Sabahattin Önkibar, Nagehan Alçı ve Rasim Ozan Kütahyalı’nın Bank Asya’dan Çektiği Kredinin Tutarını Biraz Yüksek Aktarmış

Sabahattin Önkibar, Aydınlık Gazetesinde 11 Mart 2017 günü yayınlanan “İşte BBP’nin ‘evet’ demesinin perde arkası” başlıklı yazısında Nagehan Alçı ve Rasim Ozan Kütahyalı ailesinin Bank Asya’dan çektikleri kredinin 5 milyon dolar olduğunu iddia etmiş:

"Hatırlayın, bir dönem Fetullah’ı o denli göklere çıkardı ki, FETÖ o yalakalığı Nagehan’a 5 milyon dolar kredi vererek ödüllendirdi."

Nagehan Alçı 8 Şubat 2014 günü Milliyet Gazetesinde yayınlanan “Öcalan görüntülerini kim servis etti?” başlıklı yazısında çektikleri bu krediyi doğrulamıştı; ancak, rakam zikretmemişti. İsmail Saymaz’la yaşadıkları tartışmada da bu iddiayı doğrulamıştı. Ancak, Ahmet Hakan’ın 3,7 milyon TL’lik kredi iddiası karşısında rakamı reddedici bir tavır takınmamıştı.

2013 yılı Mart ayında çekildiği iddia edilen 3,7 milyon TL, 31 Mart günkü 1,8’lik Dolar/TL kuru üzerinden hesaplandığında 2 milyon dolarlık karşılık buluyor. 5 değil.

Bekir Hazar ve Osman Gazi’nin Türbesinin Yanına Dikilen Anıttaki Kitabe

Bekir Hazar, Takvim Gazetesinde 14 Mart 2017 günü yayınlanan “Ihr Seit Verrückt” başlıklı yazısında Bursa’nın Tophane semtindeki Osman Gazi türbesinin yanındaki anıtın kitabesinde “Bursa’yı Osmanlı’dan geri aldık” yazdığını iddia etmiş:

"Çünkü bu ülkede Cihan İmparatorluğu'nun kurucusu Osman Gazi'nin türbesinin yanına anıt dikiyorlar, "Bizim çocuklar" dedikleri Türk görünümlüler vasıtasıyla "Bursa'yı Osmanlı'dan geri aldık" diye üzerine yazdırıyorlardı. Bursa şehitler vererek Yunan'ı kovuyordu ama Osmangazi türbesinin yanına birileri "Bursa'yı Osmangazi'nin kurduğu imparatorluktan geri aldık" imasını taşıyan yazılı anıt dikiyordu. Bu kadar içimizdeydiler, yazıyorlardı ve yönetiyorlardı.."

Bahse konu anıt, Bursa’nın 11 Eylül 1922 tarihinde kurtuluşunda Hacivat Köprüsü üzerinde Yunan kuvvetleri ile çarpışırken şehit olan 14 Mehmetçiğin anısına Bursa’nın Tophane semtindeki Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu Osman Gazi’nin türbesinin hemen yanına dikilmişti.

Dört köşeli kaide üzerine bir mermi konulmasıyla oluşturulan bu anıtın üzerindeki kitabede Osmanlıca şu ifadeler yer almaktaydı:

‘Burada yatan askerlerin şehit düştükleri muharebe öyle muazzam bir zaferle nihayet bulmuştur ki, neticesinde Bursa ikinci defa fethedilmiş ve kadim Osmanlı hükümeti nihayet bularak yerine Hükümet-i Cumhuriyetimiz teessüs etmiştir. Bu şehitler bu eserlerin abide-i mefharetidir. Mukaddes ruhlarına fatiha. 19 Muharrem 1341-11 Eylül 1338’

Bu kitabedeki “Osmanlı Hükümetinin nihayet bulması” atfı Mustafa Armağan gibi bazı kesimleri rahatsız etmişti. Hatta bazıları, kitabedeki lafzın Bursa’nın Osmanlı’dan kurtarıldığı, Osmanlıyla Türklerin savaştığı imasını taşıdığını iddia etmişti. Bekir Hazar da bu isimlerden biri oldu bu yazısıyla.

