyasını ekleyin."

Engin Ardıç, Sabah Gazetesi’nde 1 Nisan 2016 günü yayınlanan “Dinozor” başlıklı yazısından:

"Bu hanımlardan biri Çayan'ı komünist olduğu için, öteki faşistler tarafından öldürüldüğü için anıyor, arada "nüans farkı" var, olabilir."

Ali Karahasanoğlu‘nun Yeni Akit Gazetesi’nde 26 Şubat 2015 tarihinde yayınlanan “Özince fuatavni’yi doğruladı” başlıklı yazısından:

"Özince’nin dediği de, “dışarı” ya.. fuatavni ile örtüşüyorlar.. Arada küçük bir nüans farkı var. Özince net olarak banka diyor.. fuatavni genel anlamda “parayı işletme”den bahsediyor."

Can Dündar’ın Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan 6 Mart 2007 tarihli “Devlet içinde yeni çizgi” başlıklı köşe yazısından:

"Bu açıklamaları peş peşe okuyunca zirvelerde derin nüans farklılıklarının oluştuğu hissediliyor."

Kenan Erçetingöz‘ün 8 Haziran 2003 günü Gecce.com’da yayınlanan “Yılmaz Erdoğan’a Onur İadesi” başlıklı yazısından:

"Eee, Hakan Aygün gibi bir köşe yazarı da yazarsa ancak bu kadar bir analitik magazin yazısı yazar. Ama ben Aygün'e katılmıyorum. Çünkü Hakan Aygün atlanmış dediği 'Nüans farkı'nı maalesef kendi atlamış!"

Sabri Gültekin‘in Milat Gazetesi’nde 27 Eylül 2014 tarihinde yayınlanan “Sivas’ın Ulu Camileri” başlıklı yazısından:

"İşte Sivas'ın esnaflık anlayışı ile Kayseri'nin esnaflık anlayışı arasındaki nüans farkı. Kayserili siyah renkli ürününü datlı dile ile gökkuşağı renklerine boyayarak satarken, Sivaslı elindeki altının değerini tenekeye çeviriyor."

Engin Ardıç Kömür İthalinin Devam Ettiğinin Farkında Değil

Engin Ardıç, 9 Kasım 2016 günü Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Fiyakası olmayan yazı” başlıklı yazısında, kömür ithalinin sona erdiğini iddia ederek fiyakasını (!) bozmuş:

"Kömür ithalatı bitti, kendi kömürümüzü yakıyoruz."

Montel’de yayınlanan ve IHS’nin raporuna göre 2016 yılının ilk 8 ayında kömür ithalatımız, 22,7 milyon ton civarındadır.

Enerji Bakanlığı verilerine göre ise 2016 yılı Haziran ayı sonu itibariyle ülkemizin ithal kömüre dayalı santral kurulu gücü 6.780 MW (toplam kurulu gücün %8,9’i) şeklindedir.

Yani, ithal kömür kullanmaya devam ediyoruz. İthal kömürün ek mali yükümlülüğü ton başına 15 dolardan 70 dolara yükseltildi. Ancak, kömür ithali bitmedi. Bitmesi dileğiyle…

Engin Ardıç ve Atatürk Kültür Merkezi’nin Açılışı

Engin Ardıç, Sabah Gazetesi’nde 17 Ekim 2013 günü yayınlanan “Vasatlık” başlıklı köşe yazısında Atatürk Kültür Merkezi’ne dair birtakım hatalar yapmış:

"Çiğnene çiğnene uzamış sakızlar evirilip çevirilip gene suratımıza yapıştırılıyor. Bunlardan biri "Ayasofya'nın yeniden cami yapılması", öteki de "AKM tabir edilen İstanbul Operası'nın yıkılıp yeniden yapılması"..."

Atatürk Kültür Merkezi (AKM) sadece opera binası olarak anılmıyor ki… Opera, bale, tiyatro, konser ve kongre etkinlikleri de gerçekleştiriliyor AKM’de…

"Bir imam bulup konuşturuyorsun, adam kendi meşrebince elbette "cami yapılsın" diyor, hemen dayıyorsun müşterilerine... Böylece "suşi" seven yüksek sosyetenin "bulgurla beslenen kıllı ve kısa bacaklı adamlar ırzımıza geçecekler" korkusu, "bunlar Ayasofya'yı da cami yapacaklar" endişesiyle desteklenip körükleniyor. Hemen arkasından "ay vallahi Çamlıca'ya da cami yapacaklar şekerim" korkusu bastırıyor."

Yazısının üzerinden 3 sene geçti. Çamlıca Camii bitmek üzere. Bazılarının korkusu gerçeğe dönüştü yani.

"Bu sıradan bina bize "Ata'mızdan yadigâr" kalmış falan da değildir üstelik. (12 Mart darbesinden önce "Kültür Sarayı" denirdi, darbeciler ille Atatürk'ü de işin içine kattılar.)"

1970 yılındaki yangının ardından AKM 6 Ekim 1978 tarihinde tekrar açıldı. Bu tekrar açılışta İstanbul Kültür Sarayı olan ismi AKM’ye çevrildi. Yani, Engin Ardıç’ın sandığının aksine, 12 Mart darbecilerinin AKM’nin isim değişikliği ile bir ilgisi yok.

* Ekşisözlük’ten ahmetfirat‘a katkısı için teşekkür ederiz.

Engin Ardıç ve İsviçre Futbol Milli Takımı

Engin Ardıç, 8 Temmuz 2016 tarihinde Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Ok-ay Okay” başlıklı yazısında “İsviçre Futbol Milli Takımı”nın kompozisyonu hakkında yanlışa düşmüş:

"Eh, İsveç futbol takımında bile zenci oyuncu varsa, İsviçre ekibi İranlı ve Türk göçmenlerle ayakta duruyorsa, Fransız milli takımının neredeyse tamamı "sömürge askeri"yse, biz de bununla övünelim."

İsviçre Milli takımında İran kökenli oyuncu bulunmamakta.

Ki zaten Engin Ardıç ertesi günkü yazısında düzeltme metni girmiş:

"Düzeltme ve özür 

İsviçre milli takımında oynayan "Behrami, Cemaili, Şakiri, Mehmedi" gibi isimlere bakıp çocukları İranlı sanmıştım. Meğerse kimisi Arnavut, kimisi Kosovalı, kimisi Boşnak... O yazının "anafikrini" zedelemez, ayrıntıdır. Gene de özür dileyerek düzeltiyorum."

