Haydar Baş ve Gümrük Birliği

Haydar Baş, Yeni Mesaj’da yayınlanan 31 Mayıs 2016 tarihli “AB’ye Neden İnanıyoruz?” başlıklı yazısında Gümrük Birliği’ni konu edinmiş ama hatalı bir ifade kullanmış:

"Tıpkı yıllar evvel AB’ye inanarak tek taraflı Gümrük Birliği’ne geçişimiz gibi, AB’ye inanmak yine zararımıza olacak…"

Gümrük Birliği tek taraflı bir süreç değildir. Birliğe girerek Türkiye, çoğu sanayi ürünü ve tarımsal ürünlerin endüstriyel bileşenleri için AB’nin ortak gümrük tarifesini (CET) kabul etmiştir ve hem AB hem de Türkiye ikili ticaretlerinde denk bir etkiye sahip olacak şekilde tüm gümrük vergilerini, miktar sınırlamalarını ve harçları kaldırmayı kararlaştırmıştır.

(Her ne kadar bazı tasarım sorunları olsa da) Gümrük Birliği’nin ülkemizin zararına değil yararına olduğuna dair de birçok değerlendirme bulunmaktadır.

Gümrük Birliği’nin taraflara olan etkisinine ilişkin yapılan değerlendirmelerin bir örneği, Dünya Bankası’nca 2014 yılı Nisan ayında yayınlanan değerlendirme raporudur. Raporda yer alan tespitler şu şekildedir:

· Türkiye, AB üyesi olmadan önce AB ile Gümrük Birliği ilişkisine giren üç ülkeden biridir.
· Aynı zamanda AB’nin de kendi yasal mevzuatının bir bölümünü AB dışından başka bir ülke ile ilk paylaşma deneyimidir.
· Ticaret konusunda AB ve Türkiye arasındaki entegrasyon hızlı bir şekilde artmıştır.
· Türkiye’de gümrük idaresi makamlarının çağdaşlaştırılması çalışmaları sayesinde ticaretin kolaylaştırılması ve gümrük reformlarının gerçekleştirilmesi mümkün olmuştur.
· Türkiye’nin sanayi ürünlerine uyguladığı tarifeleri AB ile ilişkilendirmesi sebebiyle, AB ile Türkiye arasındaki Gümrük Birliği, bir serbest ticaret anlaşmasının getireceği faydalardan daha fazla yarar sunmaktadır.
· Küresel ekonomide meydana gelişen değişiklikler Gümrük Birliği yapısındaki bazı noksanlıkları gözler önüne sermiştir. Gümrük Birliği mevcut haliyle bu değişiklikleri karşılama konusunda yeterli donanıma sahip değildir; bu nedenle her iki taraf açısından hem işleyişi daha verimli hale getirecek, hem de değişen küresel ticaret ortamından elde edilecek faydayı artıracak düzenlemelere gidilmesi gereklidir.
· Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin AB üyesi olması da AB ve Türkiye arasındaki ticaretin çerçevesinin yeniden belirlenmesi gereğini ortaya koymuştur. Bu durum Türkiye açısından daha geniş bir pazar anlamına gelmekle birlikte, aynı zamanda bir rekabet kaynağı da oluşturmaktadır. Araştırmalar AB’ye yüksek teknolojide ürünler ihraç etme konusunda Türkiye’nin özellikle Macaristan gibi yeni üye ülkelerin gerisinde kaldığını ortaya koymaktadır.

Haşmet Babaoğlu ve Nagasaki’ye Atılan Atom Bombası

Haşmet Babaoğlu, Sabah Gazetesi’nde 31 Mayıs 2016 günü yayınlanan “Yaparlar ve Asla Pişman Olmazlar” başlıklı yazısında, kendi tarihimizin de ötesine geçerek ABD yakın dönem tarihine ilişkin ilginç  fakat bir o kadar da yanlış bir iddiada bulunmuş:

"Ne tuhaf! Şimdi Amerikan medyası 1940'ların sonu, 50'lerin başlarına ait defterleri açıyor. Neler öğrenmiyoruz ki! Mesela sıradan Amerikalılar uzun yıllar Hiroşima'dan üç gün sonra Nagasaki'ye de atom bombası atıldığından habersiz kalmışlar."

9 Ağustos 1945 günü Nagasaki’ye atılan atom bombası aynı gün ABD basınında haber olmuştu. Amerikalılar Nagasaki’den bihaber kalmamıştı yani.

