Kerem Alkin ve 64. Hükümetin 2016 Eylem Planı

Yeni Şafak Gazetesi köşe yazarlarından Kerem Alkin, 19 Aralık 2015 günü yayınlanan “İtme bitti artık çekme zamanı” başlıklı yazısında Fed’in faiz artışının etkileri ile 64. Hükümetin 2016 Eylem Planına değinmiş:

"64. Hükümet'in 10 Aralık'taki Eylem Planı'nda 'ihracat' başlığının olmaması beni düşündürdü."

Aslında var. 64. Hükümetin 2016 Eylem Planının 3 ay, 6 ay ve 1 yıl içinde gerçekleştirilecek reformlar ana başlıkları altında yer alan “Ekonomi, Finans ve Ticaret” başlığındaki “ticaret” bölümü ihracat vurgusunu sağlıyor ve Kerem Bey’in endişesini gideriyor.

Ahmet Hakan ve İsmet İnönü’nün İktidar Dönemi

Hürriyet Gazetesi yazarlarından Ahmet Hakan, 20 Aralık 2015 tarihli “HSYK uyuma savcına sahip çık” başlıklı yazısında Hayri İnönü ile İsmet İnönü hatıratlarına doğru bir seyahate çıkmış ama çok bariz bir hata yapmış:

Yıl 1959. İsmet Paşa iktidarda ve "Milli Şef"... Boğaz'da bir tekne turuna çıkılmış. Ufaklıklardan biri Hayri İnönü, diğeri ise kardeşi Eren İnönü... İsmet Paşa'nın yanında eşi Mevhibe İnönü var. Haval genç kadın ise Hayri ve Eren'in anneleri Engin İnönü... Baba Ömer İnönü ise fotoğraf çekiyor. "Bugünü hatırlıyor musunuz" diye soruyorum Hayri İnönü'ye... "Beş yaşında olmalıyım. Pek hatırlamıyorum" diyor.

1959’da İsmet İnönü muhalefette, Demokrat Parti lideri Adnan Menderes iktidardaydı.

İlave Not: Ahmet Hakan, 21 Aralık 2015 tarihli ve “Ara Güler Müdafaası” başlıklı yazısında aslında 1949 demek istediğini, 1959 atfının sehven yer aldığını belirtmiş. Ama bu sefer de 1954 doğumlu Hayri İnönü’nün 1949 yılında fotoğrafının çekilemeyeceğini atlamış. Ancak, 23 Aralık 2015 tarihli köşe yazısında nihai bir düzeltme yapmış ve fotoğrafın 1959 yılında çekildiğini, İnönü’nün de iktidarda olmadığını belirtmiş.

Necmettin Batırel’le Ekonomi

Necmettin Batırel, Türkiye Gazetesi’nde yayınlanan 19 Aralık 2015 tarihli “Para – Şanın Yürüsün” başlıklı yazısında son dönem ekonomik gelişmelere değinmiş:

ABD merkez bankası piyasaların 2 yıldan beri beklediği faiz artışını gerçekleştirdi; 0.50'ye çıkardı...

Fed, yani ABD Merkez Bankası, federal fonlama oranı adlı gösterge faiz oranını 0,25 puan artırarak yüzde 0,25-0,50 aralığına yükseltti. Doğrudan 0,5’e artırma gibi bir durum yok.

Resim değişiyor, petroldeki düşüş cari açığı daraltıyor, akaryakıt fiyatlarıyla birlikte enflasyon düşüyor, bütçe fazla veriyor, büyüme hızı tahminleri aşıyor.

2015 3. çeyrek büyümesi %4 olarak gerçekleşerek tahminleri aştı. Petrol fiyatlarındaki düşüş cari işlemler açığını daraltıyor haliyle. Ancak, Necmettin Bey’in enflasyon ve bütçe hakkındaki yorumları gerçeği yansıtmıyor. 2015 Kasım Bütçe Gerçekleşmeleri Raporu‘na göre merkezi yönetim bütçesi 2015 yılı Ocak-Kasım döneminde 5 milyar 429 milyon TL açık vermiştir. 3 Aralık 2015 günü açıklanan verilere göre 2015 yılı Kasım ayında Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) % 0,67 artarken, yıllık enflasyon yüzde 8.10′a çıkarak 2015′in en yüksek seviyesine yükseldi.

Bakın Çin başta olmak üzere 9 büyük banka faizleri aşağı çekti.

Bankadan kastı merkez bankası olsa gerek…

Bir ülkede uygulanan faiz enflasyondan 1 puan fazla olur..

Necmettin Bey nereden çıkarmış bahsettiği enflasyon-faiz farkını; ancak iktisat  ve finans literatüründe böyle bir atıf yok. Her ne kadar enflasyon-faiz ilişkisine dair köşe yazarlarımızda bir kafa karışıklığı mevcut olsa da, gerek dünya üzerindeki ülkelerin verileri gerekse literatürdeki akademik çalışmalar Necmettin Bey’in iddiasını boşa çıkarıyor.

enflasyon faizGeçtiğimiz yıllara ilişkin ülkemizin faiz ve enflasyon verileri Necmettin Bey’i haksız çıkarmaktadır.

