“Selâmün Aleyküm” Diyemeyen Köşe Yazarları

Arapça selam alıp vermeyi düzgün beceremeyen köşe yazarları hiç eksik olur mu?

Öncelikle, Murat Bardakçı ve Ahmet Hakan’dan açıklamaları okuyalım:

Murat Bardakçı’nın Habertürk’te 4 Şubat 2011 tarihinde yayınlanan “Dış Haberciliğimiz” başlıklı yazısından:

ERTUĞRUL ÖZKÖK’E NOT: 

Ertuğrul ağabey, dünkü köşesine ‘Esselamün demeden’ başlığını atmış ve hata yapmış! Çok teknik olacak ama söyleyeyim, Arapça’nın kuralıdır: Başa ‘harf-i tarif’ yani Ertuğrul Özkök’ün anlayacağı tabiriyle ‘article’ gelince kelimenin sonundaki ‘tenvin’ yani ‘un’ hecesi düşer. Dolayısı ile ‘Esselamün’ sözü tek başına böyle kullanılmaz. Ya ‘Esselamü’, yahut ‘Selamun’ denir.

Ahmet Hakan’ın Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan 4 Şubat 2011 tarihli “Diktatör kovalamaca” başlıklı yazısından:

Yeni başlayanlar için selamün aleyküm 

MADEM İngilizce konusunda aşırı hassas bir ulusun çocuklarıyız… Benzer bir hassasiyeti neden Arapça konusunda da göstermeyelim ki? Ertuğrul Özkök, geçen günkü yazısının başlığında “Esselamün aleyküm” demiş. Arapçada sözcüğün başına gelen “el” takısı, kelimenin sonundaki okunuşu değiştirir. Doğrusu “Esselamü aleyküm”dür. Bu arada “Selamü aleyküm” de denmez. Doğrusu “Selamün aleyküm”dür.

esselamuYani neymiş? Selam verirken ya “Selâmün aleyküm” ya da “Esselâmü aleyküm” demek gerekirmiş. “Esselamün aleyküm” ya da “Selamü aleyküm” değil.

(Muhtesip’in 2011 yılındaki ihtisabının üzerinden) Bakalım hangi köşe yazarları bu konuda yanlış yapmış:

Murat Bardakçı ve Ahmet Hakan’ın, yukarıda yer alan açıklamaları ile düzeltmeye çalıştığı Ertuğrul Özkök’ün yazısı ile başlamakta fayda var: Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet Gazetesi’nde 2 Şubat 2011 günü yayınlanan “Daha esselamün aleyküm demeden” başlıklı yazısından:

“Ben çok dindar biri değilim. Cumaya bile gitmem. Ama geçen cuma farklıydı. Eylem camiden başlayacaktı. Bir güzel abdest aldık. Namaza durduk. Kahire’nin kıldığı en hızlı cumaydı. Daha esselamün aleyküm demeden bazıları sloganlarla kendini dışarı zor attı. Tahrir Meydanı’na doğru kitleler aktı. O günden beri dünyanın gözü üzerimizde.” 

* * * 

Bu ifadeler bana tuhaf geldi. Hareket camiden başlıyor. Cuma namazını bile kılmayan insanlar, apar topar abdest alıp namaza duruyor. Sonra daha “Esselamün aleyküm” demeden koşmaya başlıyorlar.

Engin Ardıç, Sabah Gazetesi’nde 14 Haziran 2010 günü yayınlanan yazısına “Esselamün aleyküm, ya seydi!” başlığını atarak bu hataya düşmüş.

Engin Ardıç bu hatasını Sabah Gazetesi’nde 11 Mart 2015 günü yayınlanan “Yumurta kapıdadır” başlıklı yazısında tekrarlamış:

"Şimdi iktidar, seçim dönemlerinde özel kanallara uygulanan cezaların kaldırılması için harekete geçmiş. Kanun değişecekmiş. 
Esselamün aleyküm ve rahmetullah. 
Yumurta kapıya çoktan geldi ama geç olsun da güç olmasın."

T24 yazarlarından Murat Sabuncu’nun 22 Haziran 2014 tarihli “Kılıçdaroğlu’nun Diyarbakır’daki sözü HDP Kongresi’nde ses buldu” başlıklı yazısından:

Masada ve tribünlerin pek çok yerinde madenci kaskları.
Esselamun aleyküm, merhaba, rojbaş diye açılıyor Kongre.
HDP'nin bugün görevi devredecek iki eş başkanı sırayla konuşuyor.

Bekir Hazar’ın Takvim Gazetesi’nde 1 Mart 2012 tarihinde yayınlanan “Es selamün aleyküm” başlıklı yazısının hem başlığında hem içeriğinde hatalar var:

Ne güzel bir sözcük;
"Es selamün aleyküm"… 
Yani diyorsun ki; 
"Allah'ın selamı üzerinize olsun.
Esenlik ve güvenlik içinde kalın"
Yaradanın selamını söylemek bir insana…

...

Dikkat buyurunuz "Darbeleri" faydalı bulduğunu söylüyor. 
"Türkiye'de darbeler…
'Es selamün aleyküm' zihniyetine karşı yapılmıştır" diyor.
Çağdaş, aydın, entelektüel bir şairin dediği lafa…
Yediği naneye bakın…
Allah'ın selamı üzerinize olsun denirse… 
Bu haklı bir darbe gerekçesiymiş.
Kafaya bak kafaya… 
Bir ülkenin Başbakan'ı … 
Nasıl "Allah'ın selamı üzerinize olsun" dermiş?

Noyan Umruk’un Aydınlık’ta 10 Kasım 2013 tarihinde yayınlanan “Merhaba” başlıklı yazısından:

Bilindiği üzere Osmanlı ordusunda içtimalarda komutanlar askeri "Selamün aleyküm asker'' diye selamlar, asker de "esselamün aleyküm'' diye cevap verirdi.