 

Atatürk’e Ait Olduğu Zannedilen Vecizeler ve Köşe Yazarlarımız

Bazı veziceler mevcut, Mustafa Kemal tarafından bir vesileyle dile getirilmiş olsa da olmasa da, bazı gayretkeşler tarafından ısrarla ilk kez başkalarınca söylenmiş olmasına rağmen Atatürk’e mal edilmeye çalışılan. Bu vecizelerin ilk kez Atatürk tarafından değil başkalarınca söylendiğini belirttiğinizde de sizi etiketlemeye çalışır bu tip şahıslar…

Ulu Onder Izındeyiz

Murat Belge, bu kişileri aşağıdaki gibi aktarıyor:

Atatürk’ün böyle bir ‘intihal’ yapmak isteyeceğini aklım kesmiyor. Bu böyleyse, bunu onun adına yapanlar, Atatürkçüler. Bu ikisi arasında ciddi bir mesafe var zaten. Niçin uçağa binerken ‘İstikbal göklerdedir’ cümlesini, hastaneye girerken ‘Beni Türk hekimlerine...’ isteğini, kültürle ilgili bir kuruma ayak basmışsak ‘Sanatsız kalan bir milletin...’ yargısını görmek zorundayız? Bunlara kim karar veriyor? 60’larda, nereye gitsek komünizmin her görüldüğü yerde ezilmesi gerektiğini okurduk. Hayata katı bir ideolojinin gerekleri çerçevesinde değil de, bir gerçek saygısıyla bakmak isteyen, bunu tercih etmiş olanlarımız, bunun sahte olduğunu, bir imza taklidi olduğunu bilirlerdi. Ama yetkililer 
kendi bildiklerini okurlardı. ‘Memleket için bu lazım’dı ve neyin ‘lazım’ 
olduğunu da sadece onlar bilirdi. Aslında bundan pek de uzaklaşmış falan değiliz.
Şu anlattığım durum, bugün süregiden kavganın da dibinde yatan etkenlerin sonucu.
Kendi başına çok da önemli değil belki, ama bir sistem haline gelince 
önemli: Orta Avrupa’nın muhafazakâr hanedanlarının bir ‘düstur’ olarak bellediği sözün altına ‘Atatürk’ imzasını atıyor, ortalığı bununla donatıyorlar.

Emre Aköz’den de bir hikaye okuyalım konuyla ilgili:

1999 depreminden sonra, mühendislik mezunu bir ere, "Deprem" konulu bir kitapçık hazırlatmışlar: Deprem nasıl oluşur? Hangi tedbirleri almalıyız? Sarsıntı başladığında neler yapmalıyız?
Arkadaş bütün bu soruların cevabını gayet anlaşılır bir şekilde anlatan metni hazırlayıp komutana sunmuş.
Komutan kitapçığı incelemiş. "Tebrik ederim evladım, çok güzel bir iş çıkarmışsın" demiş.
Bizimki tam gururlanacakken, "Ama çok önemli bir eksiği var bunun" demez mi?
Nedir? "Metnin başına Atatürk'ten bir söz koymalısın" demiş komutan...
Hayda! Bizimkini almış bir düşünce. Atatürk'ün deprem temalı bir sözünü hiç duymamış.
Olsa dahi o şartlarda araması, bulması mümkün değil. Ne yapmalı?
Düşünmüş taşınmış bizim mühendis... "Deprem önce temelleri sarsar" diye "veciz" bir laf uydurmuş.
Altına da imzayı çakmış: "M.K.Atatürk".
Komutan kitapçığın yeni halini gördüğünde, "Hah, aferin, bak işte şimdi oldu" demiş.
Herkes mutlu olmuş!

Bu zihniyetin motivasyonu ve çabalarını bir yana koyup, hangi sahte vecizelerin tedavülde olduğuna bakalım:

Örneğin; “Köylü milletin efendisidir”. Bu vecize aslında Kanuni Sultan Süleyman’a ait  olupi, aslı “Reaya milletin efendisidir” şeklindedir (Reaya, köylüye ilaveten üreten ve vergi veren anlamını da içermektedir). Vecizenin hikayesi şu şekilde aktarılmaktadır:

Bir gün mahremleriyle görüşürken onlara “Velinimet-i âlem [dünyanın efendisi] kimdir?” diye sormuş. Onlar “Padişah efendimizdir” diye cevap verince Kanuni, “Hayır, dünyanın efendisi reâyadır ki, ziraat ve harâset [çiftçilik] emrinde huzur ve rahatı terk ile iktisab ettikleri nimetle bizleri it’âm ederler” demiştir. Gördüğünüz gibi tek fark, Kanuni’nin daha evrensel bir tanımlama yapmasındadır.

Benzer şekilde, “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” vecizesi yaklaşık 2000 yıl önce Romalı şair Juvenalis tarafından “Orandium est ut sit mons sana in corpore sano” yani “Sağlam bir bedende sağlıklı bir kafa vermesi için Tanrı’ya dua etmelisin” şeklinde söylenmiştir.  Zaten, Atatürk bu sözü referans vererek aktarmıştır:

"Türk sosyal yapısında spor hareketlerini düzenlemekle görevli olanlar, Türk çocuklarının spor yaşamını yükseltmeyi düşünürken, sadece gösteriş için, herhangi bir yarışmada kazanmak emeliyle bir spor çizmezler. Esas olan, bütün her yaştaki Türkler için beden eğitimini sağlamaktır. "Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur" sözünü atalarımız boşuna söylememişlerdir."
1937 (Afetinan, Atatürk Hakkında H.B., s. 86)

Her ne kadar adliye salonlarında yazılı “Adalet Mülkün Temelidir” sözünün altında Atatürk’ün imzasını görsek de, bu sözün Hz. Ömer’e ait olduğu (İbni Kesir’den) rivayet olunmaktadır (Mustafa Kemal Atatürk, anlamı itibarıyla yerinde olan bu sözü, adalet mekanizmasını anlamlandırırken kullanmıştır; ancak bu söz ilk kez kendisi tarafından söylenmemiştir). Arapçası “el-adlü esâsü’l-mülk” olan bu vecizenin Roma hukukundan Arapçaya geçmiş bir çeviri olduğu da bazı kaynaklarda iddia edilmektedir. Murat Belge de latince versiyonu olan ‘Justitia Regnorum Fundamentum’u Viyana’da Habsburg Ailesine ait Hofburg Sarayı’nda gördüğünü belirtmektedir.