Kitabe dikkatle okunduğunda görülecektir ki, Bursa’yı Osmanlılardan kurtardık tarzında bir ifade yer almamaktadır. Muharebeden kasıt, Türk ordusu ile Yunan kuvvetleri arasındakidir. İkinci defa fetih de Bursa’nın Yunanlılardan kurtarılmasını kastetmektedir.

“Fatma Gül’ün Suçu Ne”yi Roman Uyarlaması Sanan Köşe Yazarları

Başrollerini Beren Saat ve Engin Akyürek’in oynadığı “Fatmagül’ün Suçu Ne?” adlı dizi, yayınlandığı dönemde içerdiği tecavüz ve tecavüzcüsüyle evlenme içeriği ile oyuncu kadrosuyla gündemin önemli bir maddesi haline gelmişti. Bahse konu dizi 2010 Eylül-2012 Haziran ayları arasında Kanal D’de yayınlanmıştı. Daha öncesinde ise dizi senaryosunun Vedat Türkali tarafından kaleme alındığı ilk versiyonu, Hülya Avşar ve Aytaç Arman’ın başrollerini paylaştığı Fatmagül’ün Suçu Ne adlı film ile 1986 yılında beyazperdeye yansıtılmıştı.

Dizi, popülerliğinden olsa gerek köşe yazarlarının da gündemine oturdu. Ancak, yanlış bir bilgiyle.

Fatmagül’ün Suçu Ne adlı dizinin Vedat Türkali’nin aynı adlı romanından uyarlandığı efsanesi türedi ve köşe yazarları da malumatfuruşluklarından olsa gerek bu hatayı köşelerinde paylaşmadan edemedi.

Fatmagül’ün Suçu Ne bir roman uyarlaması değildir. Vedat Türkali’nin “Fatmagül’ün Suçu Ne?” adlı ya da benzer içerikli bir romanı yoktur. Dizi Vedat Türkali’nin 1986’da çevrilen, aynı adlı film için yazdığı “Umutsuz Şafaklar” adlı senaryoya dayanmaktadır.

Fatmagül’ün Suçu Ne adlı diziyi ve filmi Vedat Türkali’nin romanından uyarlama sanan köşe yazarları ise şu şekildeydi:

Hıncal Uluç‘un Sabah Gazetesinde 21 Kasım 2010 tarihinde “Fatmagül’ü Suçu Ne” başlığıyla yayınlanan köşe yazısından:

"Yahu bu ülkenin en büyük sorunu, en büyük ayıbı orda duruyor.. Roman, filmi ve dizisi bu ayıbın altını hem de nasıl kalın kalemle çiziyor..Fatmagül'ün Suçu Ne, bir çığlık.. Bunun farkında olan var mı?.."

“Hayır Hıncal Bey, bu ülkenin en büyük sorunu ve ayıbı, bilmediği hususlar hakkında atıp tutan malumatfuruşlardır” demek geliyor insanın içide.

Oray Eğin’in Akşam Gazetesinde 25 Kasım 2010 tarihinde yayınlanan “Bir tecavüzcü olarak Hıncal Uluç” başlıklı köşe yazısından(Akşam Gazetesi Oray Eğin’in köşe yazılarını arşivinden çıkardığı için doğrudan bağlantı sunulamamaktadır):

"Hıncal Abi galiba Vedat Türkali'nin romanının özünü tek kavrayan kişi..."

Oray Eğin, Hıncal abisine destek çıkarken, Vedat Türkali’nin olmayan romanının özünü kavratmış kendisine.