Eyüp Can’ın Radikal’de 1 Şubat 2011 günü yayınlanan “Kahramanını arayan rol” başlıklı yazısından:

Kahire’de cuma günü ateşlenen isyan fitilini o kadar güzel anlatmış ki: 
“Ben çok dindar biri değilim. Cumaya bile gitmem. Ama geçen cuma farklıydı. Eylem camiden başlayacaktı. Bir güzel aptes aldık. Namaza durduk. Kahire’nin kıldığı en hızlı cumaydı. Daha Esselamun Aleykum demeden bazıları sloganlarla kendini dışarı zor attı. Tahrir Meydanı’na doğru kitleler aktı. O günden beri dünyanın gözü üzerimizde…”

Atılgan Bayar’ın Akşam Gazetesi’nde 22 Haziran 2009 tarihinde yayınlanmış “Ne olacak bu Avrupa’nın hali” başlıklı yazısından:

Açıkçası, bu tez konusunda yalnız kalmıştım. Tüm yorumcuların dikkati, Obama'nın 'Esselamün Aleyküm'ündeydi.

Çetin Altan ise Milliyet Gazetesi’nde 25 Temmuz 2005 günü yayınlanan “Eski bir Türk öyküsü” başlıklı yazısında aktardığı fıkrada bu hatayı yapmış:

"Padişahla sadrazam ırmağın kıyısına inmişler. Padişah ihtiyara: - Esselamün aleyküm ya piri peder, demiş. İhtiyar şöyle bir bakmış iki kişiye, sonra saygıyla selam vererek: - Ve aleykümselam cihana server, demiş."

Çetin Altan, aynı hatayı aynı fıkrada 8 Ekim 2006 tarihli “Hım hım ile burunsuz, birbirinden uğursuz” başlıklı yazısında tekrarlamış.

İsmail Berk’in, Yeni Asya Gazetesi’nde 1 Ekim 2007 günü yayınlanan “Ensar’ın bugüne yansıyan ruhu” başlıklı yazısından:

“Esselamün aleyküm” selamıyla mümin bir Arap, rızık paketiyle bulunduğumuz yere geliyor.

Yasin Aktay ve Arthur Neville Chamberlain’in Maliye Bakanlığı

Yasin Aktay, Yeni Şafak Gazetesi’nde 7 Aralık 2015 günü yayınlanan “Putin Suriye’de Hitleri’ mi Arıyor” başlıklı yazısında İngiltere eski Maliye Bakanı Arthur Neville Chamberlain üzerinden Hitler analojisiyle Rusya’nın Suriye politikasına değinirken mühim bir hata yapmış:

"Siyasî tarihin en ilginç figürlerinden birisi Arthur Neville Chamberlain'dir. 1929 Krizinin ardından çökme noktasına gelen İngiliz ekonomisini toparlayabilmek için Hazine Müsteşarlığında geçirdiği süre onun Sir Baldwin'den sonra Britanya'nın Başbakanı olmasının kapısını aralamıştır."
Arthur Neville Chamberlain’in 1931-37 yılları arasında görevi “Chancellor of the Exchequer”‘dı, yani İngiltere Maliye Bakanı, Hazine Müsteşarı değil. Müsteşarlık, Bakanın altında bürokratik bir pozisyonu temsil etmekte.
Wikipedia’dan özgeçmiş yazınca sonuçları bu şekilde oluyor…

Roma Yanarken İmparator Neron’un Keman Çalması ve Köşe Yazarları

Büyük Roma yangını esnasında dönemin Roma İmparatoru Neron’un (ya da Nero) keman çaldığı iddia edilir bazılarınca.

Ama bilinmez ki, Neron lir çalabilirdi, keman çalamazdı.

Çünkü, keman çalabilmesi için 13 yüzyıl beklemesi gerekirdi.

Çünkü, 14. yüzyılda günümüzdeki anlamda ilk keman ortaya çıktıktan sonra 16. yüzyılda ünlü keman yapım ustası Andrea Amati tarafından modern şekli verilmiştir.

Peki, köşe yazarlarımız bu gerçeği atlayarak okurlarına nasıl malumatfuruşluk yapmışlar, sıralayalım:

Muharrem Bayraktar, Yeni Mesaj’da 25 Mart 2015 tarihinde yayınlanan “AKP’de savaş başladı!” başlıklı yazısında bu hataya düşmüş:

Ve ülkeyi bu hale getiren zat, Roma yanarken keman çalan Neron gibi “yanan siyasetin ve ülkenin küllerinde” keman çalıyor.

Evin İlyasoğlu’nun Cumhuriyet Gazetesi’nde 17 Temmuz 2013 günü yayınlanan “Geç ve genç ölmek isterdi” başlıklı yazısından:

2000li yıllara doğru hâlâ geleneksel yöntemleri kullanan bestecilerden “Halka yaranmak için geçmişe sığınanlar” diye söz eder, “Beethoven, Mozart, Shakespeare’e körü körüne tutulanlar”ı acımasızca eleştirirdi. Onun toplumsal duyarlılığı yansıtan pek çok özdeyişinden biri: “Roma yanarken Neron keman çalarmış. Amerika batarken de Clinton saksofon çalıyor.”

Tabi bu noktada, Evin İlyasoğlu’nun atıfta bulunduğu, İlhan Mimaroğlu’nun Ertesi Günce isimli kitabında yukarıdaki yanlışa yer verdiğini de not etmekte fayda var.

Habertürk Gazetesi yazarlarından Durmuş Odabaşı, 24 Eylül 2011 tarihinde yayınlanan “Muhteşem sahnenin hatırlattıkları” başlıklı yazısında, İmparator Neron’a keman çaldırıp, günümüzde Neron’dan kalmış bir keman parçasının olmadığını belirtip, bir de üzerinden sosyal mesaj vermiş:

Roma tarihinde “kişinin yükseltilerek kendini kaybetme haline yakalanması” ile ilgili çok güzel iki örnek var: İmparator Neron, ömrünün son günlerinde keman çalmaya merak sarar. Zaman zaman konsülleri (meclis üyeleri) toplar, öğrendiği parçaları başını-gözünü yara yara seslendirirmiş. Bitiminde ise tüm konsüller ayağa fırlar, “yaşa... varol...” sesleri arasında dakikalarca alkışlarlar, Neron da mutluluktan “mest” haline girermiş. Gel zaman-git zaman, “Büyük İmparator” ölüm döşeğindedir. Zorlukla başını bekleyenlere döner ve “Şu dünyadan ne büyük bir sanatçı gidiyor” der. Ama günümüzde, Neron’dan kalmış bir keman parçası yoktur. Çünkü onu üç kuruşluk menfaat için çevresinde kümelenen “müritler”, “sanatçı” yapmıştır. Günümüzde de çevremiz, hep bu tür “mürit”lerle, “sanatçılar”la dolu değil mi?

