Etiket arşivi: Ayşe Hür

31 Mart Vakasının 31 Mart 1909’da Gerçekleştiğini Sanan Köşe Yazarları Kulübü

31 Mart Vakası, 31 Mart 1909’da gerçekleşmemiştir.

31 Mart Olayı,  Rûmi takvime göre 31 Mart 1325’de, Miladi takvime göre ise 13 Nisan 1909 günü gerçekleşmiştir. II. Meşrutiyetin ilanının ardından çıkan ve Hareket Ordusu tarafından bastırılan ayaklanma, 31 Mart 1325’te gerçekleştiği için bu adla anılır. “31 Mart 1909” tarihi aslında 13 Nisan 1909 tarihinin Rumi takvimdeki karşılığıdır. 31 Mart 1909’da isyan ya da ayaklanma gibi bir olay olmamıştır.

Bu hakikate rağmen ısrarla bazıları, bu ayaklanmanın 31 Mart 1909’da gerçekleştiği ve bastırıldığı yanlış algısını sürdürür.

31 Mart olayının 31 Mart 1909’da gerçekleştiğini sanan köşe yazarlarını ifşa edelim:

Emin Çölaşan‘ın Hürriyet Gazetesinde 8 Kasım 1998 günü yayınlanan “10 Kasım bayramı” başlıklı yazısından:

"‘‘Atatürk'ün Bütün Eserleri’’nin birinci cildinde 1903-1915 yıllarına ait toplam 118 belge var. Örneğin o günlerin genç subayı olan Mustafa Kemal'in 31 Mart 1909 gerici ayaklanması dönemine ait iki not defteri gün ışığına çıkarılmış."

Emin Çölaşan aynı hatayı Mayıs 2013‘te de tekrarlamıştı.

“Tarihçi” Mustafa Armağan‘ın Yenişafak Gazetesinde 17 Temmuz 2016 günü yayınlanan “15 Temmuz’un bir benzeri 53 yıl öncesinde yaşanmıştı” başlıklı yazısından:

"Yeni planda darbe tarihi 31 Mart 1963 olarak belirlenmiştir. Neden 31 Mart? Anladınız tabii. Sultan 2. Abdülhamid'in devrilmesine giden yolu döşeyen 31 Mart 1909 isyanının miladi takvimle yıldönümüdür de ondan."

Mustafa Armağan 1963 yılındaki darbe girişiminde bulunanların kendisi gibi yanlış bilgiye sahip olduklarını iddia etmiş zımnen. 31 Mart’ın yıldönümünde darbe yapmak istiyordularsa miladi takvime göre 13 Nisan 1963’te yapmaları gerekirdi. Mesnetsiz bir iddia daha.

Yine Mustafa Armağan‘ın Zaman Gazetesinde 4 Temmuz 2010 günü yayınlanan “47 yıl önce bir darbeci albay idam edilmişti” başlıklı yazısından:

"Yeni planda darbe tarihi 31 Mart 1963 olarak belirlenmiştir. Neden 31 Mart? Anladınız kuşkusuz. Abdülhamid'in devrilmesine giden yolu döşeyen 31 Mart isyanının yıldönümüdür de ondan."

Soner Yalçın‘ın Hürriyet Gazetesinde 26 Temmuz 2009 günü yayınlanan “Osmanlı’nın Öcalan’ı Yane Sandaski” başlıklı yazısından:

"Birlikten, eşitlikten, özgürlükten bahseden İttihatçılar daha tam iktidar olamadan, İstanbul’da 31 Mart 1909 gerici ayaklanması patlak verdi."

Soner Yalçın aynı hatayı 31 Mayıs 2009 ve 27 Temmuz 2008 tarihli yazılarında da yapmış.

Çift “L”li enteLLektüel boyutunda ufukları açan Rahim Er‘in, Türkiye Gazetesinde 5 Nisan 2012 tarihinde yayınlanan “Darbe kirliliğinden arınmak” başlıklı yazısından:

"Sultan Abdülhamîd'in 33 yıllık iktidarı bir istikrar dönemidir. 31 Mart 1909'da tahttan hal edilmesi/devrilmesiyle birlikte Balkan Muharebesi, I. Cihan Harbi gibi harpler, siyasi suikastler ve darbeler yolu açılmıştır."

Kayahan Uygur‘un Akşam Gazetesinde 10 Haziran 2014 günü yayınlanan “Kılıçdaroğlu ‘turuncu devrim’i nasıl başlattı?” başlıklı yazısından:

"Aynı çevreler, 31 Mart 1909 ayaklanmasını ‘İngiliz yanlısı gerici hareket’ olarak nitelerler. Peki 31 Mayıs 2013 gerici ayaklanması ne yanlısı?"

Yalçın Bayer, Hürriyet Gazetesinde yayınlanan 13 Nisan 2012 tarihli “103. yılında 31 Mart ‘gerici’ ayaklanması” başlıklı yazısında paylaştığı metindeki hatayı fark edememişti:

"Bundan tam 103 yıl önce, Rumi takvimle 31 Mart 1325’te, bugün kullandığımız miladi takvimle 31 Mart 1909’da (13 Nisan) tarihimizin en büyük gerici başkaldırısı olan ‘31 Mart Ayaklanması’ patlak vermişti."

Ayaklanmayı miladi takvime göre 31 Mart’ta başlatıp, Rumi takvime göre tarih vermiş. Yanlış…

 

Ayşe Hür’ün Radikal Gazetesinde 20 Temmuz 2008 günü yayınlanan “1908 Devrimi’nin ilham kaynakları” başlıklı yazısından:

"Ancak bu ılımlı atmosfer de uzun sürmedi. 31 Mart 1909 Olayı’ndan sonra ülke padişahın mutlakıyetçi yönetiminden kurtulmuştu ama kendini diğer etnisitelerden üstün gören ‘millet-i hakime’ adına göstermelik bir meclis ve ordudan aldığı destekle ülkeyi perde arkasından istediği gibi yöneten İttihat ve Terakki’nin, daha doğrusu, onun içindeki küçük bir kliğin sultası altına girmişti."

