Contorium Elementini Gerçek Sanan Köşe Yazarları

Yıl 2011.

Boğaziçi Üniversitesi Kimya Bölümü öğrencisi Can G. Kuseyri, eğlence için “sadece Türkiye’de bulunan çok değerli” bir element uydurur.

2006 yılında Aktüel dergisi tarafından uydurulan, Saadet Partisi’ni seçim kampanyasına kadar giren “Feomidyum” şakasından esinlenen Kuseyri, uydurduğu Contorium elementi hakkında konulu hazırladığı videosunu YouTube’a yükler.

Türkiye’nin maden zenginliği hakkında türetilmiş komplo teorileriyle dalga geçen videoya göre, dünyada yalnızca İstanbul Boğazı’nın derinliklerinde bulunan “Contorium” 23 trilyon dolar değerindeydi ve Amerikan emperyalizmi Contorium’un çıkarılmasına izin vermiyordu.

Videonun içeriği aşağıdaki gibidir:

Contorium atom numarası 90 kütle numarası 367,4 olan sadece İstanbul boğazının diplerinde bulunan faydalı radyosyon yayan son yıllarda enerji üretiminde nükleer silahlarda özellikle roket yakıtlarında hat safhada faydalanan ABD, AB, bilimum asya ülkeri,antartika,Avustralya ve yeni Zelanda’nın peşinde olan sadece honduras basınında hakkında yüzlerce haber yapılan ve Türkçesi dönergeçli energeç olan araştırması yasaklanmış bir mineraldir.

Bilgisayarınızda con isminde klasör bile açamazsınız. Her şey bu kadar açıkken araştırılması dış mihraklarca engellenmektedir.

Contorium Nasıl Çalışır ?

Contoriu 367,4 kütle numarasına sahiptir. Küsuratlı kütle numarası olmasının sebebi çekirdeğinin çatlak olmasıdır.Ve bu sebeple çekirdeği ayrıştıracak hiçbir işleme, nükleer santrale gerek olmadan etrafa radyoaktif enerji yayar. Süper Nato Topografik Araştırma Kurumunun yaptığı incelemelerde Contorium’un anti radyasyon olarak kullanabileceği görülmüştür. Elektrik devrelerine sürüldüğünde bilgisayarın fişe takılmadan yıllarca çalışabilmesini sağlar. Bunun dışında nükleer santrallerin duvarlarını boyamak için kullanılan boylara katıldığında nükleer sızıntı olmasını engeller. Çünkü 1/x ışını saçar. Ve zararlı radyoaktif x ışınları ile çarpışıp etrafı nötrler.
1/x çarpı X = 1(nötr)
Bu maddenin saatte,cep telefonunda veya herhangi bir elektrik devresinde kullanılırsa her türlü zararlı radyasyona kalkan görevi sağlar. Tüm faydalarına rağmen yenmesi durumunda mutasyonlara sebep olur.

İstanbul boğazlarının diplerinde bulunan Contorium’dan yiyen balıklar şu anda Kurtuluş Atom Müzesinde sergilenmektedir.
Her maden bulunduğu toprağın görüntüsünü şekillendirir. Örneğin dibinde bakır bulunan toprağın üzerinde bakıra özel bir bitki örtüsü gelişir. Eski çağlarda insanlar madenlerin yerini bu şekilde tespit etmekteydi.
Sadece İstanbul boğazında bulunan mineral nedir ?  Contorium
Peki sadece İstanbul boğazında çıkan ağaç nedir ?  Erguvan
İkisinin de  aynı renkte olması sizce tesadüf müdür ? Contorium’un bulunduğu noktalarda çıkan erguvan ağaçların sebepli dış güçlerin Contorium’un yerini bulması için hiçbir şey yapmasına gerek yoktur.

En zengin Contorium yatakları Rumeli hisarı bölgesinde ve Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüsü’nün diplerinde bulunmaktadır.  Çıkarılmayan Contorium’u simgelemek amacıyla üstü boş şekilde güney kampüse dikilen meçhul Contorium anıtı öğrencileri ibretle titretmektedir.

İlk olarak Dimitri Mendeleyev tarafından bulunan Contorium Rusya’nın sıcak denizlere inme politikasının temelini oluşturur. Babası Sibirya Türklerinden olan Dimitri Mendeleyev periyodik cetvelde 90 numaralı yeri boş bırakması için baskı görmüştür. Ancak o günümüzde sebebi anlaşılabilen bir cinlikle oraya thorium yerleştirip onunda atom numarası 90 ileride bu elementle ilgili araştırma yapabilmesi için geleceğe ışık tutmuştur.