Cumhuriyet Gazetesi’nden Özgen Acar’ın “Siyasacılardan Düş Kırıklığı!” başlıklı 11 Kasım 2011 tarihli yazısından (Times’ın bahse konu yönde bir iddiası bulunmayıp, söz konusu atıf Özgen Bey’in hayal gücünün ürünüdür):

Böylece İngiliz Times gazetesinin “İmparator Neron Roma yanarken keman çalıyordu, Silvio Berlusconi bunga-bunga yapıyordu. İtalya, bunga-bunga cumhuriyetine dönüştü” dediği başbakanın yerine, ekonomik bunalımı önlemenin mimarlığına aday olarak adı öne çıkıyordu.

Vatan Gazetesi yazarlarından Sanem Altan’ın 28 Ağustos 2010 günü yayınlanan “Yazarlar niye ölmek ister?” başlıklı yazısından:

Oliver Herford’dan İmparator Neron’a: “Neron keman çaldığı için insanlar Roma’yı yaktı.”

Zaman Gazetesi yazarlarından A. Ali Ural, 18 Ocak 2009 tarihli “Siyah nokta büyüyor!” başlıklı yazısında, İmparator Neron’un hiç kemanı olmadığını belirtmiş; ancak, bunun sebebini aktarmamıştır:

Neron'un Roma yangınıyla bir ilgisi olmadığını, yangını seyrederken keman çalmadığını (Zira o sırada şehirden elli mil uzaktadır, üstelik hiç kemanı olmamıştır.)

Benzer şekilde, Doğan Heper, Milliyet Gazetesi’nde 15 Ağustos 2013 tarihinde yayınlanan “Lider Sultası” başlıklı yazısında Neron’un kemanın olmadığını belirtip, sebebini aktarmamış:

Roma’yı yakan Neron değildi. O sırada Neron Roma’dan elli mil uzaktaydı. Roma yanarken keman çaldığı da doğru değildi. Çünkü kemanı yoktu.


imparator neron - buyuk roma yangini

“Mimar Sinan’dan Mektup” Efsanesi ve Köşe Yazarlarımız

“Mimar Sinan’ın Şehzade Camii’ndeki kemerlerden birinin altına sonraki nesiller için yapı tekniğini anlattığı bir kâğıt yerleştirdiği, bir şişe içerisinde bulunan kâğıdın 1990’lardaki bir restorasyon sırasında ortaya çıktığı ve restorasyonun Sinan’ın asırlar sonra elde edilen bu yazılı dersi sayesinde yapılabildiği” ne ilişkin bir şehir efsanesi varlığını sürdürmekte.

Öncelikle bahse konu şehir efsanesini okuyalım:

Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzadebaşı Cami'nin 1990´li yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililer inden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıklarını anlatıyor. “Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taşlarda yer yer çürümeler vardı. Restorasyon programında bu ke merlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşaat edildiğini öğrenmiştik fakat taş kemer inşaası ile ilgili pratiğimiz yoktu. Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık. Sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş yavaş söküp yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık. Kalıbı yaptık. Sökmeye kemerin kilit taşından başladık. Taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık.
mimar sinan'ın mektubuŞişenin içinde dürülmüş beyaz bir kâğıt vardı. Şişeyi açıp kâğıda baktık. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı. Şunları söylüyordu: “Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında bu taşlar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Büyük bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşaa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. İşte bu mektubu ben size, bu kemeri nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum.” Koca Sinan mektubunda böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri taşları Anadolu´nun neresinden getirttiklerini söyleyerek izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir biçimde kemerin inşasını anlatıyordu.

Ahmet Turan Alkan’ın Zaman Gazetesi’nde 4 Mart 2012 tarihinde yayınlanan “Efsaneler zombi gibidir kolay öldürülemezler!” başlıklı yazısı, bu söylentiyi konu edinmişti. Okumakta fayda var:

Böyle efsânelere balıklama dalan takımından iseniz size ne mutlu; ama "Acaba biri beni dolmuşa mı bindiriyor?" diye aksilenenlerden iseniz buyrunuz bazı sorulara birlikte cevap arayalım:

Soru: Hikâyeyi kim anlatıyor?

Cevap: Bir TV seyircisi anlatıyor; peki kimden duymuş: Yaşadığı hadiseyi ekranda anlatan bir inşaat mühendisinden.

Soru: Bu inşaat mühendisi kim? Cevap, belirsiz. Peki, olayın tarihi belli mi? Eh, 1990'lı yıllar diye yuvarlama bir tarif. Olay yeri neresi? Şehzadebaşı Camii.

Dikkat, bahsedilen caminin adı yanlış; Şehzadebaşı Camii diye bir mâbed yok İstanbul'da, Şehzadebaşı semtindeki Şehzade Camii var. Önemli bir ayrıntı mı? Aslında değil ama tembih etmiştik; her ayrıntıya mim koyacaksınız. Nitekim biraz sonra caminin adı değişecek, Süleymaniye oluverecektir.

Taş kemer inşa etmeyi unutmadık ki!