Mehmet Yakup Yılmaz ise Hürriyet Gazetesinde 16 Kasım 2010 günü yayınlanan “Kayıp çocuklar için ne yaptın” başlıklı köşe yazısında daha öteye geçerek, Vedat Türkali’nin var olmayan romanını okuduğunu söyleyip hakkında yorum yapma skandalını gerçekleştirmiş:

"Fatmagül'ün Suçu Ne ise Vedat Türkali'nin romanı. Türk toplumunda kadının konumunu anlatan bir eser. Edebiyat eserlerinin sinema ve televizyona uyarlanmalarında elbette sorunlar çıkabiliyor. Ben şahsen filmini seyretmektense okumayı tercih ederim bu nedenle. Ama herhalde her iki dizinin de sapıklığı teşvik edecek kadar orijinal metinden uzaklaştığını söyleyebilmek mümkün değil."

Tek kelimeyle skandal.

Elif Çakır’ın Star Gazetesinde 23 Eylül 2010 günü yayınlanan yazısından (Star Gazetesi ilgili yazıyı arşivinden çıkardığı için orjinal bağlantı sunulamamaktadır:

"Nitekim Vedat Türkali'nin, bir dramı anlatan "Fatmagül'ün Suçu Ne" romanının televizyon dizisi olarak geldiği noktaya bakın?"

Ruhat Mengi‘nin Vatan Gazeteside 24 Nisan 2011 günü yayınlanan “Dengesiz ve çıkarcı ABD!” başlıklı yazısından:

"Bir tek hata vardı ama roman yazıldığında henüz o yasa çıkmadığı için mazur görülebilir, tecavüz olayına karışan fakat kendisi tecavüz etmemiş olan Kerim için Yenge’nin Fatmagül’e “Sen onu affettikten sonra hakim ceza verir mi” demesi.."

Ruhat Mengi romanın yayınlandığı yılı bile bildiği imasında bulunmuş. Şu hiç olmayan roman. İşte bunlar hep malumatfuruşluk.

Ruhat Mengi bu hatayla yetinmemiş 15 Ekim 2010 günü Vatan Gazetesinde yayınlanan “Geldik ‘laikliğin’ değiştirilmesine!” başlıklı yazısında izlemediği dizi hakkında yorum yaparken yine yanlışa düşmeden edememiş:

"Mesela “Fatmagül’ün Suçu Ne” dizisinde tecavüzcülerin evlenerek kurtulma sahnesinde “Bu madde TCK’dan 2005 yılında çıkarılmıştır, artık tecavüz suçlularının evlenerek cezadan kurtulması Türk yasalarına göre mümkün değildir” gibi bir alt yazının geçmesi birçok kadını sapık saldırganların elinden kurtarabilecek bir önlemdir, bu kanalların hukukçuları neden düşünmüyor, RTÜK öpüşme sahnelerini takip edeceğine neden bu konulara eğilmiyor?"

Dizide Fatmagül, tecavüzcüsüyle evlenmedi. Olay jandarmaya önce tecavüz olarak intikal ettiyse de sonradan zengin ailenin avukatının çabalarıyla kız ve ailesi ikna edildi ve “tecavüz değil isteyerek beraber oldular, nişanlısından korktuğu için öyle dedi” şeklinde ifade verildi ve kız şikayetini geri aldı. Yani hukuken ortada bir tecavüz durumu sözkonusu olmadı. Hatta olay ilk ortaya çıktığında tecavüzcü zengin çocuklarından birinin avukata “içimizden birisi evlense mesele hallolmaz mı?” diye sorması üzerine avukat “hayır, o kanun değişti” dedi ve bu diyalogla da altyazıya gerek kalmadan konunun altı çizilmiş oldu.

Seda Kaya Güler‘in Yeni Asır’da 7 Ekim 2010 güü yayınlanan “Fatmagül’ün Suçu Ne?” başlıklı yazısından:

""Fatmagül'ün Suçu Ne?" de bu bakışı eleştirmek için Vedat Türkali tarafından yazılmış bir roman. Önce sinemaya uyarlandı, ardından dizisi çekildi. Roman kahramanı Fatmagül'ün bir suçu yok. Hem de hiçbir suçu yok. Kimseyi kışkırtmıyor, kimsede gözü yok. Bir sevgilisi var, onunla evlenmeyi düşlüyor, bu nedenle onunla evlenmeden önce cinsel ilişkiye bile girmiyor."

