Atatürk‘ün Suudi Kralına Mektubu ve Köşe Yazarlarımız

Mustafa Kemal Atatürk’ün, Suudilerin mezarlıkları ortadan kaldırma planı kapsamında Hz. Muhammed’in kabrini de yok etmeyi tasarlamasını öğrenmesi ile birlikte Suudi Kralına bir mektup / mesaj gönderdiği ya da telgraf çektiği iddiası, bir şehir efsanesi halinde sanal ortamda varlığını korumakta.

Söz konusu iddia tüm amiyaneliğiyle aşağıda yer almaktadır:

Suudi kralı dikkatine !! Tarafımıza ulaşan haberlere göre Allahın sevgili ve özel kulu,elçisi peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın kabrini yıkıp yerini degiştirecekmişsin. O Mezarın tek taşına dokunursan kurtuluş savaşını bırakır ordularımla aşağı inerim..

26 Haziran 1919 MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Mesajın orjinali Cumhurbaşkanlığı arşivlerinde saklanmaktadır.

ataturkun suudi kralına mektubu

Atatürk’ü dindar göstermek isteyenler ve İslâm düşmanı göstermek isteyenlerin bir savaş aletine dönüşen efsane, Can Ataklı’nın Vatan Gazetesi’nde 9 Ağustos 2008 tarihinde yayınlanan “Atatürk Olmasa Bugün Hazreti Muhammed’ in Mezarı da Olmayacaktı” başlıklı köşe yazısı* ile birlikte daha popüler hale geldi. Anılan köşe yazısında Ataklı, AK Parti eski milletvekili Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’tan bir anekdot aktarır ve  anekdotu  köşe yazısının başlığı ve içeriği haline getirerek bir iddiada bulunur:

Prof. Nevzat Yalçıntaş “Suudiler 1926 yılında sınırları içinde tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hazreti Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, ‘Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim’ demişti. Bunun üzerine Suudiler Hazreti Muhammed’in kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi” dedi. Atatürk olmasa bugün Hazreti Muhammed’in mezarı da olmayacaktı

ve devam ediyor:

Yalçıntaş anlatıyor: “(Dışişlerinde Bakanlık arşivini araştıran) Münir Bey aradı. Çok ilginç bir belge bulduğunu, bunu getirip göstermesi gerektiğini söyledi. O sırada benim çalıştığım başbakanlık binası ile dışişleri binası aynı yerde. Hemen atlayıp geldi. Çok heyecanlıydı.” Prof. Yalçıntaş, Münir Bey’in gösterdiği belgeye baktığında çok şaşırdığını belirterek şöyle devam etti: “Belge bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi devletinin kralına gönderilmişti. Telgrafta ‘Hazreti Muhammed’in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim’ anlamına gelen cümleler vardı.” 

Yalçıntaş, burada Hazreti Muhammed’in mezarı ile ilgili kısa bir detay anlattı. İngiliz işgali sırasında komutan olan Fahrettin Paşa’nın kabri terk etmemek için uzun süre direndiğini, aç kaldıklarını bu nedenle çekirge yiyerek beslendiklerini, sonunda İngilizler’in hiçbir şekilde dokunmamaları kaydıyla Hazreti Muhammed’in mezarını terk ettiklerini ancak kutsal emanetleri de yanlarına aldıklarını söyledi. 

Şimdi gelelim belgenin bulunmasından sonraki gelişmelere, çünkü vahim ve ilginç olan bu: Nevzat Yalçıntaş’ın anlattığına göre Münir Bey belgeyi önce bir üst amirine götürüyor. Belge oradan daha yukarı taşınıyor. Sonunda müsteşara oradan da Bakan İlter Türkmen’e geliyor. Tabii Evren Başkanlığı’ndaki Milli Güvenlik Konseyi’nin de haberi oluyor. Sorun şu: Bu belge ne yapılacak? Dönemin Atatürkçü komutanları ve onların emrindeki bürokrasi bu belgenin açıklanmasını istemiyor. Ancak belge de ortaya çıkmış bir kere. Sonunda o dönemde yazılan ve şimdi kitapçılarda tek nüshası bile kalmayan bir Atatürk kitabının içine, hiçbir anons yapılmadan konuyor. Kısacası konu adeta kapatılıyor, sadece o tuğla gibi kalın kitabı sonuna kadar okuyanların dikkatini çekecek biçimde “zevahiri kurtarmak” adına konuyor. Peki bu belge şimdi nerede? Kimin koruması altında? Bu da bilinmiyor. Bilinen tek şey, Atatürk’ün İslam aleminin peygamberi Hazreti Muhammed’in mezarının ortadan kaldırılmasını önlemesi herkesten saklanıyor.

Yani, ileri sürülen iddianın yegane delili mektup “yandı bitti kül oldu” deniliyor.

Can Ataklı’ya ilaveten Yalçın Bayar de bu iddiayı bir gerçek gibi değerlendirip “Sizin de içiniz yanıyor mu” başlıklı 22 Haziran 2014 tarihli köşesine taşımış:

Suudi Araplar peygamberimizin mezarında yer değişikliği yapmak ister. Bunu öğrenen Atatürk, Suudi Arabistan Kralı'na telgraf çeker. "Peygamberimizin mezarının tek taşıyla oynarsanız Türk ordusu güneye iner." Suudiler tek taşla oynayamaz.

Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi yazarlarından Sırrı Yüksel Cebeci, “Bir Gizli Belge” başlıklı 13 Kasım 2008 tarihli yazısında bu iddiayı dile getirenlerden olmuştu:

"ÖLÜMÜNÜN üzerinden yetmiş yıl geçtiği halde Atatürk’le ilgili birçok belge yeni yeni gün yüzüne çıkıyor. Ama hiçbiri şaşırtıcı değil. Ne Stalin’e “Sizlerden korkmuyorum” diyerek meydan okuması, ne de Hazreti Muhammed’in Medine’deki mezarını yıkmaya kalkan Suudi Kralı’nı tehdit etmesi... Atatürk, hep o bildiğimiz Atatürk... Kimseden korkusu olmayan bir barışsever... İslam’ın yüce Peygamberinin mezarının yıkılmasına izin vermeyecek kadar dindar... Avrasya TV’deki “Lale Şıvgın’la Beyin Fırtınası”, beğenerek izlediğim ve kaçırmamaya çalıştığım programların başında gelir. Lale Şıvgın ayrıca Tercüman’da yürekli yazılarını zevkle okuduğum bir yazar... Muharrem Yıldız elektronik mesajla uyarmasaydı, Hazreti Muhammed’in mezarıyla ilgili o müthiş belgeselinden haberim olmayacaktı. Nasılsa atlamışım. Lale Şıvgın’ın programına telefonla katılan AKP eski milletvekili Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın anlattığı olay ve belge şu: Suudi Arabistan’da türbelerin, mezarların ve mezar taşlarının yıkıldığı haberleri yayılmaya başlar. Ve bu mezar taşlarını kırmak, türbeleri ortadan kaldırma hareketi yavaş yavaş Peygamberimizin türbesine kadar gelir. Bütün Müslüman ülkeler tabii tepkili... Bunu kim önleyebilir diye düşünür bu ülkeler. O yıllarda bağımsız İslam devleti olarak Afganistan, İran ve Yemen var. Fakat güçleri ve imkanları yok. İslam ülkeleri, “Peygamberimizin türbesinin yıkılmasını önlese önlese ancak Türkiye ve Atatürk önler” der ve Atatürk’e bir mektup yazarlar. Atatürk mektubu alır almaz, Suudi Arabistan Kralı’na hitaben bir mektup dikte eder. İmzasını taşıyan mektupta ya da notada şöyle der: “Peygamberimiz Resulün türbesinin bir taşına dokunursanız kuvvetlerimiz (silahlı kuvvetleri kastederek tabi) güneye doğru inecektir, bu hareketiniz cezasız kalmayacaktır.” Bütün mezarları ve türbeleri yıkan, mezar taşlarını kıran Suudi Arabistan, Atatürk’ün bu mektubundan sonra Peygamberimizin türbesine dokunamayacaktır. Belge nasıl bulundu? PEKİ bu önemli belge şimdiye kadar neredeydi ve varlığından neden yeni haberdar oluyoruz? İşte burası çok önemli... Atatürk’ün doğumunun 100.yılı olan 1981’de, bir dizi etkinlik çerçevesinde 1923’teki İzmir İktisat Kongresi’nin ikincisi de yapılacaktır. İdari organizasyon görevi Dışişleri Bakanlığına verilir. Başbakan Yardımcısı Turgut Özal, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ı arar ve organizasyonu kendisinin yapmasını ister. İlk iş olarak, Dışişleri Bakanlığı arşivinde Atatürk döneminin, yani 1920’den vefatına kadar geçen 18 yıldaki bütün gizli yazışmalar ve Atatürk’ün emirleri taranacaktır. Hüsnü Kuran adındaki Arapça ve Fransızcayı çok iyi bilen Dışişleri memuru bununa görevlendirilir. Hüsnü Kuran, bir gün heyecanla Prof. Yalçıntaş’a gelir ve gizli arşivde çok önemli bir belge bulduğunu söyler. Bulduğu belge, işte bu belgedir. Arap harfleriyle yazılmıştır ve ekinde de Fransızcaya tercümesi vardır. Belge neden gizleniyor? BELGENİN çok önemli olduğunu gören Prof. Yalçıntaş, Hüsnü Kuran’a bu belgeyi aldığı yere derhal koymasını ve durumdan amirlerini haberdar etmesini söyler. Hüsnü Kuran kendisine söyleneni yapar. Belge, Dışişleri’ndeki bütün yetkilileri heyecanlandırır. Aralarında Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı’nın da bulunduğu yetkililer, Hüsnü Kuran’a şu emri verirler: “Aman sakın bunu kimseye söylemeyin, Bunu yayınlanacak belgeler arasına koymayın. Eski yerine yani gizli evraklar arasına koyunuz ve bundan kimseye bahsetmeyiniz.”"

MHP Konya Milletvekili Mustafa Kalaycı da bu iddiaya inananlardan:

”Mektubunda, mezarın yıkılması durumunda orduyu göndereceğini söylemiştir. Eğer böyle bir mektup varsa, neden saklanıyor? Bunun açıklanması lazım. Şimdiki yöneticilerimiz de bir mektup yazamaz mı?”

İddianın kaynağı Prof. Nevzat Yalçıntaş, Suudilerin Hz. Muhammed’in mezarının yıkılmasına yönelik 1926 yılındaki teşebbüsünü 2008 yılında gündeme getirerek Kanal D’de yayınlanan Genç Bakış programında şunları söylemiş:

"Suudi Arabistan sınırları içindeki tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hz. Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, ‘Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim’ demişti. Bunun üzerine Suudiler Hz. Muhammed’in kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi.”

Nevzat Yalçıntaş’ın iddiasını açıklayan 31 Aralık 2012 tarihli bir de video görüntüsünde var. Videodaki açıklama aynen şöyle:

“Vahabiler iktidarı ele geçirince bütün türbe ve mezarları yıkmaya başladılar. Sıra Peygamberimizin Medine’deki türbesine geliyor. Yeşil Türbe’ye…Ne yapacaklarını şaşırıyorlar.O zaman müstakil ve sözü geçen bir İslâm devleti yok. Afganistan var, Yemen var, İran var ama bunların sözü geçecek gibi değil. Türkiye’ye, Mustafa Kemal ATATÜRK’e müracaat ediyorlar. ’Peygamberimizin türbesi yıkılacak.’ Yıkmaya bunlar yanaştılar. İşte o zaman ATATÜRK’ün bütün manevi dünyası harekete geçiyor. Çok sert bir cevap, NOTA diyelim buna, yazıyor. İhtar gönderiyor. Peygamberimizin naşına değil, türbesinin taşına dokunamayacaklarını çok kesin bir şekilde ifade ediyor. Mektubun sonu gayet diplomatik bir tehditle bitiyor. Sessiz kalınamayacağı, buna müdahale edileceği, burdaki müdahale asker müdahaleye kadar gidebilecek bir şey. Çok ağır bir tehditle, bu vesika gönderiliyor. Vesikanın aslı Dışişlerinde. Peki niçin açıklamıyorlar. Çünkü herkes bana bunu soruyor. Cevabını kısmen Hüsnü bana verdi. Sen dedim bunu bana gösterdikten sonra, ne yapayım hocam dedi, zaten beni aramasının sebebi o. bu çok önemli bir vesika. önce bunu asli yerine götür ama bunun metnini yaz evine götür önce hiçbir şey bahsetmeden, şu metin kaybolmasın. baktılar ve dedi ki müsteşar bakın bundan haberiniz yok, kimseye bahsetmeyeceksiniz, aldığınız yere koyacaksınız”

Görüldüğü üzere, diplomatik bir tehdit ifadesinin kullanıldığı ifadesi ağır basıyor. Ayrıca, mektup ya da telgraf yerine arşivlerde görüldüğü iddia edilen metnin “diplomatik nota belgesi” olduğu ifade ediliyor.

Ancak, Sabah Gazetesi’nin bir haberine göre 2002 yılında Nevzat Bey bir telgraf gördüğünü ifade etmiş:

Atatürk'ün Kral Abdülaziz'e gönderdiği telgrafı gördüm. Halen Dışişleri'nin arşivindedir, gizli kalmasından yana tavır alınmaktadır.