Nereden çıktı bu mesele? Arz edeyim. Benim tarih meselelerine, fakat daha ziyade tarih usulü problemlerine çok meraklı, hatta titizlik derecesinde dikkatli bir dostum var. Mezuniyet arkadaşlarıyla haberleştikleri yazışma grubuna hitaben yukarıda metnini verdiğim mektubun sağlık derecesi hakkında şüphelerini belirten bir yazı göndermiş. Yazışma arkadaşlarından gelen bir cevapta, mektubun bir palavra olmadığı; hikâyenin, adı sanat tarihi camiasında bilinen, ünlü bir mimar tarafından keşfedildiğini, hatta zikredilen mimarın bu konuyla ilgili bir belgesel çekimine önayak olduğu şeklinde bilgiler ileri sürülünce arkadaş tereddüde kapılmış. Arkadaşı, hadisenin gerçek olabileceğini şu satırlarıyla ileri sürüyor:

- O mimar Türkiye'nin en önde gelen restoratörlerinden biridir. Pek çok önemli Osmanlı yapılarının yenilenmesinde aktif rol aldı. Ben kendisini tanıyorum. TRT 3'te bu konu ile ilgili bir belgesel hazırlanıp yayınlanmış, ben de seyretmiştim. Belgeselde bulunan Osmanlıca belgeyi konunun uzmanlarından biri yeni harflere çeviriyordu. Ben ona ulaşmaya çalışır, mektubun bir kopyasını rica ederim. ?

Şimdi burada bir lâhza soluklanalım. Hangimiz, ortalıkta onlarca benzeri dolaşan şehir efsânelerinden birinin doğruluğunu dert edinip de ciddi bir araştırmaya girişir ki? Arkadaşım böyle bir insan işte. Arkadaşına cevap verirken şöyle yazmış: "Gerçekten anlamakta zorluk? çekiyorum; bazı şeylere ne kadar kolay ikna oluyoruz böyle... Benim bu konuda ağzımı kapatacak tek şey mektubun bizzat?kendisidir; ya da ne bileyim, Topkapı'da ise evrakın katalog numarasıdır. Bahsedilen mimar ile bu mektubu eşleştiren bir bilgiye erişemedim yaptığım araştırmalarda, ama sen?neredeyse emin gibisin. Bu kadar emin olmanı gerektiren malzeme ne ise?paylaşırsan sevinirim; zira senin mektubun üzerine iki?Osmanlı tarihçisi tanıdığı aradım, sayende benimle hafif yollu dalga da geçtiler.?Mektubu bul da bir bakalım dediler."

Yukarıda bahsetmiştim, benim dostum usûl meselelerinde biraz fazlaca hassastır. Açmış telefonu ünlü mimarımıza, bakalım telefon konuşmasında neler öğrenmiş:

- O sanat tarihçisi mimar çok özel bir insan ve adı geçince durakladım. Zira her ne kadar sunuluş şekli popülizm koksa da bir açık kapı bırakmak her zaman iyidir. Benzeri bir şehir efsânesinde Leonardo Da Vinci'nin vakti zamanında bir lokanta açtığına dair bir iddia duyunca afallamıştım. Sonra konuşmacı birkaç İtalyanca belge, çizimler, hattâ fiyat listesi gösterince iş değişti. İddianın sahibi önemli bir tarihçi, İspanyolca, İtalyanca biliyor. Hâsılı, Mimar Sinan'ın mektubu konusu beni huzursuz ettiği için, dayanamadım, adı geçen sanat tarihçisi ve mimarın telefonunu bulup kendisi ile görüştüm! Çok nazik bir beydi ve bana olayı anlattı. 1970'li yıllarda [Hani 90'lı yıllardaydı?] Mersin'de bir restorasyon işinde çalışırken bir ustasından duymuş bu rivâyeti. Bu ustanın babası da İstanbul'da Süleymaniye [Hani Şehzâdebaşı, daha doğrusu Şehzâde Camii idi?] restorasyonunda çalışmış ve o tarihlerde rahmetli olmuş bir ustaymış. Kendisinin Mimar Sinan'a büyük hayranlığı varmış ve her yıl onun ruhu için hatim indirirmiş. Babasına neden her yıl Mimar Sinan'ın ruhu için hatim indirdiğini sorunca babası ona bu olayı anlatmış. Bir kemerin kilit taşında bir not bulduğunu...

Mimar bey hadiseyi duyunca heyecanlanmış ve biraz araştırmak istemiş. 'Mektubu bulsaydım elbette bunu yayınlayacaktım' dedi bana, ne var ki işin gerisi gelmemiş [Yani ortada böyle bir mektup da yok!]. Mimar da bunu bir çocuk oyunu şeklinde kaleme alarak çocuklara sorumluluk duygusu aşılamak için güzel bir örnek olacağını düşünmüş. Proje çok ilgi çekmiş ve TRT 3'te 1970'li ya da 80'li yıllarda bir belgeselde bu konu işlenmiş. Mimar bey dedi ki: 'Bunun bilimsel bir tarafı elbette yok, bu kadar yayılacağını elbette bilemedim.' Hatta espri ile 'Bilsem kendim için daha faydalı olacak bir şeyler yayardım.' diye ilâvede bulunmayı da ihmâl etmemiş. Gelelim kıssadan hisseye!

İnsanın, "O kadar güzel bir efsâne ki, keşke gerçek olsaydı." diyesi geliyor ama bir dakika. Aslında bizim böyle efsânelere, yanlış anlaşılmış söylentilere ihtiyacımız yok ama yeri geldi tespit edelim:

1-Efsâneler, hakikatlerden daha yakışıklı ve uzun ömürlüdür.

2-Gerek Mimar Sinan, gerek diğer Osmanlı mimarlarının uyguladığı yapı teknikleri öyle esrarengiz, bilinemez mahiyette şeyler değildir; ele geçmeyecek olan, Mimar Sinan'ın halef ve seleflerinin o zor ele geçen tenâsüb (proportion) ve güzellik kavrayışlarıdır. En âlâsından taş kemer inşa etmeyi hiç unutmamıştık ki, yeniden keşfedelim; keşfi gereken o zihin dünyasının kendisidir.

3-Usûl, esastan daha önemlidir.

