Etiket arşivi: Bekir Hazar

Bekir Hazar ve Osman Gazi’nin Türbesinin Yanına Dikilen Anıttaki Kitabe

Bekir Hazar, Takvim Gazetesinde 14 Mart 2017 günü yayınlanan “Ihr Seit Verrückt” başlıklı yazısında Bursa’nın Tophane semtindeki Osman Gazi türbesinin yanındaki anıtın kitabesinde “Bursa’yı Osmanlı’dan geri aldık” yazdığını iddia etmiş:

"Çünkü bu ülkede Cihan İmparatorluğu'nun kurucusu Osman Gazi'nin türbesinin yanına anıt dikiyorlar, "Bizim çocuklar" dedikleri Türk görünümlüler vasıtasıyla "Bursa'yı Osmanlı'dan geri aldık" diye üzerine yazdırıyorlardı. Bursa şehitler vererek Yunan'ı kovuyordu ama Osmangazi türbesinin yanına birileri "Bursa'yı Osmangazi'nin kurduğu imparatorluktan geri aldık" imasını taşıyan yazılı anıt dikiyordu. Bu kadar içimizdeydiler, yazıyorlardı ve yönetiyorlardı.."

Bahse konu anıt, Bursa’nın 11 Eylül 1922 tarihinde kurtuluşunda Hacivat Köprüsü üzerinde Yunan kuvvetleri ile çarpışırken şehit olan 14 Mehmetçiğin anısına Bursa’nın Tophane semtindeki Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu Osman Gazi’nin türbesinin hemen yanına dikilmişti.

Dört köşeli kaide üzerine bir mermi konulmasıyla oluşturulan bu anıtın üzerindeki kitabede Osmanlıca şu ifadeler yer almaktaydı:

‘Burada yatan askerlerin şehit düştükleri muharebe öyle muazzam bir zaferle nihayet bulmuştur ki, neticesinde Bursa ikinci defa fethedilmiş ve kadim Osmanlı hükümeti nihayet bularak yerine Hükümet-i Cumhuriyetimiz teessüs etmiştir. Bu şehitler bu eserlerin abide-i mefharetidir. Mukaddes ruhlarına fatiha. 19 Muharrem 1341-11 Eylül 1338’

Bu kitabedeki “Osmanlı Hükümetinin nihayet bulması” atfı Mustafa Armağan gibi bazı kesimleri rahatsız etmişti. Hatta bazıları, kitabedeki lafzın Bursa’nın Osmanlı’dan kurtarıldığı, Osmanlıyla Türklerin savaştığı imasını taşıdığını iddia etmişti. Bekir Hazar da bu isimlerden biri oldu bu yazısıyla.

Kitabe dikkatle okunduğunda görülecektir ki, Bursa’yı Osmanlılardan kurtardık tarzında bir ifade yer almamaktadır. Muharebeden kasıt, Türk ordusu ile Yunan kuvvetleri arasındakidir. İkinci defa fetih de Bursa’nın Yunanlılardan kurtarılmasını kastetmektedir.

Türklerin Tarihte Sadece 16 Devlet Kurduğu Zannına Kapılan Köşe Yazarları

Türkler tarihte 16 devlet mi kurdu? Neden bazı köşe yazarları ya da diğer şahıslar bu yanlış iddiayı sürekli dile getiriyor?

İddia şu: “Türkler tarihte 16 devlet kurmuşlardır. Cumhurbaşkanlığı forsundaki yıldızlar da bunu simgelemektedir.”

Cumhurbaşkanlığı forsunda 16 devletin imgesi var. Tamam. Peki Türkler tarihte 16 devlet mi kurdu?

Elbette hayır. Bu rakam çok daha yüksek olmalı. Cumhurbaşkanlığı forsundaki yıldız sayısına ve neden bu şekilde belirlendiğine girmeden bazı gerçekleri aktaralım öncelikle.

Milletimizin en temel özelliklerinden birinin “devlet kurma” olduğu vurgulanarak, devletsiz dönem geçirmediğimizin altı çizilir. Teşkilatçılık ve devletçilik ruhuyla -her ne kadar devletlerimiz çeşitli nedenlerden ötürü yıkılsa da- bir yolunu bulup, örgütlenip yeni bir devlet şemsiyesi altında bir araya geldiğimiz dile getirilir.

Tarihimiz incelendiğinde bu hususun doğru olduğu görülür. Ancak, doğruluğu üzerinde şüphe bulutları yoğunlaşan iddia, devlet kurma istidadımız değil, tarihte sadece 16 devlet kurduğumuz.

Cumhurbaşkanlığı forsunda da yer alan 16 yıldız tarihteki 16 Türk devletini temsil eder. Bu devletlerin listesi şu şekilde:

1. Büyük Hun İmparatorluğu: MÖ 220- MS 216
2. Batı Hun İmparatorluğu: MÖ 48-MS 216
3. Avrupa Hun İmparatorluğu: 375-469
4. Ak Hun İmparatorluğu: 420-552
5. Göktürk Kağanlığı: 552-745
6. Avar Kağanlığı: 565-835
7. Hazar Kağanlığı: 651-983
8. Uygur Kağanlığı: 745-1368
9. Karahanlı Devleti: 840-1212
10. Gazne Devleti: 962-1183
11. Büyük Selçuklu Devleti: 1040-1157
12. Harezmşahlar Devleti: 1097-1231
13. Altın Ordu Devleti: 1236-1502
14. Timur İmparatorluğu: 1368-1501
15. Babür İmparatorluğu: 1526-1858
16. Osmanlı İmparatorluğu: 1299-1922

 

Forsdaki 16 yıldızın manası ve hangi devletleri temsil ettiğine dair elimizde somut bir bilgi, belge ya da vesika bulunmamaktadır. Kim hangi motivasyonla bulmuştur, belli değildir.