Hulki Cevizoğlu’nun Karadeniz TV’de 2012 yılı Kasım ayında canlı yayınlanan Ceviz Kabuğu programına telefonla katılarak şu sözleri sarfetmiş:

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: Bundan önce son zamanlarda Moskova kaynaklı bir haber var. Mescid-i Nebevi’nin yıkılacağı ile ilgili ama bu gerçek değil. Böyle bir şey olamaz. Genişletme, yenileme çalışmaları her zaman yapılmıştır. Provokasyon olabilir, bu konuda vatandaşlarımıza bilgi vermek istedim.
Söz konusu olaya gelirsek Vahabiler Osmanlıların o topraklardan çıkması ile sahabe kabirlerini yıktı. İslam dünyasının ileri gelenlerinin kabirlerini ziyaret etmelerini putperestlik olarak görüyorlardı. Vahabilik, İngilizler tarafından yaratılan bir “Osmanlı’ya dini isyan hareketidir.” 
Bölgedeki İslam alimleri, peygamberimizin kabrinin yıkılmaması için başvuracak yer aradıkları belli oluyor kaynaklardan. Ve bu yer de Türkiye olmuş. O zamanlarda oraya gidenler bu kabirlerin yıkıldığını görüyor ve Peygamber’in kabrine de yapacakları korkusu oluşmuş. Buna karşı koyacak bir merci arıyorlar ve gözler Ankara’ya dönüyor. Bülent Ulusu kabinesinde rahmetli Atatürk’ün hatırası için ne yapalım diye düşünürken İzmir İktisat kongresinin ikincisinin yapılması için karar alınıyor. Turgut abi (Özal) bana görev verdi.
Hüsnü Kuran isimli genç bir arkadaş Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde çalışırken bir belge bulmuş ve beni aradı. Bir vesika gösterdi. Rahmetli Atatürk’ün bir telgrafının metni...
Telgrafta, Atatürk kendisine bir duyum geldiğini, peygamberin kabrinin yıkılacağını duyduğunu Suudi Arabistan kralına doğrudan yazıyor. Çok açık olarak değil, diplomatik bir dille ama tehdide varan bir üslupla yazılmış...
Hulki Cevizoğlu: Tarihi nedir bu belgenin?
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: 1930’ların başı. 1931 veya 1932 olmalı. Hüsnü bey “ben ne yapayım hocam” dedi. Ben de “devlet belgesi, bina dışına çıkarma” dedim. Ve amirine söylemesini istedim. Söyledi. En son bundan kimseye bahsetmemeleri ve gizli belgeler arasında yerine konulması gerektiği söylenmiş onlara.
Hulki Cevizoğlu: Atatürk’ün gönderdiği bir telgraf neden gizli belge olarak saklansın? 
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: Bundan rahatsız olanlar oldu. Atatürk’ün dinle ilgisini ortaya koyan bu durumdan rahatsız olan büyük bir zümre var bugün de. Atatürk’ün evi normal bir Türk ve Müslüman evidir. Atatürk’ü menfi göstermek isteyen bir zümre var. Ateistler ve softa bir kesim var. 
Hulki Cevizoğlu: Siz bir profesör olarak bu belgeyi gördünüz ve sonradan düzenlenmiş ya da fotokopi bir belge olmadığını tespit ettiniz. Tanıksınız.
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: Gördüm efendim, kesinlikle gerçek...    
Hulki Cevizoğlu: Atatürk neden böyle bir telgraf çekme gereği duysun? Hilafeti kaldıran devrimci bir insan... Üstelik topraklarımız dışında ve coğrafyamızdan uzak bir yerde olan olay için neden telgraf çeksin?Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: Bunun sebebi şu. Atatürk samimi bir Müslüman çünkü. Atatürk’ün konuşmalarında samimi bir Müslüman olarak söylediği sözlere baksınlar. Atatürk’ü inancının dışında bir insan gibi takdim etmek yanlıştır. O dönemde Türkiye’nin dışında, kendi ayaklarının üzerinde duran bir ülke yok. Atatürk inanmış bir Müslüman, elbette sahip çıkacak. Orayı daha düne kadar bizim ordumuz korumuş. Atatürk’ün samimi bir peygamber sevgisine sahip olduğu ortada.
Hulki Cevizoğlu: Bu olay sizin tanıklığınızda 1981’de yaşanmış. 1980’de “Atatürkçüyüm” diyen Kenan Evren bir darbe yapmış. Askeri Konsey iş başında. Bülent Ulusu Başbakan ve Turgut Özal ihtilal hükümetinin başbakan yardımcısı!.. 
Acaba o dönemde askerler “Atatürkçüyüz, bunu açıklarsak dincilerin eline bir koz vermiş oluruz” diye ortaya çıkarmamış olabilir mi?
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: Çok önemli bir noktaya işaret ettiniz. Şöyle bir şey var. Başörtü meselesinde bir başka olay daha ortaya çıktı unutulan... Bu yasağı meşru göstermek için Diyanet İşleri’nden fetva istendi. Fakat ve çok şükür Diyanet İşleri oradan buradan gelen emirle hareket etmek yerine meseleyi bir kurula getirdi. O kurulda İslam’ın esasları içinde kadınlar için başlarını örtme zorunluluğu olduğunu belirttiler. Tayyar Altıkulaç, Türkiye’yi geliştirmek isteyen Atatürk’ün, kadınlara karışmadığını, bunun Atatürk’le, Atatürkçülükle alakası olmadığını belirtti. Gayrı ilmidir ve Atatürk’e karşı işlenmiş bir vebaldir.

Bu iddialar karşısında Murat Bardakçı, 13 Temmuz 2012 tarihli “Birkaç internet palavrası daha” başlıklı köşe yazısında şu ifadeleri kullanmış:

Atatürk‘ün 1930’larda Suudi Kralı İbn Suud‘a “Hazreti Muhammed’in türbesini yıkmaya kalkarsan ordumu tepene gönderirim” diyen bir mektup yolladığı yolundaki balon: İddiayı bundan birkaç sene önce bir iktisat profesörü ortaya attı, Dışişleri Bakanlığı’nda hadisenin orijinal belgesini gördüğünü ama kopyasını almasına izin verilmediğini söyledi. İbn Suud‘un peygamberin mezarını yıkmayı düşünmesinin imkânsızlığını bir tarafa bırakın, Türk birliklerinin tâââ Mekke’ye kadar nasıl gidecekleri, İngiliz idaresindeki Irak ile Fransız mandası altındaki Suriye’den nasıl geçecekleri düşünülmeden, özellikle o dönem Türkiyesi’nde dinile ilgili uygulamalar bile hatıra getirilmeden ortaya atılan bu tuhaf iddiada palavradan ibarettir. Üstelik, arşivlerde de bu konu hakkında tek bir belge yoktur!