“Keşke gerçek olsa” diye içimizden geçirdiğimiz söz konusu şehir efsanesinin gerçekle yakından uzaktan ilgisinin olmayacağına dair sebepleri sıralayalım:

  • İstanbul’da Şehzadebaşı Camii bulunmamaktadır. Mimar Sinan tarafından yapılan cami, Şehzade Camii olarak bilinir.
  • Söz konusu efsane, bazen camii değiştirip Süleymaniye’ye atfolunmaktadır. Bu da, hikayenin gerçekliği üzerindeki kuşkuları artırmaktadır.
  • Her efsanede olduğu gibi, mektubu bulan ve restorasyonda mektup içeriğini kullananlara ulaşılamamaktadır.
  • Her efsanede olduğu gibi sözüm ona gerçek mektubun aslına ulaşılamamaktadır.
  • Şehzade Camii’nin restorasyonu Vakıf İnşaat tarafından 1992-1994 yılları arasında yapılmıştır. 400 senelik bir fark yoktur. 450 seneye yakın bir zaman geçmiştir camiinin yapımı ile restorasyon üzerinden.
  • Bahse konu restorasyon sırasında dış duvarlar ve kapılara müdahil olunmamış, bahçe tanzimi yapılmıştır. Restorasyon notlarında bir duvarın ve tabii ki bir kemerin kilit taşının söküldüğü gibi bir rapor yoktur.
  • Restorasyonlar, inşaat mühendislerince yapılmaz. Restorasyon öncesi rölöve ve restitüsyonlar yapılır. Restitüsyon sonrası, eğer restorasyon için bir detay verilecekse bunu inşaat mühendisi değil koruma ve restorasyon yüksek lisans eğitimi almış bir mimar karar verir gerekirse inşaat mühendisine danışır.
  • Mimar Sinan’ın eserleri sök-taş değiştir-yeniden tak usulü, lego gibi bir eser değildir.
  • Halihazırda sahip olunan yapı tekniği ışığında, 400 yıl öncesinden nasihat gerektirecek bir durumun bulunmadığı düşünülmektedir.
  • Şişe için 400 sene dayanan kağıt ve mürekkep temini ilginç bir noktadır.
  • Son olarak, Ahmet Turan Alkan tarafından yukarıda aktarılan husus, mezkur efsaneyi boşa çıkarmaktadır.

(Ekşisözlük yazarı ‘ya “mimar sinan hurafeleri” başlığındaki metni için teşekkürler)

Bazı köşe yazarları, gerekli araştırmayı ve doğrulamayı yapmaksızın bu mektup hikayesini gerçekmiş gibi köşelerine taşımış:

Milliyet Sanat yazarlarından Seçkin Selvi, “Arşınsız Sinan’ın Süleymaniye’si” başlıklı 11 Ocak 2014 tarihli yazısında bu hikayeyi yutmuş.

Türkiye Gazetesi yazarlarından Muammer Erkul, “400 yıl sonraya mektup” başlıklı 7 Aralık 2012 tarihli köşesinde bu şehir efsanesine yer vermiş.

Benzer şekilde, Yeni Ufuk Gazetesi’nden Metin Çınar, “Devlet adamlığı” başlıklı 1 Kasım 2014 tarihli köşesinde, Yeni Sakarya Gazetesi’nden Ferruh Bulut da “400 sene sonrasına mektup” başlıklı 3 Ağustos 2014 tarihli köşesinde bu efsaneyi gerçek gibi okuyucularına aktarmış.

Sadece köşe yazarları değil, Sabah ve A Haber gibi bazı yayın organları da bu hataya düşmüş.

Ahmet Turan Alkan’dan alıntılamak gerekirse tekrar:

“Efsaneler zombi gibidir kolay öldürülemezler!”

Bekir Hazar ve Petrol Üretimi

Bekir Hazar, Takvim Gazetesi’nde 5 Aralık 2015 günü yayınlanan “Ankara artık kuRUSıkı atmıyor!” başlıklı yazısında, Rusya ile yaşanan son gelişmeler karşısında petrol piyasasının gerçek (!) yüzünü gözler önüne sererken bazı hatalar yapmış:

"Petrol fiyatlarını, ABD'nin baskısıyla üretimi artırarak düşüren Suudi Arabistan varili 6 DOLAR'a üretiyor. Ruslar'ın bir varil petrol maliyeti ise 23 DOLAR... 60 dolar maliyetle petrol üreten Venezuela'nın Petrol Bakanı dün "Biz battık, satış fiyatlarını 25 dolara düşürecekler" diyerek "İMDAT" çığlıkları atıyor."

Petrol üretim maliyetlerine ilişkin açıklanan rakamlarla Bekir Hazar’ın paylaştığı arasında farklılıklar var. Ancak, en belirgin farklılık Venezüela’ya ilişkin. Venezüela, bir varil petrolün üretimini 20 dolara mal ediyor, Bekir Hazar’ın 60 dolar iddiasının tersine.

petrol üretim maliyetleri

"Rusya'nın ültimatomu üzerine OPEC toplantısından da DALGA geçer gibi bir açıklama geldi. "Üretimi 32 milyon varilden 31.5 milyon varile düşürdük" diye. Yani 0.5'lik komik bir düşüş. Independet gazetesi dün "Petrol fiyatları 35 dolara düşsün RUSYA BATAR" diye yazıyordu."

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü, yani kısaca OPEC, 4 Aralık 2015 günü gerçekleştirilen toplantıda günlük petrol üretim kotasını fiili seviyede tutma kararı almıştı. Herhangi bir azaltım gerçekleştirmediler yani.

Kaynaklar:

İlave not: İhtisaba konu olan yazıya cuk oturan bir karikatür:

12301779_949470941845005_7831900804041918498_n

Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ve Köşe Yazarlarımız

ceza muhakemeleri usulü kanunu1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, kısaca CMUK, 2004 yılında ilga oldu ve “usul” kelimesini kaybederek 5271 sayılı Ceza Mukamesi Kanunu‘na, yani CMK’ya 2004 yılında evrildi. Bu dönüşümün üzerinden bir hayli zaman geçmesine rağmen bazı köşe yazarları hâlâ mülga CMUK’a referans verme hatasına düşmekte.