Peki nasıl ? Thorium atom numarası 90 atom ağırlığı 232 olan radyoaktif bir elementtir. Türkiye’de Manisa Göndes’de çıkartılır. Şimdi Türkiye haritasını periyodik cetvel gibi düşünün. Manisa Gördes’ten kuzeye 367 km, yani Contorium’un kütle numarası kadar gidince nereye gidiyoruz ? Cevap bellidir İstanbul Boğazı !!!

Periyodik cetvelde de aynı gurup içerisinde kuzey yönüne gidilince kimyasal özellikler değişmez. Peki daha sonraları Contorium’a sahip olma yarışında Rusya’ya saldıran kimdir ?

Tüm bu olaylardan sonra Türkiye’yi işaretlemek için Türkiye’ye uluslar arası telefon kodu olarak 90 numara, yani Contorium’un atom numarası verilmiştir. Tam o tarihlerde Milli Eğitimimizi düzenlemek isteyen Amerikalılar müfredatımıza aynı atom numarasına sahip iki ayrı element olamayacağı söyleyerek Contorium’un önünü kesmişlerdir.

Türkiye’de Contorium’un adı ilk olarak 1993 yılında geçmiştir. Konu ile ilgili açıklama yapmak isteyen bilim dünyasından insanlar susturulmuş  ve o sene boğaz yalılarına yabancı bankalarla arap şeyhleri normalin üstünde bir ilgi göstermiştir. Bir sene sonra çıkan Windows 95 işletim sisteminde con ismi klasör olarak açılamadığı gibi Contorium’un izotopları olan COM1 ve COM2 de isim olarak açılamamaktadır.

Yaklaşık 6 yıl sonra Türkiye’ye yaklaşmak adına Irak’a saldıracağı söylenen Amerika,nın planlarını gören Bill Gates vicdan azabına dayanamamış con isminde klasör açılması için kurmaylarına emir vermiştir. Peki bu emirden birkaç gün sonra ne olmuştur ? Con isminde klasör açılabilmesi için yapılan çalışmalar sırasındaMicrosoft merkezi alınmıştır.

Sadece İstanbul Boğazı ve Haliç’te bulunan bu minerali ele geçirmek için Haliç’i temizleme bahanesi sunan yabancılar şimdilerde boğazdan yalı satın almaktadırlar. Satın alınan yalılara hiçbir Türk’ün girememesi ve bu yalılarda tuhaf araştırmaların yapılması sizce tesadüf müdür? Marmarayprojesinin Türk’lere verilmemesi de mi bir tesadüftür? Boğazın yüzlerce metre altında ne araştırması yapılmaktadır ? Bilindiği gibi İstanbul’a 3.köprü yapılacak, bu köprünün İstanbul’un kuzeyinden geçmesi planlanıyor. İstanbul’un kuzeyinde zengin Contorium yatakları var. Brüksel uluslar arası köprü yapım kanunun B bendinin 23.maddesine göre köprü yapım sırasında temelden çıkan toprak ve madenler köprü yapan şirketin olacaktır. Bu şirket çıkanları çöpe de atabilir başka yerlerde de kullanabilir. Ne yazık ki köprüyü Japonlar’ın yapacağı söyleniyor.

Madenlerimize kanunen sahip olmalarını engellemek için tek şey köprü yapım anlaşmasını iptal edip bu iznin Türk bir şirkete verilmesidir.

Video ilk başta baya ilgi çeker. Herkes elementin peşine düşünce şaka kontrolden çıkar.

Contorium videosu “internet ortamına düştükten sonra” katlanarak çoğalır ve komplo teorisini imal eden adamın kontrolünden çıkarak bir “toplumsal kanaat” haline gelir.