Peki tarihte kurduğumuz devletler bu 16 devlet ile mi sınırlı? Hayır. Türkler sadece 16 devlet kurmadı. Kurduğumuz devletlerin sayısı daha fazla.

En basitinden, Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni devletten mi saymıyor bu iddiaya sahip olanlar? Yukarıda mezkur 16 devlete ilaveten Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC‘yi de eklerseniz eder size 18.

Kaldı ki, zamanında KKTC’ye 16 devlet arasında yer açmak adına Batı Hun Devletini listeden çıkarmak da tasarlanmış.

Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan nicedir peki? Türk devleti değil mi bunlar? 18+5=23.

Tarihte bazı devletlerimiz 2’ye ya da daha fazla parçaya ayrılarak farklı devletler oluşturulmuştur. Örneğin, Büyük Hun İmparatorluğu 2’ye ayrılıp Batı ve Doğu Hun Devletleri kurulmuştur. Batı Hun Devleti listede var ama Doğu Hun Devleti yok 16 Türk devleti listesinde. Bir diğer örnek de Göktürk Devletinin 2’ye bölünerek Batı ve Doğu Göktürk Devletlerinin kurulmasıdır. Bölünmelerden sonra oluşan devletler, neden 16’ye ilave sayılmıyor?

Tamam hadi, bölünmeyle oluşan devletleri eklemeyelim listeye. Anadolu Beyliklerini de yok sayalım. Mevcut özerk Türk Cumhuriyetlerini göz ardı edelim.

Ama yine de tarihte Türkiye Cumhuriyeti, KKTC ve bölünmeyle oluşan devletler dışında kurulan birçok Türk devleti bu listede yok.

Listeye girmeyi başaramayan bazı örnekler şu şekilde sıralanabilir: Sakalar, Asya Avar Devleti, Karluk Devleti, Kansu Uygur Krallığı, Peçenek Hanlığı, Tolunoğulları, Memlük Devleti, Anadolu Selçuklu Devleti, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Kırım Hanlığı, Kırım Halk Cumhuriyeti, Kazan Hanlığı, Safevi Devleti, Bakü Hanlığı, Çağatay Hanlığı, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti, Kıbrıs Federe Türk Devleti, Hatay Cumhuriyeti.

İrili ufaklı devlet oluşumlarını da eklerseniz bu listedeki Türk devleti sayısı 50’ye yaklaşır.

Türklerin kurduğu devlet sayısını 16 ile sınırlı tutanları anlamak mümkün değil. Devlet mi seçiyorlar, kurulanları devlet olarak mı görüyorlar, başka gayeleri mi var yoksa gerçekleri mi umursamıyorlar anlaması güç.

Tespit için bir kıstas kullanılmış mıdır diye sorgulayacak olursak; sahip olunan topraklar ya da hükmedilen halk üzerinden de gitsek, bu liste yine de 16 devlet ile kısıtlanamayacak ölçüde geniş.

Türkçülüğün önde gelen isimlerinden Nihal Atsız, 1969 yılında Ötüken dergisinde yayımlanan “16 Devlet Masalı ve Uydurma Bayraklar” adlı makalesinde bu durumu “16 Türk devleti efsanesi” olarak nitelemiş ve şu ifadeleri kullanmıştı:

“16 Türk devleti efsanesini, sayın Tekin Erer’in Ocak 1969’da kendi sütununda yazdığı “Türklüğün 16 Avizesi” başlıklı makaleden öğrendim. Bu makalede sayılan 16 devlet arasında Samanlılar gibi Türk olmayan devlet bulunduğu gibi Akkoyunlular, Karakoyunlular, Safeviler, Mısır Kölemenleri gibi büyük ve muhteşem Türk devletlerinden bahsedilmeyişi, hele cihan tarihinin en büyük imparatorluğu olan Çengiz devletinin anılmayışı konuyu daha başlangıçta sakat hale getirmektedir. Bundan başka 16 devlet telâkkisi bizim millî ülkümüze, büyüklük düşüncemize, süreklilik vetîremize aynı zamanda tarihî gerçeklere de şiddetle aykırı düşmektedir. 16 büyük devlet… Tabii, Karamanoğulları ve daha küçükleri gibi ötekilerini de sayınca bu rakkam kabaracak, en aşağı 50 devlet olacaktır.”

Murat Belge de Radikal Gazetesinde yayınlanan “Gelelim 16 Türk devletine” başlıklı ve 26 Kasım 2005 tarihli yazısında yazısında Prof. Dr. Coşkun Üçok’un “16 Türk devletinin efsane olduğu”na yönelik tespitlerini şu şekilde aktarmıştı:

“Coşkun Üçok bu ’16 devlet’in hiçbir temeli olmadığını söylüyor. Şöyle bir alıntı vereyim: “Cumhurbaşkanlığı forsunun üst sol köşesinde bulunan güneşi çevreleyen 16 yıldızı her kimse, birisi a priori olarak bu yıldızların 16 Türk devletini simgelediğini kabul etmiş ve sonra da tutmuş her yıldıza bir devleti münasip görmüş. Ancak Türk tarihi hakkında, herhalde yeterli bilgisi olmadığı için, küçükleri bırakıp büyük bütün Türk devletlerini saysa bile 16 sayısını çok aşacağı için hiçbir ölçüte uymayarak keyfi bir biçimde 16 devletin adını sıralamıştır. Bunların içinde Türk oldukları kuşkulu olanlar bulunduğu gibi, devlet kurucularının Türk olmadıkları kesin olanlar da vardır. Buna karşılık kurucusu da, halkı da öz be öz Türk olanlar bu 16 içinde yer almamışlardır. İşin daha hoş yanı bu devletler içinden birini çıkarıp yerine başkası da konulabilmiştir. 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulunca, bu küçük devlete 16’lar içinde yer verilebilmesi için o zamana kadar kitaplarda, broşürlerde, posterlerde yer alan Panu’nun kurmuş olduğu Batı Hun İmparatorluğu (48-216) listeden çıkarılmış ki, 16 sayısı bozulmasın.”