Muhtesip, 2010 yılında bu yazarları ifşa etmişti. Ancak, aradan geçen zamanda bu
hatayı sürdürmekte ısrar eden yazarları ifşa etmekte fayda var:

Mehmet Ali Tekin, Yeni Akit Gazetesi’nde 6 Aralık 2015 günü yayınlanan “Cezaevi mi ıslah evi mi?” başlıklı yazısında mülga CMUK’un gözden geçirilmesini talep etmiş:

Öncelikli iş... CMUK ve Ceza ve Tevkifevleri İç Yönetmeliği, baştan sona gözden geçirilmelidir...

Şükrü Alnıaçık’ın, Ortadoğu Gazetesi’nde 4 Aralık 2015 tarihinde yayınlanan “Demokles’in su tabancası” başlıklı yazısından:

Hadi solu anladık!.. Sol oldum olası suçtan, suçludan, vurandan kırandan yanadır. CMUK'la yatar TCK'yla kalkar ve idam cezasına başından beri karşıdır.

Umur Talu’nun Habertürk Gazetesi’nde yayınlanan 24 Ekim 2015 tarihli “Hep böyle olmaz tabi” başlıklı yazısından:

Canlı bomba eylem yapmadan tutuklanmaz şiarı ise hakikaten demokrasi ve hukukun, insan hakları ve CMUK’un özü.

İbrahim Kiras’ın Star Gazetesi’nde 10 Şubat 2012 tarihinde yayınlanan “Gözünün üstünde kaşın var suçlaması” başlıklı yazısından:

Üstelik İlker Başbuğ’un anayasanın açık hükmüne rağmen Yüce Divan yerine CMUK’un ilgili maddesine dayanılarak özel yetkili mahkemede yargılanması yargı sistemi açısından ayrı bir tartışma konusu oldu.

Cengiz Çandar’ın Radikal Gazetesi’nde 10 Şubat 2012 tarihinde yayınlanan “Ya ‘polis-yargı devleti’ veya” başlıklı yazısından:

Özel yetkili mahkemeler, başındaki ‘özel’i bir ‘genel’ uygulamaya çevirdiler. CMUK’un 250. maddesi, TMK ve TCK’nın bazı maddeleri ‘nalıncı keseri’ gibi herkesin ‘şüpheli vatandaş’ olarak sigaya çekilmesine, ‘terör örgütü kurmak ve yönetmek’ suçlamaları altında tutuklanmalarına imkân veriyor.

Selahattin Duman’ın Vatan Gazetesi’nde 4 Aralık 2011 tarihinde yayınlanan “Vicdan denen o kantar Bursa’da şeftali” başlıklı yazısından:

Hem cezası yok denecek kadar az hem de Avrupa standartlarına uyarlanmış “Ceza Muhakemeleri Usul Yasamız” izin vermiyor

Derya Sazak’ın Milliyet Gazetesi’nde 3 Haziran 2010 tarihinde yayınlanan “CMUK Seyfi” başlıklı yazısından:

CMUK, açık adıyla Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’ndaki değişiklikle, işkenceyi önlemek için, gözaltında avukat bulundurma olanağı tanınmıştı. Seyfi Oktay’ın bu değişiklik için Meclis’te nasıl gece gündüz ter döktüğüne tanığız.

Yalçın Bayer’in Hürriyet Gazetesi’nde 18 Şubat 2010 tarihinde yayınlanan “İktidarın Edirne duyarsızlığı” başlıklı yazısından:

CMUK’nun yoruma açık hükümlerini kullanarak, askeri personel ve yargı bürokrasisini, kendiyargılama usulleri dışında, iktidarın özel görevlendirdiği iddia edilen yargı görevlileri tarafından, şüpheli soruşturma usullerine tabi tutmak giderek telafisi zor neticeler doğurma tehlikesi taşımaktadır.

Yine Yalçın Bayer’in 18 Haziran 2010 tarihli “Yargıçlara ‘ayar’ mı” başlıklı yazısından:

Anayasa’nın değişik 90. maddesi, AİHS’nin, CMUK’a göre  uygulama önceliği olduğunu amir bulunuyor. Yargıtay Hukuk Dairesi, yargıçları bu hususu göz önüne almış görünüyorlar.

Ve yine Yalçın Bayer’in 20 Eylül 2010 tarihli “Türkiye’ye 2. sınıf ithal et getiriliyor” başlıklı yazısından:

Yaşları 90’a gelen Evren, Nejat Tümer ve Tahsin Şahinkaya’nın CMUK’a göre zaten zamanaşımı nedeniyle yargılanması olanaksızdır.

Ergün Babahan’ın Star Gazetesi’nde 6 Ekim 2010 tarihinde yayınlanan “Hopalı’ya kefilim” başlıklı yazısından:

İnsanları bulunmadığı ortamlarda, savunma hakkı vermeden suçlamak CMUK öncesi polis zihniyetine yakışır açıkçası

Bekir Hazar’ın Takvim Gazetesi’nde 22 Eylül 2010 günü yayınlanan “GYBH’in kafası attı” başlıklı yazısından:

CMUK yasasını iyi öğrenmek lazım. OHAL kalktı malunuz…

CMUK’un ilga olduğu Bekir Hazar’ın malumu değil anlaşılan…

“360 Derece” ve Köşe Yazarları

360 dereceBazı köşe yazarlarının geometri ile arası pek yok. Özellikle, “açı” konusuyla.

360 derece dönükten sonra aynı noktaya gelindiğini, 360 derece fark bulunması durumunun aynı pozisyona sahip olunduğu anlamına geldiğini gözden kaçırabiliyorlar.

Örneğin; Çiğdem Toker, Cumhuriyet Gazetesi’nde 20 Ekim 2015 günü yayınlanan “Esad’da 360 derecelik çark!” başlıklı yazısında bu hataya düşmüş:

"Krizin başından beri “Esad gitmeden olmaz” diyen Ankara, Suriye liderinin 6 ay daha ülkenin başında kalmasına evet dedi."

Hürriyet Gazetesi’nde basketbola ilişkin gelişmeleri aktaran Ünal Özüak, “Total basketbol” başlıklı 24 Aralık 2014 tarihli yazısında aynı hatayı yapmış:

YUGO'ların 360 tersi anlayışla malını mülkünü Carlos Arroyo'ya teslim etmiş Ataman ise önce dilinin belasını çekecek.