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” Hz. Ali’ye, “İstikbal göklerdedir” de İtalya’nın II. Dünya Savaşı zamanındaki faşist lideri Benito Mussolini’ye aittir. Dr. Eren Akçiçek de “beni Türk hekimlerine emanet ediniz” sözünün de Atatürk’e atfedilemeyeceğini iddia etmektedir.  “Türk şoförü en asil duygunun insanıdır” ise ayrı bir hikaye…

Şimdi bakalım, hangi köşe yazarları bu vecizeleri Mustafa Kemal’e atfetmiş:

Kemal Baytaş’ın Sözcü Gazetesi’nde yayınlanan “Din buyrukları, Atatürk ilkelerinden saptıkça batıyor, battıkça sapıtıyorlar” başlıklı 4 Ocak 2015 tarihli yazısından::

Atatürk: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir”, Bunlar, “en hakiki mürşit tarikatlar, şeyhler, cinci hocalardır” diyor.

Akif Beki’nin Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Pop Türkçecilere yeni yıl hediyesi ne vereyim?” başlıklı 30 Aralık 2014 tarihli yazısından:

Biri "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir". Öyleyse karanlıkla savaşacaksın. 
....
Fakat eylemin asıl dayanağı, Atatürk'ün tepelenecekler listesini içeren bir başka ünlü deyişi.

Süleyman Doğan’ın, Türkiye Gazetesi’nde yayınlanan “İzdüşümü Süleyman Doğan” başlıklı 1 Temmuz 2015 tarihli köşesindeki söyleşiden:

Üniversitemiz Atatürk'ün, "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir." sözünün ışığında; evrensel bir bakışla bilim ve sanat alanlarında topluma yön verecek bireyler yetiştirmekte; yaptığı özgün ve nitelikli araştırmalarla bilim, teknoloji ve sanat üretimine katkı sağlamaktadır.

Emre Aköz’ün Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Hayatta En Hakiki Mürşit Nedir” başlıklı 15 Haziran 2003 tarihli köşesinden:

Atatürk'ün ünlü sözü her zaman zihnimi kurcalamıştır: "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir"

Hilmi Yavuz’un Zaman Gazetesi’nde yayınlanan 12 Ekim 2008 tarihli “Bir Gazete, Atatürk ve Din Kültürü Dersleri” başlıklı yazısından:

Din Kültürü ders kitabında herhalde Atatürk'ün, 'İstikbal göklerdedir' ya da 'Ben sporcunun zeki, çevik, aynı zamanda ahlaklısını severim' sözlerine atıfta bulunulacak değildi ya!

M. Yahya Efe’nin, Anayurt Gazetesi’nde 22 Aralık 2015 günü yayınlanan “İstikbal Göklerdedir” başlıklı yazısından:

"Sevgili okurlarım, Atatürk bundan yıllar önce "İstikbal Göklerdedir" diyerek havacılığın ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştır. Dünyaya ışık tutacak bu sözü Atatürk neden söylemiş, bunun kaynağı nereden gelmektedir?"

Ergün Babahan’ın Star Gazetesi’nde 2 Mayıs 2012 tarihinde yayınlanan “Fenerbahçe’nin ve Yıldırım’ın 28 Şubat’ı” başlıklı yazısından:

"Arka fonda, Atatürk’ün ‘‘Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim’’ yazıyor, (Atatürk’ün gerçekten böyle bir sözü var mı, yoksa İstikbal Göklerdedir sözü gibi mi bilmiyorum açıkçası) önde bir yorumcu cacık yapıyor."

Fikri Akyüz’ün Akşam Gazetesi’nde 2 Ocak 2014’te yayınlanan “Erdoğan’ın çarpıtılan sözü” başlıklı yazısından:

"Hani Atatürk’e atfedilen sözlerden biri ne idi? “İstikbal göklerdedir”di, değil mi? Şimdi Atatürk bu cümleyi söylediği zaman “Söz konusu olan gök ise; deniz, kara ve hava, hava civadır” mı demiş oldu?"

Kaan Özbek’in Şok Gazetesi’nde yayınlanan 12 Ağustos 2014 tarihli “Yıldız Savaşları” başlıklı yazısından:

"Niye muhterem koca 16 ışınlı yıldızı göstere göstere forsa yerleştirsin. Niye Atatürk, “İstikbal göklerdedir” diye uyarsın? Sahi ya BOP’un bayrağını tahmin edecektik değil mi?"

Mehmet Barlas’ın Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Al lafı koy rafa veya lafa bak hizaya gel” başlıklı 29 Temmuz 2011 tarihli yazısından:

Örneğin bazılarının Atatürk'e izafe ettikleri "Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur" sözü vardır.

Hıncal Uluç, Sabah Gazetesi’nde yayınlanan 20 Ekim 2005 tarihli “Antep!” başlıklı yazısında sözün orjinalinin Deli Petro’ya ait olduğunu iddia etme hatasına düşmüş:

Hoşuma gitmeyen tek fotoğraf “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur, K. Atatürk” plaketi oldu. İki sebebten.. Birincisi.. Bu söz Atatürk’e değil, Çar Deli Petro’ya aittir.

Yasemin Boran’ın Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan 22 Temmuz 2005 tarihli “Ayrıntılar önem kazanıyor” başlıklı köşe yazısından:

"Bedenimizle zihnimizin doğrudan bir bağlantı halinde bulunduğunu sanırım biliyorsunuz. Ama bu bilgiyi pek kullandığımız söylenemez. Sadece Atatürk’ün söylediği ‘Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur’ sözünü hatırlıyoruz."

Yonca Tokbaş’ın Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan 3 Şubat 2010 tarihli “Cem Demir’in Listesi” başlıklı yazısından:

"Boşuna dememiş Atatürk: “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” diye…"

Yonca Tokbaş, “Din üzerine riskli bir yazı” başlıklı 15 Nisan 2008 tarihli yazısında ise sözü Peygamber Efendimize de izafe etmiş:

Düşündükçe anladım ki; "“Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” sözü mesela, peygamberimizden yadigar Atamıza; geçmişi bugüne uyarlamayı bilecek kadar zeki olan o yüce lider ruha…"

Engin Ardıç’ın Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Kellim kellim layenfa” başlıklı 10 Ekim 2015 tarihli yazısından:

Atatürk, "köylü milletin efendisidir" demiş ya... Onu hatırlatıyor. Köylü milletin efendisiydi ama bürokrasi de devletin efendisiydi.