ABD’de 9 Ağustos 1945 günü yayınlanan gazetelerde, aynı gün Japonya’da atılan bombanın haberleri manşetleri süslemişti:

"Guam, Thursday, Aug. 9 -- Gen. Carl A. Spaatz announced today that a second atomic bomb had been dropped, this time on the city of Nagasaki, and that crew members reported "good results." "

New York Times’ın “Atom Bomb Loosed on Nagasaki” manşetli 9 Ağustos 1945 tarihli sayısının kapak sayfası:

Nagazaki Atom Bombası Haberi

Boston Herald Gazetesi’nin 9 Ağustos 1945 tarihli “Atom Bomb Hits Nagasaki” manşeti:

Atom bombası Nagazaki

İlaveten, Günter Anders Frankfurt Okulu üyesi değildir. Haşmet Babaoğlu’nun tahtasından başka bir şey değil Günter Anders’in Frankfurt Okulu üyeliği…

 

Abbas Güçlü ve Ekonomik Konularda Koordinasyondan Sorumlu Başbakan Yardımcısı

Abbas Güçlü, 31 Mayıs 2016 tarihinde Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan “Şimşek: MEB, meslek liselerinin TOBB’a devrine önce evet dedi, sonra vazgeçti!” başlıklı köşe yazısında Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in ünvanında yapılan değişikliği gözden kaçırmış:

"Ömrünü ekonomiye adayan ve ekonominin koordinasyonundan sorumlu bir Başbakan Yardımcısı’ndan, para, para, para yerine, eğitim, eğitim, ille de eğitim sözlerini duymak sevindiriciydi!"

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek artık ekonominin koordinasyonundan sorumlu değil. 65. hükümetin kabinesinde görev paylaşımında geçmiş hükümetler dönemindeki, “ekonomik konularda genel koordinasyon” görevi ise bu sefer başbakan yardımcılarından birisine verilmedi.

 

Cemile Bayraktar ve İran’ın Gayrımüslümlerle Savaşları

Yenişafak Gazetesi’nin internet yazarlarından Cemile Bayraktar, 12 Mayıs 2016 günü yayınlanan “Şii dünya birleşiyor, Sünni dünya ayrışıyor” başlıklı yazısında İran’ın hiç gayrimüslümlerle savaşa girmediğini iddia ederek genellemesinin kurbanı olmuş:

"Dönemin tarifiyle ifade edecek olursam; “Osmanlı küffara karşı cihad ederken” arkadan İslâm coğrafyasına savaş açan yine bunlardır. İran'ın eliyle, bugün Suriye'de gördüğümüz şekilde hiçbir zaman Müslüman olmayan bir kitle ile savaşa girmemiş yalnızca Müslümanlara yönelik savaşlara girmiş bir İran ve İran öncesi siyasetinden bahsediyorum."

Öncelikle, “İran” isimli ülke, yani İran İslam Cumhuriyeti, 1979 yılında kurulmuştur. Ancak, ülkenin yer aldığı coğrafyada İranlılar, Persler binlerce yıldır yaşamını sürdürmektedir. Yani, İran, Osmanlı’yı arkadan vurdu derken, İran coğrafyasında hüküm sürmüş ve tarihin karanlık sayfalarında yerini almış devletlerin kastedildiği ayrıca vurgulanmalıdır. “İran öncesi siyaset” vurgusuyla kotardı diyelim şimdilik…

İlaveten, (İran’ı savunmak gibi olmasın ama) “İran hiç gayrımüslim ülkelerle savaşmadı” iddiası da asılsızdır.

Tarihten örnekler için bkz:

– Gürcistan- Pers Savaşı (1795-1796)

– Rus-Pers Savaşı (1804-1813)

– Rus Pers Savaşı (1825-1828),

– Afgan/İngiliz-Pers Savaşı (1855-1857),

– İngilizlerin ve Rusların İran’ı işgali (1911)

Kaynak: Wars of Iran

Yusuf Girayalp Atan ve G7

Yusuf Girayalp Atan, Milat Gazetesi’nde 30 Mayıs 2016 günü yayınlanan “Yükselişin Şifresi” başlıklı yazısını Japonya’da düzenlenen G7 Liderleri Zirvesi’ne ayırmış ayırmasına ama G7 hakkında çok temel hatalar yapmış:

"IMF tarafından ilan 
edilen dünyanın sanayileşmiş 7 ülkenin liderlerini bir araya getiren G7 Zirvesi iki gün sürdü."

IMF, kendi analizlerinde kullanmak üzere gelir seviyesine göre bir ülke tasnifi kullanmaktadır. Ancak, G7’de yer alan ülkelerin sanayileşmiş olduğuna ilişkin IMF tarafından bir ilân süreci yürütülmemiştir.

"G7'nin bugünkü yapısına baktığımızda ABD, Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere ve Kanada'dan oluşuyor. Grupta ayrıca Avrupa Birliği de temsil edilirken bu toplantıya özel davetli olarak Laos, Vietnam, Endonezya, Bangladeş, Sri Lanka ve Papua Yeni Gine devlet ve hükümet başkanları, BM ve OECD Genel Sekreterleri ve IMF Başkanı da katıldı."

7 ülkeden oluşan ve 7’ler Grubu (Group of Seven – G7) olarak adlandırılan grupta yer alan ülkeleri sayıp 7’yi tutturmayı unutmuş. G7’nin yapısını anlatırken bu yılki toplantıya ev sahipliği yapan Japonya’yı atlamış.