Fisher denklemi; i ≡ r* + π (nominal faiz oranı = reel faiz oranı + enflasyon) düşünüldüğünde faiz oranı ve enflasyon arasındaki farkı, reel faiz oranına bağlı olarak gerçekleşmektedir. Ki, bu oran halihazırda Avro Bölgesinde olduğu üzere bazı ülkelerde negatif olarak bile gerçekleşebilmektedir. Bu durumda, nominal faiz oranları, enflasyon oranının altına da inebilmektedir.

En iyisi, daha fazla derine inmeden biz kendisini Mahfi Eğilmez’in internet sitesindeki ilgili sayfalara yönlendirelim:

O zaman faizin en iyi ihtimalle %6 olması lazım değil mi?

Hayır değil…

dolar tl kuru

Bekir Hazar ve Geçmişe Referans Sallaması

Büyük stratejist (!) Bekir Hazar, 16 Aralık 2015 günü Takvim Gazetesi’nde yayınlanan “Putin çırpınıyor!” başlıklı yazısında merhum Suudi Kralı’nın vefatını önceden tahmin ettiğini ve bunu köşesinde aktardığını iddia etmiş:

"Aylar önce bu sütunlarda "Cücük kadar Suudi Arabistan, petrol üretimini artırarak fiyatları yere seriyor, koskoca Ruslara milyarlarca dolar kaybettiriyor. Buna nasıl cesaret ediyor?" diye sormuştum. Ve arkasından eklemiştim; "Rus istihbaratı bir gün Suudi Kral'ın sarayına girip zehirleyerek öldürecek güce sahip değil mi?" Nitekim ben bunu yazdıktan 24 saat sonra Suudi Kral'ın sarayında öldüğü açıklandı."

Suudi Kralı Abdullah bin Abdülaziz el-Suud, 23 Ocak 2015 günü vefat etmişti.

Bekir Hazar’ın 23 Ocak’tan önceki köşe yazılarına (20 Ocak 2015,  22 Ocak 2015, 23 Ocak 2015) Takvim Gazetesi arşivinden eriştiğimizde ve yazdığını ifade ettiği cümleleri Google’da arattığımızda tabiki beyhude bir çaba sarfetmiş oluyoruz, çünkü böyle bir yazı mevcut değil.

Buyuk Turk Stratejistleri

Dünyanın Güneşe Daha Yakın Olması Durumu ve M. Necati Özfatura

“Dünya, Güneş’e 1 santim/metre/kilometre bile daha yakın olsa sıcaktan kavrulur, 1 santim/metre/kilometre uzak olsa soğuktan donardı” miti, kamuoyunda oldukça yaygın.

M. Necati Özfatura, Türkiye Gazetesi’nde yayınlanan 27 Kasım 2011 tarihli “Dünya ile ilgili bilgiler” başlıklı ve  13 Ağustos 2009 tarihli “Ay ve Güneş” başlıklı yazılarında  verdiği astronomik bilgilerle bazı hikmetlerin altını çizmeye çalışırken bu hataya düşmüş:

"Varsayalım Dünya Güneş'e yüzde 5 yakın olsaydı, yaşanamayacak kadar sıcak olurdu. Şayet yüzde 1 uzak olsaydı, Dünya buzullarla kaplı olurdu."

Yaygın kanının aksine, Dünya ile Güneş arasındaki mesafe sabit değildir. Dünya, Güneş etrafındaki yörüngesi boyunca Güneş’e milyonlarca kilometre yaklaşıp uzaklaşmaktadır. Bu durum da, iddia edildiği gibi bir donma ya da kavrulma ile sonuçlanmamaktadır.

Eliptik yörüngesi nedeniyle yıl içinde Dünya Güneş’e birkaç milyon kilometre yakınlaşır ve tekrar uzaklaşır. Her yıl kış mevsiminin başlangıcında Güneş’e uzaklığımız 147.500.000 kilometre iken, yaz başlarken 152.500.000 kilometredir. Aradaki fark 5 milyon kilometredir.

dunya gunese daha yakin olsaydi miti

Evrimagaci.com‘da yayınlanan konuyla ilgili kapsamlı bir derleme şu şekildedir:

Yaygın kanının aksine, Dünya ile Güneş arasındaki mesafe sabit değildir. Bırakın 1 metre yakınlaşmayı, eliptik yörüngesi nedeniyle yıl içinde Dünya Güneş’e birkaç milyon kilometre yakınlaşır ve tekrar uzaklaşır. Her yıl kış mevsiminin başlangıcında Güneş’e uzaklığımız 147.500.000 kilometre iken, yaz başlarken 152.500.000 kilometredir. Aradaki fark 5 milyon kilometredir. Bu uzaklık iddia edilen 1 metrelik değişimin tam 5.000.000.000 (5 milyar) katıdır!

Dahası, Dünya'nın yörüngesi Güneş etrafında kusursuz bir elips de değildir. Dünya, eliptik olarak çizilen yörüngesi üzerinde bir o tarafa, bir bu tarafa durmaksızın yalpalar. Bu yalpalama hareketi, buradaki yazımızda sunduğumuz hareketli görsellerde net olarak gösterilmektedir. Birkaç metreyi bulabilen bu yalpalama, kısa süreli yakınlaşma ve uzaklaşmaların da herhangi bir etkisi olmadığını doğrulamaktadır.