Ayşem Kalyoncu’nun Habertürk Gazetesi’nde 10 Mayıs 2010 tarihinde yayınlanan “Tarım bitti hayvancılık bitti… sıradaki” başlıklı yazısından:

"Atatürk'ün 'Türkiye bir tarım ülkesidir' anlamına gelen "Köylü milletin efendisidir" sözü de böylece zamanla hükmünü yitirmiş olacak."

Adalet mülkün temeli ne demek, adalet mülkün temeli sözü kime ait, adalet mülkün temelini kim söylemiş  Hayatta en hakiki mürşit ilimdir kim söylemiş kime ait İstikbal göklerdedir kim söylemiş kime ait

“Selâmün Aleyküm” Diyemeyen Köşe Yazarları

Arapça selam alıp vermeyi düzgün beceremeyen köşe yazarları hiç eksik olur mu?

Öncelikle, Murat Bardakçı ve Ahmet Hakan’dan açıklamaları okuyalım:

Murat Bardakçı’nın Habertürk’te 4 Şubat 2011 tarihinde yayınlanan “Dış Haberciliğimiz” başlıklı yazısından:

ERTUĞRUL ÖZKÖK’E NOT: 

Ertuğrul ağabey, dünkü köşesine ‘Esselamün demeden’ başlığını atmış ve hata yapmış! Çok teknik olacak ama söyleyeyim, Arapça’nın kuralıdır: Başa ‘harf-i tarif’ yani Ertuğrul Özkök’ün anlayacağı tabiriyle ‘article’ gelince kelimenin sonundaki ‘tenvin’ yani ‘un’ hecesi düşer. Dolayısı ile ‘Esselamün’ sözü tek başına böyle kullanılmaz. Ya ‘Esselamü’, yahut ‘Selamun’ denir.

Ahmet Hakan’ın Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan 4 Şubat 2011 tarihli “Diktatör kovalamaca” başlıklı yazısından:

Yeni başlayanlar için selamün aleyküm 

MADEM İngilizce konusunda aşırı hassas bir ulusun çocuklarıyız… Benzer bir hassasiyeti neden Arapça konusunda da göstermeyelim ki? Ertuğrul Özkök, geçen günkü yazısının başlığında “Esselamün aleyküm” demiş. Arapçada sözcüğün başına gelen “el” takısı, kelimenin sonundaki okunuşu değiştirir. Doğrusu “Esselamü aleyküm”dür. Bu arada “Selamü aleyküm” de denmez. Doğrusu “Selamün aleyküm”dür.

esselamuYani neymiş? Selam verirken ya “Selâmün aleyküm” ya da “Esselâmü aleyküm” demek gerekirmiş. “Esselamün aleyküm” ya da “Selamü aleyküm” değil.

(Muhtesip’in 2011 yılındaki ihtisabının üzerinden) Bakalım hangi köşe yazarları bu konuda yanlış yapmış:

Murat Bardakçı ve Ahmet Hakan’ın, yukarıda yer alan açıklamaları ile düzeltmeye çalıştığı Ertuğrul Özkök’ün yazısı ile başlamakta fayda var: Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet Gazetesi’nde 2 Şubat 2011 günü yayınlanan “Daha esselamün aleyküm demeden” başlıklı yazısından:

“Ben çok dindar biri değilim. Cumaya bile gitmem. Ama geçen cuma farklıydı. Eylem camiden başlayacaktı. Bir güzel abdest aldık. Namaza durduk. Kahire’nin kıldığı en hızlı cumaydı. Daha esselamün aleyküm demeden bazıları sloganlarla kendini dışarı zor attı. Tahrir Meydanı’na doğru kitleler aktı. O günden beri dünyanın gözü üzerimizde.” 

* * * 

Bu ifadeler bana tuhaf geldi. Hareket camiden başlıyor. Cuma namazını bile kılmayan insanlar, apar topar abdest alıp namaza duruyor. Sonra daha “Esselamün aleyküm” demeden koşmaya başlıyorlar.

Engin Ardıç, Sabah Gazetesi’nde 14 Haziran 2010 günü yayınlanan yazısına “Esselamün aleyküm, ya seydi!” başlığını atarak bu hataya düşmüş.

Engin Ardıç bu hatasını Sabah Gazetesi’nde 11 Mart 2015 günü yayınlanan “Yumurta kapıdadır” başlıklı yazısında tekrarlamış:

"Şimdi iktidar, seçim dönemlerinde özel kanallara uygulanan cezaların kaldırılması için harekete geçmiş. Kanun değişecekmiş. 
Esselamün aleyküm ve rahmetullah. 
Yumurta kapıya çoktan geldi ama geç olsun da güç olmasın."

T24 yazarlarından Murat Sabuncu’nun 22 Haziran 2014 tarihli “Kılıçdaroğlu’nun Diyarbakır’daki sözü HDP Kongresi’nde ses buldu” başlıklı yazısından:

Masada ve tribünlerin pek çok yerinde madenci kaskları.
Esselamun aleyküm, merhaba, rojbaş diye açılıyor Kongre.
HDP'nin bugün görevi devredecek iki eş başkanı sırayla konuşuyor.

Bekir Hazar’ın Takvim Gazetesi’nde 1 Mart 2012 tarihinde yayınlanan “Es selamün aleyküm” başlıklı yazısının hem başlığında hem içeriğinde hatalar var:

Ne güzel bir sözcük;
"Es selamün aleyküm"… 
Yani diyorsun ki; 
"Allah'ın selamı üzerinize olsun.
Esenlik ve güvenlik içinde kalın"
Yaradanın selamını söylemek bir insana…

...

Dikkat buyurunuz "Darbeleri" faydalı bulduğunu söylüyor. 
"Türkiye'de darbeler…
'Es selamün aleyküm' zihniyetine karşı yapılmıştır" diyor.
Çağdaş, aydın, entelektüel bir şairin dediği lafa…
Yediği naneye bakın…
Allah'ın selamı üzerinize olsun denirse… 
Bu haklı bir darbe gerekçesiymiş.
Kafaya bak kafaya… 
Bir ülkenin Başbakan'ı … 
Nasıl "Allah'ın selamı üzerinize olsun" dermiş?