Contorium safsatasının hikayesi, kendi ifadeleriyle aynen şöyledir:

“Contorium, en basit tabirle olmayan bir madenin viral reklamı. Tamamen benim uydurduğum bir kelime. Ben Contorium’u, internetteki bilgi kirliliğini ortaya çıkarmak, komplo teorilerinin bir kısmıyla dalga geçmek ve kendisine sunulanı sırf işine geldiği için araştırmadan inanan zihniyeti eleştirmek için yazdım. Ben bunu ilk olarak 2007’de yazdım Ekşi’de. Sonra bu benden bağımsız bir şekilde forward maillerle veya başka şeylerle yayılmaya başlayınca, dedim ben bununla ilgili bir de video hazırlayayım. Asıl patlama da 2011’de videoyu hazırladıktan sonra oldu. 2011’de Twitter vardı Facebook çok yaygındı ve Ekşi’nin haricinde bi sürü sözlük vardı. Uludağ, İTÜ, İnci vs. Ve contorium doğal olarak 2007’deki etkisinden çok daha popüler bir hale geldi. Contorium birbirinden bütünüyle bağımsız, tutarsız ve okuma yazma bilen herkesin bir kaç dakika içerisinde çürütebileceği bilgilerden ibaret olan bir parodi. Tek başına bir komplo teorisine sahip alt yapısı yoktu. Buna rağmen contorium sayesinde internette korkunç bir bilgi kirliliğinin olduğu ortaya çıktı. Contorium’a inanan mühendislerin doktorların öğretmenlerin olması bize verilen eğitimin niteliğini sorgulamamızı sağladı. İnanmak istediğimiz şeyler bilimsel açıklamalarla çürütülse bile onlara inanmaya devam ediyoruz. Çalışmak, okumak, araştırmak yerine, çalışmadan zengin edecek derinlerde gömülü definelerin peşine düşüyoruz. Bu açıdan ben Contorium’un faydalı trollük olduğunu düşünüyorum.

Yıl olur 2016.

‘Contorium’ madeni, halen konuşmalarda kendisine yer bulabiliyor.

Araştırmadan, beylik laflarla, genellemelerle, yalan yanlış bilgilerle okuyucularını tabir-i caizse “aptal” yerine koyan köşe yazarlarımız da “contorium”  cazibesine kapılmaktan kendini alamaz.

Anayurt Gazetesi’nden Oğuz Güler, “Sadece Toryumumuz 25 trilyon dolar ediyor…” başlıklı 21 Nisan 2016 tarihli yazısında contorium palavrasına balıklama atlamış.

Zaten, “Değerli okuyucuların bu yazıyı lütfen arşivleyin ve facenizde paylaşın.” diye yazısına başlayan birinden başka ne beklenebilir ki?

Korkmayın! Büyük resmi gören tek müstesna şahsiyet Oğur Güler değil. Bu ülkede daha nice büyük beyinler (!) var…

Körfezde Olay Gazetesi yazarlarından Uğur Tarıman da onlardan biri.

Şaka bi yana, Uğur Tarıman, Körfezde Olay Gazetesi’nde 20 Mayıs 2015 tarihinde yayınlanan “Contorium” başlıklı yazısında bu safsataya inanıp, gerekli araştırmayı yapmadan okurlarına aktarmış:

"Bu elementi iki ay önce, muhalefet vekillerine hitaben yazmıştım.. Dünya da sadece İstanbul Boğazının dibinde blunduğunu Rezervin 127 bin ton olduğunu,Parasal değerinin ise 23 trilyon dolar civarında bulunduğunu yazmıştım.. Vekil beyler bunu Meclise taşıyın dedim…Kikm taşıyacak onlar sadece kendilerini tekrar meclise nasıl taşırım sevdasındalar, kim düşünür s…..boktan elementi….Değil mi ya? Boğaziçinde yapılan köprü, su altı tünelleri inşaatlarını yapan firmalar, hafriyatları ne yapıyorlar diye de eklemiştim…….. Yeni Meclis kurulduğunda bu konuyu iyiden iyiye açacağım…Belki duyarlı bir vekil seçebiliriz…"

Allah, milli meclisimizden böylesi trolleri  uzak tutsun! (Amin)

“BENİM EN BÜYÜK DÜŞMANIM CEHALETTER.. M.KEMAL ATATÜRK” vecizesini paylaşmış bir de Uğur Tarıman. Atatürk’e ait değildir ne yazık ki bu söz. Ne de sözün doğrusu aktardığı şekilde değildir.

Uğur Tarıman’ın uydurduğu ve Atatürk’e atfettiği vecizenin orjinalini aktaralım: Said Nurdi der ki:

“Bizim düşmanımız; cehalet, zarûret, ihtilâftır”

Mustafa Kemal Atatürk’ün cehaletle ilgili bir sözü ile de bitirelim:

Cehalet;Yenilmesi gereken en büyük düşmandır!