Soner Yalçın‘ın Hürriyet Gazetesinde 28 Kasım 2010 günü yayınlanan “Bu da benim sakıncalı listem” başlıklı yazısından:

"Reşat Nuri Güntekin’in “Yaprak Dökümü” ve Vedat Türkali’nin “Fatmagül’ün Suçu Ne?” eserlerinden uyarlanan dizileri “ahlaklı” bulmayıp, ekrandan kaldırmaya çalışıyoruz."

Çağdaş Ertuna‘nın Milliyet Gazetesinde 16 Kasım 2010 günü yayınlanan “Senaristlerin Suçu Ne?” başlıklı yazısından:

"Bahsedilen dizi de ‘Yaprak Dökümü’ ve ‘Fatmagül’ün Suçu Ne?’ Biri Reşat Nuri Güntekin’in diğeri ise Vedat Türkali’nin romanından uyarlama."

Oda TV gibi bazı gazete ve siteler de olmayan romanı “ölümsüz eser” olarak nitelemeden edememişti:

"Vedat Türkali’nin ölümsüz “Fatmagül’ün Suçu Ne” eserinden “uyarlanan” dizi geçen yıl olduğu gibi bu sezon da Kanal D’de iyi reyting alıyor."

 

Sormadan edemiyor insan, “okurların suçu ne?”

 

* İşbu ihtisap daha önce muhtesip.com’da “Fatmagül’ü Roman Uyarlaması Sanan Köşe Yazarları Kulübü” başlığıyla yayınlanmış olup, http://kose-yazisi.nasil-yazilir.com‘da yayınlanan Muhtesip içeriğinden faydalanılmıştır.

Abdullah Şanlıdağ ve Üçüncü Dünya Savaşı’nın Ayak Sesleri

Abdullah Şanlıdağ, Yeni Akit Gazetesinde 13 Mart 2017 tarihinde yayınlanan “İkinci DÜnya Savaşı’ın ayak sesleri ve Batı’nın İslam’la hesaplaşması” başlıklı yazısında “ayak sesleri” metaforunu yanlış kullanmış:

"Hollanda’daki ve öncesinde baş gösteren Almanya’daki hareketliliği aslında tek kelimeyle ifade edecek olursak, Batı’nın İslam dünyası ile hesaplaşması ve İkinci Dünya Savaşı’nın ayak sesleri olduğunu söyleyebiliriz."

Yazının başlığı da yukarıda alıntılanan içerik de yanlış. Çünkü, “ayak sesleri” metaforu, yaklaşmakta olan hadiseler için kullanılır. Ayak sesleri benzetmesi, sona ermesinin üzerinden 72 sene geçen 2. Dünya Savaşı için kullanılamaz. Olup bitmiş şeylerin ayak sesleri zaten yaklaşmaz, uzaklaşır, giderek duyamaz olursunuz. O nedenle, sona eren olaylar için değil, olası ya da yaklaşan olaylar için “ayak sesleri duyuluyor” denir. Bu durumda, 2. Dünya Savaşı’nın değil, 3. Dünya Savaşı’nın ayak sesleri duyulur.

AB Üyesi Ülke Sayısında Kendini Güncellemeyen Köşe Yazarları

Hırvatistan’ın 1 Temmuz 2013 tarihinde Avrupa Birliği (AB) üyesi olmasıyla birlikte AB’nin toplam üye sayısı 28’e yükseldi (Henüz İngiltere resmen Birlikten ayrılmadı). Ancak, köşe yazarlarının bazılarının ezberi biraz geride kalmış gibi. Hâlâ, AB’nin üye sayısını 27 olarak aktaranlar mevcut.