Efsaneyi icat etmiş kişiye Coşkun Üçok ‘her kimse’ ve ‘birisi’nden daha fazla yaklaşamıyor. 12 Eylül Vaka-i Hayriye’sinin ışığı altında yaşadığımız 80’lerde, Ankara Üniversitesi Rektörlüğü 1984-85 ders yılı açılış töreninde bu 16 devleti tanıtan bir kitapçık dağıtmış. Bu bilim kurumunun sunduğu bu faydalı eserde, Üçok’un anlattığına göre, Attila’nın Hunları İ.S. değil de İ.Ö. 5. yüzyılın Türk devleti olarak tanıtılınca, ortaya 1000 yıllık bir fark çıkmış. Uygurların ‘matbaa tekniği’ni ‘keşfettikleri’ de söylenmiş. Karahanlılar devletinde halk tamamen Türk ve kısmen İranlıdır denmiş. Bu da ancak Türklere özgü bir marifet olsa gerek. Ayrıca, Altınordu devleti içinde yer alan bir Cuci ulusu varmış.”

Tüm bunları aktardıktan sonra gelelim hangi köşe yazarlarının Türklerin kurduğu devlet sayısını 16 ile sınırlamakla hataya düştüklerini aktarmaya:

Bekir Hazar, Takvim Gazetesinde 10 Mart 2017 günü yayınlanan “16’nın sırrı” başlıklı yazısında

"Biz Türkler gururluyduk... Tarihte 16 DEVLET kurmuş şanlı bir Millettik."

...

"16 Devlet kuran Türkler olarak o 7 yıllık kısacık dönemde tam 16 HÜKÜMET kurmayı başardık."

...

"16 Devlet kuran Türkleri dışarıdan yönetmeye kalkanların en büyük kozunu elinden alacaktır.
Ne dersiniz? Yedi yılda 16 Hükümet mi?.. 16 Devlet mi?"

Rahmi Turan‘ın Sözcü Gazetesinde yayınlanan 18 Ocak 2015 tarihli “Tarihte ders almıyorlar!” başlıklı yazısından:

"Açıklamaya göre bunlar tarihteki 16 büyük Türk Devleti'ni temsil ediyorlardı.
16 devleti kurmuş ve batırmışız!
Evet, kurmak başarı ama… Ya batırmak?!
Türkiye Cumhuriyeti 17'nci büyük Türk Devleti."

...

"Dünya tarihinde bir rekordur. 16 devlet kurmayı başarmışız."

Rahmi Turan, tarihten çok ders almış belli ki, kurduğumuz devlet sayısını 16 ile sınırlayıp başkalarının tarih bilgisine dil uzatıyor.

Ergün Diler’in Takvim Gazetesinde 21 Mayıs 2016 günü yayınlanan “Yeni-Eski Savaşı” başlıklı yazısından:

"16 DEVLET KURAN TÜRKLER'i en iyi yabancılar bilir...."

Sedat Ergin‘in Hürriyet Gazetesinde 22 Ağustos 1999 günü yayınlanan “Ölülerimize sahip çıkacaksak” başlıklı yazısından:

"Ulus olarak en çok övündüğümüz hasletlerimizden biri, insanlık tarihi boyunca 16 devlet kurmuş olmaktır. Büyük çilelerden geçerek kurduğumuz, yoktan var ettiğimiz 16. devletimiz 21. yüzyıla adım atmamıza dört ay gibi kısa bir süre kalmışken, kendi varoluş süresinin en büyük felaketini yaşıyor. Bu felaket, aynı zamanda 16. Türk devletine musallat olmuş virüsleri iyice teşhir etmesi bakımından aslında hayırlı bir başlangıcın nüvesini de içinde taşıyor."Ulus olarak en çok övündüğümüz hasletlerimizden biri, insanlık tarihi boyunca 16 devlet kurmuş olmaktır. Büyük çilelerden geçerek kurduğumuz, yoktan var ettiğimiz 16. devletimiz 21. yüzyıla adım atmamıza dört ay gibi kısa bir süre kalmışken, kendi varoluş süresinin en büyük felaketini yaşıyor. Bu felaket, aynı zamanda 16. Türk devletine musallat olmuş virüsleri iyice teşhir etmesi bakımından aslında hayırlı bir başlangıcın nüvesini de içinde taşıyor."

Mustafa Balbay‘ın Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan “16 Türk devleti” başlıklı 15 Ocak 2015 tarihli yazısından:

"Tarihte kurduğunuz 16 devlet varsa, onların hiçbiri bugün yaşamıyorsa, bunun Türkçesi şudur: Demek ki, 16 devlet batırdınız!"

Bekir Ağırdır‘ın T24’te 29 Ocak 2012 tarihinde yayınlanan “Herkesin tarihi kendine göre” başlıklı yazısından:

"Orta Asya’dan Göktürklerden başlayıp bugüne gelen, 16 devlet kuran ama 15 devlet batırmayan (onları dış mihraklar ve dış dinamikler sona erdirdi çünkü) zaferler ve kahramanlıklar tarihi."

Fadime Özkan‘ın Star Gazetesinde yayınlanan 16 Eylül 2013 tarihli “Muhsin Kızılkaya: Türkçe edebiyat bayrağını Kürt yazarlar yükseltti” başlıklı yazısından:

" Devlet kurmak bir işe yaramaz çünkü. Türkler 16 devlet kurmuş 15’ini yıkmış. Bu sürede onları var kılan şey Türkçe olmuş."

Kafalar bir hayli karışmış. 15 devlet yıkıldı, toplam 16 devlet kuruldu demiş. Forstaki 16 devlet yıkılmıştı hani. 17. bizdik?