İnternet palavrası olarak nitelediği iddia hakkında Murat Bardakçı, 5 Mart 2012 tarihli ve “Lozan’ın Gizli Maddeleri ve Diğer Palavralar” başlıklı köşe yazısında bir de şu ifadeleri kullanmış:

Ortaya bu şekilde palavralar atılır da işin içine Atatürk de katılmadan hiç olur mu?
Arama motorlarından birine "Atatürk" ve "kutsal topraklar" yazın, bir profesörün bundan birkaç sene önce delilsiz ve kaynaksız şekilde ileri sürdüğü kendinden menkul bir saçmalıkla karşılaşıyorsunuz: Suudiler'in 1930'larda Hazreti Muhammed'in türbesini yıkmaya kalkışmalarının haber alınması üzerine, Atatürk, Suudi Kralı'na bir mektup gönderip "Böyle bir işe kalkışacak olursan ordularımı oraya gönderirim haaa!" demiş ve yıkım bu sayede engellenebilmiş!
Belge var mı, yok! Belgeyi bir tarafa bırakın, o devrin kaynaklarında bu konuda en ufak bir ima dahi yeralıyor mu, hayır! Kaynak? İddiayı ortaya atan profesörün "Vakti zamanında arşivde böyle bir kayda rastlamıştım" şeklindeki ifadesi...
Binlerce sitede yeralan ve tesadüfen okuyanın bile kafasının karışıp yanlış bilgilenmesinden başka bir işe yaramayan bu saçmalık hakkında şimdiye kadar tek bir kişinin de ortaya çıkıp "Yahu, hayatınızda bir defa olsun haritaya bakmadınız mı? Ankara nire, Medine nire? Haydi, mektubunun hakikaten yazıldığını, yani doğru olduğunu farzedelim; Medine'ye gidecek olan Türk birliklerine o senelerde Suriye'yi elinde tutan Fransızlar ile daha aşağılardaki İngilizler 'Buyrun, geçin!' mi diyeceklerdi? Atatürk sizler gibi harita ve jeopolitik cahili miydi?" sorusunu sormuyor...

Kadir Mısırlıoğlu** da bir televizyon programında Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın söz konusu iddiayı “uydurduğunu” iddia etmişti:

“...Nevzat YALÇINTAŞ, 40 sene önce bana anlattı. Mustafa Kemal Paşa’yı Müslüman göstermek için vesika uydurduk. Uydurduk, dedi. Şimdi bunu doğruymuş gibi anlatıyor. Nevzat benim 50 senelik arkadaşım. Bana mı yalan söyledin, şimdi millete mi yalan söylüyorsun?”

Tam bir bilgi kirliliği ürünü olan iddia edilen mesajın / telgrafın var olamayacağına dair tespitlerimizi sıralayalım:

  • İddia bir tarihçi yerine iktisat alanında uzmanlaşmış bir akademisyen tarafından ortaya atılmış olup, önde gelen tarihçiler tarafından desteklenmemiştir.
  • Mektubun ya da telgrafın varlığını kanıtlayacak bir kaynak bulunmamaktadır.
  • Suudilerin Hz. Peygamberin kabrini yıkmayı planladığı iddiasını kanıtlayacak bir kaynak bulunmamaktadır.
  • Ecyad kalesini ve Osmanlı revnaklarını ortadan kaldırarak, Mekke’de kapsamlı değişiklik yapabilen vahhabi -dediğim dedikçi- Suudilerin, Medine-i Münevvere’de Kabr-i Saadet’e yeni yatırımları ve mevcut hali çerçevesinde böylesi bir tehditten çekindiğini iddia etmek de anlamsızdır.
  • Ayrıca, bahse konu yönde bir mektup gerçek olsa bile, sebep-sonuç ilişkisi doğurup Suudileri ileri sürülen planlarından vazgeçirdiğine dair bir delil de bulunmamaktadır.
  • Bazıları 26 Haziran 1919 tarihinde bir telgraf çekildiğini iddia ederken. Prof. Dr. Yalçıntaş ise 1926 yılında çekildiğini iddia etmektedir. Her iki yılda da milletimizin ve devletimizin içinde bulunduğu vaziyet ve dış konjonktür, Medine’ye doğru askeri bir harekâtın gerçekleştirilemeyeceğini işaret etmektedir.
  • 1919 yılında bu yönde bir telgrafın çekildiğini iddia edenler, memleketin içinde bulunduğu ahval ve şeraiti tamamen unutuyorlar galiba. 1919 yılında Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak üzere Anadolu’ya hareket edip Kongreler toplamaya çalışıyordu. Böylesi bir durumda, vatan savunması için henüz tam teçhizatlı bir ordu oluşturulamamışken bir de Medine’ye ordu gönderilmesinin planlanmasını beklemek de absürt olur.
  • Deniz kuvvetlerimizin 1920li yıllarda bulunduğu hal göz önünde bulundurulursa, Türkiye’den bir ordunun ya da orduların İngiliz-Fransız işgali altındaki bölgelerden ve Suudi toprağından geçerek Medine’ye ulaşması, anlamsız bir iddia olarak dikkat çekmekte ve diplomatik nezaket için pek uygun görünmemektedir.
  • Telgrafın çekildiği iddia edilen 1919 yılında Suudiler iddia edildiği üzere bir Kral tarafından yönetilmemekteydi. Kabr-i Saadet’in bulunduğu Hicaz Bölgesi 1919 yılında Hüseyin bin Ali’nin, yani dönemin Hicaz Kralı, Mekke Şerifi Hüseyin’in kontrolündeydi. Hüseyin bin Ali, Haşimi ailesindendir, Suud ailesinden değil. Yani, kendisini “Suud kralı” olarak tanımlamaktaydı. Bu nedenle, 1919 yılında bir Suud Kralı mevcut değildi o bölgede.
  • Suudi Arabistan’ın kurucusu Abdulaziz Bin Suud, Hicaz bölgesinde kontrolü ele geçirmesinin ardından kendisini 10 Ocak 1926 tarihinde “Hicaz Kralı” ilan etmiş, 1932 yılında da  feth ettiği diğer toprakları (Necd ve Hicaz bölgelerini) birleştirerek Suudi Arabistan Krallığı’nı kurmuş ve kendini “Suudi Arabistan kralı” ilan etmiştir. 1926 yılı ve öncesinde Abdulaziz Bin Suud’a “Suud kral” olarak hitap edilmesi bu durumda beklenemez.
  • 1919 yerine 1926 yılında yukarıda değinilen yönde bir haberleşme gerçekleşmiş olsa bile, yine de gerçeklerle çelişmektedir. 1926 yılında Kurtuluş Savaşı çoktan sona erdiği için “Kurtuluş Savaşı’nı bırakıp orduları göndermek” pek mümkün görünmüyor.
  • Dil devriminin 1932 yılında gerçekleştiği göz önünde bulundurulduğunda 1919 ya da 1926 yılında bahse konu yönde bir mektupta kullanılan “günümüz” Türkçesi de şüphe uyandırmaktadır.
  • 1919 ya da 1926 yıllarında Mustafa Kemal henüz Atatürk soyadını kullanmamaktaydı. Atatürk soyadı, 24 Kasım 1934 tarih ve 2587 sayılı Kanunla verilmişti. Yani, mektupta “Atatürk” soyadlı bir imza beklenemez.
  • Diplomatik bir haberleşmede “ordumu aşağı gönderirim” gibi bir ifade kullanılmasını beklemek, özellikle bu yönde bir ifadeyi -diplomatik nezakete azami ölçüde dikkat eden ve “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” prensibini ilke edinen- Mustafa Kemal’den beklemek de anlamsızdır. Ayrıca, “aşağı” yerine “güney” ifadesi kullanılır.
  • Bu yönde bir telgrafın el yazısıyla çekildiği iddiası da -telgrafın (mors alfabesi bazlı) yapısı gereği- abesle iştigaldir.
  • Bahse konu hadiseye ilişkin Dışişleri Bakanlığı’nda bir belge bulunup bulunmadığı, Bilgi Edinme Kanunu hükümleri çerçevesinde yapılabilecek bir başvuru ile kolayca öğrenilebilir.
  • Kaldı ki, Prof. Dr. Yalçıntaş, Atatürk’ün doğumunun 100. yılı nedeniyle devlet arşivlerinde yapılan araştırmaya dahil olmuş. İlaveten, Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Süleyman Demirel  Suudi Arabistan Özel Temsilcisi olarak görev yapmıştı. O günkü şartlarda (eğer böyle bir telgraf varsa) bu telgrafın kopyasını kolaylıkla alabileceği aşikar.
  • Türkiye Cumhuriyeti 3 Ağustos 1929 tarihi itibariyle Hicaz ve Necd Krallığı ile imzalanan Dostluk ve Barış Anlaşması ile bu ülkeyi resmen tanımış ve diplomatik ilişki kurmuştur (Bkz Dışişleri Bakanlığı internet sitesi).
  • İletildiği iddia edilen arşivlerdeki evrakın imhası da o kadar kolay değil. Öte yandan, kopyalanması ise bir o kadar kolay. Durum böyle iken bir kopyasının dahi ortaya koyulamaması da şüpheleri daha da artıran bir vaka.
  • Son olarak, “iddia sahibi iddiasını ispatla mükelleftir”. “Evrak gördüm, sonradan yok edildi” diyerek tarih yazılmaz.