Oguz Guler Kose Yazisi

Uğur Tarıman köşe yazısı

Yararlanılan Kaynak: Taraf Gazetesi’nin “Türkiye’nin en vatansever elementi Contorium…” başlıklı haberi

Hıncal Uluç ve Milli Takımın Turkuaz Forması

Hıncal Uluç, Sabah Gazetesi’nde 12 Haziran 2008 tarihinde yayınlanan “Turkuaz!…” başlıklı yazısında Futbol Milli Takımımızın Turkuaz formasını savunurken, 8 Haziran 2016 tarihli “Kırmızı-Beyaz unutuldu mu, Demirören?..” başlıklı yazısında Turkuaz formaya isyan etmiş:

12 Haziran 2008 tarihinde yayınlanan “Turkuaz!…” başlıklı yazısından:

"Şimdi Türk Milli Takımına Turkuaz forma giydirilmesine itiraz edebilirsiniz.. Zevk meselesi.. Hele de alışkanlıkların değişim kabul etmesi çok zordur.. İlle de itiraz ederler. Öyle görmüş, öyle büyümüş, beyni öyle yıkanmış. Hani derler ya "Alışmış " İtiraz etmem.. Hatta Sabah'ın sahibi gurubun adının Turkuaz olması, asıl saldırı sebebiniz de olabilir. Ama "Turkuaz'ın Türkle ne ilgisi var" diye işi saçmalamaya vardırırsanız, o zaman çok şaşarım.. Yahu adı üstünde.. Turkuaz, Fransızdan mı geliyor!.. Yahu tarihin ilk Türk devleti, onun adı üstünde Gök.. Türk.. Göktürklerin milli rengi, bayrağı gök rengi değil mi?. Baş düşman Çin kıpkırmızıyken, Türkler Gök mavi değiller miydi?. Bayrağıma tasarım olarak da hayranım, Türk olarak tapmanın ötesinde.. Dünyanın en güzel, en anlamlı bayrağıdır o.. Ama Turkuaz da benim rengimdir.. Türkün rengi, Orta Asya'dan beri.. Milli takıma da çok yakıştı.. Bence!.."

8 Haziran 2016 tarihli “Kırmızı-Beyaz unutuldu mu, Demirören?..” başlıklı yazısından:

"Ama sayenizde, oyuncak yaptığınız formalar sayesinde, bugün ben diyemiyorum.. Nerden çıktı Turkuaz?. Nerden çıktı kırmızı siyah?. Sevgili okurlar, Şu son turkuaz ve siyah beyaz formaları sevdiniz mi?. Isındınız mı?. "Bu benim milli formam" dediniz mi?. Kulüpler formalarını her yıl değiştiriyorlar.. Niye?. Her yıl yeni formalar, yeni tişörtler satıp para kazanmak için.. Milli Takımda böyle bir şey var mı?. Olur mu?. Herkesin keyfine göre yaptırdığı forma "Milli" olur mu, Demirören?."

Köşe yazarlarımızdan biraz tutarlılık istemek lüks mü acaba?

Hıncal Uluç Turkuaz Forma_2008

Hıncal Uluç Turkuaz Forma_2016

Kaynak: https://twitter.com/_TransferHaber_/status/740609724001988608

Bekir Hazar ve Vehhabilik (Devam)

Bekir Hazar, Takvim Gazetesi’nde 9 Eylül 2016 tarihinde yayınlanan “İşbirlikçi” başlıklı yazısında, Vehhabilik hakkında daha önce dile getirdiğimiz bir hatasını tekrarlamış:

"Halbuki 150 yıl önce Vehabilik diye bir şey yoktu. Osmanlı'yı parçalamak için İngilizler kurmuştu..."

Yine hatırlatalım:

Öncelikle, bahse konu mezhebin isminin doğru yazılışı “Vehhabilik”tir.

Kökeni ve ismi, kurucusu Muhammed bin Abdülvahhab’a, yani 18. yüzyılın başlarına dayanır.

Vehhabilik Mezhebi, Bekir Hazar’ın iddia ettiğinin tersine, 100 yıl önce de vardı, 300 yıl önce de.

 

Emin Çölaşan ve Muhammed Ali’nin Türkiye ile İlgili Sözleri

Emin Çölaşan, Sözcü Gazetesi’nde yayınlanan “Adına Barzani Denilen…” başlıklı 9 Haziran 2016 tarihli yazısında klasik genellemelerinden birini yaparak yine hataya düşmüş:

"Muhammet onun adını bile bilmiyordu. Muhammet 1976 yılında bir kez Türkiye'ye gelip 24 saat kaldı. Türkiye'den bugüne kadar herhangi bir vesile ile söz etmişliği yok. O halde Recep Tayyip niçin gitti?.."