"Toplantıda Japonya Başbakanı Abe'nin 2008 yılında 613 milyar dolar borcu ile ABD'nin en büyük iflasını meydana getiren Lehman Brothers yatırım bankasının iflasını açıklamasıyla ortaya çıkan kriz büyüklüğünde yeni bir krizin yeniden ortaya çıkabileceğini söylemesi küresel ekonomik daralmanın boyutunu adeta gözler önüne serdi."

Küresel ekonomide bir daralma yok. Toparlanamama sorunu var. IMF tahminleri, küresel ekonominin 2016 yılında % 3,2 “büyüyeceğini” işaret ediyor. Ezberden konuşmanın kurbanı olmuş malesef Yusuf Bey.

Maajid Nawaz ve Cumhurbaşkanı Erdoğan

Malumatfuruş her ne kadar yerel yazılı ve internet basınımızda yayınlanan köşe yazılarını hedef alsa da uluslararası/yabancı medyada da rastladığı hataları dile getirmemezlik edemiyor.

“The Dailt Beast” adlı Amerikalı bir haber rapor ve görüş sitesinde  25 Mayıs 2016 tarihinde yayınlanan “The Madness of Turkey’s ‘Sultan’ Erdogan” (Türkiye’nin Sultanı Erdoğan’ın Çılgınlığı) başlıklı yazıyı kaleme alan Maajid Nawaz belli ki Türkiye siyaseti hakkında doğru tarih bilgisine sahip olmadan ülkemiz köşe yazarları gibi hamaset gütmüş:

Turkey’s Recep Tayyip Erdogan came to power in 2002, a year after the formation of his AK party. But spending 11 years as prime minister wasn’t enough. In 2011, Erdogan changed the system, clearing the way for him to become the country’s first directly elected president in 2013.

1. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2002 yılında aslında iktidar sahibi olmadı. Siyaset yasağı nedeniyle Kasım 2002 seçimlerinde yarışamayan Erdoğan, 9 Mart 2003’te Siirt’ten milletvekili seçildi, meclise girdi ve Başbakan oldu.

2. Ak Parti 14 Ağustos 2001’de kuruldu. Yani Cumhurbaşkanı Erdoğan, parti kurulduktan 1 yıl sonra Başbakanlık koltuğuna oturmadı.

3. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini sağlayan Anayasa değişikliği 2011 yılında değil 2007 yılında gerçekleştirilmişti.

4. Sn. Erdoğan, 2014 yılında cumhurbaşkanı seçildi. 2013’te değil.

1 paragraf, 4 yanlış.

 

* Katkıları için Seyit Yalçın’a teşekkür ederiz.

Metin Münir ve OYAK’ın Yeni Genel Müdürü

T24 yazarlarından Metin Münir, 26 Mayıs 2016 günü yayınlanan “OYAK’ta ordu dönemi bitti AKP dönemi başladı” başlıklı yazısında yaptığı hatayla köşe yazılarına gerekli önemi göstermediğini gözler önüne sermiş.

Metin Münir, OYAK’a “Genel Müdür” olarak atanan Süleyman Savaş ERDEM’i Başbakanlık Uzmanı Süleyman ERDEM ile karıştırmış ve kendince mesajlar vermeye çalışmış.

Metin Munir Oyak Genel Muduru

Yaptığı basit google aramasının doğruluğunu bile kontrol etme zahmetine katlanmamanın bedelini uzun yıllardır sürdürdüğü gazeteciliğine rağmen rezil olmakla ödemiş.

Silinmesi ihtimaline karşı yazısının metni aşağıya kopyalanmıştır:

 

OYAK’ta ordu dönemi bitti, AKP dönemi başladı

Türkiye’nin en büyük holdinglerinden OYAK’ta garip şeyler oluyor.

Garip şeyler, 6 Mayıs’ta Yönetim Kurulu Başkanı  Ömer Necati Özbahadır’ın sürpriz bir şekilde istifası ile başladı. Özbahadır görevde birinci yılı doldurmuştu ve daha iki yıllık süresi vardı.

Altı gün sonra ebediyen orda kalması beklenen Genel Müdür Coşkun Ulusoy holdinge veda etti.

Ulusoy’la beraber holding genel müdür yardımcıları Nihat Karadağ,  Dinç Kızıldemir, Hülya Atahan ve Ergun okur şirketten ayrıldılar.

“Başkalarını da göndereceklerdi ama bir anda herkesi yolluyor durumuna düşmemek için ara verdiler” dedi üst düzey bir OYAK’lı.

Temasta olduğu kişiler Ereğli Demir Çelik Genel Müdürü Ali Pandır’ın her an gönderilmeyi beklediğini söylüyor.

Ulusoy 16 yıldır OYAK’ı çelik bir elle ve büyük bir gizlilik içinde idare ediyordu.

Ona yakın bir kaynağa göre 2017 başında görevi bırakmayı düşünüyormuş ve bunu patronlarına bildirmiş.