Örnekleri aktaralım:

Deniz Gökçe’nin Akşam Gazetesi’nde 11 Aralık 2016 tarihli “AB Merkez Bankası’nın likidite politikası sürüyor” başlıklı yazısından:

“Böylece Draghi, 19 üyeli Avrupa Birliği’nde, 25 üyeli AB Merkez Bankası yönetiminin desteğiyle ABD Merkez Bankası’ndan farklı bir politika yaklaşımına geçiyordu”

Deniz Gökçe, New York Times’ta 7 Aralık 2016 günü yayınlanan “ECB Extends Bond-Buying Program to Protect Eurozone Economy” başlıklı haberden faydalanmış. Faydalanırken de yaptığı çevirinin yerinde olup olmadığını kontrol etmemiş. Muhtemelen NYT’deki “19-country eurozone” atfını 19 üyeli AB olarak çevirmiş. Buradaki kasıt 19 üyeli Avro Alanı, AB’nin 28 üyesi var malum.

İsmail Kapan’ın Türkiye Gazetesinde 24 Kasım 2016 tarihinde yayınlanan “Bu karar YOK hükmünde” başlıklı yazısından:

"Evet, bu karar hayli gürültülü patırtılı şekilde, 27 ülkeden seçilmiş 736 kişilik Avrupa Parlamentosundan çıkacak olsa da, peşinen yok hükmünde!" 

"Yani her şey yolunda olsa dahi, Türkiye’nin diğer 27 üye gibi; bünyeye dâhil edilmesi konusunda, AB’nin bariz ve samimi bir niyeti görünmemektedir."

Akın Özçer’in Serbestiyet’teki 18 Kasım 2016 tarihli “AK üyeliğimizin askıya alınması mümkün mü?” başlıklı yazısından:

"Bunlardan ilkinin baskıyı 27 üyeli AB’den 47 üyeli AK’ne yayarak cephe genişletmek, ikincisinin de öngörülen yaptırımı tarihi perspektife oturtmak olduğunu vurguluyor."

Arslan Tekin‘in Yeniçağ Gazetesinde 27 Kasım 2016’da yayınlanan “Yanlış giden ne?” başlıklı yazısından:

"Yıllar geçiyor, İngilizler, nerede çokluk orada karışıklık diyor -AB üye sayısı 27'ye çıkmıştı- ve bu yıl, halkının isteğiyle AB'den ayrılma kararı alıyor.Kaynak: Yanlış giden ne? - Arslan TEKİN"Yıllar geçiyor, İngilizler, nerede çokluk orada karışıklık diyor -AB üye sayısı 27'ye çıkmıştı- ve bu yıl, halkının isteğiyle AB'den ayrılma kararı alıyor."

 

 

İrfan Atasoy Wolfgang Borchert’in Kapıların Dışında Oyununu Biraz Yanlış Aktarmış

İrfan Atasoy, Türkiye Gazetesinde 6 Mart 2017 günü yayınlanan “Acı, uzak iklimlerin kokusu gibidir…” başlıklı yazısında Wolfgang Borchert’in “Kapıların Dışında” adlı oyununa dair malumatfuruşluk yaparken yanlış bilgiler aktarmış:

"Yük dedim de Borchert'in 'Kapıların Dışında' eserinden bahsetmek istiyorum sizlere..."

Bahsetsin bakalım.

 "Wolfgang Borchert, II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan, şehirlerin yıkılması, ailelerin dağılması ve savaş travmalarıyla şekillenmiş bir edebiyat türü olan ‘Yıkım Edebiyatı'nın en tanınmış yazarlarından biridir. "

Doğru.

"Ve onun en bilindik tiyatro eseri de “Kapıların Dışında” oyunudur."

Wolfgang Borchert’in zaten tek tiyatro eseri var. En bilindik denildiğinde kıyaslama yapacak başka eseri varmış algısı oluşuyor. İşte bunlar hep malumatfuruşluk…

"Bu tiyatro eseri, İkinci Dünya Savaşı sonrası kapı kapı dolaşan bir Alman askerini anlatır."

Böylesi etkileyici bir tiyatro oyunu ancak bu kadar sığ anlatılabilirdi. Oyunda kapı bir imgelem olarak kullanılmıştır. Savaştan derinden etkilenen oyunun ana kahramanı, geçmişiyle yüzleşmek için bazı ziyaretler yapar. Doğru. Ancak, oyun kapı kapı dolaşmakla geçmez. Devlet tiyatrolarının tanıtım metninden alıntı yapacak olursak “Savaşın birey üzerindeki yıkıcı etkisinin anlatıldığı “Kapıların Dışında” oyununda, ruhsal ve fiziksel yaralarla savaştan yurduna dönen bir askerin, döndüğünde hiçbir şeyi eskisi gibi bulamamasının hikayesi anlatılıyor”.