Emin Çölaşan yine araştırmadan genelleme yapmış. Muhammed Ali’nin, Türkiye’den hiçbir şekilde hiçbir sözünde bahsetmediğini iddia etmiş. Ancak tabiki, durum tam olarak öyle değil.

Muhammed Ali, Muhammed isminin yaygın şekilde kullanıldığı ülkeleri sıralarken Türkiye’yi de bu ülkeler arasında sıralamıştır:

"The name Muhammad is the most common name in the world. In all the countries around the world - Pakistan, Saudi Arabia, Morocco, Turkey, Syria, Lebanon - there are more Muhammads than anything else. When I joined the Nation of Islam and became a Muslim, they gave me the most famous name because I was the champ."

Bu söze ilaveten, Emin Çölaşan’ın bahse konu yazısı ile aynı gün yayınlanan Rahmi Turan’ın “Muhammed Ali ve Türkiye” başlıklı köşe yazısında değinilen Kemal Baytaş’ın Muhammed Ali ile bir anısı da Emin Çölaşan’ı haksız çıkarır nitelikte.

Rahmi Turan’ın aktardığına göre, Muhammed Ali Kemal Baytaş ile birlikte bir basın toplantısı düzenler ve Türkiye’ye geleceğini açıklarken ülkemize ilişkin atıflarda bulunur:

TÜTAV Başkanı Kemal Baytaş yıllar önce bir kitap yazdı. Adı: “Bir Bürokrat ve Devlet Baba” İşte o kitaptan sizlere gerçeği anlatan satırları naklediyorum: 

* * * 

“1976 yılında Turizm ve Kültür Bakanlığında Müsteşar yardımcısıydım. Bir toplantı için Los Angeles'a gittim. Orada uzun süre Amerika'da yaşayan Adil Özkaptan adında bir Türk'le tanışmıştım. Özkaptan'ın Dünya Boks Şampiyonu Muhammed Ali ile dostluğu varmış. Beni onunla tanıştırdı. Ali o zamanlar şöhretin zirvesindeydi. Ali'nin ülkemize gelmesinin Türkiye'nin tanıtımı için mükemmel olacağını düşündüm. Muhammed Ali ile görüşebilmek hiç kolay değildi. Özkaptan, Ali ile olan dostluğu sayesinde kendisinden randevu alarak beni onun evine götürdü. Muhammed Ali'ye kendisini Türkiye'ye davet etmek istediğimi söyleyince memnun oldu. Bana: “Yarın bir basın toplantım var. Siz de gelin benim yanımda oturun. Bu daveti orada yapın. Ben de Müslüman bir ülke olan Türkiye'ye geleceğimi orada açıklayayım” dedi. Bu önerisine çok sevindim. Basın toplantısında haberi medyadan milyonlarca Amerikalı'ya duyurma imkânı doğuyordu. Ertesi gün basın toplantısının yapılacağı salona 300'den fazla gazeteciyle, Amerika'daki neredeyse bütün televizyonların kameraları gelmişti. Toplantı masasında Muhammed Ali ile yan yana oturduk. Ali'nin çok esprili ve sempatik bir kişiliği vardı: “Bakınız, ben bir zenciyim. Yıllarca bu ülkede benim ırkımı küçümsediniz. Şimdi ben sizi küçümsüyorum. Çünkü tüm dünya en büyük Muhammed Ali diyor” dedi. Bir ara Ali elini omzuma atarak; “Yanımda oturan, Türkiye Turizm Bakan Yardımcısı'dır. Beni Türkiye'ye davet ediyor. Türkiye'nin Müslüman ve çok güzel bir ülke olduğunu duyuyorum. Yakında Türk kardeşlerimi görmeye gideceğim” dedi. Ali bana gülümseyerek “Sayın ekselans, Türkiye'ye geldiğimde senden ev sahibi olarak bir ricam var. Türkiye'de beni güzel kızlarla tanıştırır mısın?” dedi. Ben de “Memnuniyetle ama ben şimdi Amerika'dayım ve bekârım. Sen önce ev sahipliğini göster, sonrasını düşünürüz” dedim. Ali bu cevap üzerine “Türkler zeki ve hazır cevapmış” diyerek kahkahayı bastı. Bu olay bizim için paha biçilmez bir reklam değeri taşıyordu.”