“İstifanı öne çek, dediler” dedi kaynak; “Herhalde hazırlıklarını yapmışlardı ki Coşkun Bey  Ankara’daki holding binasında personele veda konuşmasını yaparken yeni genel müdürü yanındaydı.”

Yeni genel müdür Başbakanlık Ekonomik, Sosyal ve Kültürel İşler Başkanlığı’nda yönetici olan Süleyman Erdem’dir.  

Linked-In profiline göre 35 yaşındaki Erdem bürokrasiye 2004’te başbakanlıkta Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı sırasında girdi. Beş yıl bu görevde kaldıktan sonra,  2009’da murakıp  olarak Cumhurbaşkanlığı’na transfer oldu. Orada YÖK ve başka eğitim kurumları ile ilgili araştırmalara katıldı. Ardından Başbakanlığa döndü. 2012-2014 yılları arasında Tanıtma Fonu Genel Sekreterliği yaptı.

OYAK’a genel müdür atanmadan önce Başbakanlık uzmanı olarak görev yapmaktaydı.

Erdem altın yürekli ve granit gibi sağlam karakterli olabilir ama bunlar hiç iş tecrübesi olmadığı gerçeğini değiştirmiyor. Bu nedenle atandığı işe uygun biri değil.

O halde bu göreve neden getirildi?

OYAK yasasına göre kurumun genel müdürü, Maliye ve Savunma bakanları ile Bankalar ve Odalar Birlikleri başkanları tarafından seçiliyor. Bu kişilerin Osman Süleyman Erdem’i tanımasının pek olası olmadığına göre birisinin ismini kulaklarına fısıldamış olması gerekiyor.

Bir kaynağa göre bu isim Türkiye’deki bütün önemli kararları veren kişi olan Tayyip Erdoğan’dır.

Ulusoy ve ekibinin ayrılmasıyla OYAK’ta ordu çağı bitiyor, AKP çağı başlıyor.

Zaman içinde, Ulusoy ve askerlerin oluruyla orada kurduğu düzende yer alan üst düzey yöneticilerin hepsi temizlenecek. Yerlerine AKP’ye sadık olanlar atanacak.

Amaç ne olabilir?

Dört yıl  önce, o zaman AKP sözcüsü olan Hüseyin Çelik, OYAK’ın “varlığını ve fonksiyonunu” inceleme zamanının geldiğini söylemişti.

Anlaşılan bu inceleme sona erdi ve AKP OYAK ile ilgili kararını verdi.

Erdem şirket yöneticisi olmadığına göre onu genel müdürlüğe getirmenin amacı OYAK’ı mevcut haliyle büyütmek olamaz. Ama küçültüp özelleştirme yoluyla ortadan kaldırmak olabilir.

 


Bu konuda bilgi almak için başvurduğum şirket yetkililerinden hiçbiri konuşmadı. Şirkette bir dehşet havasının hakim olduğu belli.

Bir yetkili “Dışarıya yeni genel müdürün isminden başka bir şey vermemek konusunda talimat aldık” dedi.

Bazı kaynaklar OYAK’tan sonra sıranın İş Bankası Emekli Sandığı’na gelebileceğini söylüyorlar.

OYAK’taki rejim değişikliği konusunda askerlerin düşüncesinin  ne olduğu da meçhul. Genelkurmay Başkanlığı basın birimine birkaç soru yönelttim ama cevap alamadım.

Murat Muratoğlu ve Türkiye’nin Büyüme Performansı

Murat Muratoğlu, Sözcü Gazetesi’nde 24 Mayıs 2016 günü yayınlanan “Ekonomi raydan çıkar mı?” başlıklı yazısında, ülkemizin son yıllardaki büyüme performansına değinmiş; ancak, ezberden konuşmasının kurbanı olmuş yine:

"Valla, 1950 ila 2010 yılları arasında her yıl ortalama yüzde 5 büyümeyi yakalamış Türkiye son altı yıldır ortalama yüzde 3 büyüyor."

Murat Bey bir de “Valla” şeklinde yemin etmiş ama uyarmak gerek:

Ülkemizin son 6 yıldaki (2010-2015) büyüme ortalaması % 5,2’dir, Murat Muratoğlu’nun iddia ettiği gibi %3 değil.

IMF Küresel Ekonomik Görünüm Raporu veritabanına göre son 6 yıldaki büyüme oranlarımız aşağıdaki şekildedir:

2010: 9,2, 2011: 8,8, 2012: 2,1, 2013: 4,2, 2014: 2,9, 2015: 3,8

Demek ki neymiş -yemin etmeden önce- verileri kontrol etmek gerekirmiş.

Dolar-TL-değer kaybı

Yılmaz Özdil ve Hulusi Akar konulu yazısı

Yılmaz Özdil, Sözcü Gazetesi’nde 17 Mayıs 2016 günü yayınlanan “Hulusi Bey” başlıklı yazısının içeriğinin büyük bir kısmını, “Balyoz Davası’ndan baba-kız hikayeleri”ni aktaran Vatan Gazetesi’nden Burak Bilge’nin 15 Haziran 2013 tarihinde kaleme aldığı “Cezaevine hüzünlü bir düğün” başlıklı haberden, hiçbir atıf yapmaksızın, kaynak göstermeksizin derlemiş.