Bu konuda okunması gerekli “Hz. Muhammed’in Mezarı ve Atatürk” başlıklı bir metin hazırlamış Ahmet Akyol. Ahmet Bey’in “sonuç” yorumu durumu özetliyor:

ATATÜRK, Suudiler’e Hz. MUHAMMED’in mezarıyla ilgili diplomatik açıdan ağır bir yazı göndermiş olabilir. Eğer böyle bir yazı varsa, bu yazıyı, Sayın Nevzat YALÇINTAŞ da okumuş olabilir. Ancak, özellikle ülkeler arasındaki ilişkilerde hitap tarzına ve kullandığı kelimelere son derece önem veren ATATÜRK’ün, bir ülkenin kralına yazılan böyle bir yazıda, “Hz. MUHAMMED’in türbesini yıkmaya kalkarsan ordumu tepene gönderirim” diyeceğine inanmıyorum.

Sonuç olarak, 1919 yılında yazıldığı iddia edilen ve internet ortamında paylaşılagelen sözüm ona telgrafın gerçeği yansıtmadığı aşikar. Ancak arşivlerde, Hz. Peygamber’in kabrine ilişkin gönderilmiş sert bir yazı olabileceği hususunu da tamamen gerçek dışı addetmemek gerekir.

Ortaya atılan iddiayı alıp köşesine taşıyan, iddia sanki gerçekmiş gibi üstüne kurgu yapan köşe yazarlarını sizlerin yorumlarına bırakıyoruz.

* Can Ataklı’nın Vatan Gazetesi’nden ayrılmasının akabinde internet yazı arşivinin kaldırılması nedeniyle bahse konu yazıya ancak başka kaynaklar aracılığıyla erişim sağlayabilmekteyiz. Aynı durum, Sırrı Yüksel Cebeci’nin yazısı için de geçerlidir.

** İşbu yazıda, Kadir Mısırlıoğlu’nun iddiası sadece anekdot olarak aktarılmakta olup, iddiaları çürütecek bir kaynak olarak değerlendirilmemektedir.

peygamber-efendimizin-kabri

Armasında Ay-Yıldız Taşıyan Futbol Kulüpleri ve Köşe Yazarlarımız

Armasında ay-yıldız taşıma onurunun sadece Beşiktaş’a, Karşıyaka’ya ve Kasımpaşa’ya verildiğine dair bir şehir efsanesi dolanır durur ortalıkta.

Ancak, bahse konu takımlara ilaveten Bursaspor, Elazığspor, İstanbulspor, Konya Şekerspor, Aksarayspor, Eyüpspor, Kemalpaşaspor, Çankırı Belediyespor, Lüleburgazspor, Bingöl Belediyespor, Ceyhanspor, Nusaybin Demirspor, Cizrespor, Beylerbeyispor,  Yeni Burdur Gençlik gibi futbol takımlarının da amblemlerinde ay-yıldız sahibi olduğu gerçeği görmezden gelinir genellikle.

Bu husus daha önce Muhtesip tarafından, “Ay-Yıldızlı Arma” ve  “Yılmaz Özdil Potpuri” başlıklı ihtisaplarda dile getirilmişti.

Bu hataya düşen köşe yazarları bakalım kimler:

Yılmaz Özdil, 28 Ocak 2010 tarihli “İnönü filan” başlıklı köşe yazısında bu hataya düşmüş:

Üç büyük var Türkiye’de. Beşiktaş. Karşıyaka. Kasımpaşaspor.   
Çünkü, armasında Türk Bayrağı’nı taşıma onuruna sahip olan “üç büyük” sadece bunlar... Öbürleri ay-yıldızı anca formasında taşır; armasında taşıyamaz.

Yılmaz Özdil, 23 Aralık 2010 tarihli “Karşıyaka… Türk bayrağıdır” başlıklı yazısında bu hatasını tekrarlamış:

(Resmi olarak bu üç kulüp, bayraktır... Diğer kulüplerimiz, ay-yıldızı anca göğsünde taşır, isterse 100 kere şampiyon olsun, armasına koyamaz.)