Noyan Umruk’un Aydınlık’ta 10 Kasım 2013 tarihinde yayınlanan “Merhaba” başlıklı yazısından:

Bilindiği üzere Osmanlı ordusunda içtimalarda komutanlar askeri "Selamün aleyküm asker'' diye selamlar, asker de "esselamün aleyküm'' diye cevap verirdi.

Eyüp Can’ın Radikal’de 1 Şubat 2011 günü yayınlanan “Kahramanını arayan rol” başlıklı yazısından:

Kahire’de cuma günü ateşlenen isyan fitilini o kadar güzel anlatmış ki: 
“Ben çok dindar biri değilim. Cumaya bile gitmem. Ama geçen cuma farklıydı. Eylem camiden başlayacaktı. Bir güzel aptes aldık. Namaza durduk. Kahire’nin kıldığı en hızlı cumaydı. Daha Esselamun Aleykum demeden bazıları sloganlarla kendini dışarı zor attı. Tahrir Meydanı’na doğru kitleler aktı. O günden beri dünyanın gözü üzerimizde…”

Atılgan Bayar’ın Akşam Gazetesi’nde 22 Haziran 2009 tarihinde yayınlanmış “Ne olacak bu Avrupa’nın hali” başlıklı yazısından:

Açıkçası, bu tez konusunda yalnız kalmıştım. Tüm yorumcuların dikkati, Obama'nın 'Esselamün Aleyküm'ündeydi.

Çetin Altan ise Milliyet Gazetesi’nde 25 Temmuz 2005 günü yayınlanan “Eski bir Türk öyküsü” başlıklı yazısında aktardığı fıkrada bu hatayı yapmış:

"Padişahla sadrazam ırmağın kıyısına inmişler. Padişah ihtiyara: - Esselamün aleyküm ya piri peder, demiş. İhtiyar şöyle bir bakmış iki kişiye, sonra saygıyla selam vererek: - Ve aleykümselam cihana server, demiş."

Çetin Altan, aynı hatayı aynı fıkrada 8 Ekim 2006 tarihli “Hım hım ile burunsuz, birbirinden uğursuz” başlıklı yazısında tekrarlamış.

İsmail Berk’in, Yeni Asya Gazetesi’nde 1 Ekim 2007 günü yayınlanan “Ensar’ın bugüne yansıyan ruhu” başlıklı yazısından:

“Esselamün aleyküm” selamıyla mümin bir Arap, rızık paketiyle bulunduğumuz yere geliyor.

Voltaire’e Ait Sanılan “Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi ifade edebilmeniz için canımı bile veririm” Sözü

Muhtesip“, daha önceleri -düşünce özgürlüğünün önde gelen savunucularından- Voltaire’e atfedilen “Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi ifade edebilmeniz için canımı bile veririm” ya da -farklı bir versiyon olan- “Düşüncelerine katılmıyorum, ama senin düşüncelerini savunma hakkını sonuna kadar destekleyeceğim” vecizesinin aslında Voltaire’e ait olmadığını, yazılı hiçbir eserinde ya da ondan aktarılmış hiçbir kayıtta Böyle bir sözün geçmediğini, 1700’lerde yaşamış Voltaire’e bu sözü yakıştıran kişinin 1906’da onun biyografisini yazan Evelyn Beatrice Hall olduğunu belirtmişti.

Ve şöyle eklemişti: “Norbert Guterman A Dictionary of French Quotations [Fransız Vecizeleri Sözlüğü] adlı eserinde Voltaire’e ithaf edilen bu sözün aslının Voltaire tarafından 6 Şubat 1770 tarihinde Le Riche başkeşişine yazdığı şu sözler olduğunu ileri sürer: “Monsieur l’abbé, je déteste ce que vous écrivez, mais je donnerai ma vie pour que vous puissiez continuer à écrire” [Muhterem (başkeşiş), yazdıklarınızdan nefret ediyorum ama yazmaya devam etmeniz için canımı veririm]”

Daha sonra da, bu hatanın münferit olmadığı, birçok köşe yazarı tarafından tekrarlandığını gözler önüne sermişti.

Bahse konu ihtisapların ardından yaklaşık 4-5 yıl geçmesine rağmen bu hatanın hâlâ köşe yazarları arasında yaygın olduğunu görüyoruz.

Tespit ettiğimiz hataları paylaşalım:

Hüseyin Aslan’ın 17 Nisan 2015 tarihinde Habertürk Gazetesi’nde yayımlanan “İfade özgürlüğü sınırlandırılamaz” başlıklı köşe yazısından:

İfade özgürlüğünün alanı daralırsa inanç özgürlüğü dahil diğer tüm özgürlüklerin alanı da daralır. Filozof Voltaire, “Söylediklerinizin hiçbirine katılmıyorum fakat bunları söyleme hakkınızı ölünceye kadar savunacağım...” diyor. Voltaire’nin bu sözü düşünce ve ifade özgürlüğü yolundaki ortak mücadelenin ne kadar gerekli olduğunu özlü bir biçimde yansıtmaktadır.

Soner Yalçın’ın 31 Mart 2015 tarihinde Sözcü Gazetesi’nde yayınlanan “Kemal abi” başlıklı köşe yazısından:

"Filozof Voltaire hep şu sözlerle tanımlanır: “Söylediklerinizin hiçbirine katılmıyorum; fakat bunları söyleme hakkınızı ölünceye kadar savunacağım.” Düşünce özgürlüğü yolundaki mücadeleyi en özlü bir biçimde sanıyorum bu söz yansıtır."

Orhan Kemal Cengiz’in Bugün Gazetesi’nde 16 Ocak 2015’te yayınlanan “Bugün susunca” başlıklı köşe yazısından:

Voltaire’nin fi tarihinde söylediği “Düşüncelerine katılmıyorum ama senin düşüncelerini savunma hakkını sonuna kadar destekleyeceğim” sözünü bugün dahi diyemiyorlar...

Haşmet Babaoğlu’nun Sabah Gazetesi’nde 15 Ocak 2015 tarihinde yayımlanan “Biliyorum, siz Voltaire seversiniz!” başlıklı köşe yazısından:

Hebdo saldırısından sonra Batı sosyal medyasında Voltaire aşkı kabardı. 18. yüzyıl Fransız "aydınlanma"sının malum sözü hemen yardıma çağırılıverdi: "Fikirlerinize katılmıyorum ancak onları ifade etmeniz için hayatımı feda etmeye hazırım." Eh doğru! Pek yakışıklı ve yiğitçe bir ifadedir. Aforizma tutkusunun tavan yaptığı bir döneme de uygun düştü.