Bu miti birçok diğer mitten ayıran özellik, aslında kısmen "deneysel" olarak iddianın saçmalığını ispatlayabiliyor olmamızdır. Mart 2011'de meydana gelen 9.0 büyüklüğündeki deprem öylesine güçlüydü ki Dünya'nın dönüş hızını arttırarak günleri 1.8 mikrosaniye kısaltmakla kalmadı, gezegenimizin kendi etrafında dönerken eksen eğikliği nedeniyle yalpalama miktarına tam 17 santimetre ekleme yaptı! Bu da, Dünya'nın Güneş etrafındaki hareketi sırasında kendi etrafındaki her bir dönüşünde Güneş'e fazladan 8.5 santimetre yaklaşıp, fazladan 8.5 santimetre uzaklaşması demektir. Hepimiz halen burada olduğumuza göre, iddia uydurmadır. Bu kadar basit. Üstelik bu, ilk defa da olmuyor. 2004'te Hint Okyanusu ve Sumatra bölgesinde meydana gelen 9.1 büyüklüğündeki deprem gibi diğer birçok deprem Dünya'nın yalpalamasına değişen miktarlarda eklemeler yapar (örneğin bu sözünü ettiğimiz son deprem 9 santimetre kadar ekleme yapmıştır).
Mitin, yukarıda verilen bilgiler ışığında güncellenerek yayılan halinde, Dünya'nın genel yörüngesindeki değişimlerin söz konusu yıkıcı etkilere sahip olacağı iddia edilmektedir. Yani Dünya Güneş'e 5 milyon kilometre yaklaşıp uzaklaşabilir. Ancak 5 milyon kilometre değil de, 5.000.001 kilometre yaklaşacak olsa yanacağı, benzer şekilde 1 kilometre fazladan uzaklaşacak olsa donacağı iddia edilmektedir. Bu da tamamen hatalıdır. Her yıldızın kütlesine ve parlaklığına göre değişen, suyun yüzeyde sıvı halde kalmasının mümkün olduğu bir “yaşam kuşağı” bulunur. Buna Goldilocks Bölgeleri adı verilir. 

Güneş’in yaşam kuşağı, ortalama tahminlere göre, kendisine yaklaşık olarak 108 milyon kilometre (0.725 Astronomik Birim, AB) uzaktaki bir yörüngeden başlayıp 448 milyon kilometreden (3 AB'den) biraz daha uzak bir yörüngeye kadar devam eder. Garanti olması adına, en güncel verilerle 2013 yılında yapılan çok daha tutucu tahminler, dış aralığı 250 milyon kilometre (1.67 AB) kadar uzağa çekmektedir. Kabaca 140 milyon kilometre genişliğe sahip bu yörünge aralığında, Dünya gibi uygun fiziksel ve kimyasal yapıya sahip gezegenler üzerinde yaşam için gerekli şartlar sağlanabilir. 

Dünya’yı alıp Güneş’den şu anda olduğuna kıyasla 20 milyon kilometre uzaklaştırsanız bile donmayız. Tabii ki bunun nasıl yapıldığı önemlidir. Bir anda Dünya'yı yerinden 20 milyon kilometre oynatacak olursanız, büyük ihtimalle canlılığın çoğunun (ama tümünün değil!) soyu tükececektir, evet. Fakat arda kalanlar, bu ani değişime bile evrim sayesinde adapte olup hayatta kalabilirler ve canlı çeşitliliğini yeniden inşa edebilirler, bu ihtimal vardır. Ancak eğer ki Dünya'nın yavaş yavaş 20 milyon kilometre uzaklaşmasından söz ediyorsak (örneğin yılda 1 metre ilerlerse), yaşam bu kademeli değişime yine evrim sayesinde kolaylıkla uyum sağlayacak; türlerin bir kısmı elense de çoğu evrimleşerek varlıklarını sürdürecektir (farklı türler de oluşsa). Bu mesafede ortalama sıcaklık daha az olacaktır, mevsimler farklılaşacaktır ama her şey donup veya yanıp da yok olmayacaktır. Bu tür kaotik değişimler (hatta kimi zaman daha ani ve fena olanları) evrim tarihinde sıklıkla yaşanmıştır ve canlılık bunların üstesinden gelebilmiştir. Dünya'nın yörüngesi üzerinde bol miktarda hata payı vardır ve bu aralıktaki değişimler, Dünya üzerindeki hayatı ya da ekosistemi ciddi anlamda etkilemeyecektir. Etkilese bile, bu değişimler canlılık tarafından adaptasyon yoluyla evrimleşerek tolere edilebilecek düzeyde olacaktır. Beloit Koleji astronomu ve Cornell Üniversitesi mezunu Prof. Dr. Britt Scharringhausen bunu şöyle izah ediyor:

"Dünya'mızın yörüngesindeki büyük bir değişim iklimlerimizi etkileyecektir ve birçok türün soyunu tüketecektir. Ancak Dünya üzerindeki yaşamı tamamiyle yok etmek için Dünya'nın yörüngesinin yüz binlerce kilometre değişmesi gerekir. Hatta bu bile yeterli olmayabilir!"