Milliyet Ege yazarı Deniz Sipahi, 3 Ocak 2009 tarihli “İzmir’in havasından mı suyundan mı?” başlıklı yazısında Yılmaz Özdil’den alıntı yaparak bu hataya ortak olmuş:

Dilerim bu mesajı alanlar, bu yıl şampiyonluk için üzerine düşeni yaparlar... Özdil’in, “İşte gerçek üç büyükler” yazısından bir alıntı...
“Üç büyükten biriyiz. Diğerleri Karşıyaka. Ve Kasımpaşa. Bu gerçeği silemezler!“ Evet... Üç büyük vardır tarihte. Beşiktaş. Karşıyaka. Kasımpaşa. Armasında ay-yıldızı yani Türk Bayrağı’nı taşıma hakkına ve onuruna sahip olan “Üç büyükler“ sadece bunlardır. Kızmaca darılmaca yok...

Reha Muhtar ise 20 Şubat 2013 tarihli “O formaların üzerindeki ay yıldız, formaların kendisidir Acun kardeş!..” köşe yazısında ise tek Türk takımının armasında bayrak taşıdığını iddia etme hatasını yapmış:

Acun’un ve Sergen‘in de çok iyi bildiği gibi; Beşiktaş “amblemi içinde ay yıldızlı Türk bayrağı taşıyan Türkiye’deki tek kulüp”tür...

Reha Muhtar ayrıca, Türkiye’de sadece günümüze değin şampiyon olmuş 5 futbol takımının formasında Türk bayrağı ambleminin bulunduğunu belirtmiş. Ancak, tabiki bu bilgi doğru değil. Çünkü, sadece şampiyon olan takım, diğer sezonda Türk bayrağını formasında taşıma hakkına sahip olmaktadır.

"Türkiye’de 5 takımın formasında ay yıldızlı Türk bayrağı amblemi bulunur... Kimdir bu takımlar?.. Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor ve Bursaspor... Niye başka takımların formasında ay yıldız yoktur da bu takımların formalarında vardır?.. Çünkü bu takımlar Türkiye Ligi şampiyonu olmuşlardır... Renklerinin üzerine işlenen ay yıldız Türkiye şampiyonu olmalarının formalarında taşıdıkları gururdur..."

armasinda ay yildiz olan takimlar

Selahaddin Çakargil ile İttihat Terakki Etkisi

Selahaddin E. Çakargil, 5 Kasım 2015 tarihinde Star Gazetesi’nde yayınlanan “Geçmişi unutmadan, geleceğe daha bir umutla” başlıklı yazısında, ilk Meclis-i Mebusan’dan günümüze değin “İttihat ve Terakki” etkisi tezini paylaşmış:

"İttihad-Terakkî’nin 2. derecedeki isimlerince kurulan CHP, 1923-1950 arasında ‘tekparti diktatörlüğü’nü tesis etmişti. (Fethî Bey’e, bir danışıklı döğüş partisi olarak 1930 yılında kurdurulan Serbest Fırka’nın, kuruluşunun 99. gününde unutulmamalı.)"
Cümlesini tamamlamayı unutmuş. “99. gününde kapatıldığı unutulmamalı” demek istemiş. Ancak, İttihat ve Terakki’nin kuruluşu (17.11.1930) ve kapatılışı (12.08.1930) arasında 99 değil 97 gün fark var.
"14 Mayıs 1950’deki ilk serbest seçimlerle iktidara gelen Demokrat Parti kadroları da, gerçekte, -kemalist rejimle daha da pekiştirilmiş- İttihadçı ilkelerine bağlı idi."
Çakargil, serbest seçimden kastını pek açmamış. Kapalı oy açık sayımı pek nitelemiyor söylediği. Teorik olarak, daha önceki seçimler de – bilhassa 1946 seçimi- de serbestti.
"-27 Mayıs İhtilali’nin güçlü albayı- Alpaslan Türkeş liderliğinde 1965’de siyaset sahnesine çıkan MHP de aynı ideolojik çerçeveye bağlıydı."
1965 yılında MHP‘nin çekirdeği sayılabilecek Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi kurulmuştu. MHP, mevcut ismiyle 1969 yılında sahneye çıktı. Partinin kuruluş tarihi olarak da 1969 anılır.
"Turgut Özal, 1989’da cumhurbaşkanı olunca ANAP’ın başına geçen Mesut Yılmaz’ın başarısızlığı, DYP lideri Demirel’i, 1991 seçimlerinde birinci parti durumuna getirmiş, ülke, yeniden 1961-65 arasındaki gibi koalisyonlar dönemine dönmüştü."
Özal Çankaya Köşkü’ne 1989’da çıkınca, 2 yıl kadar süre ile (31 Ekim 1989-15 Haziran 1991 arasında) Yıldırım Akbulut ANAP’ın başına geçti. Mesut Yılmaz, 15 Haziran 1991’de ANAP’ın genel başkanlığına geçti. 1991 seçimleri 20 Ekim günü gerçekleşmişti.
"24 Aralık 1995’te yapılan seçimlerde, MSP’nin devamı olan Refah Partisi yüzde 22 ile 1. parti olunca.. Tansu Çiller liderliğindeki DYP ile koalisyon hükümeti kuruldu. Ama üzerinden henüz 6 ay geçmeden 28 Şubat 1997 Askerî Darbesi’yle karşılaştı"
Refah Partisi’nin 1995 seçimlerinde aldığı oy oranı % 21.38’dir. 1995 seçimlerinin ardından ANAYOL hükümeti kuruldu. DYP ile Refah Partisi REFAHYOL hükümetini ANAYOL’un ardından 1996 Haziran’da kuruldu.
"Ama 7 Haziran 2015 seçiminde bir tökezleme yaşayan AK Parti, 1 Kasım seçimlerinde inanılması zor yüzde 50’ye ulaşır"
% 49.4’te kalıp % 50’ye ulaşamadı.

Melih Aşık ve Kemal Kılıçdaroğlu ile Devlet Bahçeli’nin Seçim Mağlubiyetleri

Melih Aşık, 7 Kasım 2015 günü Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan “CHP’nin Kurtuluşu” başlıklı köşe yazısında 1 Kasım genel seçimlerinin ardından Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’nin seçim mağlubiyeti sayılarına değinmiş; ancak, yanlış rakam vermiş:

"Kemal Kılıçdaroğlu geçtiğimiz pazar günü 10. seçim mağlubiyetini yaşadı, Devlet Bahçeli’ninki 15 mi oldu 20 mi, artık ipin ucunu kaçırdığımız için tam rakam veremiyoruz."