Mehmet Bozkurt’un soL Haber’de 3 Nisan 2016 günü yayınlanan “31 Mart Gerici Ayaklanması: Analarınızın donları başınıza geçsin” başlıklı yazısından:

"31 Mart 1909’da (13 Nisan) başlayan gerici ayaklanmayı bastırmak için Selanik’ten İstanbul’a doğru yola çıkan İpek Fedaileri’yle beni tanıştıran, şimdi aramızda olmayan değerli ağabeyimiz, sevgili dostumuz Tevfik Çavdar olmuştur."

Yanlış. Rûmi takvime göre 31 Mart 1325’te, Miladi takvime göre ise 13 Nisan 1909’da.

Sabri Gültekin, Milat Gazetesindeki 13 Nisan 2015 tarihli “Ha Kızıl Sultan Ha Recep Tayyip Erdoğan” başlıklı yazısında miladi ve rumi takvime göre doğru tarihleri sunmasına rağmen yazısının ilerleyen bölümünde bu hataya düşmekten geri kalmamış:

"31 Mart 1909'da Ulu Hakan II. Abdülhamid Han'a “Kızıl Sultan” denilerek uygulanan çökertme operasyonu bu defa Erdoğan'a uygulanıyor; “Millet-i İslâmiye ve Ümmet-i Muhammediye”ye tam 106 yıldır göz açtırılmıyor."

Ekrem Buğra Ekinci‘nin Türkiye Gazetesindeki tarihli “İmparatorluğun mezarcısı oldular” başlıklı yazısından:

" İngilizler, 31 Mart 1909'da bir karşı darbe yapmak istedi. Beceremedi, ama hilafet gücü ile emperyalizme zarar veren Sultan Hamid'den kurtuldu."

Bülent Erandaç‘ın Takvim Gazetesindeki 31 Mayıs 2014 tarihli “31 Mart vakası 31 Mayıs Gezi” başlıklı yazısından:

"31 Mart 1909 kalkışmasında, Selanik'te Mason teşkilatlarınca kurulan İttihat ve Terakki, arkalarına İngiltere'yi alarak Sultan Abdülhamit'i devirmeye kalkıştılar. ."

Işık Kansu’nun Günay Güner’den alıntı yaptığı Cumhuriyet Gazetesinde 25 Haziran 2016 günü yayınlanan “Talan var mı, yok mu?” başlıklı yazısından:

“Topçu Kışlası, 31 Mart 1909 gerici kalkışmasının odağıdır. Bu gerici ayaklanmayı, komuta ettiği ve Selanik’ten ve Edirne’den, çoğu gönüllülerden oluşan Hareket Ordusu’yla yetişip bastıran üstün insan Mustafa Kemal’dir. Günümüzdeki düzeysiz isteklerin tek nedeni de kindar şiddette, Mustafa Kemal düşmanlığıdır.”

Sibel Yerdeniz’in T24’teki 24 Nisan 2013 günü yayınlanan “Bazı yaralar zamanla iyileşmez…” başlıklı yazısından:

"Meşrutiyet’e karşıt grupların ayaklandığı 31 Mart 1909 olayları sonrasında, Nisan ayında, büyük çoğunluğu Ermenilerden binlerce insanın öldüğü, daha düne kadar birlikte yan yana, dostça yaşayan insanların bir kaç gün içinde birbirlerini boğazladıkları o dehşet günleri…"

“Tarihçi yazar” Süleyman Kocabaş‘ın Yeni Şafak Gazetesinde 23 Eylül 2016 güü yayınlanan “Sultan Abdülhamid’de yanılanlar ve gerçekler” başlıklı yazısından:

"31 Mart 1909 Darbesiyle II. Abdülhamid işbaşından uzaklaştırılması, Osmanlı Devleti için asıl felaketlerin başlangıcı olmuş, “1909 Arnavutluk Seferi” denilen harbin yanında, 1911 Türk - İtalyan Harbi'nin, 1912 Balkan Harbinin çıkması ve Osmanlının I. Dünya Harbine sokulması, Osmanlı Devletinin sonunu getirmiştir"

M. Ali Kaya‘nın Yeni Asya Gazetesinde 8 Haziran 2007 günü yayınlanan “Bediüzzaman ve Ahrarlar” başlıklı yazısından:

"31 Mart 1909’da olaylardan Ahrar Fırkasını da sorumlu tutanlar her ne kadar bunu ispat edemedi iseler de, Bediüzzaman’ı yargıladıkları gibi yargılayarak, haksız şekilde cezalandırmışlardır."

Hasan Karakaya’nın Yeni Akit Gazetesinde 4 Nisan 2015 günü yayınlanan “31 Mart 1909’dan, 31 Mart 2015’e… Yine fitne, yine kaos!” başlıklı yazısı, hatalı başlığa sahipti.

 

* İşbu ihtisapta Muhtesip.com arşivinden faydalanılmıştır.

Mavi Marmara Saldırısında Hayatını Kaybedenlerin Sayısı ve Köşe Yazarları

Gazze’ye insani yardım taşıyan 6 gemiye 31 Mayıs 2010 tarihinde İsrail ordusunun yaptığı müdahale Gazze filosu saldırısı ya da Mavi Marmara katliamı olarak akıllarda yer etti.

Bu saldırı esnasında MV Mavi Marmara adlı gemiye inen İsrailli komandolar ellerinde hiçbir silah bulunmayan Mavi Marmara yolcularına tam teşekküllü silahlarla müdahalede bulunurken açtıkları ateş sonu 9 kişi (İbrahim Bilgen, Ali Haydar Bengi, Cevdet Kılıçlar, Çetin Topçuoğlu, Necdet Yıldırım, Furkan Doğan, Fahri Yaldız, Cengiz Songür, Cengiz Akyüz) hayatını kaybetmişti.

mavi-marmarada-hayatini-kaybedenler

Saldırının ardından 4 yıl komada kalan Uğur Süleyman Söylemez’in 23 Mayıs 2014 tarihinde yaşamını kaybetmesiyle Mavi Marmara şehitlerinin sayısı 10’a yükselmişti.

Gelgelelim, Uğur Süleyman Söylemez’in vefatıyla 10’a yükselen kayıp sayısı, köşe yazarlarının ezberinde 9 olarak kaldı ve bazıları kendini güncelleme gereği duymadı.