Ersoy Dede’nin, Vakit Gazetesi’nde 12 Ocak 2015 tarihinde yayınlanan “#JeSuisAhmed” başlıklı köşe yazısından:

Ben öldükten sonra Voltaire’in sözüne atıfla, sanki ben Charlie için ölmüşüm gibi; “düşüncelerine katılmasa da onun bu düşüncelerini söyleyebilmesi için canını verdi” diyenler oldu.. Fransa’ya Fransız kalanlar bilseydi ki Voltaire’in, bu; “düşüncelerine katılmasam da canımı veririm” falan dediği günlerde, İngiliz Monarşisi’nin, insan hakları bakımından Fransa’nın önünde olduğunu savunduğu için ülkesinden kovulduğunu, başka örnekler ararlardı..

Yavuz Alogan, 22 Aralık 2014 tarihinde İleri Haber’de yayımlanan Voltaire tavrı başlıklı köşe yazısında bahse konu vecizenin Voltaire’e atfedildiğini belirterek hatadan kurtulmuş:

Voltaire’e atfedilen şu söz mesela: “Sevgili dostum, sizin görüşlerinize katılmıyorum ancak bu görüşlerinizi rahatça ifade edebilmeniz için canımı feda etmeye hazırım.” İnsan hakları ve düşünce özgürlüğü gibi kavramların en saf haliyle belirdiği, henüz hiçbir siyasi manipülasyona uğratılmadığı bir 18. asır özdeyişi… Son sıralarda istismar ediliyor; Fethullahçı köşe yazarları, ekranlardan kamuoyunu irşat eden gerici artistler hep lafa bununla başlıyorlar: “Sizin görüşlerinize katılmıyorum, ancak…”

Umur Talu’nun Habertürk Gazetesi’nde 1 Eylül 2014 tarihinde yayınlanan “Adalet Mülkün Yemeğidir!” başlıklı köşe yazısından:

Mağduriyet mevsimlerinde, muhtemelen Voltaire’in meşhur sözü herkesin işine geliyordu: Düşüncelerinize katılmıyorum ama onu ifade edebilme hakkınızı ölümüne savunurum! Voltaire, ölmüş geçmiştir!

Müge İplikçi’nin, 27 Mayıs 2014 tarihinde Vatan Gazetesi’nde yayınlanan “Düşünce Suçları Müzesi” başlıklı köşe yazısından:

Said Nursi, Bülent Ersoy, Füsun Erdoğan, Musa Anter, Behice Boran... Bu müzede yer alan isimlerden bazıları. En temel konuların başında ise Twitter ve YouTube yasakları geliyor. Ve mesaj Voltaire’in sözüyle belirginleşmiş durumda: ‘Söylediklerini kabul etmeyebilirim ama söyleme hakkını ölünceye kadar desteklerim.’

Kurtuluş Tayiz, 23 Mayıs 2014 tarihinde Akşam Gazetesi’nde yayınlanan “Voltaire de Özdil için hayatını feda eder miydi?” başlıklı köşe yazısında Voltaire’e atfedilen söze atıf yapmış.

T24 yazarlarından Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun 13 Eylül 2013 tarihli “Voltaire ne demişti?” başlıklı yazısından:

Demokratikleşmeyi ne zaman başaracağız? Bir başkasına tahammülü, düşüncelerine katılmasa da onun düşüncelerini ifade etmesi için sonuna kadar yanında olmayı söyleyen Voltaire'i işimize geldiği zaman anıp pratiğe geldiği zaman hatırımıza bile getirmeyecek miyiz? Evet, herkese sormak lazım, Voltaire ne demişti?

Yonca Tokbaş’ın, 15 Nisan 2013 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Voltaire hayatta olsaydı Fazıl Say için ne derdi?” başlıklı köşe yazısından:

"Sonra Voltaire’in bir sözü geldi aklıma. "I do not agree with what you have to say, but I'll defend to the death your right to say it." Yani: “Söylemek istediğin şeye katılmıyorum; ama onu söyleme hakkını ölümüne savunacağım.” Voltaire. İfade özgürlüğü ve onu savunmak ve inanmak böyle bir şeydir işte."

Yağmur Atsız, 17 Nisan 2013’te Star Gazetesi’nde yayınlanan “Voltaire’in İngilizcesi Benim Türkçem” başlıklı köşe yazısında Yonca Tokbaş’ın 15 Nisan 2013 tarihli yazısına tepki göstermiş; ancak, bu sözün Voltaire’e ait olmadığı gerçeğini atlamış:

"Değerli meslekdaşımız Yonca Tokbaş dünki köşesinde ondan bir alıntı yapmış. Voltaire diyormuş ki (şimdi sıkı durun!) “I do not agree whith what you have to say, but I’ll defend to the death your right to say it.” Anlaşıldı mı? Beni rahatda dinleyin! Yâni diyesi ki “Senin söylediklerinle mutâbık değilim ama bunları söyleme hakkını daölümüne savunurum.” İyi de bunu doğrudan Türkçe yazmak dururken önce gâvurcasını yazıp sonra çevirmek neyin nesi oluyor, biiiir! İkincisi, mâdem gâvurcasını yazacaksın, Voltaire’e İngilizce konuşturmak hangi aklın eseri? Evet, Voltaire gerçi mükemmel İtalyanca ve İngilizce de bilirdi ama sen İngilizce bildiğini ve bu lakırdıyı da İngilizce bir metinden aldığını okuyucuna ihsâs edeceksin diye böyle bir saçmalığa tevessül etmenin âlemi ne? İlle gâvurca olacak diyor idiysen Voltaire’in söylediği gibi Fransızcasını vermem gerekmez mi idi, a Mübârek?"

Hürriyet Dünyası yazarlarından Melis Alphan, 2012 yılı Haziran ayında Hürriyet’e verdiği demeçte bahse konu vecizenin Voltaire’e ait olduğunu belirtmiş:

"Voltaire demiş ki; "Ben senin düşüncelerine asla katılmıyorum. Ama düşüncelerini savunman için canımı bile feda edebilirim." Şevval Sam'ın böyle bir laf etti mi etmedi mi bilmiyorum. Ama velev ki etti; bu onun düşüncesidir ve yargısız infazla konserlerini iptal etmek büyük haksızlık. Sam'ın sözleri ifade özgürlüğü içinde kabul edilmeli. İlla dini veya siyasi bir boyuta çekmemek lazım."