Kemal Kılıçdaroğlu 2010 Mayıs ayından bu yana CHP Genel Başkanı. Melih Aşık, CHP Genel Başkanı olarak katıldığı seçimleri kastediyorsa, 2011, 2015 Haziran ve 2015 Kasım Genel Seçimleri ile 2014 Yerel Seçimlerini saymak gerekir. Toplam 4 etti. Hadi üzerine 2014 Ağustos Cumhurbaşkanlığı Seçimini ekleyelim etti 5 seçim. (“Melih Aşık bahse konu iki liderin milletvekili olarak görev aldıkları süreyi mi kastediyor” sorusunun yanıtı -cümlenin devamında gelen istifa vurgusu nedeniyle- tabiki hayır. Kastediyorsa bile, 2002 ve 2007 genel seçimleri, 2004, 2009 yerel seçimlerini eklemek gerekiyor. Etti toplam 9).

Devlet Bahçeli ise 1997 yılı Temmuz ayından bu yana MHP Genel Başkanlık görevini üstleniyor.1999, 2002, 2007, 2011, 2015 Haziran ve Kasım olmak üzere 6 genel seçim ile 1999, 2004, 2009, 2014’de olmak üzere 4 yerel seçimde, yani toplam 10 seçimde mağlubiyet yaşadı. 2014 Ağustos Cumhurbaşkanlığı Seçimini ekleyelim üzerinde, eder toplam 11 seçim.

mhp chp secim maglubiyeti

Reha Muhtarla İngilizce-Türkçe Çeviri

Vatan Gazetesi’nde 6 Kasım 2015 günü yayınlanan “Söyledim ya berbat haldeyim…” başlıklı yazısında Reha Muhtar, Amy Winehouse’ın şarkı sözlerini (internet aleminde yer alan “şarkı sözleri çevirileri” başlıklı sitelerden yararlanarak) İngilizce ve Türkçe çevirileriyle (!) köşesine taşımış:

"Olmayacağını bildiğim halde (Like ı knew ı would) Söyledim ya berbat haldeyim diye (I told ya, ı was trouble)"

“like I knew I would” cümlesinin Türkçe karşılığı daha çok “yapacağımı bildiğim halde / tahmin ettiğim gibi” şeklindedir. “Olmayacağını bildiğim halde” çevirisi nasıl o cümleden çıkmış, anlaşılması güç.

"Söyledim ya berbat haldeyim diye (I told ya, ı was trouble)"

“i told you, i was trouble” da “sana bela olduğumu söylemiştim” olarak çevrilmeli…

"Biliyorsun iyi olmadığımı... (You know that ı’m no good)"

Şarkının adını oluşturan dizeyi de yanlış çevirmiş. Doğru çevirisi: “iyi değilim”den ziyade “işe yaramazlığı”nı vurgulamalı. Yani, “biliyorsun ben işe yaramam”…

"I didn’t get a lot in class -Sınıfta pek bir şey anlamadım"

“Sınıfta pek bir şey almadım” daha uygun çeviri. Bir şey anlamamaktan ziyade algı kanallarının kapalılığı nedeniyle kaynaktan sebeplenen bir sorunu yansıtıyor daha çok.

"But I know we don’t come in a shot glass -Ama biliyorum şut bardağında gelmiyoruz..."

“Shoot glass” Türkçe’ye şut bardağı olarak değil de daha çok “tek atma kadehi” olarak çevrilir. “Şat bardağı” tarzanca kullanımı bile “şut bardağı”ndan daha uygun görünüyor. Ayrıca, shot ile shoot arasındaki fark nedeniyle “şut” oluvermiş” çeviri.

Amy Winehouse sarki sozleri

Necati Doğru ile Ekonomi

Sözcü Gazetesi’nde 7 Kasım 2015 günü yayınlanan “İstikrar Garanti(!)” başlıklı yazısında Necati Doğru, milli gelir rakamını yanlış aktarmış:

"Söz gelimi diyorum. Asgari ücret yüzde 10 artar. Enflasyon ise yüzde 11 artar. Başladığın noktada durursun. İstikrar gelmiş gibi olur. Ekonomistler bu işleri bilir. Bir görünen (nominal) var. Bir de gerçek (reel) var. Topluma görüneni gerçek gibi yedirirsen “istikrar geri geldi” diye sevindirirsin. Kaldı ki, Türkiye’nin toplam milli geliri 2.2 trilyon TL. 22 milyar bunun yüzde 1’i ediyor."

Türkiye’nin toplam milli geliri 2.2 trilyon dolar değil henüz. 2015 Orta Vadeli Program verilerine göre 2015 yılı için beklenen milli gelir 1,93 trilyon TL. 2014 yılı gerçekleşmesi ise 1,74 trilyon TL.

“İnandığın Gibi Yaşamazsan Yaşadığın Gibi İnanırsın” Sözünün Sahibi ve Köşe Yazarlarımız

İnandığın gibi yaşamazsan yaşadığın gibi inanırsın

“İnanmadığın gibi yaşarsan, yaşadığın gibi inanırsın” ya da “Ya inandığın gibi yaşarsın,Ya da yaşadığın gibi inanırsın” gibi türevleri de mevcut.

Anlam itibarıyla harikulade bir söz. “Dünyadan göçünce geride bir vecize bırakacak olsan, hangisini isterdin?” diye sorsalar, akla gelecek “ilk 10” söz arasında yer alır nazarımda.

Bahse konu söz güzel olmasına güzel; ancak, kime ait olduğuna dair tam bir netlik bulunmamakta. Kaynağı gayrı sarih durumda olan bu sözün sahipliği, Hz. Ali, Hz. Ömer ve Mevlana’ya atfedilmektedir. Durum buyken köşe yazarlarımız bu belirsizliğe değinmeksizin doğrudan anılan vecizenin sahibini “veri” kabul etmekte.

Bakalım kimler:

Münir Üstün’ün YeniŞafak Gazetesi’nde 13 Haziran 2014 tarihinde yayınlanan “İnandığın gibi yaşayacaksın bu hayatta” başlıklı yazısından:

Hz. Ali efendimizin söylediği gibi "İnandığın gibi yaşamazsan! Yaşadığın gibi inanırsın!"

Ramazan Kayan’ın Milat Gazetesi’nde 1 Kasım 2013 tarihinde yayınlanan “Dindarlığın Modernizmle Sınavı” başlıklı yazısından:

Münkere alışık, şerle tanışık, şeytanla barışık bir profil ortaya çıkıyor… Ve Mevlana haklı çıktı: “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.”

Hulki Cevizoğlu’nun 17 Eylül 2013 tarihinde Yeniçağ Gazetesi’nde yayınlanan “Cehennem Boş Bütün Şeytanlar Burada” başlıklı köşe yazısından:

“İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız” diyen Hz. Ömer, kimi politikacıların sizi soktuğu durumu kabullenmenize mi isyan ediyordu?