Hasan Pulur’un Milliyet Gazetesinde 1 Şubat 2015 günü yayınlanan “Olaylar ve insanlar” başlıklı yazısından:

"Hele Çankaya Köşkü’nün sökülen forsu yok mu? Tarihteki 16 Türk devletini temsil ediyordu. Yani 16 devlet kurmuş, batırmışız. Ortadaki şekil de 17. Türk devletini belirtiyordu. Bakalım 17. devletin hali ne olacak, göreceğiz."

Harun Halil’in Millet Gazetesinde 17 Kasım 2016 tarihinde yayınlanan “Devlet ve Ülke arasındaki fark” başlıklı yazısından:

"Örneğin Türkler tarihte 16 devlet kuran millet olarak diğer milletlere nazaran devlet tecrübesine sahip bir millettir."

M. Necati Özfatura‘nın Türkiye Gazetesinde 4 Mart 2003 günü yayınlanan “Tezkere ile ilgili durum muhakemesi” başlıklı yazısından:

"Türkler, 16 devlet kurmuş, onurlu şerefli bir millettir. ABD işgaline hayır diyen milletvekilleri en hayırlı hizmeti yapmışlardır."

Deniz Kavukçuoğlu‘nun Cumhuriyet Gazetesinde 4 Mart 2012 tarihinde yayınlanan “‘Özgürlükçü Türkiye’ ya da Bir Yandaş Yazar Denemesi” başlıklı yazısından:

"Ne var ki Türkiye’nin, dünyanın 17. büyük ekonomisi olmasını içine sindiremeyen, hele 2023 yılında ilk 10’a girmesinden büyük korku duyan Batı, Türkiye’deki işbirlikçileriyle el ele tarihte 16 devlet kurmuş ecdadımızın şanlı mirası üzerine bina ettiğimiz Türkiye’nin uluslararası alanda binbir türlü çabayla kazandığı saygınlığı yıpratmak için elinden geleni ardına koymuyor."

Ragıp Zarakolu’nun Evrensel’de 11 Eylül 2012 tarihinde yayınlanan “44 gazeteci mahkeme önünde” başlıklı yazısından:

"Yüzyıllardır 16 devlet kurmuş olmak, Avrupa Birliği’ne Almanya’dan sonra ikinci en güçlü devlet olarak girmek, Ortadoğu coğrafyasında ‘Yeni Osmanlıcı’ bir hegemonya kurmak iddiasındaki tüm Türk siyasetçileri bu manzaradan utansın."

Bayram Coşkun’un Yeni Mesaj’da 21 Ocak 2015 günü yayınlanan “16 Türk devleti çöktü sıra 17’nci de mi?” başlıklı yazısından:

"Tarihte kurulmuş 16 Türk devleti son günlerde çok moda, özellikle de bu devletlerin askerleri."

...

""Türkiye bölünmez, Türkiye'yi bölemezler" diyenlere en güzel örnek tarihteki 16 Türk devleti değil mi? Doğrudur bu millet 16 devlet kurmuştur ama bu devletler ne yazık ki yaşatılamamıştır. Zaten devlet sayısının bu kadar çok olması da durumu tek başına ortaya koyuyor."

...

"Asıl hastalıklı zihniyet yıkılan 16 devlet örneği ortada iken 17. devlet olan Türkiye Cumhuriyeti'ni yok edecek adımları görmeyenler değil mi?"

Bülent Erandaç’ın, Takvim Gazetesi’nde 4 Haziran 2016 günü yayınlanan “Kirli Kardeşlik” başlıklı yazısından:

"Türkler tarihte 16 Devlet kurdu. Bunların hiçbiri dıştan yıkılmadı. Hep içeriden yıkıldı."

16 devlet kurulması hususuna yukarıda değinmiştik.

Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan 16 yıldızı simgeleyen 16 Türk devletinin yıkılma sebeplerine bakıldığında Bülent Erandaç’ın iddia ettiği gibi bu devletlerin tamamının iç sebeplerden yıkıldığı iddiasının gerçeği yansıtmadığı görülmektedir. Hiçbirinin dışardan yıkılmadığı iddiası da saçmadır. En basit ve son örneği Osmanlı Devleti. Somut bir başka örnek olarak ise Gazne Devleti’nin Büyük Selçuklu Devleti’ne yenilmesinin ardından Gurluların giderek güçlenen etkisinin devleti zayıflatması ve Gurlular tarafından son hükümdarının esir alınması ile birlikte tarihe karışması sunulabilir.

Uğur Mumcu’ya Ait Olduğu Sanılan Türk Vatandaşı Tanımı ve Köşemenler

İnternette muhtemelen rast gelmişsinizdir, bir “Türk Vatandaşı” tanımına:

“Türk vatandaşı İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalya ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza muhakemeleri yasasına göre yargılanan, Fransız idare hukukuna idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.”

Cumhuriyetin ilk yıllarında, hukuk sistemimizi diğer ülkelerin yasal sistemlerinden kendimize uygun olduğu düşünülen kanunların benimsenmesini eleştirenler genellikle bu tanımı kullanırlar.

Bu tanımın da Uğur Mumcu tarafından yapıldığı iddia edilir.

Uğur Mumcu bu ifadeleri gerçekten kullanmıştır. Uğur Mumcu, bir panelde yaptığı “Köy Enstitüleri” ile ilgili konuşmasında, bir mizah / gülmece dergisinde bu tanımı gördüğünü belirtir ve geri kalanını şu şekilde aktarır:

Bir gülmece dergisindeki şu tanım olayları yeterince sergiliyor. Türk vatandaşı tanımı. Diyor ki, Türk ne demektir? Türk vatandaşı kimdir? Türk vatandaşı İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalya ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza muhakemeleri yasasına göre yargılanan, Fransız idare hukukuna idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.”