Örnekleri sıralayalım:

Ekrem Kızıltaş‘ın Takvim Gazetesi’nde 22 Aralık 2016 günü yayınlanan “Halamın bıyıkları olsaydı” başlıklı yazısından:

"Sonrasında Mavi Marmara gemisine uluslararası sularda yapılan baskınla 9 kardeşimizin şehit edilmesi, birçoğunun yaralanması ve kalanların da esir alınması olayı da hazmedilmeliydi herhalde.."

Elif Çakır‘ın Karar Gazetesi’nde 1 Temmuz 2016 tarihinde “şimdi bakın, şöyle enteresan bir durum var tabi!” başlıklı yazısından:

"O Mavi Marmara ki, aslında Akdeniz sularında Gazze’ye ablukayı kırmaya çalışırken, 9 insanımız şehit olurken, Erdoğan’ı ümmetin liderliğine yükseltiyordu..."

Fuat Uğur’un, Türkiye Gazetesi’nde 28 Haziran 2016 günü yayınlanan “İHH’nın sıkıntısı ve yalanın daniskası” başlıklı yazısından:

"Açıklamalarında “Madem Gazze ablukasını tanıyacaktınız, 9 vatandaşımız neden öldü?” diye sormuşlar."

Ahmet Taşgetiren‘in Star Gazetesi’nde 28 Haziran 2016 günü yayınlanan “İsrail ile ne oldu?” başlıklı yazısından:

"İsrail Türkiye’deki bir insani yardım fonuna yaklaşık 21 milyon dolar transfer edecek, bu para Mavi Marmara’da öldürülen 9 Türkiye vatandaşı ile yaralananların ailelerine aktarılacak."

Yıldıray Çiçek‘in Ortadoğu Gazetesi’nde 12 Mayıs 2015 günü yayınlanan “Mavi Marmara Gemisinde Öldürülen Furkan Doğan’ın Babasına Mektup!” başlıklı yazısından:

"9 vatandaşımızın hayatını kaybettiği, Mavi Marmara gemisine saldırısı sonrası, Haber Türk ekranlarına çıkan Abdurrahim Dilipak'ın "Mavi Marmara gemisine binen Türklerin tam listesi sadece hükümete verilmişti. Ama bu baskın sırasında görüldü ki, gemiye inen İsrail askerlerinin elinde de birebir aynı liste var. Ve bu listeye dayanarak, İsrail'lilerin infazlar yapmış olma ihtimali var. Yoksa neden açıklamıyorlar bunca süredir gerçek ölü ve yaralı sayısını…" sözleri size neyi ifade ediyor?"

İbrahim Bektaş‘ın Yeni Akit Gazetesi’nde 16 Ekim 2014 günü yayınlanan “Peki Malala Kimin İdolü” başlıklı yazısından:

"İsrail’in Gazze’ye uyguladığı kanunsuz ve zalimce ablukasını delerek, bin bir çile içindeki masum Filistinlilere insani yardım taşırken, İsrail zorbası tarafından dokuz yardımsever üyesinin hunharca şehit edildiği “Mavi Marmara” ya da Nobel Barış ödülü verilmemiştir."

Haydar Çakmak‘ın Yeniçağ Gazetesi’nde 19 Haziran 2014 tarihinde yayınlanan “Sıfır sorun, kutsal yalnızlık ve stratejik çukur” başlıklı yazısından:

"İsrail’e karşı Mavi Marmara olayını tezgahlayıp dokuz yurttaşın hayatını yok ettiler ve İsrail ile sıkıntı yarattılar."

Murat Yetkin‘in Hürriyet Gazetesi’nde 1 Temmuz 2016 günü yayınlanan “İHH da tamam, sıra ‘Hoca’a mı?” başlıklı yazısından:

"Gerisini biliyorsunuz. Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu sert siyasi tepki verdiler. Tepki haklıydı, dokuz silahsız Türk vatandaşı İsrail askerlerince katledilmişti. Daha bir süre önce Suriye ile arasını bulmaya çalışacak kadar iç içe ilişkiler yaşanılan İsrail ile ilişkiler dibe vurmuştu. Düzelmesi için Erdoğan’ın üç şartı vardı: Özür, tazminat ve Gazze “ablukasının” kaldırılması."

Servet Avcı‘nın Yeniçağ Gazetesi’nde 26 Haziran 2014 günü yayınlanan “Mavi Marmara kurban taşır, gemiler petrol” başlıklı yazısından:

"İsrailli komandoların katliamı bittiğinde geride dokuz kayıp, onlarca yaralı ve bir gemi rehine kalmıştı..."

Ahmet Hakan‘ın 27 Haziran 2016 günü Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan ” İsrail’le anlaşarak çok iyi yaptınız yapmasına da” başlıklı yazısından:

"Mavi Marmara, Gazze’ye gitmeye çabaladı. Dokuz can gitti."

Ayşe Hür‘ün Radikal Gazetesi’nde 13 Temmuz 2014 günü yayınlanan “İsrail’i ve Filistin’i yakan ateş” başlıklı yazısından:

"9 kişinin İsrail kuvvetleri tarafından öldürülmesiyle biten Mavi Marmara Olayı’na ilişkin görüşlerimi daha önce Taraf gazetesinde yayımlanan “Turnusol kâğıdı olarak Gazze” başlıklı yazımda şöyle dile getirmiştim."

