Yavuz Sultan Selim’e Ait Olduğu İddia Edilen Portre ve Köşe Yazarları

Yavuz Sultan Selim’in bahsinin geçtiği hemen her haberde, belgede, kitapta kullanılan aşağıdaki resme eminiz herkes aşinadır. Milli Eğitim Bakanlığınca okullarda okutulan ders kitaplarında da bu resmin yer aldığı görülmektedir. “Yavuz Sultan Selim küpe takar mıydı?” sorusuna yanıt arayışları da genellikle bu portre ile neticelenir.

yavuz sultan selim portre resim

Ancak, Yavuz Sultan Selim’e isnad edilen bu tablonun aslında ona ait olmadığı iddia edilmektedir.

Öncelikle, tablodaki resmin kime ait olduğuna dair bir kanıt bulunmamaktadır. Bu resim, kaynaklarda şekledilen Yavuz Sultan Selim portresine uymamaktadır. Detayları inceleyecek olursak, resimdeki şahsın başındaki 12 dilimli tac, 12 imam anlayışına sahip bir şii hükümdar olduğuna işaret etmektedir. Sol kulağında mengüç küpesi de Hayderî-Kalenderî geleneğini yansıtmaktadır. Bu hususta, Şah İsmali ve Babür hükümdarı Cihangir isimleri ön plana çıkmaktadır. Şah İsmail’in Şii inanışı ve Hayderî-Kalenderî dervişi vasfı, bu resimdeki şahıs olması yönünde önemli kanıtlardır.

Tarihçi Murat Bardakçı, Prof. Dr. Erhan Afyoncu, eki gazeteci Nezih Uzel, Sultan Selim üzerine 416 sayfalık biyografi kitabının yazarı olan tarihçi Prof. Dr. Feridun M. Emecen, bu resmin Yavuz Sultan Selim’e ait olmadığını belirtmektedir.

Hal böyle iken, bu resmi köşesinde kullanan ya da dile getiren köşe yazarları var mı diye araştırdığımızda karşımıza ilginç bir isim çıkıyor: ünlü tarihçi İlber Ortaylı.

ilber ortayli yavuz sultan selim kupe resim

Milliyet Gazetesi’nde 19 Eylül 2009 tarihinde yayınlanan “1520’lerin iki hükümdarı” başlıklı yazısının metninde İlber Hoca bu resme bir atıf yapmamış; ancak, bu resim yazısı ile birlikte yayımlanmış. İlber Hoca’nın uzmanlığı göz önünde bulundurulduğunda, bu kusrun daha çok sayfa dizaynı ile uğraşan teknisyene ait olabileceği düşünülmektedir.

Köşe Yazarlarımız ve Rupert Murdoch’ın Gazetelerinin Kapatılması

Habertürk televizyonunda yayınlanan Enine Boyuna programında Fehmi Koru’nun Nihal Bengisu Karaca’yı “İngiltere’de gazetelerin ve televizyonların devlet tarafından kapatılmadığı” konusunda düzeltmesi tekrar bu hususu gündeme taşıdı (Bkz ilgili canlı yayın kaydı).

Ancak, bu düzeltmeden çok önce, Star Gazetesi yazarlarından Cem Küçük, 30 Ekim 2015 tarihinde yayınlanan “Kayyuma devredilen FETÖ medyası ve samimiyetsiz tipler!” başlıklı yazısında İngiliz hükümetinin Rupert Murdoch’ın kanallarını kapattığını iddia etmişti:

Fox’un patronu Rupert Murdoch’la ilgili İngiliz mahkemesinin kararı ortadadır. 2011 yılında Türkiye’deki FETÖ medyası gibi telekulak skandalına karışan Rupert Murdoch’un gazete ve televizyon kanalları hakkında İngiltere’de büyük bir soruşturma başlatıldı. Bu soruşturma sırasında Murdoch medyasına savaş açan İngiltere Başbakan’ı Cameron, kameralar karşısında Murdoch’u açık açık uyararak bir daha İngiltere sınırları içinde hiçbir tv kanalının hissesini satın almasına izin vermeyeceklerini duyurdu. News of the World gazetesi İngiliz devleti tarafından kapatıldı. İki kanalı uydudan çıkarıldı. O zaman niye basın özgürlüğü diye ortalığı ayağa kaldırmadınız”

Ayrıca, ilginç bir şekilde Cem Küçük, Yenişafak Gazetesi’nde yayınlanan 3 Haziran 2014 tarihli “İngiltere’deki Can da Bizimki Patlıcan mı” başlıklı köşe yazısında, Rupert Murdoch’ın gazetesini kendisinin kapattığını yazmıştı:

"Skandal büyüyünce Murdoch gazetesini 10 Temmuz 2011"de kapatmak zorunda kaldı. Tabii kimse basın özgürlüğü elden gidiyor diye ağlaşmadı."

Ayrıca bu iddia, İngiltere’nin Türkiye Büyükelçisi Richard Moore tarafından yalanlanmıştı.

Bu hususa ilişkin basına yansıyan bir metin şu şekilde:

Moore, “Bugünkü Star gazetesinde Cem Küçük’ün, “News of the World gazetesinin İngiliz devleti tarafından kapatıldığı” yönündeki asılsız haberi tekrarladığını gördüm. Bu tamamen gerçek dışıdır. Gazeteyi kapatma kararını News International kendisi almıştı” yazdı. Murdoch’ın İngiltere’de uydudan çıkartılmış bir kanalı da bulunmuyor. Murdoch 1980’de Sky’ı kurmuş, büyük mali kayıplar sonrası 1990’da BSB ile birleşerek BSkyB oluşmuş, BSkyB daha sonra Sky plc adını almıştı. Sky plc halen 2013’te News Corporation’ın kapatılmasıyla kurulan 21st Century Fox şirketinin bir parçası ve bu şirketin başında da 1 Temmuz 2015’e kadar Rupert Murdoch bulunuyordu. Murdoch yönetimi oğlu James Murdoch’a bıraktı ve CEO’luktan kendi inisiyatifiyle çekilme kararı aldı. BSkyB halen İngiltere’nin en büyük TV platformu.

Hasan Karakaya da 1 Kasım 2015 tarihli “Ya Tek Devlet, ya Paralel Devlet… Mühür sizde, tercih sizin!” başlıklı yazısında Hristiyan olan Rupert Murdoch’ı Yahudi iş adamı olarak nitelemesinin ardından aynı hataya düşmüş:

Meselâ, İngiltere’de; “Türkiye’deki Fox TV’nin sahibi Yahudi İşadamı Rupert Murdoch’un gazeteleri”ne de el konulmadı mı?..

Güven Sak ve Hava Savunma Sistemleri

Güven Sak, Radikal’de 27 Kasım 2011 günü yayınlanan “Çin füze ihalesi neden iptal edildi?” başlıklı yazısında iptal edilen füze ihalesi konusuna odaklanmış:

"G20 Zirvesi Antalya’da devam ederken Türkiye’nin, Çin ile birlikte uzun menzilli füze yapımı işine girişmekten vazgeçtiğine ilişkin haberler medyada yer almaya başladı."

"Çin füze ihalesi meselesinde, bir teknoloji transferi denemesi olarak, birkaç açıdan sorun görüyorum. Birincisi, neden işe uzun menzilli füze teknolojisi ile başladığımızı ve bunun iktisadi kıymetini anlamakta zorluk çekiyorum."

"Şimdi diyeceksiniz ki bu ulusal güvenlik meselesidir. O vakit, birinin bize Türkiye’nin uzun menzilli füzelere neden ihtiyacı olduğunu anlatması gerekiyor. Açıktır ki uzun menzilli füze bir savunma değil, saldırı sistemidir. Tıpkı uçak gemisi sahibi olmak gibi. Ne zaman ihtiyacınız olur? Çok ötelerde bir yere saldırmayı düşündüğünüzde. Yoksa manalı değildir. Türkiye’nin, amacı salt teknoloji transferi olmadan kullanmak için bu füzelere neden ihtiyaç duyacağını anlamak zaten mümkün değil. Bana seçim süreci dışında pek bir manası varmış gibi gelmiyor doğrusu. Neden o teknolojiyi değil de bunu transfer ettiğini hesaplayamayan bir devlet, teknoloji transferi filan yapamaz. Söylemiş olayım."