Muhammed Berdibek ve Bir Müslüm Gürses Hikayesi

Muslum Gurses genclikMuhammed Berdibek, 14 Aralık 2015 günü Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanan “Bir Müslüm Gürses hikayesi” başlıklı yazısında Müslüm Gürses’in hayat hikayesini internet kaynaklarından derleyerek paylaşmaya çalışmış ama bir dizi hataya imza atmış:

Hikayesine, gerçidiği kazanın ardından ölü zannedilerek morga kaldırılan Müslüm Gürses’i, kazanın 1 (yazı ile bir) gün ardından sahneye çıkarmış ve taksiye bindirmiş:

"Genç “Taksinize binebilir miyim, gideceğiniz istikamete beni de götürür müsünüz?” diye sordu. Taksideki adam, belli ki gencin durumuna üzülmüş, ona yardım etmek istemişti. Teklifi hiç düşünmeden kabul etti. Usulca taksiye binen genç, sahne aldığı gece kulübünden çıktığını ve eve gideceğini anlattı. Ayrıca dün çok feci bir kaza geçirdiğini ve öldü denilerek morga kaldırıldığını; ancak bu durumun kendi çabasıyla fark edildiğini ve daha sonra tedavi gördüğünü anlattı."

Ne hayal gücü ama… Yüzü yara bere içindeki bu adamdan kastı Müslüm Gürses. Anlattığı hikaye yazısının ilerleyen bölümünde anlattığı gerçekle çelişiyor. Müslüm Gürses o kaza sonrasında hemen ayağa kalkamamıştı ki ertesi gün taksiye binsin.

ve devam etmiş:

"Ailesi, o henüz üç yaşındayken, ekonomik sebeplerden dolayı Adana'ya göç etmiş; fakat şansları orada da yaver gitmemişti. Bir süre sonra annesini ciddi bir rahatsızlık sebebiyle kaybetmişti. Sonrasında ne yazık ki kardeş acısı da yaşamıştı."

Müslüm Gürses’in annesinin hastalık sebebiyle vefat ettiğini belirtmiş Muhammed Berdibek. Ancak, Müslüm Gürses’in babası Mehmet Akbaş, eşiyle Adana’ya göç etmiş, bir süre sonra ise eşini, yani Gürses’in annesini öldürüp cezaevine girmiştir. Hatta Gürses, annesini öldürdüğü için yıllarca babasıyla görüşmemiştir. Babası ise hapishaneden çıktıktan sonra Şanlıurfa’ya dönüp tekrar evlenmiştir.

"Bir yıl daha bu çay bahçesinde şarkı söyleyen Müslüm, aniden müziği bırakıp terziliğe geri döndü. Elbette sebep, onda saklıydı."

Sebebi onda saklı değil, kamuoyuyla paylaşılmış durumda. Verdiği bir mülakatta müziği geçici bir süre bırakmasının sebebini “işlerin kötüye gitmesine” bağlamıştır:

"Neticede, beni birinci seçtiler. Sene 1968... Bir süre bu çay bahçesinde söyledim şarkılarımı. Soyadımı da orada çalışırken Gürses yaptılar. Sonra baktım işler iyi gitmiyor, kendim ayrıldım ve müziğe de küstüm..."

İlerleyelim:

"O güne kadar adı Müslüm Akbaş'tı. Bu yarışmadan itibaren Müslüm Gürses olarak anılmaya başlandı."

Yarışmadan itibaren değil. Çay bahçesinde şarkı söylemeye devam ederken.

Müslüm Gürses soyadının değişmesini şu şekilde aktarmış:

"Neticede, beni birinci seçtiler. Sene 1968... Bir süre bu çay bahçesinde söyledim şarkılarımı. Soyadımı da orada çalışırken Gürses yaptılar."

Yazıyı incelemeye devam:

"Müslüm Gürses, her ne kadar 1967 yılında müziğe başlamış olsa da, ilk arabesk şarkılarını 1971 yılında “Ben İnsan Değil miyim?” albümüyle okumaya başladı."

Müslüm Gürses ilk arabesk parçalarını 1971’de okumaya başlamamıştır.  1971 öncesinde Müslüm Gürses pop ya da fantezi okumuyordu ya! Örneğin, 1969 yılında ilk çıkışını yaptığı “Sevda Yüklü Kervanlar” isimli plak, arabesk ağırlıklıdır.

"1978 yılında, gerçek manadaki ilk arabesk albümünü ve en çok sevilen şarkılarından birini yaptı: Esrarlı Gözler"

Esrarlı gözler 1980 yılında çıktı. Gerçek manadaki ilk arabesk albümü ile kastı ne bilemiyoruz; ancak, daha önceki albümleri de arabesk olarak nitelenmektedir.

"Bundan sonraki dönemlerde okuduğu şarkılarının esas konusu hep kader, hüzün ve ölümdü."

Kazadan önceki dönemde okuduğu şarkıların esas konuları da aynı şekildeydi. Radikal bir değişim olmadı. Kazadan önceki parçaları Türk Halk Müziği ya da pop müzik değildi ki. Yazısında bahsettiği esrarlı gözler albümü örneğin, Müslüm Gürses diskografisinin en ağır ve en damar albümü olarak nitelenir.

Bülent Erandaç ile Birinci Dünya Savaşı

Takvim Gazetesi’nde 14 Aralık 2015 günü yayınlanan “1. Dünya Savaşının Son Perdesi” başlıklı köşe yazısında Bülent Erandaç, I. Dünya Savaşı’na değinirken mühim 2 hata yapmış:

"Savaşın sonunda imzalanan Sykes-Picot Anlaşması'nın sadece huzursuzluk, kargaşa, acı, gözyaşı ve zulüm getirdiğini, Osmanlı'nın boşalttığı alanı doldurmadığı çok iyi anlaşıldı."

Sykes-Picot, I. Dünya Savaşı sonunda değil, Savaş sürerken 1916 yılında imzalanmıştır.