Bu ifadeleri ya da Türk vatandaşı tanımını okuyan kişi, Uğur Mumcu’nun başka devletlerin hukuk sistemlerinden kanun devşirilmesine karşı çıktığını düşünebilir. Ancak, durum böyle değildir. Uğur Mumcu sözlerine şu şekilde devam eder:

“O dönemde böyle yasaların alınması zorunluydu çünkü toplum bir yol ağzındaydı. Ya batılı laik sistem ya şeri hukuk. Mustafa Kemal ve düşün arkadaşları batılı ve laik sistemi benimsediler. “

Ezcümle, bahse konu ünlü Türk vatandaşı tanımı Uğur Mumcu tarafından yapılmamıştır. İsmi bilinmeyen bir mizah dergisinde rastlanılmış ve Uğur Mumcu tarafından alıntılanmıştır. Böylelikle meşhur olmuştur.

Ancak bazı köşe yazarları, tanımın Uğur Mumcu’ya ait olduğunu sanıyor:

Örneğin Abdurrahman Dilipak. Dilipak, 27 Şubat 2017 günü Yeni Akit Gazetesinde yayınlanan “Haydi Bismillah!” başlıklı köşe yazısında şöyle aktarmış:

"Uğur Mumcu’ya göre, “Türk milleti, İsviçre medeni kanununa göre evlenen, Alman ceza muhakemeleri usulüne göre  yargılanan, İtalya ceza yasasına göre cezalandırılan,  Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.” Bu durum Mustafa Kamal, İnönü ve CHP zihniyetinin özetidir."

Bekir Hazar, 17 Mayıs 2016 tarihinde Takvim Gazetesi’nde yayınlanan “Büyük Kulüp” başlıklı yazısında hem sözü yanlış aktarmıştı hem de tanımı Uğur Mumcu’ya atfetmişti:

"Rahmetli Uğur Mumcu bizi şöyle tarif ediyordu; "Türk vatandaşı; İsviçre Medeni kanununa göre evlenen, İtalyan Ceza Yasası'na göre cezalandırılan, Alman Ceza Muhakemeleri Usul Hukukuna göre cezalandırılan, Fransız İdare Hukukuna göre idare edilen, İslam Hukukuna göre gömülen kişidir." .."

Hilal Kaplan da Sabah Gazetesinde 6 Nisan 2016 günü yayınlanan “Üst akıl kolaycılığıymış” başlıklı köşe yazısında tanımı Uğur Mumcu’ya atfeder ve Mumcu’nun da bu hukuk devşirmesinden rahatsız olduğu imasında bulunma yanlılşına düşer:

"Kendini Atatürkçü olarak tanımlayan Uğur Mumcu, bu yabancılaşmayı Türk vatandaşını tarif ettiği şu sözleriyle bence en berrak biçimde ortaya koymuştu: "Türk vatandaşı, İsviçre Medeni Kanunu'na göre evlenen, İtalyan Ceza Yasası'na göre cezalandırılan, Alman Ceza Muhakemesi Kanunu'na göre yargılanan, Fransız İdare Hukuku'na göre idare edilen ve İslâm Hukuku'na göre gömülen kişidir."

Şevki Yılmaz ise Yeni Akit’te 17 Şubat 2017 günü yayınlanan “Evet mi? Hayır mı?” başlıklı yazısında ise ne Uğur Mumcu’ya ne bu tanımın sahibi dergiye atıf yapmadan doğrudan tanımı paylaşmış:

"İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalyan ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza muhakemelerine göre yargılanan, Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve sadece İslam hukukuna göre gömülen Müslüman bir milletin her şeyini inancına göre yapacağı özgürlük kapılarının açılmasına, şirk ve küfrün yıkılmasına «Evet»mi? Hayır mı?"

 

Bekir Hazarla Vehhabiliğin Alternatif Tarihi

Bekir Hazar, daha önce Malumatfuruş’ta aktardığımız (bkz ilgili ihtisaplar: 1 & 2) hatasını sürdürerek, Takvim Gazetesindeki 5 Ocak 2017 tarihli “Sevgi ve Hürmetle” başlıklı yazısında Vehhabiliğin İngilizler tarafından kurulduğu iddiasını tekrarlamış:

"Vehhabiliği İngilizler Osmanlıyı yıkmak için kurdu. DEAŞ vehabilerden kurulu bir örgüt.."

Vehhabiliğin (“Vehabilik” değil) kökeni, kurucusu Muhammed bin Abdülvahhab’a, yani 18. yüzyılın başlarına dayanır.

İngilizler tarafından Osmanlıyı yıkmak için kurulduğuna dair herhangi bir tarihi kaynak bulunmamaktadır. Tabiki, Bekir Hazar kadar tarihi iyi biliyor (!) olamayabiliriz.

DEAŞ/IŞİD/DAİŞ/DAEŞ/ISIS/IS selefilikten esinlenir ve vehabilerden oluşmaz.

Bekir Hazar ve Ahçı / Aşçı Farkı

Bekir Hazar, Takvim Gazetesi’nde 26 Kasım 2016 günü yayınlanan “Levrek ve havyar” başlıklı yazısında yemek tarihi üzerinden mesaj vermeye çalışırken toplumumuzun genel bir hatasına düşmüş:

"Uzman bir ahçı facebook sayfasında anlatıyor. "Bugün size özel soslu ekose etekli levrek yaptım, tadına doyamayacağınız bir cennet taamı" diye başlayarak. ."