Kenan Akın’ın, Yeniçağ Gazetesi’nde 22 Temmuz 2012 tarihinde yayınlanan “Nice Ramazan-ı Şeriflere…” başlıklı yazısından:

Hazreti Ömer’e ait olduğu kabul edilen “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız” sözü bu yıl da yineleniyor.

Erkin Usman’ın Yeni Asır’da 16 Nisan 2010 tarihinde yayınlanan “DP’de Çiller Sesleri” başlıklı yazısından:

İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız. Hz. Ömer

Bu yazarlar karşısında bazıları da anılan sözün sahibine ilişkin muallak durumu köşelerine yansıtarak doğru bir tutum sergilemişlerdir:

Ahmet Hakan, 7 Kasım 2015 günü Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Seçim bende neyi değiştirdi” başlıklı köşe yazısından:

"Hazreti Ali'ye atfedilen ve Müslümanların en fazla önemsediği sözlerden biri şöyledir: "İnandığın gibi yaşamazsan... Yaşadığın gibi inanırsın""

M. Fatih Çıtlak, Takvim Gazetesi’nde 30 Haziran 2015 günü yayınlanan “İnandığı Gibi Yaşamayan, Yaşadığı gibi İnanır!” başlıklı köşesinde, sözün sahibine değinmeyerek hataya düşmemiş:

"Bir insan inandığı gibi yaşamazsa, yaşadığı gibi inanmaya başlar." diyorlar. Ona göre sözcükler, metinler hazırlar âdeta yeni bir din sahibi olur, kendi kendine. Kendi dinine mensup olur.

(Benzer şekilde) Ahmet Selim’in Zaman Gazetesi’nde 2 Nisan 2015 günü yayınlanan “Bütünlük ve Tutarlılık” başlıklı köşe yazısından:

“İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız” sözü buna vurgu yapar.

Faruk Beşer’in 17 Temmuz 2015 tarihinde Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanan “Bayram, ziyaret mi tatil mi olmalı?” başlıklı köşe yazısından:

'İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanırsınız' sözü çok anlamlıdır.

HaberVaktim’den Cemal Nar’ın “Artık Sakal Serbesttir 1” başlıklı 3 Eylül 2014 tarihli yazısından:

Hani bir söz vardı ya, “inandığın gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanırsın” gibi bir söz, işte öyle mi olduk acaba?

Şakir Tarım’ın 15 Temmuz 2014 tarihinde Milli Gazete’de yayınlanan “İslâm’ın İzzetini Korumak” başlıklı yazısından:

"Meşhur sözdür: “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.” Bu anlayış, ölçüleri alt üst ediyor, iman ve hayat tarzı arasında ikilem oluşturuyor."

Mahmut Övür ve Geçmiş Seçimler

Mahmut Övür, Sabah Gazetesi’nde 5 Kasım 2015 günü yayınlanan “Ak Partinin iç sesi ve muhalefet” başlıklı yazısında seçim tarihlerini karıştırmış:

"AK Parti'nin iktidara geldiği 2003 seçimlerinden sonra yaşadığımız birkaç seçim gerçekten çok önemli ve tarihiydi. 22 Haziran 2007 seçimi, 12 Eylül 2010 referandumu, 30 Mart 2014 yerel seçimleri ve 10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimi..."

2003 değil, 2002 seçimleri. Meşhur 3 Kasım 2002 Genel Seçiminin tarihini karıştırması ilginç olmuş. Ama karışıklık devam etmiş: 22 Haziran 2007 değil 22 Temmuz 2007 seçimleri. Neyse ki diğer tarihleri tutturmuş.

 

Mehmet Barlas ve Yalancının Mumu

Her ne kadar ihtisap olmasa da, Mehmet Barlas’ın 1 Kasım 2015 günü yayınlanan “Köşe yazarlığında başarının ölçüsü ne olabilir?” başlıklı yazısındaki “talihsiz” bir ifadeyi paylaşmakta fayda var:

İşimiz zorlaşıyor 
Bugün ise bırakın yeni bir kıta bulunmasını, önemli bir kişi başını kaşısa bile, 50 saniye sonra bütün dünya bunu öğreniyor. Başta televizyon ve arkasından da internet olmak üzere iletişim araçları, bilgiyi de haberi de sesten daha hızlı biçimde dünyaya açtı. Günümüzde okurlar gazete yazarları kadar hızla bilgiye ulaşabilmekte artık. Yalancının mumu yatsıya kadar dayanamıyor... Kısacası işimiz giderek zorlaşıyor.

“Yalancının mumu yatsıya kadar dayanamıyor” cümlesinden sonra “işinin giderek zorlaştığına” değinip böyle bir töhmet altında bırakmasaydı kendini keşke.

mehmet barlas yalancinin mumu

 

 

Emin Çölaşan ve Allah’ın Takdiri Belgesi

Biraz eskilerden…

Sözcü Gazetesi’nde 30 Haziran 2013 günü yayınlanan “‘Milli (!)’ Eğitim” başlıklı köşe yazısında Emin Çölaşan’ın dillere destan çuvallaması hala hatıralarda baki…

Hınzır bir Beykoz Barbaros Hayrettin Paşa Denizcilik ve Meslek Lisesi öğrencisinin almış olduğu takdir belgesini bilgisayarda değişikliğe uğratarak “Takdir Belgesi” içeriği yerine “Allah’ın Takdiri” başlığı ve içeriği ekler. Sonra da sanal ortamda paylaşır. Paylaşılan resmi gören Çölaşan konuya el atar ama faka basar:

İstanbul’un göbeğinde bazı liselerin yönetimi tarafından altında müdür beyin imzası ve devletin resmi mührüyle öğrencilere “Allah’ın Takdiri” başlıklı belgeler dağıtılıyor. Kim bu müdürler ki, “Allah’ın takdirini” böyle ayağa düşürüp Allah’la adeta alay etmeye, o kutsal kavramı küçük düşürmeye yelteniyor! Demek ki Allah’ın takdiri ile okul yönetiminin takdiri şimdi aynı olmuş! Üstelik bu belgeyi verdikleri lise öğrencilerini “Mübarek insan” olarak kayda geçiriyorlar. Bu lise İstanbul’da Barbaros Hayrettin Paşa Denizcilik ve Endüstri Meslek lisesi! Seçmece müdürünü mutlaka terfi ettirip çok daha yüksek yerlere getirmek gerekir!

Belge metninin ve formatının inandırıcılıktan uzak olmasının yanı sıra, belgenin üzerindeki mührün “T.C. Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü”ne ait olması da cabası.

Bir “köşe yazarlığı” manzarası izlediniz…

emincolasan milli egitim