 

Vatan Gazetesi’ndeki haber metni:

Cezaevinde hüzünlü bir düğün!

Burak BİLGE / VATAN İSTİHBARAT |  15 Haziran 2013 Cumartesi – 2:57

Balyoz Davası’ndan baba-kız hikayeleri

Emekli Tuğamiral Çakmak görevini hep ailesinden önce bilmiş, ne çocuklarının doğumunda ne de özel günlerinde yanlarında olabilmişti. Kızının gelinlikli halini bile Hasdal Askeri Cezaevi’nde düzenlenen düğünde görebilecekti.

Cem Aziz Çakmak, 1963 yılında Gölcük’te dünyaya geldi. Babası bir astsubay denizci ve Kıbrıs Barış Harekâtı’nda da savaşmış bir gaziydi. Üç çocuklu ailenin en küçüğü ve tek oğluydu. Babası TSK’dan emekli olunca, İstanbul’a taşınıp kendi işyerini açtı. Cem ise Beşiktaş’ta taşındıkları mütevazı apartmanda da hayatının aşkı Sevgi ile tanışıp evlendi. Ancak Sevgi Hanım burada evliliğini neredeyse yalnız yaşadı.

“Gülümseyenim”

Eşi görevi nedeniyle sürekli seferdeydi. Bazen seferler aylarca sürer, Sevgi Hanım eşini gözyaşları içerisinde beklerdi. Zaten ilk çocuklarını da yine eşinin yokluğunda İstanbul’da yalnız dünyaya getirdi. Doğumhaneden güzel bir kız bebekle dışarı çıkan hemşire, bebeğin babası zannederek eniştesinin kucağına vermişti. Cem Aziz Çakmak hep bir erkek çocuk beklemişti. Hatta tüm odayı buna göre düzenledi. Oğlunun da kendisini gibi koyu Beşiktaşlı olmasını isteyen Cem teğmen, bebek odasını panda gibi siyah beyaz oyuncaklarla süsledi. Oğluyla Beşiktaş maçına gideceği günleri bile hayal etti. Ancak evine dönüp küçük kızını ilk kucağına aldığı anda, “İyi ki kızım olmuş” dedi. Ona, kraliçenin tacındaki kıymetli bir taştan esinlenerek Tuğçe adını verdi. Tuğçe babasını görür görmez gülümsemiş ve beyaz kıyafetli bu adamı çok sevmişti. Babası da hayat boyu ona hep “gülümseyenim” diye hitap etti.

Denizcilerin bayramı

Tuğçe’nin çocukluğu da diğer denizci çocuklarınınki gibi babasına hasret geçti. Hep Gölcük’teki lojmanlarının camında oturup, babasının eve gelmesini beklerdi. Ancak babası bazen aylarca süren seferlere gider, bazen eve telefon bile edemezdi. Seyir dönüşleri ise tam tersi denizci aileleri için bir bayram havasıydı. Tuğçe ertesi gün babasının seyirden döneceğini öğrenir, o gece heyecandan uyuyamazdı. Bir an önce sabah olsun ve babasına kavuşsun diye sabırsızlanırdı. Babasına kavuştuğu o anları yıllar sonra şöyle anlatacaktı: “Babamın seyir dönüşleri çok önemliydi. Onu Poyraz Limanı’nda karşılardık. Saat verilirdi bize. Allahım sanki ertesi gün bayram bize. Güzel ayakkabılar hep bayramlarda giyilir ya işte biz de o zamanlar giyerdik. Annem bize tertemiz giysiler giydirirdi. Mesela uzaktan görünürdü ya o gemi, geçmek bilmezdi dakikalar. Sanki bana saatler sürerdi. Bir de böyle bir anda kucağına atlayım da olmuyor. Böyle tın tın gidiyorsun. Sonradan çözülüyorsun tabii dayanamıyorsun. Babamın komutanları vardı. Bir gelirlerdi ki omuzlarında bir sürü yıldız. İnerlerdi gemiden bembeyaz. Sanki benim kahramanım geliyormuş gibi hissederdim.”

Babamı beklerken

Kamuoyunda deprem etkisi yaratan Balyoz davası bu defa bambaşka bir yönüyle kitaplaştırıldı. Vatan Gazetesi İstihbarat Şefi Burak Bilge ile Psikolog Pelin Çınar, Balyoz Davası’ndan baba kız hikâyelerini yazdı. “Babamı Beklerken” adıyla Kaynak Yayınevi’nden çıkan kitapta birbirinden ilginç ve bir o kadar da duygulu sekiz baba-kız hikâyesi bulunuyor. Şehirden şehre sürülen hayatlar, bitmek bilmeyen ayrılıklar, endişe dolu uykusuz geceler, umut ve gözyaşı da bu hikâyelerde yer alıyor. Kitabın içerisinde hayat öykülerini anlatan çok özel fotoğraflar ve babaların kızlarına yazdığı mektuplar da bulunuyor.