Yeni Şafak Gazetesi yazarlarından Ogün Altıparmak, 6 Eylül 2012 tarihli “Alex neden 360 derece dönüş yaptı?” başlıklı yazısında Fenerbahçe’nin eski kaptanı Alex’in dönüştüğünü iddia ederken, açılardan pek anlamadığını aşikar etmiş:

"Adeta Fenerbahçe''nin sembolü oldun. Bu hizmetlerin için yaklaşık 50 yıllık Fenerbahçeli olarak bizlerin sevgisini hak eden Kaptan Alex''e ne oldu da Haziran 2012 tarihinden sonra 360 derecelik değişiklik meydana geldi?"

Şok Gazetesi yazarlarından Kaan Özbek, “Seni yitirdik” başlıklı 3 Ağustos 2012 tarihli yazısında geometriden çakmış:

"Yani ne taraftan tutsak bıraktığının 360 derece tersi. Ve görüyorsun. Belki huzur içinde yattığının söylendiği yerdeki hatıra defterine değil ama buraya yazma yüzü buluyorum. Lakin içim bu anlamda rahat…"

Cumhuriyet Gazetesi’nin Duvar Yazıları bölümü de 24 Ekim 2015 tarihli yazısında aynı hatayı yapmış:

‘Tayyip’e oy vermeyen imansız’ diyen hoca, 360 derece döndü

İsmail Kılıçarslan, Fehim Taştekin ve Alıntı Hatası

İsmail Kılıçarslan, Yeni Şafak Gazetesi’nde 1 Aralık 2015 günü yayınlanan “Bayırbucak’ın çocuklarıyla…” başlıklı yazısında alıntıladığı sözün sahibini karıştırmış :

'En çok üzüldüğümüz şey, Türkiye'de birilerinin bizi terörist gibi göstermeye çalışması ağabey' diyor biri. Bir başkası 'hiçbir insaf emaresi göstermiyor bazıları. Görevli gibi çalışıyorlar' diyor. Aklıma Fehim Taştekin'in bir yazısından cümleler geliyor. Şöyle diyordu değil mi insafına kurban olduğum büyük Ortadoğu uzmanımız: 'Varil bombası en küçük silah, yerli üretim, maliyeti düşük. Ordu bu yüzden tercih ediyor. Bombalar militanların toplandığı bölgelere atılıyor. Elbette siviller de ölüyor. Ama sadece kadınları ve çocukları gösteriyorlar, militanları gizliyorlar.'

Fehim Taştekin, 6 Ağustos 2015 tarihinde Radikal Gazetesi’nde yayınlanan “Halep’i kurtaran yol” başlıklı köşesinde bahse konu sözün Suriyeli bir komutana ait olduğunu belirtmişti:

Varil bombalarının sivil kayıplara yol açtığını hatırlattığımda komutan şu savunmayı yaptı:
...alıntı söz...

İsmail Bey, alıntıladığı sözün sahibinin “insafına kurban olduğu büyük Ortadoğu uzmanı”, “Fehim Taştekin”e ait olmadığının farkında varamamış ne yazık ki.

“Urfa’da Oxford Vardı Da Biz Mi Gitmedik” Sözü vs. Köşe Yazarlarımız

“Urfa’da Oxford Vardı Da Biz Mi Gitmedik” sözüne çoğu kişi aşinadır ve bu sözün sahibinin İbrahim Tatlıses olduğunu düşünüyordur. Ancak, ‘Urfa’da Oxford vardı da okumadık mı?’ sözünün sahibi konusunda bir kargaşa bulunmakta.

Gani Müjde, anılan sözün kendisine ait olduğunu iddia etmekte. 2006 yılına Vatan Gazetesi’nde yayınlanan yazısında Gani Müjde konuyu şu şekilde aktarmışdı:

Urfa’da Oxford yoktu… 
Ben yazdım oldu… 
Bilkent Urfa'da kolej açacakmış.
Hürriyet bu güzel haberi "İbrahim Tatlıses'in Oxford hayali gerçekleşiyor" gibi bir başlıkla verince düzeltme gereği hissettim.
Bakın son defa yazıyorum, bi' daha yazmam.
Bu kaynaktan alıntı yapınız...
Belki inanmayacaksınız ama bir zamanlar uğur yücel bu ülkenin en popüler komedyeniydi. sahneye çıktığı her yer tıka basa dolar, kahkahalara gark olan mekânda ayakta bile yer bulunmazdı.
İşte o günlerden birinde yeşil kabare'de sahneye çıkan Uğur Yücel, benden sahnede yaptığı İbrahim Tatlıses taklidi için bir metin yazmamı istemişti.
Ben de içinde bu cümlenin de yer aldığı metni yazmıştım. “Evet cahilim” diyordu sahnedeki İbrahim Tatlıses… “Urfa’da Oxford vardı da biz mi okumadık kardeşim?” 
Tamam Uğur Yücel taklidi çok başarılı yapıyordu ama bu cümleyi İbrahim Tatlıses değil, hatta Uğur da değil, netice itibarı ile ben söylemiştim.

Gani Müjde böyle iddia etse de, İbrahim Tatlıses TV1’de katıldığı bir programda nasıl okumayı yazmayı öğrendiğini anlatırken “Urfa’da oxford mudur neydir işte, okul yoktu ki biz okuyalım” cümlesini kullanmıştı (bkz ilgili kayıt – 3.03’te İbrahim Tatlıses bahse konu cümleyi sarfediyor).

Hangisi bu sözü daha önce söyledi ve telifi kime ait şu an kestiremiyoruz. Ancak, İbrahim Tatlıses’in bu sözün kendine ait olduğunu iddiasında bulunmaması ve Gani Müjde’nin bu konudaki ısrarcı tutumu, sözün ilk kez Gani Müjde’nin kaleminden çıktığını düşünmemize vesile oluyor.