"Ortadoğu'da hala süren fitnelerin en önemli kaynaklarından olan İngiliz ajanı Lawrence şöyle diyordu: 'Birinci savaş, Türkler'in askeri gücüne değil, zihinlerine ve kalplerine karşı verilen bir savaştır.'"

Arabistanlı Lawrence’ın sözünün orjinali, “‘Bu savaş, Türklerin askeri gücüne değil, zihinlerine ve kalplerine karşı verilen bir savaştır'” şeklindedir. Lawrence bu sözü söylediğinde henüz II. Dünya Savaşı patlak vermemişken, ilk Dünya Savaşı’nı -2. sinin ortada ve ufukta olmadığı durumda- “birinci” olarak nitelemesi zaten mantıksızdır.

I. Dunya Savasi

Yılmaz Özdil’le 3 Farklı Gazetede Aynı Yazı

Kaleminin kuvvetinin yanı sıra kopyala-yapıştır maharetleriyle köşe yazılarında bir koyundan 2-3 post çıkarmasıyla da dikkat çeken bir yazar Yılmaz Özdil.

Köşe yazarlığı yaptığı 3 farklı gazetede Almanya Şansölyesi Angela Merkel’le ilgili metni ufak değişikliklerle kullanma hüneri göstermesi bunu bir örneği:

ctrl c v

Bekir Hazar’la Tarihin Derinliklerinde

Bekir Hazar, Takvim Gazetesi’nde 12 Aralık 2015 günü yayınlanan “Tasfiye Dönemi” başlıklı yazısında ilginç bir iddiada bulunup, bir hataya düşmüş:

"ABD'de başkanlık koltuğuna oturan her ismin önüne ilk iş olarak Sultan Abdülhamid'in hayatını anlatan kitabın konduğundan bihaber yaşıyor ve yaşatılıyoruz. Çünkü bizi o muazzam bilgiden, BÜYÜK düşünmenin detaylarından hep uzak tuttular."

Bekir Hazar, strateji dehasıyla yine büyük resmi (!) görmüş bu yazısında ama iddia ettiğinin aksine ABD Başkanlarına göreve başladıklarında okutulan II. Abdulhamit’in hayatına dair kitap hakkında kimsenin bir bilgisi ve fikri yok. Çünkü, ABD Başkanlarına sunulan böyle bir kitap mevcut değil. Bekir Hazar’ın iddia ettiği kitabın ismi, cismi, yazarı gibi bilgiler elbette mevcut değil. İnternette ve ABD kaynaklarında böylesi bir kitabın izi yok. Bir başka şehir efsanesi doğmaya başlıyor sanki Bekir Hazar’ın katkısıyla.

"Tarihimize sövdüren bir nesil yetiştirerek, arşivlerimizden kopardılar. Bakın ben 1968 yılında henüz 5 yaşındayken ağabeyimle 7-8 bin nüfuslu bir kasabada yaşıyorduk. O kasaba Bursa'dan önce kısa bir süre OSMANLI'nın ilk başkenti olan 50 km. uzağındaki Yenişehir'di."

Osmanlının ilk başkenti Söğüt’tür, Bilecik’e bağlıdır, Yenişehir’e değil. Yenişehir ayrıca bir kasaba değil Bursa’nın bir ilçesidir.

Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a Duyduğu Aşk Hikayesi ve Köşe Yazarlarımız

Sanal alemde dolaşan Mimar Sinan’ın Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’a duyduğu aşka dair popüler ve bir o kadar romantizm dolu hikayeye -düşük ihtimalle olsa da- denk gelmemişler için aşağıda öncelikle aktaralım:

Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan on yedisine bastığında, iki kişi onunla evlenmek ister. Mihrimah, yani Mihrü Mah, Farsca’da “Güneş ve Ay” anlamına gelir. Kızla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeriyse Mimar Sinan’dır.

Padişah kızını Rüstem Paşa’ya verir.

Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır! Gerçi sevdiğine kavuşamamıştır ama, aşkını, olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır. Üsküdar’a, Saray’ın isteğiyle elbet, 1540 yılında Mihrimah Sultan Camii’nin temelini atar ve 1548’de bitirir. Camiyi yaparken, eserine sanki “etekleri yerleri süpüren bir kadının” dış çizgilerini verir.

Derken, ilk kez padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı’da, pek kimselerin uğramadığı ıssız ama İstanbul’un en yüksek tepelerinden birine, ikinci bir eser yapmaya koyulur Mihrimah Sultan’a. Cami küçücüktür. Minaresi otuz sekiz metredir, bir adet incecik kubbesi üzerindeyse yüz 61 pencere, camiin iç güzeliğini aydınlatır. İçerdeki sarkıtlar ve minare kenarlarındaki işlemeler Mihrimah Sultan’ın topuklarını döven saçlarını anımsatır insana.

İşte, aşka adanmış iki eser.

Şimdi, gidin Edirnekapı ve Üsküdar’daki camileri aynı anda görebileceğiniz bi yer seçin ve 21 Mart’ta, yani geceyle gündüzün eşit olduğu günde seyreyleyin. Unutmadan, 21 Mart Mihrimah Sultan’ın doğum günüdür. Göreceğiniz manzaraysa şudur; Edirnekapı camiinin tek minaresi ardından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar’daki camiinin ardından ay doğar!

Mihrü Mah eşittir Güneş ve Ay.