Uzman bir “aşçı”dır o, “ahçı” olsa duramazsın…

TDK’dan “aşçı”nın anlamını aktaralım:

1. isim Yemek pişirmeyi meslek edinen kimse
Ben bu aşçı kadar çılgın ve aksi insan görmedim.” – R. N. Güntekin
2. Yemek pişirip satan kimse
3. Yemek yenilen dükkân, aşevi, lokanta

 

Bekir Hazar Obama’nın Nobel Barış Ödülünü Aldığı Tarihi Yanlış Aktarmış

Bekir Hazar, Takvim Gazetesi’nde 10 Kasım 2016 günü yayınlanan “Yelpaze sallıyorlar” başlıklı yazısında ABD Başkanı Obama’nın Nobel Barış Ödülünü aldığı tarihi yanlış aktarmış:

"O Obama ki, CHANGE-DEĞİŞİM sloganıyla 2008 seçimini alıp daha resmen başkan olmadan, Nobel Barış Ödülü kazanmıştı. Ama fos ve silik bir adam çıktı. Vaadlerini yerine getiremeyen aciz başkan olarak tarihe geçti.."

Barrack Obama, ABD Başkanlık görevini 20 Ocak 2009 tarihinde üstlenmişti.

Nobel Ödül Kurulu ise Başkan Obama’ya 2009 Nobel Barış Ödülünü sunacağını 9 Ekim 2009 tarihinde duyurmuştu.

Yani, Obama Beyaz Saray’da başkanlık koltuğuna oturduktan 9 ay sonra Nobel Barış Ödülünü almıştı.

Nobel_Prize

Bekir Hazar ve Financial Times ile The Economist Yayınlarının Sahipleri

Bekir Hazar, Takvim Gazetesi’nde 7 Ekim 2016 tarihinde yayınlanan “Neden Yenibosna” başlıklı yazısında hata dizisine devam etmiş:

"Financial Times ve The Economist İngiltere'de yayınlanır. İkisi de Londra ve New York'u, piyasaları, ABD ve İngiliz Merkez Bankası'nı elinde tutan, Tel- Aviv'de İsrail devletini İngilizler'e gaz vererek kuran Rotschild ailesine aittir.."

Bekir Hazar Financial Times (FT) ve The Economist yayınlarının sahipleri konusunda yanlışa düşmüş.

FT’nin yeni sahibi Japon medya grubu Nikkei’dir. İngiliz medya grubu Pearson, Financial Times gazetesinin Japon medya grubu Nikkei’ye 844 milyon sterlin karşılığında 2015 yılı Temmuz ayında satmıştı.

The Economist’in ise A ve B tipi hisse yapısı var. A grubu hisseler Cadbury, Rothschild, Schroder ve diğer bazı aile gruplarınca kontrol edilmekte. Yani, the Economist tamamen Rotschild ailesine ait değil.

Bekir Hazar ve İngilizlerin Musul’u İşgali

Bekir Hazar, Takvim Gazetesi’nde 6 Ekim 2016 tarihinde yayınlanan “62 Karun” başlıklı köşe yazısında anakronizme düşmüş:

"1. Dünya Savaşı sonrası orada askerlerimiz olmasına rağmen Musul'u İngilizler'e verdik. Lozan'da Musul konusunun bir yıl sonraya bırakılmasına karar verildi. Türkiye referandum yapılmasını istedi. İngilizler bize pek uzak olmayan açıklamayla geldi, "Halk cahil, herkesin oyu bir mi olur" diyerek reddetti. Musul için görüşmeler başladığında, aniden garip olaylar başladı. Kabileler ayaklanmaya başladı. İngilizler bu ayaklanmayı bahane ederek Musul'u işgal etti. Türkiye "Ayaklanmayı başlatan, kabilelere silah dağıtan İngilizler" diye bağırıyordu ama dinleyen yoktu. Musul böyle gitti. Aradan yıllar geçti.."

İngilizler Musul’u Lozan’ın ardından değil, 1918’de Mondros Mütarekesinin 7. Maddesinin verdiği yetkiyle stratejik nokta değerlendirmesi yaparak işgal etmiştir. Lozan’ın ardından gözlemlenen kabile ayaklanmaları neticesinde değil.

Sezen Kılıç’ın “Musul Sorunu ve Lozan” başlıklı makalesinden:

Birinci Dünya Savaşı bitiminde 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra, İngilizlerin Musul’u işgal edeceklerini düşünemeyen Osmanlı Devleti, burada bulunan birliklerini takviye etmeyince, İngiliz ordusu 1 Kasım 1918’de Osmanlı’nın ahaliye zulmetmesini bahane ederek Musul’a girmiştir. Mütarekenin 7. Maddesini işleterek lüzumlu gördüğü stratejik noktaları işgal ettiğini belirten İngiliz generali Marshall, Türk ordusu Musul’u terk etmediği takdirde 7. maddeyi işletmeye devam ederek geri kalan bölgeleri de almak için savaşacaklarını ve bundan Osmanlı birliklerinin komutanı Ali İhsan Paşanın sorumlu olacağını bildirmiştir. Ali İhsan Paşa, 9 Kasım sabahı, yaşanan fiili durumu hükümetle görüşmek üzere İstanbul’a hareket ettiği gün, İstanbul’dan, Osmanlı birliklerinin Musul’u tahliye emri gelmiştir. 15 Kasım 1918’de Musul’u terk eden Osmanlı birliklerinin ardından İngilizler, Şeyh Mahmut yönetiminde bir Kürt hakimiyeti kurmaya başlamışlardır.