Güven Sak Bey, T-LORAMIDS’ten (Turkish Long Range Air and Missile Defence System – Türk Uzun Menzilli Hava ve Füze Savunma Sistemi) yazının ilk bölümlerinde bahsettikten sonra, yazının ilerleyen kısmında uzun menzilli füze ile yüksek irtifa hava savunma sistemlerini karıştırmış.

T-LORAMIDS, adından anlaşılacağı üzere saldırı amaçlı uzun menzilli füze sistemi değil, aksine “savunma” sistemidir. Neden sahip oluruz? Sivil bölgeler, askeri üs, liman, tesis ve birliklerin hava tehditlerinden korunması amacı ile. Kime karşı? Savaş uçaklarına, taarruz helikopterlerine, seyir füzelerine ve insansız hava araçlarına karşı. Bu sistem bir saldırı sistemi değil, balistik füze sistemi ise hiç değildir. Uzun menzilli hava savunma sisteminin etkili menzili genellikle 120 km.’dir. Bahse konu savunma sistemi ile uzun menzilde saldırı yapılması teknik olarak mümkün değildir

(Hava Savunma sisteminin işleyişi hava savunma sistemikısaca şu şekilde özetlenebilir: Uzun menzilli hava ve füze savunma sistemi, atış kontrol radarı, komuta kontrol sistemi, arama radarı, füze fırlatma sistemi ve destek unsurlarından oluşur. Füze ateşlenir ve hedefe yönlenir. Arama radarı tarama yapıp olası hedefleri belirleyip komuta kontrol sistemine ak
tarır. Komuta kontrol sistemi radardan aldığı bilgileri kullanarak tehdit değerlemesi yapıp en uygun füzeyi seçerek fırlatma sistemine gerekli talimatı verir. Atış kontrol radarı hedefi takip eder ve füzeye gerekli hedefi iletir. Son safhada arayıcı başlık devreye girer ve hedefi imha eder).

Kısaca, her hava savunma sistemi, teknik özellikleri gereği saldırı amaçlı kullanılamaz, uzun menzilli füze sistemi ile hava savunma sistemi arasında da önemli farklar bulunmaktadır.

Kaynak:

Enver Aysever’le “Rahat, Hazır ol!” Komutu

Enver Aysever, 27 Kasım 2015 günü Birgün Gazetesi’nde yayınlanan “Boktan düzenin yetiştirdikleri!” başlıklı yazısında, okullardaki “Rahat, Hazır ol!” komutunun 12 Eylül 1980 darbesinin bir sonucu olduğunu iddia etmiş:

okul rahat hazir ol

"12 Eylül karanlığından bu yana okullarda hâlâ “Rahat, hazır ol” komutlarıyla törenler yapılıyor. Sabahın köründe hamaset söylevleri çekiliyor."

Okullarda törenlerde verilen “rahat, hazır ol” komutları, 1980 darbesinin bir ürünü değildir. 1980 yılından önce de bu komutlar kullanılmaktaydı.

Bekir Hazar, AB Uyum Süreci ve IŞİD

Bekir Hazar, 28 Kasım 2015 tarihinde Takvim Gazetesi’nde yayınlanan “Süper Lig” yazısında henüz açılmayan AB faslını açmış ve tüm dünyayı IŞİD kısaltmasından DAEŞ’e bizim çevirdiğimizi iddia etmiş.

Bizim Profların göremedikleri buydu! Apar topar AB yolunda Türkiye adına 17. Fasıl açıldı. Çünkü Avrupa Birliği İPİ ÇEKİLDİĞİ için çatırdıyor.

Günümüze değin AB ile müzakereye 17 değil, 14 adet fasıl açıldı. Bu fasıllar:

25) Bilim ve Araştırma (müzakerelere geçici olarak kapanmıştır)
4) Sermayenin Serbest Dolaşımı
6) Şirketler Hukuku
7) Fikri Mülkiyet Hukuku
10) Bilgi Toplumu ve Medya
12) Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı
16) Vergilendirme
18) İstatistik
20) İşletme ve Sanayi Politikası 
21) Trans-Avrupa Ağları
22) Bölgesel Politika ve Yapısal Araçların Koordinasyonu
27) Çevre
28) Tüketicinin ve Sağlığın Korunması
32) Mali Kontrol

17. Ekonomik ve Parasal Politika Faslının Müzakere Pozisyon Belgesi ise revize edilerek 20 Mart 2015 tarihinde AB tarafına sunuldu. En kısa sürede müzakerelere açılması beklenen bu faslın, AB muktesebatında 17. sırada yer almasından hareketle herhalde 17 adet faslın açıldığını sanıyor bazıları.

Evet içerde kim ne yaparsa yapsın artık DEVLER LİGİ'nde büyük bir coğrafyadaki halkların umudu, temsilcisi, hamisi ve lideriyiz... Bu ivme her geçen gün hızla artacak. Bakın Hollande dün Putin'in yanında "IŞİD" demiyor "DAEŞ" diyerek Türkiye'ye yanındayım mesajı veriyor. G-20 zirvesinde Obama da "DAEŞ" diyerek bu ismi dünyaya haykırdı. IŞİD'in adını değiştirip "DAEŞ" yaptıran kim? Ankara... Erdoğan... Anlayan anlayacak... Anlamayan kaybedecek!

ışidBir başka cehalet örneği. (Sözde) Irak ve Şam İslam Devleti’nin kısaltması olan IŞİD, Türkçe olmasından hareketle zaten sadece ülkemizde kullanılıyordu. Örgütün Arapça adı ise الدولة الاسلامية في العراق والشام yani ed-Devlet’ül İslâmiyye fi’l Irak ve’ş Şam. Uluslararası medyada “self proclaimed Islamic State” olarak nitelenen bu örgütün ismi al-Dawla al-Islamiya al-Iraq al-Sham’ın kısaltması olarak, yani kısaca DAESH kullanılmakta. Türkçe ise DAESH yerine DAEŞ şeklinde ifade edilmektedir.

Haliyle, IŞİD’in ismini değiştirdiğimiz falan yok. Tam tersine, Türkçe belirlenen IŞİD kısaltması yerine, uluslararası camiada kullanılan kısaltmanın Türkçe okunuşunu kullanmaya başladık. Bizim onların kullanışını değiştirmediğimiz ortada; ancak, onların bizim kullanışımızı değiştirip değiştirmediği tartışılır.

Kaynaklar:

Fehmi Koru ve Liman Von Sanders

Fehmi Koru, Habertürk Gazetesi’nde 26 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “Bugün dersimiz tarih” başlıklı köşe yazısında, okuyucularına tarih dersi vermek isterken bir hataya düşmüş:

İngiltere, Fransa ve Rusya ile savaşmakta olan Almanya, Osmanlı Devleti’nin de yanında yer almasını istemekte, aralarındaki askeri ittifakı bunu sağlamak amacıyla kullanmaktadır. Alman generali Liman von Sanders, Osmanlı’nın Genelkurmay Başkanı’dır. Gemilerin Karadeniz’e çıkarılması, Rusya’daki hedeflerin dövülmesi bu sebeple zor olmamıştır.

Liman von Sanders, Osmanlı’da 1. ve 5. Ordu komutanlıklarını üstlendi; ancak, Osmanlı Genel Kurmay Başkanı değildi. Bronsart von Schellendorf Paşa, Alman askeri misyonunun parçası olarak Osmanlı Genelkurmay başkanlığı görevini üstlenmişti.

* Katkısı için Seyit Yalçın’a teşekkür ederiz.

