Etiket arşivi: Cemil Ertem

Değer Kaybı – Devalüasyon Farkı ve Köşe Yazarları

Döviz kurlarında yaşanan son dönem gelişmeleri ile birlikte geçmişte sıklıkla duyduğumuz bir iktisat terimi tekrar kulaklara pelesenk oldu: DEVALÜASYON

Merkez Bankamızın tanımıyla devalüasyon, “Sabit kur rejiminde, ulusal paranın yabancı paralar karşısındaki değerinin azalması”nı ifade eder.

Örneğin, bir Türk lirasının bir ABD doları karşısındaki değerinin 2,0 TL’den 2,2 TL’ye düşmesi, Türk lirasının ABD doları karşısında %10 değer kaybetmesi (ABD dolarının değer kazanması) anlamındadır.

2001 yılı öncesinde uygulanan sabit döviz kuru sistemi kapsamında Merkez Bankamız Türk lirasının değerinde ortaya çıkan ve çoğunlukla değer kaybı biçiminde olan değişiklikler karşısında genellikle bir defada ve devalüasyon biçimindeki müdahalelerde bulunmuş ve yeni parite sabit kur olarak belirlenmiştir. Bu müdahaleler devalüasyon olarak adlandırılabilmektedir.

Ancak, kurun büyük ölçüde piyasadaki arz ve talep koşullarına göre belirlendiği dalgalı/serbest kur rejimlerinde para biriminin değer kaybı için devalüasyon ifadesi kullanılmaz.

Halihazırda Türk lirası, de jure ve de facto olarak dalgalı kur rejimi çerçevesinde serbest piyasada işlem gördüğü için, para birimimizin -başta ABD doları olmak üzere- diğer döviz birimleri karşısında yaşadığı değer kaybı devalüasyon olarak nitelenemez. İngilizce karşılıklarını verecek olursak Türk lirasındaki değer kaybı “depreciation” olarak ifade edilir; “devaluation” şeklinde değil.

Mahfi Eğilmez’in açıklamasından yararlanacak olursak: “Devalüasyon sabit kur rejiminde para otoritesinin aldığı karara dayalı olarak paranın yabancı paralar karşısında değerinin düşürülmesidir. Dalgalı kur rejiminde ülke parasının yabancı paralara karşı değer kaybına devalüasyon değil “paranın yabancı paralara karşı değer kaybı” ya da sadece “paranın değer kaybı” (ingilizcesi currency depreciation) deniyor.”

Günümüz dalgalı kur koşullarındaki değer kayıpları için hâlâ devalüasyon teriminin kullanıldığına sıklıkla şahit olunmaktadır.

Bu hataya düşen köşe yazarlarından bir seçki yapalım:

Erdal Sağlam, Hürriyet Gazetesi’nde 20 Ocak 2016 günü yayınlanan yazısına, döviz kurlarındaki gelişmelere atıf yaparak “2 aylık devalüasyon yüzde 9 iken kimse yatırıma bakmaz” başlığı atmış.

Cemil ErtemMilliyet Gazetesi’nde 29 Kasım 2016 günü yayınlanan “Kur meselesi: Yanlışlar ve doğrular…” başlıklı yazısında döviz fiyatındaki artışın devalüasyon anlamına geleceğini parantez içindeki ifade ile ima etmiş:

"Döviz fiyatı arttı (devalüasyon), o halde kriz var (dı) tespiti 2002 öncesi doğruydu, bugün yanlış. Tam şimdi Türkiye ekonomisinde göreli bir daralma varsa bunun nedeni kur falan değildir. Tam da “Bakın kur artıyor, kriz geldi” diyenlerin uyguladığı ya da uygulanmasını istediği ekonomi-politikaları yüzündendir."

Atilla Yeşilada‘nın Paraanaliz.com’da 15 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan “Enflasyon katılaşıyor, devaluasyon beklentisi sürüyor” başlıklı yazısından:

"Beklenti Anketi’nde ikinci ayrıntı ise sene başından bu yana dolar/TL nerdeyse yatay bir seyir izlemesine rağmen, devaluasyon beklentisinin giderilemediği. Ankete katılanlar yıl sonunda dolar/TL kurunu 3.05, 12 ay sonra 3.19 olarak tahmin ediyor. Yani katılımcılar bir yılda %10 civarında devaluasyon bekliyor ki, bu da TL mevduatın halen dolarla karşılaştırıldığında sıfır getiri sunduğunu gösteriyor. TCMB’nin faizleri düşürmesinin TL’nin koruma kalkanını zayıflattığını söylerken bunu kastediyoruz. Küresel risk iştahının azalıp, sıcak paranın Türkiye’den çekilmesi halinde, yerli birikimciler hızla TL’den kaçıp dövize dönerek TL’de hızlı ve TCMB tarafından önlenmesi zor değer kayıplarını tetikleyebilir."