Gözyaşlarıyla nikah

Tuğçe hep bu ayrılıkları yaşayarak büyüdü. Üniversite son sınıfta Yasin’e aşık oldu. Ancak nişanlanma vakti geldiğinde Cem Aziz Çakmak Balyoz soruşturması kapsamında tutuklandı. Tutukluluk bir türlü bitmeyince Cem Aziz Çakmak onları düğünü bu şekilde yapmaları için ikna etmeyi başardı. Cezaevinden çıkar çıkmaz gün almak için Üsküdar Evlendirme Dairesi’ne gittiler. Ancak Tuğçe’nin sinirleri boşalmıştı. Onun sürekli ağladığını gören memur ise genç kızı zorla evlendiriyorlar sanmıştı.

Nikâhın yapılacağı gün salondan içeri girerken gözüne babasının gönderdiği çiçek ilişti. Kocaman kırmızı beyaz karanfillerle süslenmişti. Üzerinde beyaz bir çapa vardı ve “Kızıma mutluluklar dilerim” yazılıydı. O an gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Masaya gidene kadar ağladığını kimseye belli etmedi. Nikâh memuru adını sorduğunda “Cem Aziz Çakmak” diye yutkundu. Ardından salonda büyük bir alkış koptu. Tüm davetliler ayağa kalkmış ve elleri patlarcasına alkışlıyorlardı. Olandan habersiz nikâh memuru da şaşırmıştı. Tuğçe ise artık saklayamamış ve gözyaşları içerisinde kalmıştı.

Hasdal Askeri Cezaevi’nin bahçesine girdiklerinde Tuğçe’nin duvağı kapalıydı. Kızını o halde karşısında gören Cem Aziz Çakmak bir süre donup kaldı. Baba kız sadece birbirlerine bakıyor ve ikisi de hiçbir şey söylemiyordu. O sessizlikte hem Tuğçe hem de babası gözyaşlarına hâkim olamıyordu. Sessizliği ilk bozan Tuğçe oldu. “Babacığım duvağımı açmayacak mısın?” diye sordu. Babası ise “Ne güzel olmuşsun kızım. Bir kuğu gibi” dedi.

Gelin çiçeğini amiral kaptı

Ardından aile tebrikleri kabul etti. İçerideki subaylar kendi aralarında para toplayarak aldıkları hediyeleri verdi. Zaman dolmuş ve artık ayrılık vakti gelmişti. Gelin ve damat cezaevinden çıkarken komutanlar yine koridor oluşturdu. “Oğlan bizim kız bizim” tezahüratları atılıyordu. Kapıdan çıkmadan önce Tuğçe birden durdu. Çok önemli bir şeyi unutmuştu. Arkasına döndü ve onu uğurlayan subaylara, “Ben bu gelinliği giydiğimden beri hiç bu kadar heyecanlanmamıştım. Beni bu kadar heyecanlandırdığınız için hepinize teşekkür ediyorum. Ben gelin çiçeğimi de atmamıştım. Bu çiçeği burada hepinizin özgürlüğü için atmak istiyorum” dedi. Kimse bunu beklemiyordu. Hasdal Cezaevi’nin bahçesinde derin bir sessizlik oldu. Tuğçe yeniden döndü ve gelin çiçeğini geriye doğru fırlattı. Çiçeği tutuklu Tuğamiral Fatih İlgar kaptı. Komutan kaptığı çiçeği Tuğçe’ye geri getirdi. Ona, “Sen bunu bizim özgürlüğümüz için attın. Bu çiçek burada durmasın. Sen bunu evde bizim için kurut. Biz senin evinde görelim bu çiçeği” dedi. Bu konuşmanın ardından Hasdal Askeri Cezaevi’ndeki düğün gözyaşları arasında sona erdi.

Hasdal orkestrası

CezaevindeKİ düğünün her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş ve hazırlanmıştı. Sadece bir saatleri vardı. Tutuklu tüm komutanlar bir koridor oluşturmuş, Tuğçe ve Yasin içinden yürümüştü. Onlar yürürken Hasdal’daki tutuklular ve davetliler de alkış tutmuştu. İçeri girdiklerinde davetliler için hazırlanmış bir düğün salonu ile karşılaştılar. Salonun tüm düzeni Tuğamiral Fatih İlgar’a aitti. Cezaevindeki tüm masalar birleştirilmiş ve üzerlerine bahçeden toplanan çiçeklerin yaprakları serpilmişti. Düğün pastası bile vardı. Tabii düğün müziksiz olamazdı. Koramiral Mehmet Otuzbiroğlu gitar çalıyor, Tümamiral Cem Gürdeniz ise piyanonun başında oturuyordu. Yaşar’ın bir şarkısı eşliğinde baba kız yanak yanağa dans ediyordu. Düğün pastasını keserken herkesin gözlerinden yaşlar geliyordu.

hulusi bey

17 Mayıs 2016

Kıbrıs’ta vuruşmuş, gazi olmuş bir astsubayın, kahraman bir babanın evladıydı. Gölcük’te lojmanda doğmuştu. Liseyi bitirince Deniz Harp Okulu’na yazıldı. Sevgi’yle tanıştı. Aşık oldu. Evlendi.