Musul’un Arap idaresine girmesini istemeyen Kürt ve Türkmenler de Anadolu’da başlayan bu mücadeleden cesaretle İngilizlerle çarpışmaya başlamışlar, Mustafa Kemal de onların silahlı mücadelesini desteklemiştir. Mustafa Kemal’in etkisini gören İngilizler, Lord Curzon’un tüm karşı çıkmalarına rağmen, onunla irtibata geçmek istemişler, Mustafa Kemal ise, İngilizlerle yapılacak olan görüşmelerde Türkiye’nin elini güçlendirmek için 1921 Aralık ayında bölgeye Özdemir Bey komutasında asker sevk edip Revanduz’u ele geçirtmiştir. Bölgede görevli Türk birliği, 21 Ağustos 1922’de İngilizleri yenip Musul’a iyice yaklaşmıştır; bundan iyice cesaretlenen bölge aşiretleri de İngilizlere karşı mücadeleyi şiddetlendirmişlerdir. Bu mücadele sonucunda İngilizler, her ne kadar Süleymaniye’yi terk etmek zorunda kalsalar da, Şeyh Mahmud desteğini yanlarına alınca aşiretlerin mücadele kararlılığını zayıflatmayı başarmışlardır. İngilizler, Şeyh Mahmud’un bu işbirliğinden kısa bir süre sonra Mustafa Kemal’le irtibata geçtiğini öğrenince, bu kez Seyyit Taha’yı devreye sokmuşlar ve Kral Faysal’ın Irak’taki egemenliğini yasallaştırmak için düzenledikleri seçime karşı çıkan Musul ileri gelenlerini tutuklatmışlardır.

Musul’u elde etmenin tek yolunu silahlı mücadelede gören Fevzi Paşa, Özdemir Bey’e takviye birlikler göndermiş; ancak Anadolu’daki Yunan işgali nedeniyle daha önce bu bölgeye gönderilen birliklerin bir kısmını geri çekmek zorunda kalınca, buradaki Türk birliği zayıf düşmüş ve takviye edilen İngiliz birlikleri tarafından geri püskürtülmüştür. Böylece Musul, daha Lozan görüşmeleri bitmeden tamamen İngiliz egemenliğine geçmiştir.

 

Bekir Hazar ve ABD’nin Massachusetts Senatörü Elizabeth Warren’ın Hayat Hikayesi

Bekir Hazar, Takvim Gazetesi’nde 5 Ekim 2016 günü yayınlanan “Adam ve Kadın” başlıklı yazısında ABD Massachusetts Senatörü Elizabeth Warren hakkında Rothschild ailesi üzerinden kendince komplo teorilerinden birini oluşturmaya çalışırken yine alışılagelmiş hatalar yapmış:

"Kadıncağız 1994'te doğdu. ."
1949’da doğdu.
"Kuzey Batı Classaen lisesini bitirdiğinde garibandı."
Northwest Classen Lisesini bitirdi.
"Adam, 16 yaşındaki o zamanların genç kızına yardıma koştu. Hemen burs yağdırdı, George Washington Üniversitesi'ne kaydını yaptırmasını sağladı. Kadın o burs sayesinde üniversiteyi bitirdi. ."
Elizabeth Warrren, George Washington Üniversitesi mezunu değildir. Bu üniversiteye girmesini sağlayan münazara bursunu 16 yaşında kazanmıştır. Doğru. Ancak, 2 yıl sonra George Washington Üniversitesi’nden ayrılmış ve eşi Jim Warren’la evlenmiştir. Daha sonra Houston Üniversitesi’ne kaydolup 1970 yılında mezun olmuştur. Yani, Bekir Hazar’ın bahsettiği burs sayesinde üniversiteyi bitirmedi.
"Adam gurur duydu, onu Pensilvanya üniversitesine çalışmaya yolladı. Kadın çok mutluydu... Arkasında böyle iyiliksever bir ADAM vardı.."
Bekir Hazar, Elizabeth Warren’ın özgeçmişinde birçok kademeyi atlamış. Houston Üniversitesinden mezun olduktan sonra Bayan Warren sırasıyla Rutgers Hukuk Okulunda eğitimine devam eder ve 1976 yılında hukuk doktoru olarak mezun olur. Akabinde akademik hayatına sırasıyla şu okullarda çalışmıştır: Rutgers Hukuk Okulu (1977-78), Michigan Üniversitesi (1985), Houston Üniversitesi (1981-83), Texas Austin Üniversitesi (1983-87). Ardından 1987-1995 arasında Pennsylvania Üniversitesinde 1995 yılında bu yana ise Harvard Üniversitesinde çalışmıştır. Bekir Hazar’ın aktardığı gibi Georgetown’dan Pennsylvania’ya bir geçiş yok.
"Hillary Clinton'un başkan yardımcısı adayları içinde en güçlü isim. Sağ olsun, ona manevi babalık yapan ADAM bu konuda da devreye girmişti. Dedik ya adam çok uzun kollara sahipti. Şimdi Hillary kazanırsa, 16 yaşından beri kendisine evladı gibi sahip çıkan adam sayesinde o kadının ABD başkan yardımcısı olmasına kesin gözüyle bakılıyor.."
Demokrat Parti’nin başkan adayı Hillary Clinton, başkan yardımcısı adayı olarak Virginia eyaleti senatörlerinden Tim Kaine’i seçtiğini açıklamıştı. Bekir Hazar’ın bundan haberi yok tabiki, o komplo sıkılamaya devam ededursun. 
"6 ay sonra Amerikan Anayasasının 25. Maddesi devreye girecek" diyenler çoğunlukta. Peki o 25. maddede ne yazıyor? "Başkanlık koltuğu boşaldığı takdirde, yerine başkan yardımcısı geçer. Başkan sağlığı nedeniyle görevine devam edemeyecek durumdaysa, yetkilerini başkan yardımcısına bırakır. Başkan yardımcısı, başkanın görevini yerine götüremediğine inanıyorsa kabineyi toplar ve çoğunluğu elde eder ve başkan olur." Hillary kazandığı takdirde, yerini hastalığı nedeniyle yukarıda anlattığım dünyanın en talihli kadınına bırakacağı artık ABD'de açık açık yazılıyor. Hatta "Kadın seçime girse kazanamazdı.."
Elizabeth Warren, Hillary Clinton’ın başkan yardımcısı adayı değil ki Clinton hastalığı nedeniyle başkanlıktan çekildikten sonra başkanlık görevini devralsın. 
"Kim bu Elizabeth gibi bir garibanı tam 50 yıl destekleyerek Beyazsaray'a başkan adayı olabilecek noktaya taşıyan hayırsever? Efendim onun adı Rotschild... Adam, petrolden, madenlere, silaha ne ararsan alıp satan, ABD ve İngiliz Merkez Bankalarının sahibi, İsrail'in kurucusu, 100 trilyon doların üzerinde serveti olan bir ADAM işte. ."
Rotschild soyadı, Rotschild ailesi üyesi yüzlerce kişi tarafından kullanılmakta. Kafasından bir komplo çıkarası var Hazar’ın ama kendisine tavsiye, biraz daha spesifik olmayı deneyip Rotschild soyadının önüne bir isim koymayı denesin.