Turkishnews.com’dan Necdet Buluz‘un ““Dolar alan pişman olacak” denilmemiş miydi?…” başlıklı 18 Kasım 2016 tarihli yazısından:

"Doların yükselişinin önüne geçilemiyor. Dolar’daki yükseliş, Türk Lirası’nı da eritiyor. Bugünün hesabı ile TL. Dolar karşısında % 10 değer yitirdi. Bu da devalüasyon anlamına geliyor. Her geçen gün cebimizdeki paranın eridiğini görüyoruz. Sıkıntı ise giderek artıyor. Son yapılan hesaplara göre Türk Lirasının Dolar karşısındaki yıllık değer kaybının % 17,7 olacağı söyleniyor."

Gürgör Uras, Milliyet Gazetesi’nde 24 Ağustos 2015 tarihinde yayınlanan “Eyvah, tarih tekerrür eder dolar 3.75 TL’ye gider mi” başlıklı yazısında, serbest döviz piyasasında arz talep koşulları sonucunda döviz kurlarının yükselmesi durumunda da devalüasyon oluşabileceğini iddia etmiş:

Dolardaki yükseliş, büyük bir devalüasyon. Ayşe Hanım Teyzem’in alım gücü 2 yılda yüzde 53 eridi. Bizde dolar çıkmaya başladı mı, ortalama yüzde 150 artar

Devalüasyon başlangıcı olarak 1.50 TL esas alınırsa, dolar 3.75 TL’ye kadar gidebilir. Zarar kaçınılmaz ama, gereği yapılsın ki, kaldırılamaz boyuta ulaşmasın

Doların 1.40 TL’den 2.80 TL’ye fırlaması, şimdilerde de 3.00 TL’nin üzerine çıkmaya çalışması “devalüasyon”dur, hem de büyük bir “devalüasyon”dur.

Devalüasyon, bir devletin resmi para biriminin diğer bir ülke para karşısında değer kaybetmesidir.

Sabit kur rejiminde devalüasyon hükümet kararı ile olur. Serbest kur rejiminde ise; (1) Küresel piyasalarda, para hareketlerinde ağırlığı olan dövizlerin değer kazanması, (2) Ülkede döviz arz ve talep dengesinin bozulması, devalüasyona yol açar.

Süleyman Yaşar da, Sabah Gazetesi’nde 3 Ekim 2011 günü yayınlanan “Türkiye devalüasyonu erken yaptı, şoktan kurtuldu” başlıklı yazısında, para birimimizdeki değer kayıplarına (dalgalı kur rejiminde dahi) devalüasyon denileceğini iddia etmiş:

"Dalgalı kur rejiminde devalüasyon olmaz, denir ama inanmayın. Çünkü bir ülkenin para birimi, diğer ülkenin para birimi karşısında değer kaybederse buna düpedüz devalüasyon denir."

Murat Çabas‘ın Yeni Mesaj’da 20 Kasım 2016 tarihinde yayınlanan “Söylemde istikrar fiiliyatta devalüasyon” başlıklı yazısından:

"Dolar 3,40 TL’nin üzerine çıkınca piyasaları bir telaş almaya başladı. Nasıl olsa düşer diye düşünenler, bırakın düşmeyi rekorlar kırmaya başlayınca tedirginlik had safhaya çıktı. TL dolar karşısında Ekim başından bu yana yüzde 13, son bir hafta içinde de yüzde 5 değer kaybetti. Fiili bir devalüasyon yaşanıyor."