Ayşe Hür ve 13. yy’da Anadolu’da Bulunan Frigler, Galatlar ve Lidyalılar

Ayşe Hür, Radikal Gazetesi’nde 27 Aralık 2015 günü yayınlanan “‘Barbar Türk’, ‘idraksiz Türk’, ‘Müslüman Türk'” başlıklı yazısında gerçekleri tahrif etmeyi sürdürmüş:

"1270’lerde Konstantinopolis’ten ve Anadolu’dan geçen Marko Polo’ya göre ise: “Türkmen ilinde üç çeşit insan yaşar. Biri Türkmenlerdir ki bunlar Muhammed’e taparlar, basit insanlardır ve kaba dilleri vardır. Dağlarda ve vadilerde yaşarlar ve hayvancılıkla geçinirler; çok kıymetli atları ve büyük katırları vardır. Öteki şehirlerde ve kalelerde yaşayıp ticaret ve sanatla uğraşan Ermeni ve Rumlardır...” Marko Polo’nun sözünü etmediği başka yerli halkları da biz sayalım: Rumlar, Ermeniler, Kürtler, Cenevizliler, Venedikliler, Amalfililer gibi İtalyan koloni halkları, Lidyalılar, Frigyalılar, Galatlar gibi halkların ardılları…"

Marco Polo’nun sözüne ekleme yapmaya çalışan Ayşe Hür, kendisinden beklenmeyen bir hata yapmış. Marco Polo’nun saydığı milletlere ek olarak 13. yüzyılda Frigyalıların, Galatların, Lidyalıların Anadolu’da bulunduğunu iddia etmiş.

Galatlar milattan önce 3. yüzyılda, Frigler milattan önce 7. yüzyılda, Lidyalılar ise milattan önce 6. yüzyılda Anadolu’daki varlıklarını yitirmişlerdir.

Tecâhül-i ârif edip kendisine sormak gerek, tarih sahnesinden silinip gitmelerinin üzerinden 20 yüzyıl geçen bu toplulukların 13. yüzyılda Anadolu’da varlıklarına ilişkin elinde bir kanıt ya da bilgi bulunmakta mıdır?

Noel Baba’nın Geçmişi ve Köşe Yazarlarımız

Yeni yıl yaklaşırken bir şehir efsanesinin daha aslını hatırlatmakta fayda var.

Noel Baba adlı hayali karakterin bugün kamuoyuna mâl olmuş halinin Coca Cola’nın bir ürünü olduğu efsanesi, yine öldürülmesi zor bir zombi gibi varlığını korumakta.

İddiaya göre Coca Cola 1931 yılında Haddon Sundblom aracılığıyla siyah-beyaz resmedilen hayali kişilik Aziz Nikolas’ı ak saçlı, ak sakallı, koca göbekli, tonton dedeye çevirmiş.  Ancak, Noel Baba figürünün bugünkü haline Coca Cola tarafından getirildiği ve bir reklam figürü olarak ilk kez Coca-Cola tarafından kullanıldığı iddiası doğruyu yansıtmıyor.

Aziz Nikolas’ın bugünkü Noel Baba kıyafetleri ile ak saçlı, ak sakallı, tonton dede modeline uygun resmedilmesi 1930’lu yıllardan çok önce var olan bir şeydi.

Noel Baba’nın bugünkü modern imajını ilk resmeden sanatçılardan biri Amerikalı karikatürüst Thomas Nast. Harper’s Weekly dergisinin 29 Aralık 1863 tarihli sayısında yayınlanan resimde Noel Baba, Amerikan İç Savaşı’nda döneminde Birleşik Devletler bayrağı desenli ceketle yer alıyor.

1863-santa_claus

Bu resimden sonra, 1930’lu yıllara ve Haddon Sundbloom’a gelene dek, Noel Baba çoktan kırmızı kostümünü giyip ev ziyaretlerine başlamıştı bile.  1930’lu yıllardan önce de kırmızı elbiseler içinde bir Noel Baba figürü popüler dünyada yerini çoktan bulmuştu. Örnek olarak aşağıdaki 1902 tarihli Puck dergisinin kapağına bakalım:

1902 Puck Dergisi kapağı

Aşağıda yer alan fotoğraflar, Coca-Cola’dan çok önce soda ve maden suyu satışı yapan White Rock şirketinin Noel Baba figürünü reklamlarında kullandığını göstermektedir. Soldaki resim 1923 (Life Magazine), sağdaki resim ise 1915 (San Francisco Examiner) tarihli.

2618d-life121223a

efdee-sfe121915

Görüleceği üzere, Coca Cola’nın Noel Baba figürünü oluşturduğu iddia edilen 1930’lu yıllardan önce de kırmızı elbiseler içinde bir Noel Baba figürü popüler dünyada yerini çoktan bulmuştu.

Konuya ilişkin doğru bilgiler edinmek için Gürül Öğüt’ün Hürriyet Gazetesi’nde 14 Aralık 2013 tarihinde yayınlanan “Noel Baba’yı meşhur eden marka” başlıklı yazısı; ya da özet niteliğindeki aşağıdaki bölümü okunabilir.

Sundblom, şair Clement Clark Moore’un 1822 tarihli “A Visit From St. Nicholas” başlıklı şiirinden hareketle babacan, arkadaş canlısı, tombul, neşeli, çok daha insani bir Noel Baba çizer. Noel Baba’nın Coca-Cola’nın kurumsal kimliği nedeniyle kırmızı ceketle çizildiği yanlış bir bilgidir. Noel Baba, Sundblom’dan önce de kırmızı ceketle çizilmiştir.

Sundblom’un çizdiği Noel Baba, ilk kez 1931’de The Saturday Evening Post dergisinde yayınlanır. Ardından Ladies Home Journal, National Geographic, The New Yorker ve pek çok dergide daha düzenli olarak yer alır.

Gürül Öğüt’ün aksine Bakalım hangi köşe yazarları Noel Baba’nın geçmişi konusunda hata yapmış:

Yılmaz Özdil, Hürriyet Gazetesi’nde 29 Aralık 2011 tarihinde yayınlanan “Noel Baba” başlıklı köşe yazısını tamamen bu şehir efsanesine ayırma hatasına düşmüş:

Aslında...
Dolaptan girdi.
Buzdolabından!
*
Hıristiyan filan diyorlar ama, Papa dahil, kimsenin umurunda değildi. Taaa ki, 1930’a kadar... Amerikan zekası Coca Cola, günde 9 milyon şişe satıyor, ne yapsak da daha fazla satsak diye kafa yoruyordu. Şirin bi reklam figürü yaratıp, çocukların ilgisini çekmeye karar verdiler.
*
Dönemin en yetenekli illüstratörü Haddon Sundblom’la anlaştılar. Amerikan Sanat Akademisi mezunu Sundblom, göçmen bi ailenin çocuğuydu, babası Finlandiyalı, annesi İsveçli’ydi.
*
Popüler kültürde yeri olmayan, o güne kadar sadece 1863 senesinde, o da sadece bir kez, siyah-beyaz resmedilen hayali kişilik Aziz Nikolas’ı aldı, ak saçlı, ak sakallı, koca göbekli, tonton dedeye çevirdi. Dini tınıdan kurtulmak için, Aziz’i, yani Saint’i attı, kulağa daha arkadaşça geliyor diyerek, Santa dedi, Santa Claus yaptı. Dünya çapında en çok reklam yatırımı yapılan renklere, Coca Cola’nın kırmızı-beyaz-siyah renklerine boyadı, bilekleri beyaz tüylü kırmızı cüppe, beyaz ponponlu kırmızı kukuleta, siyah kemer ve siyah çizme giydirdi. Kendisi İskandinav kökenli ya... Geyikleri ilave etti, çocuksu düşleri gıdıklamak için, bindirdi kızağa, uçurdu.
*
Coca Cola da satışta uçtu... Gazeteler, dergiler, duvarlar, panolar, el ilanları, her taraf bu sevimli reklam figürüyle donatıldı. Hollywood üstüne atladı, aynı tip’le filmler çevrildi. Ardından icat edilen televizyon derken, popüler kültürün ayrılmaz parçası haline geldi.

Selahattin Duman’ın Hürriyet Gazetesi’nde 24 Aralık 2015 günü yayınlanan “Noel Baba sorunsalı” başlıklı köşe yazısından:

"Coca-Colacılar 1931 yılında Noel Baba karakterinden sebeplenmek istemişler. Lakin yeni bir kılık aramışlar. Anlaştıkları ressam Sundblom da onlara "şişman, beyaz sakallı, uçları beyaz kürklü kırmızı bir kıyafet giyen, siyah kemerli, siyah çizmeli, yumuşak kırmızı şapkalı" bir Noel Baba yaratmış. Meşrubat kutusundaki kırmızı Noel Baba'ya çok yakışmış, kıyafeti öylece kalmış."

Güngör Uras da Milliyet Gazetesi’nde 29 Aralık 2014 günü yayınlanan “‘Noel Baba’ aslında Fethiyeli Niko Efendi” başlıklı yazısında bu masalı anlatmış:

"Şimdilerde yaygın biçimde kullanılan Noel Baba çiziminin yaratıcısı ise İsveçli Haddon Sundblom isminde bir ressamdır. Coca Cola firması için çalışan Sundblom, daha önce farklı biçimde resmedilen Noel Baba’yı 1931 yılında sempatik bir ihtiyar olarak çizdi. Coca Cola renklerini simgeleyen beyaz şeritli kırmızı elbiseler giydirdi."

Güngör Bey bu hataya sadece yukarıdaki yazılarında düşmemiş, biraz geçmişe gittiğimizde aşağıdaki yazılarında da aynı hatayı yaptığını görüyoruz:

Bu arada, dikkatimizi çekti, Haber Antalya yazarlarından Nizam Savaş, Yeni Yıl ve Noel Baba başlıklı yazısında Güngör Uras’ın 23 Aralık 2012 tarihli “Niko Efendi, nasıl Noel Baba oldu?” başlıklı yazısını kaynak belirtmeden birebir kullanmış. Bildiğiniz intihal yani.

Yeni Akit Gazetesi yazarlarından Merve Kavakçı, “Derviş Nicholas’ı kim öldürdü (II)” başlıklı 2 Ocak 2015 tarihli yazısında, Noel Baba figürünün Coca Cola’nın girişiminden önce de kırmızı-beyaz renge sahip olduğunu gözden kaçırmış ve birtakım hatalar yapmış:

"Tarihi çarpıtmanın son hamlesi kapitalist sistemin sömürgeci pençesinde gerçekleşiyor ve Coca Cola şirketi, kendi açısından son derece akıllı bir hareketle, Nicholas’ı yeni bir demografiyle dünyaya sunuyor. Artık Noel Baba lakaplı Derviş Nicholas, doğduğu toprakların karakteristiklerini taşıyan, kumral, ince, narin biri olmaktan çıkıp mavimsi yeşil gözlü, göbekli, kar beyazı bir İskandinav’a dönüşüveriyor. Elinde de Coca Cola şişesi. Belli ki yorulmuş, susuzluğunu kolayla gideriyor. Böyle olunca da küçük çocuklar, “aman Noel Baba, ne zaman ki susarsın, gel bizim evdeki kola ile susuzluğunu gider” dualarıyla uykuya yatıyor, Coca Cola da böylece zenginliğine zenginlik katıyor.
Civliz’in belgeselinin galasından dönüşte, anlattıklarımı duyan kardeşim Ravza “tevekkeli, Noel Baba Coca Cola renklerinde, kırmızı beyaz giyiniyor” dedi, “Türk bayrağının renklerinden esinlenmediler herhalde.” Tarihsel süreçte hangi noktada Derviş Nicholas öldürüldü, bunun tahlilini size bırakayım."

Milat Gazetesi yazarlarından Zehra Türkmen de bu konuda hata yapanlardan. 2 Ocak 2014 tarihli “Yeni yıl ve müslümanlar” başlıklı yazısından:

"Şişman, beyaz sakallı, kırmızı beyaz bir kıyafet giydirilen popüler Noel Baba, Haddon Sundblum’un çizimleriyle 1931 yılından itibaren Coca-Cola şirketi için hazırlanır. Noel Baba’ya giydirilen kırmızı pelerin Coca-Cola rengini sembolize etmektedir."

Yine Yeni Akit Gazetesi yazarlarından Abdurrahman Dilipak, 7 Aralık 2014 tarihli “Şehre iki aziz geldi” başlıklı yazısında, Noel Baba’nın ortaya çıkış tarihini şaşırmış:

"Bizim bildiğimiz Noel Baba denen kişi, 1920’lerde ABD’de Coca Cola tarafından üretilen bir kişilik.. Nordik pagan bir efsane.."

Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit Gazetesi’nde 15 Aralık 2015 günü yayınlanan “Noel Partisi başlıklı yazısında da, Noel Baba’nın Coca Cola öncesindeki geçmişini silip atarak kendince alternatif bir tarih yazmış:

"Noel kutlamaları ile girmiştik söze. Bu yılbaşı gecesi, Digiturk platformunda, geçen yıl hikâyesini benim yazdığım Derviş Nikalaus belgeseli yayınlanacak. Birileri Derviş Nikalaus’u çalıp bir tüketim cinine, putuna çevirdi. Ona Nordik bir efsane ile ilgili geçmiş hikayesi uydurdular.. Derviş Nikalaus’u Demre’den kim çaldı derseniz, kemiklerini Bari’ye kaçıranlar İtalyan’dı, ama ruhunu Amerikalılar çaldı. Ona bir İskandinav geçmiş hikâyesi uydurdular. Noel Baba adını verdikleri dervişi size bir kola firması ile birlikte pazarladıklar. Yeni Noel Baba aslında kola yasağını delmek için uydurulmuş bir ajan karakterdi aslında.. İncil hafızı bir dervişten bir tüketim cini ürettiler.. Kolanın Noel Babası artık bir misyoner de değil. Ruhani görünümlü bir pagandan öte seküler, kutsal dışını kutsayan bir pazarlama ajanıdır. Dine karşı bir din misyoneridir.. Aman dikkat, birileri ılımlı İslam adına aslında İslam’ın içini boşaltmaya çalışıyor."

İbrahim Kiras’ın, Vatan Gazetesi’nde 24 Aralık 2014 tarihli “Noel Baba neyin simgesi” başlıklı yazısından:

"Yalnız bir de şöyle bir şey var: Noel Baba kavramı önce pagan, sonra Hristiyan kültürünün malı olsa da bugün bütün dünya üzerinde dolaşımda olan malum Noel Baba imgesinin yaratıcısı çok daha farklı bir kültür: O kırmızı-beyaz giysili tanıdık figür 1930'larda Coca Cola firmasının reklam kampanyası için üretilmiş. Yani bugün Müslüman evlerine kadar girmiş bulunan Noel Baba aslında Hıristiyan değerlerinden çok modern kapitalizmin bir simgesi."

Ayşe Hür, Radikal Gazetesi’nde 29 Aralık 2013 günü yayınlanan “Kâfir işi güzel icatlar: Noel ve Yılbaşı” başlıklı yazısında malumatfuruşluk yaparken bahse konu hatayı yapmış:

"Nast’ın siyah-beyaz Noel Baba figürünü, renklendirmeyi akıl eden kişi 1924 yılında, kapitalist tüketimin sembol içeceği Coca-Cola için reklâmlar tasarlayan İsveçli grafikçi Haddon Sundlom oldu. Bu buluş sayesinde, o tarihe kadar esas olarak sıcak mevsimlerde içilen Coca-Cola’nın kış aylarında da tüketilmeye başladığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Ayrıca, figürün yaratılış hikâyesini bilmeyen biri için, Santa Claus gibi aziz bir kişinin renklerini taşıyan bir içeceğin, iddia edildiği gibi kötü bir içeriğe sahip olamayacağı bilgisinin bilinçaltına yerleştirilmesi de kolay olmuştu. "

Ayşe Hür, yukarıdaki yazısının içeriğini aynen kullandığı 1 Ocak 2012 tarihinde Taraf Gazetesi’nde yayınlanan “Noel Baba’ya karşı Geyikli Baba” başlıklı yazısında da aynı hatayı yapmıştı:

Nilay Örnek’in Akşam Gazetesi’nde yayınlanan “Paha biçilemez Karaköy” başlıklı 21 Ocak 2013 tarihli köşe yazısından:

'NOEL BABA'YI COCA COLA İCAT ETMİŞ' DESEM!
KARAKÖY gezimizin duraklarından biri olan Meryem Ana Kilisesi'nde; ziyarete açık bölümde küçük gümüş gemiler görüyoruz... Bunlar güvenli yolculuklar için Ayios Nikolaos'a (Malum, Aya Nikola aslında Antalyalı, pamuk sakallı ve tam bir deniz adamı; çocukların ve denizcilerin azizi) şükranlarını sunan denizciler tarafından yaptırılmış. 
Rehberimiz Saffet Emre Tonguç, bu noktada bir hikaye anlatıyor: 'ABD'yi sarsan 'Büyük Buhran' döneminde Coca Cola, halkın moralini düzeltmek (ve satışlarını da artırmak) için bir kampanya başlatıyor. Denizcilerin Azizi'ne kendi renklerinden kırmızı ve beyaz şapkalar, kıyafetler giydirerek tanıtım yapıyor, hediyeler dağıtıyor ve Noel Baba böyle doğuyor!' İnanamamıştım ama doğrulama yaptım! 
Günümüzdeki Noel Baba imajı karikatürist Thomas Nast'ın 1863 yılında Harper's Weekly dergisinde yayınlanan çizimlerine dayanıyor. Ama çizer Haddon Sundblom, 1931 yılından itibaren 'yaz aylarıyla' özdeşleşen Denizlerin Azizi'ne yine yaz ve sıcakla özdeşleşen ama kışın da içilmesi istenen Coca-Cola için firmanın renklerinde kalın kıyafetler giydiriyor. Ve popüler imaj böyle doğuyor!

Denizcilerin ve çocukların koruyucusu Demreli Aziz Nikola, Coca Cola çizeri Haddon Sundblom'ın elinden çıkma çizimlerle 'Noel Baba' imajına kavuştu!

Yalçın Bayer’in Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan 29 Aralık 2011 tarihli “Noel Baba!..” başlıklı yazısı:

"Bugünkü Noel Baba’nın yüzü, Amerikalı karikatürist Haddon Sundblom’un eseridir. 1931 yılında Coca-Cola’nın reklamı için çizdiği figürde, arkadaşı ve Coca-Cola dağıtıcısı Lou Prentiss’in yüzünü resmeder. Arkadaşının ölümünden sonra da, bir ayna karşısına geçerek kendi yüzünü çizer. 1964 yılına kadar da her Noel’de ufak tefek değişiklikler yapar."