Can Yücel-Dündar Ayrımına Varamayan Köşe Yazarları

Can Yücel’in ve Can Dündar’ın kaleme aldığı metinler, dizeler, satırlar başkalarına mal edilir sanal ortamda sıklıkla. Bazen de, isimleri aynı soyadları farklı bu iki yazar birbiriyle karıştırılır.

Can dundar can yucel

Zaten bu memleketin insanının kafası Mevlana’ya atfedilen vezicelerden ve Can Yücel’e atfedilen şiirlerden bulanık.

Bu durumun bir örneği, Can Dündar’ın Milliyet Gazetesi’nde 10 Ocak 2006 günü yayınlanan “Her gün bayram” başlıklı yazısında görülüyor. Bayram odaklı söz konusu yazı şu şekilde:

Zamanla anlıyor insan: 3-4 güne sıkışmış bir tatilden öte bir şey bayram...
Hayata rasgele serpiştirilmiş ilahi ikramlar, kıymet bilen kullara her daim bayram yaşatır.
***
Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan... 
Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık...
Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "Çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...
Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.
***
Bir kitabı bitirmek, bir binayı bitirmek, bir okulu bitirmek, kâbuslu bir rüyayı, kodeste ağır cezayı bitirmek bayramdır.
Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle...
Vuslat da bayramdır öte yandan...
Endişe içinde beklediğinden mektup almak, telefonda ansızın sesini duymak, deli gibi burnunda tütenin boynuna sarılmak bayramdır.
En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır.
"Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır.
Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...
***
Yeni bir sözcük öğrenmek, bir tünelin sonuna gelmek, müzmin bir işin kapısını çarpıp uzun bir yola çıkıvermek bayramdır.
Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek, gereğinde haksızlığın üstüne yalın kılıç yürüyebilmek bayramdır.
Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır. 
Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk karne bayram...
Güne gülümseyerek başlamak bayramdır. 
"İyi ki yanımdasın" bayram, "Her şeyi sana borçluyum" bayram, "Hiç pişman değilim" bayram...
***
Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.
Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır. 
Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram...
***
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler. 
Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır. 
Her gününüz bayram olsun!

Can Dündar, kaleme aldığı yazının Can Yücel’e atfedilmesi karşısında Milliyet Gazetesi’nde 8 Kasım 2011 tarihinde yayınlanan “Deli” başlıklı yazısında şu satırlara yer vermişti:

Altı yıl kadar önce, 10 Ocak 2006’da bu sütunda yazdığım “Her gün Bayram” başlıklı yazı,
(http://www.candundar.com.tr/_v3/#!/arama/Hergün_bayram/#Did=2671) Önceki gün  Cumhuriyet’te Zeynep Oral’ın  köşesinde dün de  Aydınlık’ın 1. sayfasındaydı:
Üzerinde Can Yücel fotoğrafı, “Ne güzel söylemiş şair” başlığı ve altında Can Yücel imzasıyla...
İnsan, yazısının böyle bir ustanın şiiriyle karıştırılmasından onur duyuyor tabii... Ama İnternet’te bu karıştırma artık Can sıkıcı boyutlara vardı. Küçük bir araştırmayla düzeltilebilecek hata, Aydınlık’ta çeyrek sayfaya yayılınca düzeltmek ve orijinalini basmak farz oldu.
Adaşım Can Baba’ya saygılarla o eski bayram yazımı sunuyorum:

Zeynep Oral’ın yukarıda Can Dündar’ın bahsettiği hataya ilişkin yazı Cumhuriyet Gazetesi’nde “Yetmez Ama Bu Bayram İdare Ediverin…” başlığıyla 6 Kasım 2011 tarihinde yayınlanmıştı:

Mektubunda “Can ustanın dizeleriyle canımızı dinlendirelim, yahut diriltelim” dedikten sonra Can Yücel’in “Bayramdır” şiirini paylaşıyordu.
Bundan güzel bayram kutlaması olamaz. İşte o dizeler:
... Can Dündar'ın metni...

Zeynep Hanım’ın hatasını kabul ettiği 10 Kasım 2011 tarihli “Bayramlık” başlıklı yazıdaki ilgili kısım da şu şekilde:

Geçen pazar, bayramın birinci gününde bu köşede yayımlanan “Yetmez ama bu bayram idare ediverin…” başlıklı yazımda korkunç bir hata yaptım.

Tam yazımı bitirmek üzereyken bir yazar arkadaşımdan bir elektronik posta aldım. İçinde harika bir bayram kutlaması vardı ve Can Yücel’e ait olduğunu söylüyordu. O kadar hoşuma gitti ki, ben de tuttum yazımın sonunda onu sizlerle paylaştım.

Hiç araştırmadan paylaştım… Bir zahmet masa başından kalkıp kütüphanemde yer alan Can Yücel’in tüm kitaplarına bakmadan… Nasıl olur da ben bunu şimdiye dek okumadım diye kendimi sorgulamadan… Bu üslup, bu tarz, bu söyleyiş biçimi, bu sözcükler Can Yücel’in şiiriyle örtüşüyor mu diye düşünmeden… Bugüne dek Can Yücel’in şiirini tekrar tekrar okuduğum halde bunu hiç duymadımsa, hiç okumadımsa “acaba mı” demeden; “bir bilene sorsam mı” demeden…

O satırların Can Yücel’e değil de Can Dündar’a ait olduğunu, 2006 yılında yazdığı bir yazısı olduğunu öğrendiğimde… Elbet kendime çok kızdım, çok öfkelendim, çok üzüldüm ama bunlar, yaptığım yanlışı ortadan kaldırmıyordu. İlk iş Can Dündar’dan özür diledim.

Özür yaptığım yanlışı gidermez ama şimdi sizlerin huzurunda yeniden hem Can Dündar’dan, hem Can Yücel’den ve ailesinden, hem de siz okurlardan özür diliyorum. Bu konuda beni uyaran okurumBora Sarı’ya da teşekkürler…

Posta Gazetesi yazarlarından Erkut Can, 27 Eylül 2015 tarihli “Bayramlık…” başlıklı yazısında “Can Yücel’in bayramı” başlığıyla Can Dündar’ın metnini paylaşmış:

Can Yücel’in bayramı
Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan... Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık... Sızlamayan her organ, hele de burun deliği bayramdır. Bayramdır elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp, “çok şükür bugünü de gördük” diyebilmek... Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.

Ümit Aktan, Habertürk Gazetesi’nde 19 Temmuz 2015 tarihinde yayınlanan “Yaşamak bayramdır…” başlıklı yazısında, Can Yücel’in nesirini şiire çevirip Can Yücel’e atfetmiş:

Bu bayramı ‘nerde o eski bayramlar’ duygusuna yenilmeden Can Yücel’den kutlamak isterim.. İşte Yücel’in ‘Yaşamak Bayramdır’ adlı şiiri:

Vahdet Gazetesi yazarlarından İlhan Eranıl’ın, 19 Temmuz 2015 tarihli “Her gününüz bayram olsun!” başlıklı yazısından:

Can Yücel’e ait yukarıdaki şiir duygu ve düşüncelerime tercüman oldu ama yine de bana ait olanları da sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim.

Yeni Meram Gazetesi’nden Rıdvan Bülbül’ün 20 Temmuz 2015 tarihli “Nefes almak bayramdır mesela” başlıklı yazısından:

Bayram için çeşitli tanımlar vardır. Bunlardan çoğunu “eskimiş” olarak değerlendirenler de vardır ve belki de doğrudur. Ancak, bireysel kanım o ki, Can Yücel’in tanımlama içerikli şiiri her zaman tazeliğini koruyacak;
...Can Dündar'ın metni...

Nazlı Ilıcak ise Sabah Gazetesi’nde yayınlanan 8 Ağustos 2013 tarihli “Her gününüz bayram olsun” başlıklı yazısında iddialı bir giriş yapıp, birçoğumuzun bildiği “Can Yücel”e ait (!) şiiri okuyucularıyla paylaşma gafletine düşmüş:

Belki bir çoğunuzun bildiği Can Yücel'e ait güzel bir şiiri sizlerle paylaşmak istiyorum. Bayramı o kadar güzel anlatıyor ki:
... Can Dündar'ın metni...