Mustafa Pamukoğlu, Aydınlık Gazetesi’nde 18 Kasım 2016 günü yayınlanan “Ekonomi alev alev” başlıklı yazısında devalüasyonun piyasalar tarafından da yapılabileceğini iddia etmiş:

"Dolar sürekli değer kazanıyor. Yılbaşından beri TL yüzde 17.7 değer kaybetti. Bu kayıp TL’yi Arjantin pesosu ve Meksika pesosundan sonra en çok değer kaybeden para yapmış durumda. Bu değer kaybına korkmayın daha devalüasyon yok, diyenler var. Devalüasyon; bir ülkenin parasının diğer ülkelerin paralarına göre değişim değerinin düşürülmesidir. Bu düşürülme Merkez Bankası tarafından da yapılabilir, piyasalar tarafından da. Şu anda piyasalar doların değerinde rekor seviyede artışlara neden olmuşsa Merkez Bankası buna kayıtsız kalıyorsa bu sonuca devalüasyon dememek gerçekleri gizlemek demektir."

Bülent Mumay‘ın Diken.com.tr’de 12 Kasım 2016 günü yayınlanan “O değil de, bir faiz lobisi vardı ne oldu ona?” başlıklı yazısından:

"Bugünlerde dolar 3.27’ye dayandı. Memlekette örtülü bir devalüasyon yaşanıyor."

İslam Memiş‘in Güneş Gazetesi’nde yayınlanan “Faiz lobisine milli ders!” başlıklı 21 Temmuz 2016 tarihli yazısından:

"FETÖ'nün şerefsiz hain teröristleri sokaklarda milleti katlederken sosyal medyadan doların 4 lira olacağını, devalüasyon olacağını, büyük bir ekonomik kriz olacağını söyleyerek millete korku salan hainlerde görev başındaydı."

Hüseyin Aslan‘ın Habertürk Gazetesi’nde 28 Ocak 2014 tarihinde yayınlanan “Bir yıllık devalüasyon yüzde 30” başlıklı yazısında kurdaki tüm değer kayıplarını devalüasyon olarak değerlendirmiş:

Özellikle 17 Aralık 2013’ten bu yana döviz fiyatının “kontrol edilemeyen” bir artış eğilimi sürdürdüğü görülmektedir.

Bunun anlamı, TL’nin de “baş aşağı” değer yitirmesidir.

2013’te yıllık devalüasyon (döviz zamlanması) dolarda yüzde 23,4, euroda ise yüzde 27,5 olmuş, Türk lirası da bu paralar karşısında aynı oranda değer kaybetmiştir.

2001 Ekonomik krizinden sonra IMF ile yapılan anlaşmanın en önemli maddelerinden bir i, döviz fiyatlarının “serbest dalgalanma”ya bırakılmasıydı. Piyasa dalgalandıkça döviz fiyatlarını kendisi ayarlamaya başladı. Daha açık bir anlatımla, iktisat kurallarının işlemesiyle piyasa kendi “devalüasyon”unu kendisi yapar hale gelebildi.

Oysa, 2001 krizinden önce, döviz fiyatları Hükümet kararıyla belirleniyordu. “Devalüasyon” kararını Hükümet alarak uyguluyordu.

2001’den bu yana dolar iniyor, çıkıyor, kendine değer “kazandırıyor” ya da değer “kaybettiriyor”.

31 Aralık 2012’de dolar 1,786 TL iken bugün 2,39 düzeyinde, 1 yıllık devalüasyon oranı yüzde 23.4, aynı şekilde euro da 31 Aralık 2012’de 2,357 iken bugün 3,007 düzeyinde. “Devalüasyon” oranı yüzde 27,5.

2013’te enflasyon yüzde 7,4, faiz de yüzde 9,5 iken doların fiyatı yüzde 23,4, euronun fiyatı da yüzde 27,4 oranında bir artış kaydediyor.

Neredeyse enflasyonun ve faiz oranının 2 katındaki “devalüasyon”, ekonomik dengeler açısından ciddi bir tehlike işaretidir.

“Devalüasyon” sürecinin doğal sonucu, genel bir “servet erimesi”, şirketlerin, bankaların kârlarının zarara dönüşmesi, yatırımda ve üretimde yavaşlama olacaktır.

 

G20, Antalya Liderler Zirvesi ve Köşe Yazarlarımız

G20 Antalya Liderler Zirvesi, 15-16 Kasım 2015 tarihlerinde Antalya, Belek’te gerçekleşti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlık ettiği bu üst düzey toplantı, gerek ülke gündeminin gerekse köşe yazarlarının gündeminde önemli bir yer tuttu.