Ruşen Çakır, Vatan Gazetesi’nde 14 Mart 2012 tarihinde yayınlanan “Kötülüklere karşı sadece buğz ederek demokrasiyi ilerletemeyiz” başlıklı köşe yazısında bahse konu vecizenin Voltaire’e atfedildiğini belirterek doğru bir hareket yapmış:

Bizde de her ne kadar çok kişi, Fransız düşünür Voltaire’e atfen “Görüşlerinize katılmıyorum ama bunları açıklayabilmeniz için sonuna kadar yanınızda olacağım” gibi fiyakalı sözler etse de değil farklı düşüncede olanlarla, kendilerine yakın kişilerle bile, mağdur duruma düştüklerinde dayanışma içine girmekten nedense kaçınıyorlar.

Aslı Aydıntaşbaş’ın Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan “Fransa’da Voltaire anlatıp burda gazeteci tutuklamak” başlıklı 22 Aralık 2011 tarihli köşe yazısından:

Paris’te Ermeni soykırım tasarısına karşı lobi yapan TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Fransızlara ünlü düşünür Voltaire’in “Düşüncelerinize karşıyım ancak onları savunma hakkınızı korumak için ölmeye hazırım” lafını hatırlatmış.

Nihat Demirkol, Hürriyet Gazetesi’nde 25 Aralık 2011 tarihinde yayınlanan “5 yıl önce sormuşum: Bunlar kimin çocukları?” başlıklı köşe yazısında, söz konusu vecizeye ilişkin durumu doğru bir şekilde aktarmış:

Kimileri de iddia ediyor ki,
Voltaire hiç bir yerde, “fikir hürriyeti üzerine” öyle sanıldığı gibi keskin bir lâf etmemiştir. 
Karmaşa, meşhur cümleyi hesapsız kitapsız kullanan, 1906 tarihli Evelyn Beatrice Hall biyografisinden kaynaklanır (Friends of Voltaire). Şuna benzer bir şey yazar Hall; hem de alıntı yaptığını filân iddia etmeden: 
“Fikrinizden nefret ediyorum, ama onu söyleme hakkınızı ölümüne savunurum, Voltaire’in tavrı haline gelmişti...”

Engin Ardıç, Sabah Gazetesi’nde 22 Aralık 2011’de yayınlanan “Voltaire şaklabanları” başlıklı köşe yazısında aynı hatayı yapmış:

"Fakat Voltaire'in bir lafını mürekkep yalamış hemen herkes bilir: "Düşüncelerinize karşıyım ama onları özgürce savunabilmeniz için canımı vermeye hazırım!" Montesquieu okuyan zengin kızları da herhalde biliyorlardır."

Hilmi Yavuz’un Zaman Gazetesi’nde 30 Mart 2011’de yayınlanan “İkiyüzlü Bir Aydınlanmacı: Voltaire” başlıklı köşe yazısından:

"18. yüzyıl Fransız Aydınlanması'nın Türkiye'de alımlanış biçimi daha çok Voltaire üzerinden olmuştur. 'Sizin düşüncelerinize katılmasam da onları sonuna kadar savunmanızda hep yanınızda olacağım' ya da 'hurafeleri yıkın!' gibi sözleriyle anılır ve yüceltilir."

Özgür Mumcu, Radikal Gazetesi’nde 21 Şubat 2011 tarihinde yayınlanan “Voltaire’e gel Voltaire’e” başlıklı yazısında durumu doğru şekilde resmetmiş:

Belki de boşuna tabii buraya yazdığım. Neticede neredeyse her köşe yazarının “Söylediklerinize katılmıyorum, ama bunu savunmanız için hayatımı verebilirim” sözünün Voltaire’e ait olduğunu sandığı bir memlekette yaşıyoruz. Nüanslara özen ne haddimize.

Rahmi Turan’ın, Hürriyet Gazetesi’nde 4 Aralık 2010 tarihinde yayınlanan “Türkler ve Voltaire!” başlıklı köşe yazısından (Rahmi Turan bahse konu vecizeyi baya tahrif etmiş):

Voltaire’in “Fikirlerinizden nefret ediyorum ama onu ifade etmenizi ölümüne savunurum” sözleri, onun inançlara ve fikir özgürlüğüne verdiği önemi gösterir.

Semih İdiz, 26 Kasım 2010 tarihinde Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan “İslami ‘aydınımıza’ Voltaire’i öneririz” başlıklı köşe yazısında, anılan vecizenin Voltaire’e ait olup olmadığı hususundaki tartışmalara değinerek doğru bir adım atmış:

"Kimi uzmanlara göre hatalı olarak olsa da, Fransız düşünürü Voltaire’e atfedilen bir söz vardır. Din ile hiç arası olmayan Voltaire’in 1770’te bir din adamına yazdığı mektupta şöyle dediği belirtilir. “Yazdıklarınızdan nefret ediyorum, ancak yazmaya devam edebilmeniz için hayatımı veririm” (Monsieur l’abbé, je déteste ce que vous écrivez, mais je donnerai ma vie pour que vous puissiez continuer à écrire). Voltaire’in bunu bu şekilde söyleyip söylemediği tartışmalı olsa bile, fikir özgürlüğü ve hoşgörü üzerine yazdıklarını bilenler böyle bir düşüncenin kendisi için ters olmadığını da bilirler. İşi biz Türkler açısından daha da ilginç kılan bir yanı var."

Uğur Vardan’ın Radikal Gazetesi’nde 23 Temmuz 2010 tarihinde yayınlanan ‘Dikkayt, komutan sağda…’ başlıklı köşe yazısından:

Evet, ben de lise çağlarından beri biliyorum ki Voltaire'in,  şeklinde çok güzel bir sözü vardır. Lakin bu söz, karşınızda fikir oldukça anlam kazanır, savaş çığırtkanlığına soyunulduğunda değil

Ahmet Hakan’ın Hürriye Gazetesi’nde 26 Ekim 2010 tarihinde yayımlanan “Renklere Göre Türkler” başlıklı köşe yazısından:

VOLTAİRE'in “Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi ifade edebilmeniz için canımı bile veririm” şeklinde çok bilinen bir veciz sözü var ya... Çok ama çok iyi niyetli bir söz olmasına karşın bana acayip mübalağalı gelir. Bu sözü her işittiğimde, “Katılmadığın fikirlerin ifade edilmesini savun savunmasına da, can vermek de neyin nesi Voltaire Dayı?” demek gelir içimden.