"Kendini Ren Nehri'nin kıyısında uzanmış -acayip- bir şekilde bulur."

Ren nehri oyunun hiçbir yerinde geçmez. Doğrusu, Elbe nehri olacaktır.

"Hep yaşamışızdır değil mi kapıların dışında kalma korkusunu? Bir itilmişlik; dışlanmışlık, görmezden gelinmiş olma korkusu..."

Oyunun ana karakteri, dışlanmışlık korkusundan ziyade, savaş karşıtlığını ve geçmişinden duyulan pişmanlığı yaşar. Ancak tabiki subjektif bir yorum bizimkisi. Belki İrfan Atasoy ya da diğerleri için dışlanmışlık algısı daha kuvvetli hissedilmiştir.

"Wolfgang Borchert'in bu eseri, melodram olmasına rağmen aslında bir 'acı' olarak karşımıza çıkar. Ya da ben yolu oraya çıkarmak istiyorum."

Melodram değil, (Türkiye’de sergilenen bu) oyunun türü dramdır.

"Bir asker düşünün; dalgıç gözlüğü takıp kapı kapı dolaşan. Komik ama bir o kadar da acı dolu!.."

Dalgıç gözlüğü değil gaz maskesidir taktığı.

Halime Gürbüz Aynı Köşe Yazısını 4 Defa Aynı Gazetede Yayımlatmayı Başarmış

Halime Gürbüz, Türkiye Gazetesinde 12 Mart 2017 tarihinde yayınlanan “Eşref Saati” başlıklı yazısını, daha önce Türkiye Gazetesinde 3 defa daha başlığı değiştirerek ve yazı içeriğinde kozmetik ufak müdahaleler yaparak kullanmış.

Bahse konu aynı yazılar, tarihleri ve başlıkları şu şekilde:

Kozmetik değişiklikten kastımız ise şu örnekteki gibi: Son yazısındaki “göz kırpan ampül” atfındaki ampül lafzı başka bir yazıda floresan bir diğer yazıda ise lamba olmuş. Çok önemli değişiklikler…

Aynı yazıyı Türkiye Gazetesinde 4 defa yayınlatmayı başaran Halime Gürbüz’ü tebrik ediyoruz. Aynı yazıya farklı başlık bulmadaki istidadını da takdir ediyoruz.

Bülent Erandaç 1950’den Bu Yana CHP’nin Hiç İktidar Olamadığını İddia Ederek Yanlışa Düşmüş

Bülent Erandaç, Takvim Gazetesinde 6 Şubat 2017 tarihinde yayınlanan “Dönülmez akşamın CHP’si” başlıklı yazısında son 67 senedir CHP’nin iktidar olamadığını iddia etmiş:

"67 yıldır iktidar olamayan CHP, hiçbir zaman çoğunluğa sahip olmadığı halde kendi felsefesini milletimize dayattı.."

1950 sonrası incelendiğinde CHP’nin sandıktan 1. çıktığı ve iktidara geldiği vakidir.

15 Ekim 1961 tarihinde gerçekleşen seçimde CHP % 36,7’lik oy payıyla sandıktan 1. çıkmıştı. Yine aynı şekilde 4 Ekim 1973’te % 33,3, 5 Haziran 1977’de % 41,4’lük oy paylarıyla seçimden 1. çıkıp, iktidara gelmişlerdi.

15 Ekim 1961 seçiminden sonra CHP ve Adalet Partisi koalisyonu, 25 Haziran 1962’de CHP, YTP, CKMP ve bağımsız milletvekillerle koalisyon, 25 Aralık’ta CHP ve bağımsız milletvekillerle koalisyon kuurlmuştur. 14 Ekim 1973 seçimi sonrasında MSP ile, 5 Haziran 1977 seçimi sonrasında ise Adalet Partisi ile koalisyon kurdu.