Nazlı Ilıcak, 5 Temmuz 2016 günü Özgür Düşünce’de yayınlanan ‘Al vatandaşlığı ver oyu’ başlıklı köşe yazısında bu hatasını tekrarlamıştı.

Yalçın Bayer, Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Bayram” başlıklı 5 Kasım 2011 tarihli yazısında, Can Dündar’ın metnini Can Dündar’a ait gösterip, bir de üzerinden mesaj kaygısı gütmüş:

(Can Yücel’in yukarıdaki ‘bayram’la ilgili yazısını gönderen Nazan Moroğlu “Bunu okurlarınızla paylaşır mısınız?” dedi ve ekledi: “Can Yücel, 2011 yılında 29 Ekim törenlerinin Başbakanlık genelgesiyle iptal edildiğini görseydi, herhalde yukarıdaki yazısını “29 Ekim’leri Atatürk ilke ve devrimlerini anarak kutlayabilmek, bayramdır’ diye bitirirdi değil mi?”)

Mustafa Mutlu da Vatan Gazetesi’nde 6 Kasım 2011 günü yayınlanan “Nefes almak da bayramdır mesela” başlıklı yazısında aynı hataya düşmüş:

Bugün bayram... Değişen ne peki? Ya da dün neden bayram yapmadık, en azından hâlâ hayatta olduğumuz için? Derin konular bunlar ve üzerinde bugüne kadar çok düşünüldü, yazıldı çizildi... Ama hiçbiri Can Yücel’in aşağıdaki satırları kadar beni etkilemedi: Madem bugün bayram, o satırları sizinle paylaşmanın tam zamanıdır:
... Can Dündar'ın metni...

Ayşegül Domaniç Yelçe, Hürriyet Gazetesi’nde 6 Kasım 2011 günü yayınlanan “Her gününüz bayram olsun..!” başlıklı yazısında, Nazlı Hanım gibi hepimizin bu bayram yazısının Can Yücel’e ait olduğunu (!) bildiğimizi tekrar gözler önüne sermiş (!):

Umutlu ve coşkulu bir bayram yazısı yazamadım belki, bugün. Ama yazımı karamsarlık içinde sonlandırmak da istemiyorum. O yüzden, usta şair Can Yücel’in, çoğunuzun zaten bildiğinizi düşündüğüm, “Bayram” adlı şiiri ile koyuyorum son noktamı.

Melih Aşık 2010 yılında Milliyet Gazetesi’nde kaleme aldığı “Çok Yaşa Kıbrıs” başlıklı yazısında aynı hatayı yapıp, Can Dündar’a ait metni Can Yücel’e atfetmişti.

Berna Laçin, Vatan Gazetesi’nde 11 Eylül 2016 günü yayınlanan “Bayram gelir hoş gelir” başlıklı yazısında bu hataya düşenlerden olmuştu:

Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda

karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi,

nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.

Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram..

Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.

Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.

Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.

Her gününüz bayram olsun..!

Can Yücel

“Can Baba Edebiyatı Fakültesi” “Forward E-mail ile Genel Kültür” bölümü öğrencisi köşe yazarları sunar…

Bakalım gelecek bayramlarda aynı hataya hangi yazarlar düşecek…

Can Dundar her gun bayram yazisi

Nevin Halıcı ve G20 Ülkeleri

Zaman Gazetesi’nde mutfak odaklı yazılar yazan Nevin Halıcı, 29 Kasım 2015 tarihli “Obama’nın sakızı” başlıklı yazısında yemek tarifine geçmeden önce mutfak dışına çıkıp G20’ye değinmeye çalışarak hata etmiş:

"Dünyanın en büyük ekonomisini oluşturan G-20 üyesi ülkelerin devlet ve hükümet başkanlarının katıldığı yıllık olağan toplantıların sonuncusu 15-16 Kasım 2015 tarihlerinde, Türkiye'nin ev sahipliğinde, Antalya'da gerçekleştirildi."

Nevin Hanım, tam bir tanımlama yapamamış. “Dünyanın en büyük ekonomisini oluşturan G-20 üyesi ülkeler” ifadesi düşük bir tanımlama olmuş. G20 üyesi ülkelerin dünyanın en büyük ekonomileri olduğunu iddia etmeye çalıştığını farz edersek, bu tanım da yanlış olur. “G20, Antalya Liderler Zirvesi ve Köşe Yazarlarımız” başlıklı ihtisap metnimizde dile getirmiştik gerçi ama tekrar etmekte fayda var. G20 ülkelerin dünyanın en büyük ekonomileri değil, sistemik öneme sahip önde gelen gelişmiş ekonomiler ve yükselen piyasa ekonomileridir.

G20 Türkiye

Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye Nasihat Rivayeti ve Köşe Yazarları

Sanal alemde, Osmanlı Devleti’nin manevi kurucusu Şeyh Edebali’nin devletin banisi Osman Bey’e nasihatini içerdiği iddia edilen bir metin dolanmakta:

“Ey oğul! Beysin… Bundan sonra öfke bize; uysallık sana, güceniklik bize; gönül alma sana, suçlama bize; katlanma sana, acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana, geçimsizlikler bize, çatışmalar bize, anlaşmazlıklar bize; adâlet sana, kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana.

Ey oğul! Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana, üşengeçlik, uyuşukluk bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana. Ey oğul sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma: İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.

Ey oğul! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı Allahu Teala yardımcın olsun, beğliğini kutlu kılsın; hak yoluna yararlı kılsın; ışığını parıldatsın, uzaklara iletsin; sana yükünü taşıyacak güç ayağını sürçtürtmeyecek akıl versin”

***

Osmanlı Devleti’nin kuruluş ülküsünün menkıbevî bir dille resmedildiği bu metin, bazılarınca gerçekten tarihi karakterlerin ağzından çıkmış gibi kabul görmekte.

Şeyh Edebali’nin 700 yıl önce Osman Gazi’ye verdiği nasihatlerin kayıtlı olmasını biz de çok isterdik. Ancak, farklı versiyonları bulunan bu nasihat metni Şeyh Edebali’ye atfedilmesine rağmen aslında Tarık Buğra’nın 1983 tarihinde yayınlanan “Osmancık” adlı romanından bir alıntıdır.

Tarik Bugra Osmancik romani

Romandan yapılan alıntı da zamanla çeşitli versiyonlar kazanmıştır. Son dönemde bazı metinlerde “çağları aşıp geldiği iddia edilen metnin” daha uzun versiyonları paylaşılmaktadır:

EY OĞUL!
İNSANI YAŞAT Kİ, DEVLET YAŞASIN
Ey Oğul!.. Beysin, bundan sonra öfke bize; uysallık sana. Güceniklik bize; gönül alma sana. Suçlamak bize; katlanmak sana. Acizlik, yanılgı bize; hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana. Kem göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana.
Ey Oğul!.. Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.
Ey Oğul!.. İnsanlar vardır şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki, dünya sandığın kadar büyük değildir. Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür.
Bu yolda nazarımızı sonsuzluğa dikip; büyük yürümek ve büyük ölmek gerek. Bu yolda hırs, diken; benlik ve kibir, engeldir oğul. Sakın hâ kendine takılmayasın ve kendinde boğulmayasın.
Teklik sadece Allah’a mahsustur, tek başına karara durup hoyrat dünyanın dayanılmaz ağırlığını kaldırmayasın. İşlerini ehil kişilerle, ehil kişilere danışarak tutasın. Danışırsan yol alırsın, danışmazsan yolda takılıp kalırsın oğul.
Oğul! Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin; ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen, sabah rüzgârında savrulup gidersin.
Bir dem gelir bir tekmeyle dünyaları yıkacak olursun. Bir dem gelir yerdeki karıncaya mağlup olursun.
Güç hayvanda bile mevcut. Akıl sadece anahtar. Anahtara takılmayasın. Aslolan anahtarın açacağı kapılardır. Kapıların ardında hazineler, kapıların ardında sır vardır. Sırlar ki, ebedî muştuları koynunda barındırır; sonsuza kavuşturur. Aklını kullanıp dünyadayken Cennet’in kapılarını aralayasın oğul.
Öfken ve benliğin bir olup aklını yener!
Dâima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın. Azminden dönmeyesin. Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil. Her işin gereğini vaktinde yap.
Öfke ateş, öfke âfet, öfke şeytandır oğul. İnsanoğlu dağları devirir; ama öfkesine mağlup olabilir. Öfkeyle savaşı daima taze tutmak gerekir.
Sabırsız olmaz oğul. Sabırsız menzile varılmaz. Kaf Dağı’na sabırsız ulaşılmaz.
Vazifen çetin, yükün ağırdır oğul. Hizmette önde, ücrette geride olasın. Vazifenin en ağırına tâlip olmaktan kaçınmayasın. Vazifenin ağırlığı Yaradan’ın kullarına ihsânıdır.
Oğul, açık sözlü ol!.. Her sözü üstüne alma, gördüğünü söyleme, bildiğini bilme, sözünü unutma, sözü söz olsun diye söyleme.
Bizler nefreti eritmek için, muhabbetin asâletini dünyaya yeniden hâkim kılmak için çıktık yola. Bu yolda utanacak bir şeyimiz yoktur. Muhabbet yolunun gizlisi saklısı yoktur oğul.
Ama altının değerini sarraf bilir; sözünü muhatabına göre ayarlayasın. Câhilin karşısında altınlarını çamura atmayasın.
Yiğit olan kördür, kötülüğü görmez. Sağırdır, kem sözü işitmez. Dilsizdir, her ağzına geleni demez. Bildiğini de her yerde ayaklar altına sermez. Yunus gibidir o; yüreği muhabbete, gönül ibresi hakikate ayarlıdır. O bir defa söz verdi mi, onu nâmusu bilir. (…)
Sevildiğin yere sıkça gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibarın kalmaz. Düşmanını çoğaltma, haklı olduğunda kavgadan korkma! Bilesin ki; atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler!
Her şeyin ortası makbuldür, sevginin de. Sevdiğini gereğinden fazla sevmeyesin. Sevgini de, sadece yüreğinin eline vermeyesin. En çetin imtihan “sevgi”yle olanıdır. “Kişi ne kadar bahâdır olsa da, muhabbete tuş olur” diyen atanın sözünü aklından çıkarmayasın. Böyle imtihan olmamak, istikbalde neslinden utanmamak için gecelerin bağrında, seherlerin aydınlığında duaya durasın. Senin ideallerin ve geleceğe dâir hedeflerin var oğul!..
Gönül adamı ömrünü boşa harcamaz, yüreğini ucuza satmaz, edep tâcını başından almaz. Gönül erinin her zaman yüzü yerde, gönlü göktedir. Haklı olduğunda kavga vermesini bilir. Kavgayı sadece bileğiyle değil, ilmiyle ve yüreğiyle yapmasını bilir.
İyiliğe kötülük, şer kişinin kârı,
İyiliğe iyilik her kişinin kârı,
Kötülüğe iyilik, er kişinin kârı’ymış oğul.!
Ey Oğul!.. Üç kişiye acı: Cahillerin içindeki âlime... Zengin iken fakir düşene... Hatırlı iken itibarını kaybedene...
Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.
Osman!.. Sen bizim rüyâmız, sen bizim devâmız, sen bizim duâmızsın oğul. Dâima başın dik, alnın ak, gönlün pâk olsun.
Ey Oğul!.. Zümrüt-ü Ankâ’nı iyi seç ki, Kaf Dağı sana yakın olsun. Yolun ebediyete kadar açık olsun.
Ey Oğul!.. Yolun uzun, işin çetin, yükün ağır. Allah-û Teâlâ (cc) yardımcın olsun.

***

Kitaptaki metinde Osman Bey için -adından da anlaşılacağı üzere- “Osmancık” hitabı kullanılır. İnternette paylaşılan metinlerde ise Osmancık yerine daha oturaklı bir şekilde “Ey oğul” hitabı yer almaktadır.

Söz konusu metnin Osmancık adlı kitapta geçtiğini, kitabın tanıtım yazısı da tasdik etmektedir:

"Osmanlı'nın sırrı nedir" sorusunun cevabını arayan yazarın Osmanlı kuruluş döneminin dinamiklerini ve felsefesini bugünkü dille inşa ettiği romandır. Duvarları süsleyen "Ey Osmancık; beğsin. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana; güceniklik bize, gönül alma sana; suçlama bizde, katlanma sende; bundan böyle, yanılgı bize, hoş görmek sana; aciz bize, yardım sana; geçimsizlikler, uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar, çatışmalar bize, adalet sana; kötü göz bize, şom ağız bize, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey Osmancık bundan böyle, bölmek bize, bütünlemek sana; üşengenlik bize, gayret sana; uyuşukluk bize, rahat bize, uyarmak şevklendirmek, gayretlendirmek sana" gibi sözler bu kitabın eseridir."

Beyaz Tarih’in söz konusu nasihat metnine ilişkin açıklaması ise şu şekildedir:

Bu nasihatler, Osmanlı kuruluş devriyle ilgili ilk dönem kaynaklarında yer almayıp sonradan zâviyedeki şeyhlerden birisi tarafından vasiyet diye formüle edilmiş olabilir. Bu rivayetin Osmanlı son dönemlerinde gündeme gelmesinin ise II. Abdulhamid(1876-1909) devrinde İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarı esnasında tarihî şahsiyetleri abideleştirerek halka Osmanlı kökenlerini hatırlatmak amacıyla kuruluş devri figürlerini yeniden canlandırma politikasıyla ilintili olduğu söylenilebilir. Nitekim yine bu devirde millî kökenlerin vurgulanması amacıyla Ertuğrul Gazi’nin mensup olduğu Kayılar’ın Karakeçili aşiretinden Türkmenler’in oluşturduğu “Ertuğrul Süvari Alayı/Söğütlü Maiyet Bölüğü” adlı saray muhafız alaylarının tertibi, Ertuğrul sancağına bağlı Karacaşehir köyüne söz konusu aşiretin iskânı ve Osmanlı kuruluş devrine ait pek çok şahsiyetin türbesinin restorasyonu da bu propagandayı pekiştirmiştir.”

Beyazperdeye aktarılan versiyona şu bağlantı aracılığıyla ulaşılabilmektedir.

Öte yandan, bazıları Şeyh Edebali’nin nasihat metninin yazılı olduğunu ve yüzyıllardır değişmeden günümüze geldiğini iddia etmektedir:

“Ünlü Osmanlı tarihçisi Cenabi’nin “Cenabî Tarihi” adıyla da bilinen “el-Hâfilü’l-Vâsıt ve Aylemü’z-Zâhirü’l-Muhît” adlı Arapça eserinin Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlı bir nüshasında bulundu. Mustafa Cenabi, 1540-1590 yılları arasında yaşamıştır, kendisi bütün kaynaklara göre Arap’tır, ondan önce kimse Edebalı’nın böyle bir vasıyetinden söz etmemiştir. Yüz yıllardır değiştirilmeden günümüze gelen Şeyh Edebalı’nın Osman Bey’e nasihatının, Mustafa Cenabi’ye göre tam metni var. Cenabi kitabında tam metne yer veriyor.”