G20’ye ve zirveye ilişkin önemli hatalar yapmayı unutmadı tabiki köşe yazarlarımız. Bu vesileyle, söz konusu hataları tek tek yazmak yerine, toplu şekilde dile getirelim istedik:

YeniŞafak Gazetesi’nden Ahmet Ulusoy, “Ne kadar işsiziz” başlıklı 20 Kasım 2015 tarihli yazısında, G20 Liderlerinin üzerinde uzlaştığı bir taahhüde değinmiş:

G20 (Antalya) Zirvesindeki en önemli taahhütlerden birinin de genç işsizliğin G20 ülkelerinde 2025 yılına kadar % 15 azaltmak olduğunu unutmayalım.

G20 Liderleri, genç işsizliğini 2025 yılına değin % 15 azaltmayı taahhüt etmedi. Liderler “G20 ülkelerinde işgücü piyasasında daimi olarak geride kalma riskini en çok taşıyan gençlerin oranının 2025 yılına kadar %15 azaltılmasını” taahhüt etti. Bu taahhüt, tüm genç işsizleri değil, işgücünde olmayan ve eğitim almayan gençleri kapsıyor.

Zaman Gazetesi yazarlarından Ali Yurttagül, “G-20, G-7, G-8 ve Şanghay grubu” başlıklı 19 Kasım 2015 tarihli yazısında G20 Antalya Liderler Zirvesi’nin ardından odak noktasına G20 platformunu almış:

Obama G-7 ve G-8 grubunun yetersizliğini gördüğü için kurulmuştu G-20. Haklıydı. Çin, Hindistan gibi ülkelerin masada olmadığı bir toplantıda dünya ekonomisini konuşmak anlamsızdı.

Malesef yanlış bir ifade. G20, 1999 yılında kuruldu, daha ABD Başkanı Barrack Obama ortalıkta yokken. G20, Liderler düzeyinde toplanmaya da 2008 Kasım ayında başladı, yani George Bush döneminde.

Şeref Oğuz, Sabah Gazetesi’ndeki “Zirve çıktıları” başlıklı 18 Kasım 2015 tarihli köşesinde Antalya Zirveleri çıktılarını konu edinmiş:

IMF üyelerinin kota paylarında adil dağılımı önerdik, SDR sepeti dâhil yeni dönemde kota yönetim reformu oluştu.

Kota ve Yönetim Reformu 2010 yılında kabul edilmişti. Ancak, hâlâ yürürlüğe giremedi. Yani, bu reform yeni oluşmuş değil.

Yaşar Süngü, YeniŞafak Gazetesi’nde 18 Kasım 2015 günü yayınlanan “Kısaca G20 ve alınan kararlar” başlıklı yazısında G20’ye 2015 yılında davet edilen ülkelere değinmiş:

Türkiye bu zirvede dönem başkanı olarak davet hakkını Azerbaycan, Malezya, Senegal ve Singapur için kullandı.

Sadece bu ülkeler davet edilmedi. Afrika Birliği’ni temsilen davet edilen Zimbabve’yi atlamış.

Yaşar Süngü hata yapmaya devam etmiş:

1999'da Asya ekonomik krizi çıkınca ABD ve Kanada Maliye Bakanları krizle baş edebilmek için bir grup kurmaya karar verdiler.

Asya krizi 1999’da çıkmadı. 1997 yılında etkileri hissedilmeye başladı. 1999 yılında ise G20 Finans Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları düzeyinde toplanıldı. G20’yi kurmaya sadece ABD ve Kanada karar vermedi.

Radikal Gazetesi köşe yazarlarından Güven Sak, 17 Kasım tarihli “G20, Türkiye yılında 20’nci yüzyıldan 21’inci yüzyıla adım attı” başlıklı köşe yazısında G20 Zirvesi çıktılarını konu edinmiş:

Üçüncü olarak, Arjantin’in cebinde parası olduğu halde, bu yıl mahkeme kararıyla iflas etmiş sayılmasına neden olan uluslararası alanda sorun teşkil eden devlet borçlarının yeniden yapılandırılması meselesi bildirgeye girdi.

Güven Bey, 2015 yılında T20’nin koordinatörlüğünü üstlenmişti.  Ancak, borç yeniden yapılandırma konusunun daha önce de G20’de ve Liderler Zirvesi’nde ele alındığı ve bildirgelere yansıdığını gözden kaçırmış. Örneğin, 2014 Brisbane Zirvesi‘nde “We welcome the progress made to strengthen the orderliness and predictability of the sovereign debt restructuring process.” ifadesiyle G20 Liderleri bu konuyu ele almış ve bildirgenin ek kısmında bu konuda çağrıda bulunmuştu.