*

Görevi gereği denizde yaşıyordu, sürekli seferdeydi. Bazen aylarca gelemez, çiçeği burnunda gelin gözyaşları içinde beklerdi. Sadece asker eşlerinin anlayabileceği, katlanabileceği, çaresiz bir yalnızlıktı bu… Bebeğini de eşinin yokluğunda dünyaya getirdi. Kızları oldu.

*

Haberi aldığında denizin ortasındaydı, içi içine sığmadı, kendini sürekli gülümserken yakalıyordu, demek baba olmak böyle bi duyguydu. Karaya ayak basar basmaz minik kızını kucağına aldı, öptü, kokusunu içine çekti, “ismin Tuğçe olsun” dedi. Tuğçe gülümsedi. Dünyalar babasının oldu. Genç bir çift, güzel bir bebek, önlerinde pırıl pırıl bir yaşam umudu vardı.

*

Tuğçe her denizci çocuğu gibi, babasına hasret büyüdü. Gölcük’teki lojmanın penceresinde oturur, yolunu gözlerdi. Seyir dönüşlerinde ise, bayram havası olurdu. Babasının geleceği sabahı zor ederdi, bütün gece heyecandan uyuyamazdı. Annesi tertemiz giydirirdi. En yeni ayakkabı hangisiyse, o ayakkabı seçilirdi. Saat belli olurdu… O saatte Poyraz Limanı’na koşarlardı. Gemi uzaktan görünürdü ama, ağır ağır yaklaşır, zaman geçmek bilmezdi. Bembeyaz kıyafetiyle gemiden inerken gördüğünde… “İşte benim kahramanım geliyor” derdi, öyle hissederdi. Tören kurallarını, komutanları filan boşverip, kucağına atlardı.

*

Tuğçe büyüdü, üniversitede Yasin’e aşık oldu. Allah’ın emri, peygamberin kavli, tam nişanlanacakları sırada… Asrın iftirası atıldı. O uğursuz dönem başladı. Babası tutuklandı. Bir ay sonra serbest bırakıldı, nişan yüzükleri takıldı ama, babası tekrar tutuklandı. Düğün iptal oldu. Ucu açık, sonu belirsiz, kahredici bir süreç başladı.

*

Ne ceza verilecek, kaç sene yatılacak, hukuk söz konusu olmadığı için kimse kestiremiyordu. İstemeden de olsa kızının en mutlu gününe engel olmak, bir babanın taşıyabileceği yükten ağırdı. Açık görüşte aldı kızını ve müstakbel damadını karşısına… “Burada rahat olmamı istiyorsanız, lütfen yuvanızı kurun” dedi. Babanın isteği, bir evladın taşıyabileceği yükten ağırdı ama, babası için, o sorumluluğu taşıdı.

*

Ağlaya ağlaya Üsküdar evlendirme dairesine gittiler, işlemleri yaptılar. Gelin adayının hıçkırıklara boğulduğunu, konuşamadığını gören memur, genç kızı zorla evlendiriyorlar sanmıştı.

*

Nikah salonuna girdi. Gözüne ilk olarak, o kırmızı-beyaz çelenk ilişti. Kırmızı karanfillerle süslenmişti. Üzerinde beyaz bir çıpa vardı. “Kızıma mutluluklar dilerim” yazıyordu.

*

Nikah masasına oturdu. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Nikah memuru, babasının ismini sordu. Gölcük’teki Poyraz Limanı’nda koşa koşa babasına sarılan o minik kızın yaşadıkları, adeta film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti… Gurur duyduğu ismi fısıldadı, “Cem Aziz Çakmak” dedi. İstanbul, İstanbul olalı böyle nikah görmemişti. Davetliler ayakta alkışlıyor, herkes ağlıyordu.

*

Çıktılar nikah salonundan, el ele, doooğru Hasdal Askeri Cezaevi’nin yolunu tuttular. İçeri girdiler. Bahçeye. Tuğçe’nin duvağı kapalıydı. Kızını gelinlikle gören baba, bir süre öylece kalakaldı. Birbirlerine bakıyor, konuşamıyorlardı. Sessizliği Tuğçe bozdu, “babacığım duvağımı açmayacak mısın?” dedi. Baba kendine geldi, açtı duvağı, alnından öptü, “ne güzel olmuşsun kızım” dedi, “bir kuğu gibi…”

*

Babasının arkadaşları, tutuklu amiraller, generaller, albaylar alkışlıyordu. Hepsinin aklında, kendi aileleri, kendi çocukları vardı. İftirayla çalınan ömürlerini düşünüyor, dişlerini sıkıyor, gülümseyerek belli etmemeye çalışıyorlardı. Aralarında para toplamışlar, hediyeler almışlardı. Takı töreni misali, tek tek geline verdiler.