İrfan Özfatura’nın Türkiye Gazetesi’nde yayınlanan “İz Bırakanlar” başlıklı 27 Aralık 2009 tarihli köşe yazısından:

"Haddon Sundblum dahi Thomas Nast gibi bir ressamdır ancak o "duvarda resmin olcaana, alemde ismin olsun" der, reklam sektörüne oynar. Noel Baba'nın eline Cola şişesini tutuşturuverir ve kasası dolarla dolar. (1931) Hatta Baba'yı külahından çizmesine kadar kola renklerine (kırmızı beyaz) boyar. İlerleyen yıllarda Noel Baba sadece kapitalist çarkları yağlamaya yarar. Yok oyuncak şirketleri, yok çikolatacılar..."

Yaşar Süngü’nün Yeni Şafak Gazetesi’nde 31 Aralık 2008 tarihinde yayınlanan “Coca Cola”nın Noel Baba”sı” başlıklı yazısından:

Biliyorsunuz her yılbaşında alışveriş merkezlerinde ortaya çıkan beyaz sakallı, kırmızı giysili Noel Baba bugünkü imajını Amerika''da Coca Cola sayesinde kazandı.
Coca Cola ile bütün dünyaya tanıtılan beyaz sakallı, kırmızı giysili Noel Baba çizimi İsveçli Haddon Sundblom isminde bir ressamın.
Bu resim, Coca Cola''yı çocuklara sevdirmek, yaz içkisinin kış aylarında da içilmesini teşvik etmek amacıyla 1931 yılında başlatılan bir reklam kampanyası için çizilmiş.
Önce yılbaşında dağıtılan Coca Cola takvimlerinde kullanılan çizim, daha sonra Noel Baba sembolü olarak benimsenmiş.
* * *
Aziz Nicholas Akdeniz kıyısında muhtemelen Antalya''da 4. yüzyılda yaşamış bir piskopos.
St. Nicholas tüm varlığını ihtiyacı olanlara, acı çekenlere, hastalara yardım ederek harcamayı seçmiş.
Bu hayırseverlik zamanla bir efsaneye dönüşmüş.
Coca Cola da bu efsaneyi 1931 yılından bu yana giydirdiği kırmızı beyazlı Noel Baba kıyafetiyle kapitalizmin hizmetçisi yapmayı başardı.

Sunay Akın’ın Şalom Gazetesi’nde yayınlanan 18 Aralık 2013 tarihli “Noel Baba Nasrettin Hoca’ya karşı” başlıklı yazısından:

"Noel Baba, Ren geyiklerinin çektiği kızağını bir ressama borçludur: Amerikalı ressam Thomas Nast, Moore’un şiirinden etkilenerek Noel Baba’nın resmini yapar ve onu Ren geyiklerinin çektiği bir kızağa oturtur. ‘Tombul ve tıknaz’ olan Noel Baba, kahkaha attığında ‘hop hop’ oynayan ‘yuvarlacık göbeği’yle tüm dünyada tanınmasına neden olan turuna 1930’larda çıkar. Renkleri olan kırmızı ve beyazdan Noel Baba’ya bir elbise diken Coca Cola, ‘yaşlı, neşeli bir cin’ e benzeyen ve Haddon Sundblom’un çizdiği bu sevimli ihtiyarı düzenlediği reklam kampanyasının kahramanı olarak tüm dünyaya tanıtır."

Sunay Akın, aynı içeriğin yer aldığı Cumhuriyet Gazetesi’nde 20 Aralık 2009 tarihinde yayınlanan yazısında da aynı hatayı yapmıştı.

Ayşe Özek Karasu, Habertürk Gazetesi’nde yayınlanan 1 Ocak 2012 tarihli “Tek sorun bacadan girmesi olsaydı…” başlıklı yazısını, Noel Baba’nın geçmişini bilmeyip araştırmadan kaleme almış:

"Hikâye malûm. Noel Baba dediğin, biraz kuzey mitologyalarından biraz güneyden, yani bizim Demre ya da Myra’dan apartma bir figür. İşte Demre’nin Aziz Nikola’sı, Kuzey Avrupa kıyılarının Sinterklaas’ı ve daha yığınla efsanenin art zamanda harmanlanması neticesinde ortaya çıkan bir fenomen. Ve şu da malum; Coca Cola’nın 1930’larda çıkan o meşhur reklam kampanyası olmasa, Noel Baba asla ve asla tek tip figüre dönüşemeyecekti. O eski çizimlerdeki, yer yer orman cinini andıran haliyle kalacaktı."

Yurt Gazetesi’nden Hakan Gülseven’in “Sünnetli Noel Baba’nın Not Defteri” başlıklı 1 Ocak 2014 tarihli yazısından:

"‘Noel Baba’ figürünü Hıristiyanlık değil, yılbaşına doğru satışlarını artırmak için reklam kampanyası yapan Coca Cola icat etmiştir. İnsanlığa hiçbir faydası olmayan bu gazlı içeceğin 1931’deki reklam kampanyasında, Haddon Sundblom adlı karikatüristin çizdiği Noel Baba figürü, ‘Amerikan Emperyalizmi’yle beraber dünyaya yayılmıştır."

Kaynak:

Ayşe Hür ve Hoybun

Ayşe Hür, Radikal Gazetesi’nde 20 Aralık 2015 günü yayınlanan “Cumhuriyetin Kanlı Kurt Bilançosu” başlıklı yazısında Hoybun’un Ermeni örgütü olduğunu iddia etmiş:

"Ermeni örgütü Hoybun’un bir raporunda Türk tarafının 50 bin kayıp verdiğini söylüyor ki, bu kadar büyük bir kaybı iç ve dış kamuoyundan saklamak da, esas olarak hava bombardımanı ile yürütülen bir harekatta bu kadar kayıp vermek de mantığa sığmıyor."

Hoybun bir Kürt milliyetçisi örgüttür. Ermeni örgütü değil.