Hilal Kaplan, 17 Kasım 2015 günü Sabah Gazetesi’ndeki “G20, Suriye ve biz” başlıklı yazısında, başlıktan da anlaşılacağı üzere G20 Zirvesini odak noktasına almış:

"Dünyanın en gelişmiş 20 ülkesinden biri olarak, diğer 19 ülkenin liderini kusursuz bir organizasyonla ağırladık."

G20, küresel düzeyde sistemik öneme sahip gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ortak forumudur. En gelişmiş ülkelerden biri değiliz ve G20 de gelişmiş ülkelerin forumu değildir.

Verda Özer, Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan 17 Kasım 2015 tarihli “G20’nin Hareketli Kulisleri” başlıklı yazısında B20 zirvesine değinmiş:

"Yani dünyanın en gelişmiş 20 ülkesinin iş dünyasını  bir araya getiren B20 zirvesinde."

B20, G20’nin iş dünyasına yönelik açılım grubu. Yani, B20 ülkeleri değil, G20 üyesi ülkelerin iş dünyası temsilcilerini bir araya getiriyor. Ayrıca, G20, dünyanın en gelişmiş 20 ülkesinin bir oluşumu değildir.

Mehmet Tekelioğlu, Star Gazetesi’nde 17 Kasım 2015 günü yayınlanan “G-20 ve AB İlerleme Raporu” başlıklı yazısında G20’yi ve Antalya Zirvesi’ni konu edinmiş:

İspanya, Hollanda, İsveç ve Norveç G-20’de yok

İspanya, G20 üyesi ülke değil. Ancak, G20’nin devamlı davetli üyesi (permanent guest member) ünvanını haizdir. Bu durum, sadece İspanya’ya özgüdür.  Yani bir bakıma, İspanya G20’de var.

Melih Altınok, Sabah Gazetesi’nde 16 Kasım 2015 günü yayınlanan “Zavallılık” köşe yazısında, G20’nin en gelişmiş 20 ülkeden oluştuğunu iddia etmiş; ancak, Hollanda ve İsviçre gibi gelişmiş ülkeler G20’de değildir, çünkü G20 en büyük sistemik öneme sahip gelişmiş ve gelişmekte olan 20 ülkeyi bir araya getirmektedir.

Dünyanın en gelişmiş yirmi ülkesinin liderleri Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın ev sahipliğinde bir araya geldi.

Ceren Kenar, Türkiye Gazetesi’nde 16 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “Yeni bir dünya kurulurken G20 fotoğrafları” başlıklı yazısında G20’nin dünyanın en gelişmiş 20 ülkesinden oluştuğunu iddia etme hatasına düşmüş:

Aynı real politik kaygılar, G20 zirvesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile dünyanın en büyük 20 ekonomisinin liderlerinin samimi pozlarını da belirleyen unsur oldu.

Yeni Asır köşe yazarlarından Cahit Sönmez, 10 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “G-20 Gündemi” başlıklı köşe yazısında aynı hatayı sürdürmüş:

Milli gelir açısından dünyanın en büyük 20 ülkesinden oluşuyor G-20...

Bir hata da Yeni Akit Gazetesi yazarı Mehmet Koçak’tan. “Türkiye için G20 zirvesi bir fırsattır!..” başlıklı 14 Kasım 2015 tarihli yazısından:

"G20 zirvesi deyip geçemeyin. G-20 dünyanın en gelişmiş ve en büyük üretim hacmine sahip 19 ülkeden ve Avrupa Birliği Komisyonu’ndan oluşuyor."

Mehmet Koçak sadece bu hatayla yetinmeyip 26 ülke devlet başkanının katıldığı zirveye 20 başkanın katılacağını iddia etmiş:

20 ülkenin devlet başkanının katılacağı ve dünyanın önde gelen iş örgütlerinin temsilcilerinin iştirak edeceği zirveye Türkiye’nin ev sahipliği yapması çok önemlidir.

Yeni Akit Gazetesi yazarlarından Hasan Aksay, 16 Kasım 2015 tarihli “G20, Maskeli savaşlar ve iyiliği hakim kılmak” başlıklı yazısında Avustralya’nın dönem başkanlığının yılını şaşırmış ve 2014 yerine 2013 olarak bahsetmiş.