Bekir Hazar ve Lozan’da Kaybettiklerimiz

Bekir Hazar, Takvim Gazetesi’nde 30 Eylül 2016 günü yayınlanan “Çocuklara Anlatın” başlıklı yazısında Lozan Antlaşması ile kaybettiğimiz topraklar hakkında kendisinden beklenecek bir yanlışa düşmüş:

"Kurtuluş Savaşı'ndan galip çıktık, düşmanı denize döktük diye övündük ama masada ne Mısır, ne Libya, ne Musul, ne Kerkük kaldı. Kıbrıs'ı İngilizlere verdik... ."

***

"Adalar Yunanistan'a böyle gitti. ."

Ege adalarının tamamı Lozan Antlaşması ile kaybedilmemişti. Adaların birçoğu Lozan’dan çok önce kaybedilmişti. Ayrıca, İtalya’ya bırakılan adaların Yunanistan’a geçişi de çok sonraları 1947 yılında gerçekleşmişti.

Konunun uzmanlarından yardım alarak süreci aktaralım:

  • 12 Ada, 1911 yılında İtalya’ya bırakılmıştı, Ege Denizi’ndeki diğer adalar ise 1912 Balkan Savaşı’nda Yunanistan tarafından işgal edilmişti.
  • I. Balkan Savaşı sonunda gerçekleşen Londra Konferansı’nda 30 Mayıs 1913 tarihinde imzalanan Londra Antlaşması ile Osmanlı Devleti, Ege Adaları’nın geleceğine dair kararı büyük devletlere bırakmış ve böylelikle adalar üzerindeki hakimiyetini fiilen kaybetmiştir
  • 14 Kasım 1913 tarihinde imzalanan Atina Antlaşması ile büyük devletler, Meis hariç 12 adanın İtalya’ya, Gökçeada ve Bozcaada hariç diğer adaları Yunanistan’a bırakmayı kararlaştırmıştı.
  • Büyük Devletler tarafından çıkarlarının dikkate alınmaması nedeniyle büyük bir hayal kırıklığına uğrayan Osmanlı Devleti, 15 Şubat tarihli cevabî notasında Gökçeada, Bozcaada ve Meis’in iadesini senet kabul edip diğer adalar üzerindeki haklı taleplerini elde etmek için gayret sarf edeceğini bildirmişti. Meselenin bu şekilde çözümlenmesini istemeyen Osmanlı Devleti, Büyük Devletler aracılığıyla çözüm aramak yerine artık adalar konusunda doğrudan Yunanistan ile ikili görüşmeler yapmaya çalışmıştı. Ancak, I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla bu çalışmalar sonuçsuz kalmış, savaş boyunca adalardaki İtalyan ve Yunan işgâlleri devam etmişti.
  • Lozan Antlaşmasına konu olan adalar aslında 2’ye ayrılabilir:
    • Birinci grupta, Yunanistan’ın bağımsızlığını elde ettiği 24 Nisan 1830 ile Lozan Barış Antlaşması’nın imzalandığı 24 Temmuz 1923 arasındaki dönemde Yunanistan’a bırakılan adalar bulunmaktadır.
    • İkinci grupta ise, Lozan Barış Antlaşması ve 10 Şubat 1947 Paris İtalyan Barış Antlaşması ile gayri askerî statüde olmaları kaydıyla Yunanistan’a bırakılan adalar bulunmaktadır. Bunların dışındaki ada, adacık ve kayalıklar için egemenlik devri yapılmamıştır.
  • Antlaşma ile Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam ve Ahikerya adaları ismen sayılarak; Taşoz, Bozbaba ve İpsara Adaları ise Altı Büyük Devlet Kararı’na atıf yapılarak ve bu karar gereğince adaları askerî amaçlarla kullanmaması kaydıyla Yunanistan’a devredilmiş, Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan Adaları ile Anadolu kıyısına üç milden az uzaklıkta bulunan adalar üzerindeki Türk egemenliği teyit edilmiştir. Bu antlaşma hükmüne tâbi olan toprak parçaları sadece adalar olduğundan adacık ve kayalıklar egemenlik devrine konu olmamışlardır.
  • İtalya’ya bırakılan adalar ise Paris Antlaşması ile 1947 yılında Yunanistan’a geçmiştir.

Bekir Hazar Kıbrıs ve Libya’yı da Lozan’da kaybettirmiş. Ancak haliyle durum pek öyle değil.

Kıbrıs, Berlin Konferansı’nda İngiltere’nin Osmanlı’ya destek çıkması karşılığında geçici olarak İngiltere’ye 1878 yılında bırakılmıştı. Kıbrıs’ın geleceği Lozan Barış Antlaşması’nda hukuken belirlendi ve Birleşik Krallık’a bırakıldı.

Libya, yani Trablusgarp, ise 1912 yılında imzalanan Uşi Antlaşması ile kaybedilmişti.

Yararlanılan kaynak: Fuat İnce’nin “Lozan Antlaşması ve Ege Adaları” başlıklı makalesi