Bu nasıl akıllara ziyan bir hesaplamadır; nasıl bir güzellik anlayışıdır…

Yalansavar ve Muhtesip, bu hikayenin gerçeği yansıtmadığını sebepleriyle birlikte göstermişti.

Yalansavar’ın sonuç metninden kısaca aktarmak gerekirse:

Kısaca ne günümüzün miladi takvimi, ne o zamanların hicri takvimi ne de gün-gece eşitliği bu hikayeyi kurtarmayı beceremiyor. Mimar Sinan’ın aşkını camilerin, Güneş’in ve Ay’ın konumu ile şifrelemiş olduğu kısmı tamamen uydurma: neresinden bakarsak bakalım anlatılan şifre bizim güneş sistemimizde mümkün görünmüyor. Mimar Sinan Mihrimah’a aşık olmuş mudur, olmamış mıdır ona cevap vermek daha zor elbette, belki tarih sayfalarında gizlidir ama bir referans, bir kaynak görmeden ben bu efsaneye inanmakta da zorluk çekiyorum açıkcası. Malesef internet bu hikaye ile öylesine kirlenmiş bir halde ki arama motorları ile Mihrimah Sultan hakkında bu hikaye haricinde başka bir bilgiye ulaşmak neredeyse imkansız. Belki mimari tarih kaynaklarına erişimi olanlar İskele Camii’nin idda edildiği gibi Sinan’ın kendi isteğiyle mi yapıldığını da inceleyebilir. Ancak şu anda hikayeyi destekleyecek hiç bir referans olmadığı gibi hikayenin önemli bir bölümü içinde yaşadığımız doğa ile çelişkide. Bu tip uydurma ve çelişki dolu hikayeler doğayı, geometriyi, matematiği ve estetiği çok iyi anlamış olan Mimar Sinan’a bir hakaret neteliğinde adeta.

Söz konusu hikayeyi “internet palavrası” olarak niteleyen Murat Bardakçı’dan gelsin:

Mimar Sinan‘ın Kanunî Sultan Süleyman‘ın kızı Mihrimah Sultan‘a âşık olduğu, Mihrimah‘ın emri ile İstanbul’un iki yakasında inşa ettiği iki camiyi bu gizli aşkına vâsıta yaptığı ve Mihrimah‘ın doğum günü olan 21 Mart’ta camilerden güneşin batışı ile ayın doğuşunun ardarda görülebildiği iddiası: Bu da yalandır, hem de nasıl bir yalan! Mihrimah Sultan‘ın bırakın doğduğu gün, dünyaya hangi sene geldiği dahî bilinmemektedir! Üstelik böyle bir aşk zaten imkânsızdır, zira o devirde Mimar Sinan bile olsa bir görevlinin emrinde çalıştığı padişahın kızını öyle uluorta görmesi ihtimali sözkonusu değildir. 

Üzerine Yavuz Bahadıroğlu’ndan ekleme yapalım:

Mihrimah Sultan Mimar Sinan aşkı doğru mu?

Ben olguları yazayım, siz karar verin... 

Öncelikle Sinan, Mihrimah Sultan’dan 35 yaş kadar büyüktür ve evlidir.Rüstem Paşa 10 Temmuz 1561’de ölüp, Mihrimah Sultan dul kaldığında sadece 39 yaşındadır ve Sinan’la evlenebilir durumdadır. Oysa Ne Sultan’ın, ne de Sinan’ın Padişah’tan böyle bir talepleri olmamıştır.

Kaldı ki, saray geleneklerine göre, Mimarbaşının hareme girip Mihrimah Sultan’ı görme şansı yoktur. Mihrimah Sultan camileri (biri Üsküdar’da, biri Edirnekapı’da) hakkında çıkarılan, “Edirnekapı’daki camiin minaresinin ucundan güneş batarken, Üsküdar’daki camiinin iki minaresinin arasında ay gözükür, böylece Sultan’ın ‘Mihr’ (güneş) ve ‘Mah’ (ay) olan adı, gökyüzüne mimari bir deha ile kıyamete kadar yazılmış olur” şeklindeki iddia “şehir efsanesi”nden ibarettir.

Kısaca tüm bulguları tekrar özetlemek gerekirse:

  • mimar sinan mihrimah sultanDiğer efsanelerde geçerli olduğu şekilde, Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a sözüm ona aşkı, herhangi bir somut ve güvenilir kaynakla desteklenmemektedir.
  • Siz dizilere aldanmayın. Dönemin protokol ve tesettür uygulamaları ile saray gelenekleri ışığında Mimar Sinan gibi bir karakterin bile padişahın kızını uluorta görme ihtimali sözkonusu değildir.
  • Mihrimah Sultan‘ın doğum günü üzerinde tereddüt hasıldır.
  • Mimar Sinan 1489-1588 arasında yaşamıştır. Mihrimah Sultan ise 1522-1578 arasında. Yani, Mimar Sinan ile Mihrimah Sultan arasında 33 yaş vardır. Mihrimah Sultan, Rüstem Paşa ile 1539 yılında, 17 yaşında iken evlenmiştir. Mimar Sinan 17 yıllık yeniçerilik hayatından sonra 49 yaşında 1538 yılında Başmimarlık görevine atanmıştır. “Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır!” iddiası dikkate alındığında ilgili yılın 1539 olması gerekmektedir. Ancak, hikayede iddia edildiği gibi Mimar Sinan’ın bir evlilik talebi olmamıştır. Padişah kızıyla evlenmek isteyen ve talebi reddedilen bir kimsenin başmimarlık görevine devam etmesi değil, başını koruması dahi mümkün olamazdı.
  • Rüstem Paşa’nın 1961 yılında vefat etmesi ile birlikte Mihrimah Sultan 39 yaşında dul kalmıştır. Bu durum karşısında da Mimar Sinan’ın bir evlilik talebi olmamıştır. Ancak bu fırsat penceresine rağmen, hikayeye göre yine de ikinci cami 1562-65 arasında yapılmıştır.
  • Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii 1562-1565 yılları arasında yapılmıştır. Üsküdar’daki ise 1540-1548 yılları arasında. Birinin bitişi ile diğerinin yapımına başlanması arasında 14 yıl bulunmaktadır. Hikayedeki gibi aşk acısıyla yanıp tutuşup cami yapılması durumu söz konusu değildir.
  • Edirnekapı’daki caminin küçücük olarak nitelenmesi ise ayrı bir saçmalık. Yapımı 3 yıl süren cami, çok da küçük değildir.
  • Hikayenin akışında anakronizm söz konusudur.
  • Edirnekapı’daki Mihr-î-Mâh Sultan Camii’nin banisi de Mihrimah Sultan’dır. Padişah fermanı olmaksızın, kimsenin haberi olmadan gizlice yapılmış bir cami değildir.
  • Ay temelli hicri takvimin kullandığı Mimar Sinan’ın yaşadığı dönemdeki astrolojik referanslar gerçeği yansıtmamaktadır.
  • Her gün-gece eşitliğinde Ay hep aynı yerden ve aynı zamanda doğmaz. Geceyle gündüzün eşit olduğu günde görüleceği iddia edilen manzara da mümkün değildir.
  • İstanbul’da Edirnekapı ve Üsküdar’daki camileri aynı anda görebileceğiniz bi yer mevcut değildir.
  • Şifreli bir imza mümkün değildir. Başmimarın bu şifreli imzasını kim nasıl çözmüş belli değildir. Bilinen bir durum ise, evli olan devletin başmimarının cami üzerinden Padişah’ın kızına aşkını şifrelemesinin doğuracağı sonuçları ise siz tahayyül edin.
  • “Camiyi yaparken, eserine sanki “etekleri yerleri süpüren bir kadının” dış çizgilerini verir” iddiası da klasik bizans mimarisinden etkilenen cami mimarimize ve yüzlerce eseri günümüze ulaşan büyük Mimar Sinan’a saygısızlıktan başka bir şey değildir.
  • Yazar Mehmet Coral, Sinan’la Mihrimah Sultan’ın aşkını kendisinin kurguladığını itiraf etmiştir:
  • Ben Sinan’ı ilk “Işıkla Yazılsın Sonsuz Adım” romanımda yazdım. 2001 yılında çıktı. O tarihten önce istediğiniz kadar kaynak tarayın, Mihrimah Sultan’la Sinan arasında bir aşka dair tek satır yok. Edirnekapı’daki Sinan’ın yaptığı Mihrimah Sultan Camii’ni gördüyseniz; içeride hiçbir cami formasyonuna uymayan renkler vardır. Mint yeşilleri, saman sarıları, güvercin beyazları... İçeri 232 tane pencere koymuş; günün bütün saatlerinde caminin içi ışıklarla yüzüyor. Kadın formunun taşlanmış halini yaratmış bir insanın içinde platonik bir aşk olduğuna inandım. Tamamen benim kurgum. Sonra iş dallanıp budaklandı ve bana bu aşkın kanıtı olduğunu söyleyen mailler gelmeye başladı. Arkasından iki üç kitap yazıldı bu aşka dair. Yahu ben icat ettim bunu, kurgu. Zambak formu ise şöyle... Türbedeki taşına bakarken tam orta yerinde bir zambak gördüm ve sonra zambağın içindeki ikinci zambağı keşfettim. İç içe geçmiş iki zambak figürü. Düşünüyorum ki Mihrimah’a aşkını burada söylüyor.
  • Mimar Sinan’ın günümüze ulaşan eserleri ve sözleri, iftira atılan eylem yönünde bir girişimde bulunmayacağını gözler önüne sermektedir. Şu sözleri söyleyen bir şahıs, evli olduğu halde bir kadın aşkı uğruna cami yapabilir mi?
  • “Hıristiyanların mimar geçinenlerinin: “Müslümanlara galebemiz var; Ayasofya’nın kubbesi gibi bir kubbe devlet-i İslamiyye’de inşa olunamamıştır!” dediklerini duymuştum. Bu sözler, nice bir zaman şu fakirin gönlünde bir acı ukde olup kalmıştı. Nihayet Rabbimin izniyle Selimiye’nin kubbesini Ayasofya’dan altı zira yüksek, dört zira geniş bina eylemekle kefere-i fecerenin mimar geçinenlerine galebe çalmış olduk”

Şimdi gelelim fasülyenin faydalarına. Bakalım hangi köşe yazarları bu hataya düşmüş:

Nazlı Ilıcak, Sabah Gazetesi’nde 25 Temmuz 2010 tarihinde yayınlanan “Bir aşk hikayesi” başlıklı köşe yazısında, bir okurundan gelen söz konusu hikayeyi alıp köşesinde paylaşır, gerçekliğini sorgulamaksızın:

Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan on yedisine bastığında, iki kişi onunla evlenmek ister. (Mihrimah, yani Mihrü Mah, Farsça'da "Güneş ve Ay" anlamına gelir.) Kızla evlenmek isteyenlerin biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa, diğeriyse Mimar Sinan'dır. Padişah kızını Rüstem Paşa'ya verir. Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan'a deliler gibi âşıktır. Gerçi sevdiğine kavuşamamıştır ama aşkını, olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır. Üsküdar'a, -elbette Saray'ın isteğiyle- 1540 yılında, Mihrimah Sultan Camii'nin temelini atar ve 1548'de bitirir. Derken, bu defa padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı'da, pek kimselerin uğramadığı ıssız ama İstanbul'un en yüksek tepelerinden birine, ikinci bir eser yapmaya koyulur Mihrimah Sultan için. Cami küçücüktür; minaresi otuz sekiz metredir. Kubbesi üzerinde161 pencere ile içerisi aydınlanmaktadır. İşte, bu iki cami, Mihrimah Sultan'ın aşkına adanmış iki eserdir. Gidin, Edirnekapı ve Üsküdar'daki camileri aynı anda görebileceğiniz bir yer seçin. Ve 21 Mart'ta, yani geceyle gündüzün eşit olduğu günde seyreyleyin. 21 Mart, Mihrimah Sultan'ın doğum günüdür. Şöyle bir manzara görürsünüz: Edirnekapı camiinin tek minaresi ardından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar'daki camiinin ardından ay doğar. Mihrü Mah eşittir Güneş ve Ay. Bu nasıl akıllara ziyan bir hesaplamadır; nasıl bir güzellik anlayışıdır? (Hikâyeyi gönderen Hasan Özoklav'a teşekkürler)

Ergün Diler, Takvim Gazetesi’nde 22 Temmuz 2012 günü yayınlanan “Büyük Aşk..” başlıklı köşe yazısını bu şehir efsanesine hasretme hatasında bulunmuş:

...
Yılda bir kez gece ve gündüzün eşit olduğu bir günde GÜNEŞ Edirnekapı'daki tek minarenin ardından batarken Üsküdar'daki çift minarenin arasından AY kendini gösteriyordu. Ve bu yılda sadece bir kez o da Mihrimah Sultan'ın doğum günü olan 21 Mart'ta oluyordu...
Aşkını böyle yaşatıyordu Mimar Sinan... Hem de asırlardır...
Dün Ataşehir'de ibadete açılan Mimar Sinan Camii'nin mimarı Hilmi Şenalp Bey'le telefonla konuştuk. "Her mimar eserine bir İMZA atar. Sizin de böyle sırrınız var mı?" diye sordum."Birlikte gezersek söylerim.
İsterseniz cami tamamlansın öyle gezelim" dedi... Merakla bekliyorum. Aramızda kalmak kaydıyla bütün sırrı sizlerle paylaşacağım...

Milat Gazetesi’nden Sabri Gültekin, “Ölüm Uykusundan Uyanış” başlıklı 21 Mart 2014 tarihli yazısında aynı gaflete düşmüş bir de ballandıra ballandıra bu şehir efsanesini gerçekmiş gibi aktarmış:

...
Payitaht ise başka bir ritüele hazırlanıyor. Çünkü 21 Mart’ın bu belde için başka bir hikâyesi daha var. Haydi tarihin tekerrürden ibaret olduğunu ifşa eden bu âna tanıklık için birlikte İstanbul’u seyr ü sefaya çıkalım.
Mihrimâh Sultan; Cihan Padişahı Kânûnî Sultan Süleyman'ın Hürrem'e olan dillere destan aşkının meyvesi...(1522-1578) Gece ile gündüzün birbirine eşitlendiği günün müjdesi... Topkapı Sarayı'na doğan güneş ve ay parçası... Mihrimâh Sultan; 17'sinde, ismiyle müsemma
...

Mehmet Tezkan da, Milliyet Gazetesi’nde 15 Ağustos 2010 günü yayınlanan “Mihrimah Sultan’da Enderun Teravihi” başlıklı yazısında hata yapmış:

Bu muazzam hesaplama Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a karşı duyduğu platonik aşka bağlanır.. Öyle ki; yılın sadece birkaç günü şu manzaraya rastlanır..
Güneş Edirnekapı’daki Mihrimah Camii’nin arkasından batarken ay Üsküdar’daki Mihrimah Camii’nin minareleri arasından yükselir..
Güney ile ay aynı anda görülür..
Mihrimah ne demek?
Mirh ü mah..
Farsça güneş ve ay..

Mimar Sinan’ın gizliden gizliye Mihrimah Sultan’a olan birtakım duygular beslediği iftirası, Türk tarihinin en büyük mimarına yapılmış bir saygısızlıktır. İlk kim ortaya attı bilinmez, ancak bu iddiayı kamuoyuna yayan bazı köşe yazarları yukarıda ifşa edilmiş durumdadır.

Mürvet Sarıyıldız’ın “İki Cami Arasında Aşk” adlı romanı, bu şehir efsanesini konu edinme gafletinde bulunmuştur.

Son olarak, Yalansavar‘ın bu konudaki yazısının sonundaki uyarıyla kapatalım:

Son söz olarak derim ki kaynak belirtmeden yazılanlara inanmayın, gelen hikayeleri kendi sosyal çevrenizle paylaşmadan önce biraz akıl süzgecinden geçirin. Uydurma hikayelerin sonu yok. öteki.