Bülent Erandaç, “tek başına iktidar olamayan” deseydi bu hatadan sıyrılabilirdi.

 

Deniz Gökçe ve Çeviri Köşe Yazılarına Devam

Deniz Gökçe, daha önce müteaddit kez Malumatfuruş’ta aktardığımız üzere, Akşam Gazetesi’nde yayınlanan köşe yazılarını, yabancı yayınların haber metinlerini çevirerek okuyucularına aktarma kolaycılığına kaçmayı alışkanlık haline getirdi.

Tespit ettiğimiz örnekler ile somutlaştıralım (Ayrı ayrı ihtisaplar yerine birleştirilmiş şekilde bu başlık altında izleyelim):

ctrl c v

 

Erhan Afyoncu ve İstanbul Boğazı’nın 1954 Yılında Donduğu İddiası

Erhan Afyoncu, Sabah Gazetesinde 8 Ocak 2017 tarihinde yayınlanan “Eskiden İstanbul’da Boğaz bile donardı” başlıklı yazısında İstanbul Boğazı’nın tarihteki donma hadiselerine ilişkin bilgi sunarken ufak bir detayı gözden kaçırmış:


"1954'teki kışta donan Boğaz'la ilgili Hürriyet gazetesinin haberi."

Hürriyet Gazetesi’nin 1954 yılı Şubat ayındaki “Dün Boğaz’ı yaya geçmek kabil oldu!” manşetini paylaşmış Erhan Afyoncu.

Bahse konu yazısında aktardığı diğer donma hadiselerine ilişkin yorum ya da teyit yapabilecek herhangi bir veri ya da bilgi sahibi değiliz; ancak, şunu belirtebiliriz ki İstanbul Boğazı Erhan Afyoncu’nun aktardığı gibi 1954 yılında donmadı. Donan Tuna Nehri’nden koparak Karadeniz üzerinden Boğaz’a gelen buz parçaları yüzünden Boğaz yüzeyinin soğuktan donduğu algısı oluştu. Halbuki, İstanbul’da 1954 yılı Şubat ayında yaşanan soğuk nedeniyle Boğaz’ın tamamı donmadı; Tuna Nehri’nden akıntıyla sürüklenen buz kütlelerinin Boğaz’da birikmesiyle Boğaz buzla kaplandı ve sonra bazı bölgelerde tamamen don oluştu.

İlgili döneme ilişkin gazete manşetleri bu durumu teyit ediyor. Bu yöndeki gazete manşetlerinden bir örnek:

Teyit.org‘un bu konudaki incelemesinde Meteoroloji Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Üyesi Faruk Sanlı, Boğaz’ın donduğuna ilişkin iddialar hakkında şu hususları aktarmıştı:

401 yılından başlayarak 1954 yılına kadar Boğaz’a buz kütlelerinin sürüklenmesi durumu belirli periyotlarla yaşandı, 763 yılında 30 metre derinliğe kadar donma yaşandığını aktaran belgeler var, bu dönemde Boğaziçi ve Haliç’in tıkandığı da belirtiliyor. Yazılı metinlerden edinilen bu bilgilere göre 928 yılında buzul parçalarının dört ay boyunca erimediği, 1878 yılındaki zorlu süreçte de II. Abdülhamid’in savaş sırasında yardım göndermekte zorluk çektiği belirtiliyor.

Akıntıyla buz kütlelerinin sürüklenmesi sonucu Üsküdar’dan Galata’ya kadar insanların yürüyebileceği kadar kütlelerin biriktiği bir dönem dahi oldu söyleniyor. Ancak yine de bunlar bütün bir Boğaz’ın donduğu ya da bütün alanı kaplayan buz kütleleri olduğu anlamına gelmiyor. Bu konu üzerine detaylı bir bilimsel araştırma yapılmadı.”

Yararlanılan Kaynak: Teyit.org’un “1954 yılında İstanbul Boğazı’nın donduğu efsanesi doğru mu?” Başlıklı İncelemesi