1540-1590 yılları arasında yaşayan Mustafa Cenabi öncesinde bu metnin izine rastlanılmamıştır. Kuruluş Devrinden günümüze değin kayıtlı bir metin kalmamışken bu nasihat metninin kalmış olmasını gerçekten çok isteriz. Ancak, Mustafa Cenabi böylesi bir metne eserinde yer vermişse bile, yaklaşık 3 asır aradan sonra yazılı şekilde tek kaynakta görünmesi kuşku doğuruyor. Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrini aktaran Áşıkpaşazáde, Şükrullah ve Nişancı Mehmed Paşa gibi önde gelen tarihçilerin eserlerinde bu nasihat metninin izine rastlanmamıştır. Ayrıca, Tarık Buğra’nın romanının yayınlanmasına değin de bu metin hiç dillendirilmemiştir (Tarık Buğra, el-Hâfilü’l-Vâsıt ve Aylemü’z-Zâhirü’l-Muhît adlı eserinden haberdar mıydı bilemiyoruz). Mustafa Cenabi’nin eserinde yer alan metnin doğruluğu ispatlanamamış, önemine rağmen Arapçası dahi kamuoyuyla paylaşılamamıştır henüz. Ayrıca, şu an paylaşılan metnin birebir aynısı olduğu da net değildir. “Osmancık” romanının yayınlandığı 1980 yılı öncesinde bu nasihat metninin gündeme gelmemesi de ilginç bir noktadır. Son tahlilde, anlam itibarıyla her ne kadar büyük bir esin kaynağı olsa da, Şeyh Edebali tarafından verildiği iddia edilen öğütler rivayetin ötesine geçememektedir.

Köşe yazarlarımız da bu yaygın yanlışlığı tekrarlamaktan geri kalmamış. Daha önce “Muhtesip”, bu konuyu aktarmıştı; ancak, son dönemdeki yazılarla birlikte örnekleri derleyelim istedik:

Ekrem Kızıltaş, Takvim Gazetesi’nde 16 Haziran 2016 günü yayınlanan “Atın İyisine Doru” başlıklı köşe yazısında, Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye nasihat hakkında bu yanlışa düşmüş:

"Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye yaptığı meşhur nasihati hemen hepimiz biliriz. 'Ey oğul' diye başlar nasihat ve "Beysin... Bundan sonra öfke bize; uysallık sana, güceniklik bize; gönül alma sana, suçlama bize; katlanma sana, acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana..." şeklinde devam eder. Edebali, adı üzerinde 'Şeyh' olmanın yanında Osmanlı'nın da ilk kadısı yani müftüsüdür. Osmanlı Devleti'nin manevi kurucusu kabul edilen bu zatın Osman Gazi'ye nasihatinin hemen her cümlesi de bilgi ve hikmet doludur. Şimdilerde başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere, Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye nasihatini baş tacı ettiklerini bildiğimiz devletimizin tepe yöneticileri içeriden ve dışarıdan birçok nasihate maruz bırakılmak isteniyorlar. Edebali'nin yaptıkları ile mahiyet ve niyet açısından uzaktan yakından alakası olmayan bu nasihatler, devlet işlerinin birilerinin arzu ettiği şekilde yürümesini temin sadedinde yapılıyor tabii ki..."

Ahmet Taşgetiren’in Star Gazetesi’nde yayınlanan 12 Kasım 2015 tarihli “Başbakan’ın önceliğini anlamak” başlıklı yazısından:

O zaman da Ak Partinin öncü kadrosu Şeyh Edebali’nin Osmanlı Beyliğinin başına geçen Osman Gazi’ye yaptığı tavsiyeyi hatırlamıştı. Şöyle diyordu Şeyh Edebali:
...nasihat metni...

Yavuz Bahadıroğlu’nun Yeni Akit Gazetesi’nde 7 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “”Herkes Sakin Olmalı” başlıklı yazısından:

Bakın, Osmanlı Devleti’nin manevi kurucusu sayılan meşhur ahi şeyhlerinden Şeyh Edebali, Osman Gazi’ye öğütlerinde ne diyor: 
“Bundan sonra öfke bize, uysallık sana...
“Güceniklik bize, gönül almak sana... 
“Suçlamak bize, katlanmak sana...
“Acizlik bize, hoş görmek sana... 
“Anlaşmazlıklar bize, adalet sana...
“Haksızlık bize, bağışlamak sana...
“Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz...
“Ey oğul, insanı yaşat ki, devlet yaşasın!” 
Hadi “Şeyh Edebali öğütleri”ni kısaca şerhe çalışalım...

Yavuz Bahadıroğlu, bahse konu öğütlere 9 Eylül 2014 tarihinde yayınlanan “Tarihten devlet-millet öğütleri” başlıklı yazısında tekrar değinmiş:

Osmanlı Tarihi’nde “vasiyet” ve “öğüt”lerin çok önemli bir yeri var…
Bunların en meşhuru hiç kuşkusuz Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye öğütleridir ki, kuruluşundan itibaren Osmanlı Devleti’ne istikamet veren prensiplerin temelini teşkil etmektedir…
Bu öğütlerin pek çoğu bugün için de geçerli ve gereklidir: Eski öğütler, gerekdevlet yöneticilerine, gerekse “kanaat önderleri”ne hâlâ yol göstermektedir…
“Ey oğul, artık beysin” diye başlıyor, Osmanlı Devleti’nin çekirdeğiniOsman Gazi’nin varlığında devlete dönüştüren “manevi lider” Şeyh Edebali…
...nasihat metni...

Yeni Asır Gazetesi’nden Mehmet Demirci’nin, 13 Kasım 2015 tarihli “Seçimi sindirmek” başlıklı yazısından:

Edebali'nin Osman Gazi'ye dediği gibi: "Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Gücengeçlik bize, gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Geçimsizlik, uyumsuzluk, anlaşmazlık bize, adalet sana."

Ahmet Demirbaş, Türkiye Gazetesinde 27 Ocak 2017 günü yayınlanan “Anayasa olarak kabul edilen vasiyetname!..” başlıklı yazısından:

"Osman Gazi'nin, oğlu Orhan Bey'e bıraktığı vasiyetnameye bütün Osmanlı sultanları, candan sarılmış; üç kıtaya yayılan devletin altı asır hiç değişmeyen anayasası olmuştur."

...

Büyük Allah adamlarından Şeyh Edebali hazretleri, damadı Osman Gazi'ye buyurdu ki: 

"Ey oğul, artık Beysin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Güceniklik bize gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik bize hoşgörmek sana, anlaşmazlıklar bize, adalet sana, haksızlık bize, bağışlamak sana. Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. Ey oğul, işin ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. Allah yardımcın olsun."

Naci Cem Öncel, Hürriyet Gazetesi’nde 2 Kasım 2014 tarihinde yayınlanan “Kerbela’dan İş Kazalarına (6 Perdelik Temsil)” başlıklı yazısında “muhtemel” ifadesini kullanarak hatadan kurtulmuş:

Elbette Müslüman toplumlarda saltanatın gücü karşısında insanı savunan çok sayıda isim vardı. Örneğin, Şeyh Edebalı'nın Osman Gazi'ye o -muhtemel- nasihati bile, bu yönde bir çaba olarak okunabilir: "Devleti yaşat ki, insan yaşasın".

Yeni Akit köşe yazarlarından Şevki Yılmaz’ın “Dedemizden Başbakanımıza ve başkanlarımıza tarihi mektup!” başlıklı 20 Şubat 2014 tarihli köşe yazısından:

Osmanlı İslam Devletinin Manevi Lideri Şeyh Edebali Hazretlerinden, Osmanlı’nın banisi, kurucusu Osman Gazi’ye nasihatlarını içeren mektubunu, Müslümanların geleceği adına önemli bir tarihi süreçten geçtiğimiz bir dönemde, önce kendi nefsimize, sonra da ilgili makam sahipleri kardeşlerime, sevgimizin ve Hakkı tavsiye görevimizin gereği arz etmek istiyorum.

...Nasihat metni...

Rahim Er, Türkiye Gazetesi’nde 29 Ağustos 2014 günü yayınlanan “Şeyh Edebali Hazretlerinin Atam Osman Gazi’nin Şahsında Devlet Reislerine Vasiyetidir” başlıklı yazısında, Şeyh Edebali’nin söz konusu öğütlerini devlet yöneticilerine vasiyet halinde aktarmış.

Zeki Ceyhan’ın Milli Gazete’de 19 Mayıs 2014 tarihinde yayınlanan “Şeyh Edebali ne demişti” başlıklı yazısından:

Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e dediklerini bir kez daha hatırlamaya ve hatırlatmaya ne dersiniz? Evet, asırlar öncesinin tavsiyelerine bugün de kulak vermek lazım! Öyleyse buyurun:
...nasihat metni...