*

Kurmay subaylar, cezaevindeki düğünü en ince ayrıntılarına kadar hesaplamış ve hazırlamışlardı. Çünkü sadece bir saat izinleri vardı. Tutuklu komutanlar karşı karşıya dizilip, koridor oluşturdu, gelinle damat koridordan yürüyerek içeri girdi. Bahçede düğün atmosferi yaratılmıştı. Hasdal cezaevindeki tüm masalar birleştirilmiş, masaların üzerine bahçeden toplanan çiçekler, yapraklar serpiştirilmişti. Düğün pastası vardı. Müziksiz olmazdı. Koramirallerden biri gitar çaldı.

*

Baba-kız yanak yanağa dans etti.

*

Sayılı dakikalar akıp gitti, ayrılık vakti geldi. Komutanlar yine koridor oluşturdu. Gelinle damat gözyaşlarıyla uğurlanırken, hep bir ağızdan “oğlan bizim, kız bizim” tezahüratı yapıyorlardı.

*

Tam kapıdan çıkarlarken, Tuğçe durdu, geri döndü, “gelin çiçeğini atmayı unuttum, bu çiçeği hepinizin özgürlüğü için atmak istiyorum” dedi. Kimse bunu beklemiyordu. Adeta ıslık çalınmış gibi sessizlik oldu. Hasdal cezaevinin az önceki şen şakrak bahçesinde çıt çıkmıyordu. Tuğçe arkasını döndü, çiçeğini omuzunun üstünden fırlattı. Bir tuğamiral kaptı. Ve, kaptığı gibi tekrar Tuğçe’ye uzattı. “Özgürlük çiçeği demir parmaklıklar arkasında kalmasın, lütfen bizim için kurut, sakla, biz özgür kalınca gelip, senin evinde görelim” dedi.

*

Tarih boyunca utançla hatırlanacak olan dönemin… Asla unutulmayacak düğünü, böyle sona erdi.

*

hulusi bey, bu trajedi yaşanırken genelkurmay ikinci başkanıydı, gıkını çıkarmıyor, karargahında oturmanın keyfini çıkarıyordu.

*

Aradan az zaman geçti.
Tuğçe, kahrından kanser olan amiral babasını toprağa verirken… hulusi bey, kuvvet komutanı olmuştu, lütfedip cenazeye bile katılmadı.

*

Aradan az zaman geçti.
Çetin Altan öldü, hulusi bey genelkurmay başkanı olmuştu, derhal taziye mesajı hazırlattı, asrın iftirasını manşet yapan, Atatürkçü subayları “cami bombalayan, dinsiz katiller sürüsü” şeklinde sunan Taraf gazetesinin yöneticisi Ahmet Altan’a gönderdi. “Duyduğunuz acıyı yürekten paylaşıyor, size sabır ve başsağlığı diliyorum” dedi.

*

Aradan az zaman geçti.
Hasan Karakaya öldü. Genelkurmay başkanlarına “gizli yahudi” diyen, Atatürk’e kin kusan yandaş gazetenin yayın yönetmeniydi. Genelkurmay başkanı hulusi bey, derhal taziye mesajı hazırlattı, “Türk gazeteciliği açısından yeri doldurulmayacak bir boşluk oluştuğu”nu belirterek, “genelkurmay adına başsağlığı” diledi.

*

Aradan az zaman geçti.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin genelkurmay başkanı, sekiz şehidimizi toprağa verdiğimiz gün, koştura koştura gitti, Tayyip Erdoğan’ın kızının nikah şahitliğini yaptı.

*

Biz de buna şahidiz!

*

Seni unutmayacağız, asla unutturmayacağız hulusi bey.

Güngör Mengi ve Çukurca’da Düşürülen Helikopter

Güngör Mengi, Vatan Gazetesi’nde 21 Mayıs 2016 günü yayınlanan “Teröristin Füzesi” başlıklı yazısında yer verdiği 13 Mayıs 2016 günü terör örgütü PKK’nın Hakkari Çukurca’da askeri üsse saldırısı ve akabindeki taarruz helikopteri düşürmesi hadiselerine değinirken herhalde klavyesi sürçmüş:

"Bir hafta önce, 13 Mayıs’ta PKK Hakkari Çukurca’da askeri üsse saldırı düzenledi, çatışmada 6 asker şehit oldu. Destek için çatışma bölgesine sevk edilen 2 F16 taarruz helikopterinden biri yerden açılan ateş sonucu düştü, 2 askerimizi daha şehit verdik.."

F16 savaş uçağı modelidir. Hakkari Çukurca’da düşürülen taarruz helikopterimizin tipi ise AH-1 Cobra’dır, F16 değil haliyle.