2013 yılı Avustralya dönem Başkanlığında, yönetimin üçlü Troyka’sında yer alan; 2014’de Başkanlığı devralan Türkiye, gelişmiş ülkelerden biri olarak, manevi değerleriyle, gelişmekte olan ülkeleri de temsil eder bir yapıdadır.

Hilal Kaplan, Sabah Gazetesi’nde 13 Kasım 2015 günü yayınlanan “Başkanlık, tek adam sistemi midir?” başlıklı yazısında, G20 ülkelerinin yönetim sistemlerine odaklanmış:

"Örneğin bu hafta sonu dünyanın en gelişmiş ülkelerinin liderlerini Türkiye'de toplayacak olan G-20 ülkelerine baktığınızda, bunların on tanesinin Başkanlık sistemiyle, dokuz tanesinin parlamenter sistemle ve birinin monarşiyle yönetildiğini görüyoruz."

G20, 20 ülkeden oluşuyor gibi görünse de aslında 19 ülke artı Avrupa Birliği’nden oluşuyor. Yani toplamda 20’den fazla ülke var; ancak, doğrudan temsil edilen sadece 19 ülke var. Bu noktada, Hilal Kaplan’ın hesaplaması anlamsız kalıyor. 10 başkanlık, 9 parlamenter, 1 monarşi, toplam 20 ülke yapıyor. Aslında toplamda 19’a ulaşmalıydı.

İlaveten, ABD, Arjantin, Brezilya, Endonezya, Güney Kore, Meksika başkanlık sistemiyle yönetilirken, Fransa ve Rusya yarı başkanlık sistemini kullanmaktadır. Güney Afrika’da cumhurbaşkanı parlamento tarafından seçilir ve yürütmenin başı olur, bu sistem de bir bakıma değişik bir başkanlık sistemi türüdür. Almanya, Kanada, Türkiye, Avustralya, Hindistan, Birleşik Krallık, İtalya parlamenter sistem kullanmaktadır. Suudi Arabistan’da monarşi hakim. Çin’de ise tek parti yönetimi. Japonya’da ise parlamenter meşruti monarşi hakim (Aslında, Birleşik Krallık, Avustralya, Kanada gibi ülkeler de bu kategoride yer alabilir). Yani -Hilal Kaplan’ın G20’de başkanlık sistemiyle yönetilen 10 ülke olduğu iddiası karşısında- G20’de başkanlık sistemiyle yönetilen 9 ülke bulunduğu görülmektedir.

Abdurrahman Dilipak daha da ileri giderek, “G20 liderler zirvesi başlarken” başlıklı 13 Kasım 2015 tarihli köşe yazısında, 2-3 ülke hariç G20’nin tamamının monarşi, başkanlık ya da yarı başkanlıkla yönetildiğini iddia etme hatasını yapmış:

"En gelişmiş 20 ülkenin 2-3’ü hariç tamamı monarşi, başkanlık, yarı başkanlıkla yönetiliyor ya da fedarasyon. “Muasır medeniyet”çilere ne oldu da başkanlık sistemine karşı çıkıyorlar."

Şeref Oğuz, Sabah Gazetesi’nde 16 Kasım 2015 günü yayınlanan “Dünya artık 5’ten çoook daha büyük” başlıklı köşe yazısında G20 Antalya Zirvesi’nde 19 ülkenin katıldığını iddia etmiş:

19 ülke, AB ve uluslararası kurumların bir araya geldiği G20 Antalya Zirvesi'nde, 5 milyar insanın başkan ve yöneticisi, Türkiye'nin küreye sunduğu tezlerini bir kez daha dinledi.

G20 resmi internet sitesinde dile getirildiği üzere, 19 G20 ülkesine ilaveten davetli ülkelerle birlikte toplam 26 ülke katılım sağlamıştır.

Abdurrahman Dilipak, 15 Kasım 2015 tarihinde Yeni Akit Gazetesi’nde yayınlanan “G20 başlarken” başlıklı köşe yazısında Antalya Zirvesi’nin G20 için bir son olabileceğini iddia etmiş:

G20 organizasyonun saygınlığı bu zirveden çıkacak kararlara bağlı. Eğer bu zirveden tatmin edici bir karar çıkmazsa, bu zirve G20 için bir son da olabilir.

Dilipak, G20 Liderlerinin 2016 yılında Çin’de, 2017’de Almanya’da toplanacağını atladığı için böyle iddialı açıklamalarda bulunmuş.