Yeni Mesaj Gazetesi’nden Sabahattin Önkibar’ın “Şeyh Edebali ve Tayyip Erdoğan” başlıklı 14 Mayıs 2014 tarihli yazısından:

Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e öğütleri Türk-İslam devlet adamlarının yol haritası ya da yönetim manifestosudur ki bu mektuptaki öğütler Osman Bey kadar aynı milletin devlet adamları için de geçerlidir. Önce Edebali’nin malum öğütleri ile Tayyip Erdoğan’ın bilinen tepki ya da demeçlerinden birkaç örnek sunalım:
...nasihat metninin karşılaştırmalı versiyonu...

Muharrem Bayraktar’ın 12 Mayıs 2014 tarihinde Yeni Mesaj Gazetesi’nde yayınlanan “Ey Oğul! Hoş Görmek Sana!” başlıklı yazısından:

Ülkesinin baro başkanına EDEP'siz diyen başbakana Şeyh EDEBALİ'nin Osman Gazi'ye öğüdünden bir hatırlatma: 
...nasihat metni...

“Şeyh Edebali’den Çağları Aşan Nasihat” başlıklı Sabri Gültekin tarafından hazırlanan yazı metni, 28 Mart 2014 tarihinde Milat Gazetesi’nde yayınlanmış:

Şeyh Edebâli’yi daha iyi tanımak ve Osmanlı’nın kuruluşundaki hizmetinin önemini anlayabilmek için, onun Osman Gazi’ye ve onun şahsında bütün sultanlara yaptığı nasihati bilmek gerek. Bu nasihatten herkesin alacağı ders vardır.

...Nasihat metni...

Sedat Laçiner’in Star Gazetesi’nde 10 Eylül 2013 tarihinde yayınlanan “Ben kötüyüm sen iyi mi?” başlıklı yazısından:

Ben bunları söylerken eminim bazıları Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye öğüdü olarak efsaneleşmiş cümleleri hatırlatacaklardır ve yöneticilerin daha sabırlı olması gerektiğini iddia edeceklerdir. Doğrudur, yöneticiler daha sabırlı ve eleştirilere daha açık olmalıdırlar. Ancak Şeyh Edebali’nin “Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana....” sözlerinde ifadesini bulan tarzda bir yönetici tanımı günümüz demokrasilerine pek uymaz.

Yavuz Semerci, Habertürk Gazetesi’nde 1 Haziran 2013 tarihinde yayınlanan “Kendini hatasız sanmak” başlıklı yazısında bahse konu öğüdü “Şeyh Edebali’den Osman Gazi’ye tavsiye” notuyla yayınlamış.

Uğur Dündar, hatayı bir adım öteye taşıyarak Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e nasihatini yazdığını iddia etmiş Sözcü Gazetesi’nde yayınlanan 7 Haziran 2013 tarihli “Ey Tayyip Erdoğan” başlıklı yazısında:

Bu­gün bir­den­bi­re ak­lı­ma, Şeyh Ede­ba­li­’nin Os­man Be­y’­e yaz­dı­ğı o meş­hur na­si­hat gel­di. Zi­ra bü­yük İs­lam ila­hi­yat­çı­sı, din bil­gi­ni, Ahi Şey­hi, İn­san-ı Ka­mil ve bir an­lam­da Os­man­lı Dev­le­ti­’nin fi­kir ba­ba­sı olan Şeyh Ede­ba­li­’nin, da­ma­dı Os­man Be­y’­e yaz­dı­ğı na­si­hat, bir ib­ret der­si ni­te­li­ğin­de.
Bu­gün bu na­si­hat­ten ba­zı bö­lüm­le­ri siz­ler­le pay­la­şı­yo­rum.
Çün­kü Şeyh Ede­ba­li­’nin çok an­lam­lı söz­le­ri­ni, ben­li­ği­ni ki­bir ve ik­ti­dar sar­hoş­lu­ğu­na tes­lim eden­le­re ha­tır­lat­mak is­ti­yo­rum.
Na­si­hat “Ey Oğul!” di­ye baş­lı­yor.
Ben “Ey Oğu­l”­u çı­ka­rıp ye­ri­ne “Ey Tay­yip Er­do­ğan!” yaz­dım.
Ha­tır­lat­mak biz­den, bü­yük bil­ge­nin na­si­ha­ti­ne ku­lak ve­rip ver­me­mek on­lar­dan!..
...nasihat metninin uyarlanmış hali...

Can Dündar da bu hataya düşenlerden. Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan 12 Şubat 2012 tarihli “Dindar bir nesil sayılmasak da…” başlıklı yazısında Şeyh Edebali’ye atfedilen sözleri aktarmış:

Oysa ne demişti Şeyh Edebali:
“Ey oğul! Beysin. Şimdi yanılgı bize, hoşgörmek sana... Geçimsizlik bize, adalet sana...”

Yeni Mesaj Gazetesi’nden Oğuz Köroğlu ise, 22 Ocak 2012 tarihli “Nereden geldiğini unutma ki Nereye gideceğini unutmayasın” başlıklı yazısında, daha da ileri giderek, bahse konu nasihatnamenin aslında bir vasiyetname olduğunu iddia etmiş:

Bu gerçeğin en anlamlı örneğini Şeyh Edebali Hazretleri'nin (2), Osman Gazi'ye Vasiyetnâmesi'nde görebilmek mümkündür. Çoğumuz bilir bu vasiyetnameyi. Özellikle de siyasilerimiz… Lakin, gerek toplum hayatında gerekse devlet yönetiminde tarihî kaynakların değerini takdir edemeyenler için bu tür nasihatnemeler, zihinlerde hoş bir hatıranın ötesine geçememektedir malesef. Oysa ki, geçmişte atalarımıza her zaman ilham kaynağı olan ve devletin bekasına yön veren en önemli işaret taşları, mana sultanlarının gönüllerinden kopan bu hikmet dolu sözler olmuştur. 
Tarih boyunca "İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın" veciz sözüyle ismi hafızalara kazınan Şeyh Edebali Hazretlerinin, üzerinden asırlar geçmesine rağmen değerini hâlâ koruyan o meşhur vasiyetnamesi, özelde Osman Gazi için söylenmiş olsa da esasen tüm devlet ve millet büyüklerine hitap eden eşsiz bir nitelik taşımaktadır:

Mehmet Y. Yılmaz’ın Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “CHP’nin bir politikası var mı?” başlıklı 30 Haziran 2011 tarihli yazısından:

Şey Edebali’nin nasihatinin bir bölümünü burada tekrarlayacağım. Çünkü Başbakan belli ki bunları biliyor ama tam olarak içselleştirememiş, belki gazetede de yazılı olarak bir kez daha görürse işe yarar!
Şöyle diyor Şeyh Edebali:
...nasihat metni...

Nazlı Ilıcak’ın Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Şeyh Edebali’den Osman Gazi’ye” başlıklı 11 Eylül 2008 tarihli yazısından:

Şeyh Edebali hazretlerinin, Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi'ye verdiği nasihat, kulağımıza küpe olsun. "Ey Oğul, artık Bey'sin! / Bundan sonra, öfke bize, uysallık sana / Güceniklik bize, gönül almak sana / Suçlamak bize, katlanmak sana /... / Haksızlık bize, bağışlamak sana /.../ Güçlüsün kuvvetlisin, akıllısın, kelâmlısın! / Ama, bunları nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgârında savrulur gidersin / Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. / Daima sabırlı, sebatlı, idarene sahip olasın..."

Nazlı Ilıcak aynı hatayı başka yazılarında da yapmış:

Emine Uçak Yazar ise Zaman Gazetesi Yorum bölümünde 20 Temmuz 2010 tarihinde yayınlanan “Kadın STK’larla Açılım Toplantısı – Algıların yönetilmesi şart” başlıklı yazısından:

Üslubuyla ilgili kendisine hatırlatılan Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye vasiyetindeki 'öfke bize, uysallık sana' sözlerini ise, "Bir yanağıma vurana, öbür yanağımı uzatacak kadar koyun değilim." şeklinde cevap verdi.