Türkçe Ezan ve Köşe Yazarlarımız

Türkçe ezan hakkında kısa bir bilgilendirme:

Türkçe ezan 1932 senesinde Diyanet İşleri Başkanlığı genelgesi ile yürürlüğe kondu. 1941 yılında yapılan değişiklikle Türk Ceza Kanunu’nun 526. maddesi, “Arapça ezan ve kamet okuyanlar üç aya kadar hafif hapis veya on liradan iki yüz liraya kadar hafif para cezası ile cezalandırılırlar” hükmünü içermeye başlar. 1950 seçimlerinin ardından Menderes hükümeti iktidara geldikten bir ay sonra sonra, 16 Haziran 1950’de Demokrat Parti iktidarı sırasında Ceza Kanunu’ndaki bu fıkra kaldırıldı ve Arapça ezan serbest hale geldi. Söz konusu cezayı kaldıran yasa tasarısı, Demokrat Partililer ve Cumhuriyet Halk Partililerin müşterek oyuyla kanunlaşmıştır. Yani bir bakıma CHP, tek parti döneminde koyduğu yasağı Demokrat Parti ile birlikte kaldırmıştır.

Oldukça tartışmalı bu konu üzerinde köşe yazarlarımız hata yapmaktan geri kalmamış:

Erdem Akyüz, “Turkishnews” adlı sitede yayınlanan “Türkçe Ezan” başlıklı 16 Kasım 2015 tarihli yazısında ezanı Türkçe ya da Arapça okunması yönünde bir yasanın hiçbir zaman olmadığını iddia etmiş.

"Ezan’ın; Türkçe veya Arapça okunacağı yolunda bir yasa hiçbir zaman olmadığına ve olamayacağına göre, günümüzde de ezan’ın Türkçe okunması için hiçbir engel yoktur."

Arapça ezanı yasaklayan kanun, zannedildiği gibi Atatürk zamanında değil, Refik Saydam’ın başbakanlığı ve İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı zamanında çıkarılmıştı.  Arapça ezan ve kamet okuyanlar hakkında ceza hükmü, 1941 yılında çıkarılan 4055 sayılı kanunla Türk Ceza Kanunun 526. maddesine eklenmişti. Ancak, TBMM’nin 16.06.1950 tarihli oturumunda kabul olunan 5665 sayılı kanunla değiştirilmiş ve bu hüküm bu maddeden çıkarılmıştı.

turkce ezan kanun yazisi

 

Can Ataklı, 12 Haziran 2011 tarihinde Vatan Gazetesi’nde yayınlanan köşe yazısında Türkçe ezanın ara ara denendiğini belirterek CHP’nin kararıyla kaldırıldığını iddia ederek hata etmişti. Türkçe ezan Adalet Partisi iktidarında kaldırılmıştı.

Yıllardır yapılan bir tartışmadır. “Ezan Türkçe okunabilir mi?” 1940’lı yıllarda bir ara denenen Türkçe ezan 1950 seçimlerinden önce CHP’nin kararıyla kaldırılmıştı. Menderes hemen arkasından iktidara gelince de uygulamayı başlatmış ve ezan tekrar Arapça’ya dönmüştü.

Radikal Gazetesi yazarlarından Ayşe Hür ise 8 Şubat 2015 tarihli “Türkçe ezan, Bursa Olayı ve Bursa Nutku” başlıklı yazısında 1950 yılında kabul edilen kanun maddesini atlayarak, Türkçe ezanın basit bir telgrafla sonlandırıldığını iddia etmiş:

Bu konuşmadan 18 yıl, Atatürk’ün ölümünden 12 yıl sonra, 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti ezici bir çoğunlukla iktidara geldi. 17 Haziran 1950 günü bir ikindi vakti, Ankara’dan illere çekilen bir telgraf emriyle, “ezan ve kametin istenirse Arapça da okunabilecegˆi” bildirildi. Bu tarihten sonra bir daha Türkçe ezan duyulmadı. Ama yazının başında sözünü ettiğim gibi, Türkçe ezan’ tartışması bitmedi.

Mehmet Akarca ise, Takvim Gazetesi’nde “25 lira 80 kuruş” başlığıyla yayınlanan 12 Kasım 2014 tarihli yazısında Türkçe ezanın İnönü döneminde okunduğunu iddia etmiş.

Tarih: Sonraki günler… Radyo Cumhurbaşkanı seçiminden sonra, matem yayını yerine davul zurnalı coşkulu programlar yayınladı! Paranın, damga ve posta pullarının üzerinden Atatürk portreleri kaldırıldı! Ezanın Türkçe uyduruk sözlerle okunması, gelişigüzel Varlık Vergisi adıyla haraç toplanması, dini faaliyete sınırlamalar getirilmesi hep o döneme rastlar!

Halbuki, ezan Türkçe okunmaya 1938-1950 yılları arasında tekabül eden “İsmet İnönü dönemi”nde değil, 1932 yılında başlanmıştır.

Bülent Erandaç da Takvim Gazetesi’ndeki 8 Mart 2012 tarihli “Söz Milletin” başlıklı yazısında Türkçe ezanın Atatürk’ün vefatının ardından İsmet İnönü döneminde okunduğunu ifade etmiş:

Atatürk'ün vefatından sonra, İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığında, CHP'nin tek Parti yönetimiyle, devletçi ekonomi, ezanın Türkçe okunması, valilerin CHP'li oluşu, sert devlet imajıyla, İttihat ve Terakki zihniyeti kökleşiyordu.

İkram Bağcı ise Star Gazetesi’nde 19 Şubat 2015 tarihinde yayınlanan “Bir neslin ahlakını işte böyle yediler” başlıklı yazısında ilk Türkçe ezanın tarihi konusunda anakronizme uğramış:

‘Din zehirdir. Türkiye’den dini tamamen atabilmek için bize 30 sene lazım’ tespiti 1946’da ise bu ülkenin Başbakanlığını yapmış ve önceden de farklı bakanlıkların başında bulunan bir isim tarafından yapılır; Şükrü Saraçoğlu. Hemen arkasından bir gazete manşet atar: ‘İlk Türkçe ezan dün Fatih’te okundu. Meydanı dolduran halk tarafından alaka ile dinlendi’. Alakanın olumlu olup olmadığını bilmiyoruz!

İlk Türkçe ezan ile ilgili gazete manşetleri, Şükrü Saraçoğlu’nun başbakanlık döneminin çok öncesinde 1932 yılında atıldı.

turkce ezan kaldirildi