Engin Ardıç’ın Sabah Gazetesi’nde 23 Temmuz 2009 tarihinde yayımlanan “Liberalizm eşeklik değildir” başlıklı köşe yazısından:

Ama bir tokat atana öbür yanağını uzatmak da hiç değildir, o Hazret-i İsa'ya mahsustur. Sizi düşüncelerinizden ötürü kınama ya da kısıtlama hakkım yoktur ama onlara katılma zorunluluğum da yoktur (elbette sizin de benimkilere)... Hiçkimse de katılmadığı düşüncelerinizi savunabilmeniz için kendi canını verecek kadar enayi değildir, o Voltaire'in yumurtladığı parlak bir palavradır.

Hıncal Uluç’un Sabah Gazetesi’nde 17 Şubat 2009 tarihinde yayınlanan “Türkiye’nin kaderi bu mudur?” başlıklı köşe yazısından:

"Bu fikre karşı çıkmak sapıklıktır.." Yüzlerce yıl önce Fransız İhtilali'nin, yani dünyada özgürlüğü başlatan devrimin simgelerinden Voltaire "Fikirlerine karşı olabilirim ama onları söyleyebilmeniz uğruna hayatımı verebilirim" derken, bugün hem de CHP lideri, kendi fikrine karşı çıkanlara "Sapık" diyebiliyordu.

Hıncal Uluç aynı hatayı 8 Nisan 2008 tarihinde yayınlanan “İfade özgürlüğü ve sahte demokratlar!..” başlıklı köşe yazısında da tekrarlamış:

Tepedeki ikinci laf işte bu sebeple Voltaire'den alınmıştı. Fransız İhtilalinin fikir yapısını hazırlayarak dünyada çağ değişimine sebep olanların başında gelen Voltaire'den.. "Düşüncelerinize karşı olabilirim. Ama onları ifade edebilme özgürlüğünüz için canımı verebilirim."

Mehmet Altan, Yasemin Çongar, Avni Özgürel, Etyen Mahçupyan’ın yazarı olduğu 2008 yılında basılan “Hrant Dink Cinayeti” başlıklı kitabın arka kapağından:

Senin düşüncelerine katılmıyorum, ama düşüncelerini savunman için canımı bile feda edebilirim. -Voltaire, ünlü Fransız yazar ve filozof-

Reha Muhtar’ın, Vatan Gazetesi’nde 7 Şubat 2007 tarihinde yayınlanan “Beni çok yanlış anladınız hanımefendi!” başlıklı köşe yazısından:

"O yazıyı yazmasının nedeni aydınlanma çağının ünlü düşünürü Voltaire’in tek bir sözüdür: “Fikirlerinize sonuna kadar karşıyım... Ama onları savunabilmeniz için ölmeye hazırım...” Voltaire komünizmden teokratizme kadar bu ilkeyi en rizikolu kesimlere karşı benimsemiş insanları arıyor... Benim etkilendiğim kişi Voltaire’dir hanımefendi..."

Hilmi Yavuz’un Zaman Gazetesi’nde 22 Ekim 2006 tarihinde yayınlanan “Aydınlanma mı, evet hangisi?” başlıklı köşe yazısından:

Fransız Parlamentosu'nun Ermeni soykırımının inkarını yasaklayarak cezai yaptırımlara bağlayan kararı, Türkiye'de, özellikle de entelektüel kesimlerde, Fransa konusunda büyük bir hayal kırıklığı yaratmışa benziyor;- çoğu defa da, Voltaire'in o bildik vecizesi hatırlatılarak: 'Düşüncelerinize katılmıyorum, ama düşüncelerinizi dilegetirme hakkınızı sonuna kadar savunacağım!'

Mahmut Övür’ün Sabah Gazetesi’nde yayınlanan 13 Haziran 2006 tarihli “Voltaire, Erdoğan ve Perihan Mağden” başlıklı köşe yazısından:

Tam bu noktada, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın 2001'de AK Parti'yi kurduğu gün yaptığı bir konuşmayı hatırlıyorum. Genel Başkan Erdoğan, partisinin temel ilkesini ünlü düşünür Voltaire'in şu sözleriyle açıklıyordu: "Sevgili dostum, sizin görüşlerinize katılmıyorum ancak bu görüşlerinizi rahatça ifade edebilmeniz için canımı feda etmeye hazırım." Anlaşılan o günlerden bugüne çok şey değişti.

Oktay Ekşi’nin Hürriyet Gazetesi’nde 13 Mayıs 2006 tarihinde yayınlanan “” başlıklı köşe yazısından:

"GÖRÜŞLERİNİZE katılmasam bile, onları savunma hakkınızı her zaman savunurum" diyen tanınmış yazar ve filozof Voltaire'in ülkesi Fransa'nın bunu yapacağı akla gelir miydi?

Altan Öymen’in 24 Eylül 2005 tarihinde Radikal Gazetesi’nde yayımlanan “Bari Voltaire’i hatırlayalım” başlıklı köşe yazısından:

AB bir yana... Ünlü Fransız düşünürün bundan iki buçuk yüzyıl önceki sözünü hatırlamak yeter: 'Düşüncelerinize karşıyım. Ama onları söyleme hakkınızı hayatımın sonuna kadar savunacağım'

Reha Muhtar’ın 19 Eylül 2004 tarihinde Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Sen Voltaire’i bilir misin Hıncal Abi?” başlıklı yazısından:

Ama bana senin de okuduğun Mülkiye'deki Hocalar daha ilk derse girdiğimde Voltaire'in bir sözünü öğrettiler.. Voltaire düşüncelerine karşı çıktığı birine aynen şöyle diyor: "Fikirlerini ve söylediklerini asla kabul edemem.. Ama onları söyleme hakkını ölünceye kadar savunurum.."

Milliyet Kültür Sanat yazarlarından Nalan Bahçekapılı’nın  22 Nisan 2002 tarihli “”Micromegas” ve Voltaire” başlıklı yazısından:

Aydınlanma yazarlarından olan ve "Söylediklerinize katılmıyorum, fakat onu söyleyebilme hakkınızı ölümüne savunurum, " sözüyle de tanınan Voltaire renkli kişiliğiyle şiir, oyun, tarih, felsefe ve bilimi de kapsayan geniş bir yelpazede ürün verdi.

Kaynaklar:

voltaire dusuncelerinize katilmiyorum