Necati Doğru da Sözcü Gazetesi’nde 11 Kasım 2015 günü yayınlanan  “G-20 ırgatlığı iyi para getirecek!” başlıklı yazısında G20 Zirvesine 19 ülke liderinin katılım sağladığını iddia ederek yukarıda dile getirilen hataya düşenlerden olmuş:

Antalya’da 8’i dünyanın en zengini geri kalan 11’i de gelişmekte olan 19 ülke liderinin buluşacağı G-20 Zirvesi’nin “Liderler gelecek döviz bırakacaklar” düzeyine indirilmesi ırgatlığı (ya da ırgat başı diyelim) akla getirdi. Başbakan bir resepsiyon verecek, Cumhurbaşkanı da zirvenin kapanış bildirgesini okuyacak.

Star Gazetesi’nden Saadet Oruç, 10 Kasım 2015 tarihli “G20 Zirvesi taçlandıracak” başlıklı köşe yazısında Türkiye’nin bir sonraki G20 Dönem Başkanlığını 16 yıl sonra üstleneceğini iddia etmiş:

Antalya, haftasonunda Türkiye’nin ülke değerini uluslararası planda yükseltecek bir buluşmaya evsahipliği yapacak. G20 zirvesini organize edecek olan Türkiye, bir sonraki evsahipliğini 16 sene sonra yapacak. Liderleri ağırlayacak olan Antalya’nın misafirleri arasında, ABD Başkanı Barack Obama, Rus lider Vladimir Putin, Çin Başbakanı ve Suudi Arabistan kralı bulunuyor.

Platformun adından hareketle genellikle yazarların “20 yıl sonra üstlenilecek” şeklinde yaklaşması beklenir genelde. Ancak, G20 Dönem Başkanlıkları, “sepet” (bucket) olarak adlandırılan bölgesel ülke grupları arasında rotasyon yoluyla belli olur ve bir sonraki yıl başkan seçimi ülkeler arasındaki uzlaşıya bağlıdır. Dönem Başkanlığına ilişkin hangi ülkenin hangi yıl başkanlığı üstleneceğine dair kesinleştirilmiş bir çerçeve bulunmamaktadır. G20 20 yıl sonra varlığını sürdürür mü bilinmez; lâkin, geçmiş G20 dönem başkanları incelendiğinde de, ülkelerin G20’ye tekrar başkanlık etmesi için 20 yıl beklemesine gerek kalmayabilmektedir.

Murat Yetkin, Radikal’de 13 Kasım 2015 günü yayınlanan “Türkiye G20’yi kriz bölgesinde ağırlıyor” başlıklı köşe yazısında Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov’un G20 Zirvelerine götürülmediğini iddia etmiş:

Çünkü Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, G20’de siyasi kriz tartışmanın BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto gücünü zayıflatacağı düşüncesiyle bugüne dek zirvelere dışişleri bakanıyla gitmemişti.

Murat Bey bu bilgiyi nasıl edindi bilmiyoruz; ancak, Sergei Lavrov, daha önce G20 Zirvelerine katılım sağlamıştı. Hatta, 2013 St. Petersburg G20 Liderler Zirvesi’nde ev sahibi rolüyle toplantılara katılmıştı. Ev sahibi olmadığı ve katılım sağladığı bir toplantı olarak 2012 G20 Los Cabos Liderler Zirvesini örnek verebiliriz.

Cemil Ertem, 10 Kasım 2015 günü Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan “Antalya zirvesi ve iki G-20…” başlıklı yazısında 15-16 Kasım 2015 tarihlerinde gerçekleştirilecek G20 Antalya Liderler Zirvesi’ne ve G20 Büyüme Stratejilerine değinmiş:

Geçen sene Brisbane’de ülkelerin büyümeleri için bir eylem planı ortaya çıktı. Bine varan reform başlığı üretildi. Sonuç ise şu oldu; önümüzdeki beş yılda, G-20 ülkelerinde ortalama yüzde 2.1 seviyesinde bir büyüme gerçekleşebilir.

Cemil Bey, Brisbane Büyüme Stratejilerini doğru şekilde tasvir etmiş; ancak, bu stratejilerin G20 toplam hasılasına “ilave” % 2,1’lik büyüme sağlaması beklenmektedir.