Faruk Çakır’ın Yeni Asya Gazetesi’nde 16 Ekim 2008 tarihinde yayınlanan “Öfke bize, uysallık sana” başlıklı yazısından:

Şeyh Edebali, Osman Gazi’ye nasıl seslenmişti:
“Bundan sonra öfke bize; uysallık sana..
Suçlamak bize; katlanmak sana, hoş görmek sana...”
“Devlet”e öfke değil, hoş görmek yakışır...

Hayrullah Mahmud’un Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Geleceğin suçlusunu yetiştirmek” başlıklı 6 Haziran 2002 tarihli köşe yazısından:

Edebali Hazretleri'nin Osman Gazi'ye vasiyeti:
* Ey Oğul! Beysin... Bundan sonra öfke bize, uysallık sana... Güceniklik bize, gönül almak sana... Suçlamak bize, katlanmak sana... Acizlik bize, yanılgı bize, hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana...
*Ey Oğul! Bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana... Üşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek, sana...
*Ey Oğul! Sabretmesini bil. Vaktinden önce çiçek açmaz.
*Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.
*Ey Ogul! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. Tanrı yardımcın olsun!
Bilmem bu öğütlerden birileri ders alır mı?
O birilerinin kim olduğunu söylememe gerek var mı?

Türkçe Ezan ve Köşe Yazarlarımız

Türkçe ezan hakkında kısa bir bilgilendirme:

Türkçe ezan 1932 senesinde Diyanet İşleri Başkanlığı genelgesi ile yürürlüğe kondu. 1941 yılında yapılan değişiklikle Türk Ceza Kanunu’nun 526. maddesi, “Arapça ezan ve kamet okuyanlar üç aya kadar hafif hapis veya on liradan iki yüz liraya kadar hafif para cezası ile cezalandırılırlar” hükmünü içermeye başlar. 1950 seçimlerinin ardından Menderes hükümeti iktidara geldikten bir ay sonra sonra, 16 Haziran 1950’de Demokrat Parti iktidarı sırasında Ceza Kanunu’ndaki bu fıkra kaldırıldı ve Arapça ezan serbest hale geldi. Söz konusu cezayı kaldıran yasa tasarısı, Demokrat Partililer ve Cumhuriyet Halk Partililerin müşterek oyuyla kanunlaşmıştır. Yani bir bakıma CHP, tek parti döneminde koyduğu yasağı Demokrat Parti ile birlikte kaldırmıştır.

Oldukça tartışmalı bu konu üzerinde köşe yazarlarımız hata yapmaktan geri kalmamış:

Erdem Akyüz, “Turkishnews” adlı sitede yayınlanan “Türkçe Ezan” başlıklı 16 Kasım 2015 tarihli yazısında ezanı Türkçe ya da Arapça okunması yönünde bir yasanın hiçbir zaman olmadığını iddia etmiş.

"Ezan’ın; Türkçe veya Arapça okunacağı yolunda bir yasa hiçbir zaman olmadığına ve olamayacağına göre, günümüzde de ezan’ın Türkçe okunması için hiçbir engel yoktur."

Arapça ezanı yasaklayan kanun, zannedildiği gibi Atatürk zamanında değil, Refik Saydam’ın başbakanlığı ve İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı zamanında çıkarılmıştı.  Arapça ezan ve kamet okuyanlar hakkında ceza hükmü, 1941 yılında çıkarılan 4055 sayılı kanunla Türk Ceza Kanunun 526. maddesine eklenmişti. Ancak, TBMM’nin 16.06.1950 tarihli oturumunda kabul olunan 5665 sayılı kanunla değiştirilmiş ve bu hüküm bu maddeden çıkarılmıştı.

turkce ezan kanun yazisi

 

Can Ataklı, 12 Haziran 2011 tarihinde Vatan Gazetesi’nde yayınlanan köşe yazısında Türkçe ezanın ara ara denendiğini belirterek CHP’nin kararıyla kaldırıldığını iddia ederek hata etmişti. Türkçe ezan Adalet Partisi iktidarında kaldırılmıştı.

Yıllardır yapılan bir tartışmadır. “Ezan Türkçe okunabilir mi?” 1940’lı yıllarda bir ara denenen Türkçe ezan 1950 seçimlerinden önce CHP’nin kararıyla kaldırılmıştı. Menderes hemen arkasından iktidara gelince de uygulamayı başlatmış ve ezan tekrar Arapça’ya dönmüştü.

Radikal Gazetesi yazarlarından Ayşe Hür ise 8 Şubat 2015 tarihli “Türkçe ezan, Bursa Olayı ve Bursa Nutku” başlıklı yazısında 1950 yılında kabul edilen kanun maddesini atlayarak, Türkçe ezanın basit bir telgrafla sonlandırıldığını iddia etmiş:

Bu konuşmadan 18 yıl, Atatürk’ün ölümünden 12 yıl sonra, 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti ezici bir çoğunlukla iktidara geldi. 17 Haziran 1950 günü bir ikindi vakti, Ankara’dan illere çekilen bir telgraf emriyle, “ezan ve kametin istenirse Arapça da okunabilecegˆi” bildirildi. Bu tarihten sonra bir daha Türkçe ezan duyulmadı. Ama yazının başında sözünü ettiğim gibi, Türkçe ezan’ tartışması bitmedi.

Mehmet Akarca ise, Takvim Gazetesi’nde “25 lira 80 kuruş” başlığıyla yayınlanan 12 Kasım 2014 tarihli yazısında Türkçe ezanın İnönü döneminde okunduğunu iddia etmiş.

Tarih: Sonraki günler… Radyo Cumhurbaşkanı seçiminden sonra, matem yayını yerine davul zurnalı coşkulu programlar yayınladı! Paranın, damga ve posta pullarının üzerinden Atatürk portreleri kaldırıldı! Ezanın Türkçe uyduruk sözlerle okunması, gelişigüzel Varlık Vergisi adıyla haraç toplanması, dini faaliyete sınırlamalar getirilmesi hep o döneme rastlar!

Halbuki, ezan Türkçe okunmaya 1938-1950 yılları arasında tekabül eden “İsmet İnönü dönemi”nde değil, 1932 yılında başlanmıştır.

Bülent Erandaç da Takvim Gazetesi’ndeki 8 Mart 2012 tarihli “Söz Milletin” başlıklı yazısında Türkçe ezanın Atatürk’ün vefatının ardından İsmet İnönü döneminde okunduğunu ifade etmiş:

Atatürk'ün vefatından sonra, İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığında, CHP'nin tek Parti yönetimiyle, devletçi ekonomi, ezanın Türkçe okunması, valilerin CHP'li oluşu, sert devlet imajıyla, İttihat ve Terakki zihniyeti kökleşiyordu.

İkram Bağcı ise Star Gazetesi’nde 19 Şubat 2015 tarihinde yayınlanan “Bir neslin ahlakını işte böyle yediler” başlıklı yazısında ilk Türkçe ezanın tarihi konusunda anakronizme uğramış:

‘Din zehirdir. Türkiye’den dini tamamen atabilmek için bize 30 sene lazım’ tespiti 1946’da ise bu ülkenin Başbakanlığını yapmış ve önceden de farklı bakanlıkların başında bulunan bir isim tarafından yapılır; Şükrü Saraçoğlu. Hemen arkasından bir gazete manşet atar: ‘İlk Türkçe ezan dün Fatih’te okundu. Meydanı dolduran halk tarafından alaka ile dinlendi’. Alakanın olumlu olup olmadığını bilmiyoruz!

İlk Türkçe ezan ile ilgili gazete manşetleri, Şükrü Saraçoğlu’nun başbakanlık döneminin çok öncesinde 1932 yılında atıldı.

turkce ezan kaldirildi