Muhtesip, bu konuda yanlış yapan köşe yazarlarını şu ve bu ihtisaplarda afişe etmişti; ancak, üzerinden geçen zaman hasebiyle bu sözü İbrahim Tatlıses’e aitmişçesine alıntılayan köşe yazarları listesini paylaşmakta fayda var: Hakkı DevrimReha MuhtarGüneri Civaoğlu, Mehmet Ali BirandGüven SakYüksel AytuğElif Ergu...

Cengiz Çandar ise bu söylemi alıp 27 Haziran 2009 günü Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Süryani hayali, Kürt ve Arap gerçeği…” başlıklı yazısında teze çevirmiş:

Muhterem Peder Saliba Özmen, tam 640 yıl Süryani Kadim Kilisesi’nin Patriklik Makamı olan Deyruzzafaran’a Oxford’dan geldi. Oxford’dan Teoloji doktorası sahibi. Böylece” dedim “İbrahim Tatlıses’in Urfa’da Oxford vardı da gitmedik mi şeklindeki tezi çöktü. Mardin’de Oxford mu vardı. Ama Peder Saliba, Mardin’den Oxford’a gitmiş işte...”

oxford universitesi

Rupert Murdoch’ın Yahudiliği ve Köşe Yazarlarımız

Sahip olduğu televizyon ve gazetelerin yayınları hoşuna gitmeyen bazı kesimler, ünlü medya patronu Rupert Murdoch’ın Yahudi olduğunu iddia etmektedir.

Ancak, bu iddiaların aksine Rupert Murdoch kendisinin Hristiyan olduğunu belirtmektedir. Nicholas Coleridge isimli gazeteciye 20 yıl kadar önce verdiği mülakatta İncil’e inanan ve dini vecibelerini yerine getiren bir Hristiyan olarak nitelemiştir:

“They say I’m a born-again Christian and a Catholic convert and so on. I’m certainly a practising Christian, I go to church quite a bit, but not every Sunday and I tend to go to the Catholic church – because my wife is Catholic, I have not formally converted. And I get increasingly disenchanted with the C of E or Episcopalians as they call themselves here. But no, I’m not intensely religious as I’m sometimes described.”

4 Mart 2009’da ABD’deki Yahudi lobisinin en büyük örgütü Amerikan Yahudi Komitesi’nde Ulusal İnsan İlişkileri Ödülü’nü alırken yaptığı konuşmadaYahudi değilim ama” dedikten sonra

"Geçen yıllar boyunca, bazı çılgın eleştirilerim, Yahudi zannedilmek zorundaymışım gibi bir görüntü oluşturdu. Aynı zamanda, en yakın arkadaşlarımdan bazıları keşke Yahudi olsaymışsın diye dilekte bulundu. Evet, artık yanlış bilgi ve inanışları düzelteyim: Ben New York’ta yaşıyorum. Çin yemekleri yemek için can atan bir eşim var. Ve inandığım insanlar, benim neredeyse “küstahlık” kelimesini benim icat ettiğimi söylerler."

şeklinde sözlerine devam etmiştir.

Murdoch’ın dini hakkında genellikle İslâmi çizgiye yakın yayın yapan gazeteler yanılmış:

Sabah Gazetesi:

“Dinleme skandalına imza atan medya devi Rupert Murdoch, kirli amacını deşifre etti. Yahudi işadamının sahibi olduğu gazeteler, kendi yayın organlarına yapılan operasyonu görmezden geldi.”

Yeni Akit Gazetesi:

“Yahudi medya patronu Murdoch’un İslam düşmanlığını dışa vurduğu paylaşımına tepki yağıyor.”

A Haber:

“Bu iftira Twitter üzerinden yayılırken, Yahudi gazete patronu Rupert Murdoch’ın televizyonu Fox News de bu bilgiyi alt yazı olarak geçti.”

Zaman Gazetesi:

“Paris saldırısından bütün Müslümanlar sorumlu’ tweetiyle tepki çeken Yahudi asıllı medya patronu Rupert Murdoch’un TGRT’yi alış süreciyle ilgili.”

Aynı hataya, benzer anlayışta yayın yapan gazetelerin köşe yazarlarının da düştüğünü görüyoruz:

Takvim Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ergün Diler, 7 Kasım 2014 tarihli “Manşetle saldırı” başlıklı yazısında, Yahudi medya imparatorluğu komplo teorisini açıklarken sıraladığı medya patronları arasında Rupert Murdoch’ı da sayarak “Yahudi” olarak niteleme hatasını yapmıştır.

Yeni Akit Gazetesi yazarlarından Hasan Karakaya da 1 Kasım 2015 tarihli “Ya Tek Devlet, ya Paralel Devlet… Mühür sizde, tercih sizin!” başlıklı yazısında Rupert Murdoch’ı Yahudi iş adamı olarak nitelemiş:

Meselâ, İngiltere’de; “Türkiye’deki Fox TV’nin sahibi Yahudi İşadamı Rupert Murdoch’un gazeteleri”ne de el konulmadı mı?..

Fadime Özkan’ın Yenişafak Gazetesi’nde yayınlanan 12 Ağustos 2006 tarihli yazısından:

Evliya menkıbesi izlemek için TGRT'nin karşısına oturanlar, izlediğiniz kanalı Yahudi medya patronu Rupert Murdoch'ın satın aldığını bilin, bilmeyenlere duyurun ve vakit geçirmeden zap yapın!

Yeni Asya Gazetesi yazarlarından Davut Şahin’in 28 Eylül 2007 tarihli “Kısaparmak’tan mesaj” başlıklı yazısından:

“Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ı durup dururken hem yakışıklı hem de karizmatik buluyor… Kim mi? TGRT’yi satın aldıktan sonra gözünü atv ve Sabah gazetesine diken ünlü Yahudi işadamı Rupert Murdoch…”

Davut Şahin aynı hatayı 19 Eylül 2007 tarihinde yayınlanan “Betty Mahmudi ve Nora Walker” başlıklı yazısında tekrarlamış:

"Skandalın sahibi hatırlanacağı üzere geçen yıl TGRT’yi satın alan Yahudi medya patronu Rupert Murdoch’a ait. Murdoch ise savaşı sonuna kadar destek veren bir militarist."