Güngör Uras, 25 Ağustos 2015 tarihinde Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan “G20 Ülkeleri Arasında Sıramız Geriliyor” başlıklı köşe yazısında, dolar kurunda yaşanan artış nedeniyle küçülen milli gelirimiz nedeniyle G20 üyeliğimizin tehlikeye girebileceği ifadesiyle yanılmış:

“Dolar fiyatı hızla yükseldi. Türk Lirası’yla hesaplanan milli gelir dolara bölününce dolar olarak milli gelir küçülüyor. Açık anlatımla, Türkiye’nin G20’lerden çıkması veya çıkarılması tehlikesi belirdi.”

G20 üyeliği, milli gelir sıralamasını birebir yansıtan ve yıldan yıla değişim gösteren bir yapı değildir. 1999 yılında oluşturulan platformun üyelik yapısı –uç senaryolar gerçekleşmediği müddetçe- sabit bir yapı arz etmektedir.

Perihan Çakıroğlu, 28 Ağustos 2015 tarihinde Bugün Gazetesi’nde yayımlanan “Nasıl bir ülke isterdiniz?” başlıklı köşe yazısında, Güngör Uras’ın hatasına düşmüş.

"Bakın, daha önce dünyanın 16’ncı ekonomik gücüydük, 17, 18, 19’u atlayıp 20’nci sıraya indik, 21’inciliğe düşme tehlikesi mevcut. Bu da G20 grubundan çıkmamız demek"

Uğur Gürses, 30 Ağustos 2015 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan “Belirsizliğe teknokrat bakan” başlıklı köşe yazısında G20 Liderler Zirvesi’ne değinmiş.

"İkinci açı da yaklaşan G20 toplantısı. 1 Kasım'da seçim yapılacak ancak, 13-15 Kasım'da Antalya'da toplanacak olan g20 Bakanları, merkez bankası başkanları ve liderlerinin karşısında uluslararası deneyimi neredeyse olmayan bir bakanla temsil edilecek olmamız."

Uğur Bey, G20 Liderler Zirvesi’nin tarihini şaşırmış. Doğrusu 15-16 Kasım.  Ayrıca, Liderler Zirvelerinde müstakil Bakanlar toplantısı normalde düzenlenmiyor ve merkez bankası başkanları genelde zirvelere katılım sağlamıyor.

16 Eylül 2015 tarihinde Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan köşe yazısında Cem Kılıç, 2015 G20 Türkiye Dönem Başkanlığı’na odaklanmış:

Bu yıl Türkiye başkanlığında gerçekleştirilen G20 zirvesinde cinsiyet eşitliğine dayalı bir ekonomik büyümeyi gerçekleştirebilme hedefine daha da yakınlaşabilmek için Kadın 20 (W20) adı altında yeni bir çalışma grubu kuruldu. 

G20 kapsamındaki bir diğer çalışma grubu, Gençlik 20, (Y20).

G20 Zirvesinin çok öncesinde yayınlanan köşe yazısında Zirveyi gerçekleştiren Kılıç, 4-5 Eylül 2015 tarihlerinde Ankara’da düzenlenen G20 Finans Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları Toplantısı’nı Zirve olarak addetmiş. Ayrıca, Kadın-20, yani Women-20, kısaca W20’nin bahse konu Eylül G20 toplantısında değil, bu toplantının marjında gerçekleşen “W20 Açılış Toplantısı”nda kurulduğunu gözden kaçırmış. İlaveten,  W20 bir çalışma grubundan çok, G20’nin resmi hattının dış paydaşların gündem maddeleri hakkındaki görüşlerini almak için oluşturdukları bir “açılım hattı”dır. G20’nin resmi hattında faaliyet gösteren çalışma gruplarından biri değildir yani. Aynı durum Y20 için de geçerli.

G20 ile ilgili olmasa da not etmekte fayda var. Haber7 yazarlarından Prof. İbrahim S. Canbolat 16 Kasım 2015 tarihli “D-8’i yutan G-20 ne yapar?” başlıklı yazısında, G8’in adının aslında G7+1 olarak anıldığını iddia etme gafletinde bulunmuş:

Soğuk Savaş döneminde kapitalist blokta 7 gelişmiş ülke anlamında G-7 adı altında toplanan Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya, ABD,Kanada ve Avustralya'ya Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra biraz da siyasi gerekçelerle Rusya Federasyonu da eklendi. Ama buna G-8 denilmedi, G-7+1 diye anıldı. Çünkü önceki grup üyeleri ile Rusya arasında hem gelişmişlik kriteri açısından hem de jeopolitik çıkar algısı bakımından farklılık söz konusu idi.

G20 Türkiye