Emin Pazarcı ve Afrika’nın Boynuzu

Emin Pazarcı, Akşam Gazetesi’nde 5 Haziran 2016 günü yayınlanan “Erdoğan Keyifte” başlıklı yazısında “Afrika’nın Boynuzu”nun ne yerini ne de doğru adını bilmediğini gözler önüne sermiş:

"Biliyor musunuz, Türkiye, Somali’de dev bir askeri üs inşa ediyor. Bittiğinde “Golden Horn” diye adlandırılan Basra Körfesi’ne giriş çıkışı biz kontrol edeceğiz."

Hayır, o şekilde bilmiyoruz.

Emin Pazarcı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Somali ziyaretine katılarak Mogadişu’ya gitmiş gitmesine ama boynuzları ve lokasyonunu fena karıştırmış.

1. “Golden Horn” yani “Altın Boynuz” olarak adlandırılan lokasyon Haliç’tir, Somali değil.

2. Somali’nin yer aldığı coğrafya, “Horn of Afrika”, yani “Afrika’nın Boynuzu” olarak adlandırılır. Afrika Boynuzu, Etiyopya, Somali, Eritre ve Cibuti’yi içine alan ve Afrika’nın doğu bölümünün Arap Yarımadası’nı çevreleyen bölgesine verilen addır.

3. Afrika Boynuzu’nun “Basra Körfezi” ile bir ilgisi yoktur. Afrika Boynuzu, Afrika kıtasının doğu ucu ile Yemen arasındaki su yoluna, yani “Kızıl Deniz”in kıyısında yer alır. Basra Körfezi ise Arabistan Yarımadası’nın kuzeyi ile İran’ ın güneybatısı arasında kalan Hint Okyanusu’na bağlıdır.

Afrikanın Boynuzu

Can Ataklı ve Katar’da Yabancı Doğrudan Yatırımlar

Can Ataklı, 5 Haziran 2016 tarihinde Sözcü Gazetesi’nde yayınlanan “Sorular Kolay Ama Cevap Yok” başlıklı yazısında Katar’da yapılabilecek doğrudan yabancı yatırımlara ilişkin yanlış bir bilgi vermiş:

"Katar'da iş yapacaksa kurulacak ya da satın alınacak şirketin en fazla yüzde 49'una sahip olabiliyor."
Yanlış bilgi.
Bazı sektörlerde % 49’lık  kısıt söz konusu olsa da ekonominin tamamında her daim geçerli değil.
Katar hükümetinin onayıyla yabancı yatırımcılar tarım, sanayi, sağlık, eğitim, turizm, kalkınma, enerji, maden ve doğal kaynaklar sektörlerinde % 100’e değin pay sahibi olabilecekleri doğrudan yatırımlar yapabilmekte.
Investment Law No. 13/2000 is the primary legislation governing foreign investment. Foreign investment is generally limited to 49 percent of the capital for most business activities, with a Qatari partner(s) holding at least 51 percent. However, the law allows, upon special government approval, up to 100 percent ownership by foreign investors in certain sectors, including: agriculture, industry, health, education, tourism, development and exploitation of natural resources, energy, or mining. Qatar amended the law in 2004 to allow foreign investment in the banking and insurance sectors upon approval of the Cabinet of Ministers. Moreover, foreign financial services firms are allowed 100 percent ownership at the Qatar Financial Center (QFC). On October 31, 2009, the Council of Ministers agreed on the amendments proposed by the Ministry of Economy and Commerce to allow foreign investors to hold 100 percent stakes in certain activities, including: business consultancy and technical services; information and communication services; cultural services; sports services; entertainment services; and distribution services.
Qatar's objective is to become a leader in terms of its business environment and foreign investment. These two have seen improvements over the past several years thanks to the country's political stability, the high quality of its infrastructure, one of the lowest corporate tax rates in the world (10%) and an investment law enacted in 2010 that allows foreigners to own the totality of a company in certain sectors (such as information technology, counselling, culture, sports and distribution).

Bülent Erandaç ve Tarihteki Türk Devletlerinin Yıkılma Sebepleri

Bülent Erandaç, Takvim Gazetesi’nde 4 Haziran 2016 günü yayınlanan “Kirli Kardeşlik” başlıklı yazısında, geçmişte kurulmuş Türk devletlerinin yıkılma nedeni hakkında biraz yüksekten uçmuş:

"Türkler tarihte 16 Devlet kurdu. Bunların hiçbiri dıştan yıkılmadı. Hep içeriden yıkıldı."

(Tarihte Türkler tarafından kurulmuş devlet sayısı 16 mıdır değil midir tartışmasına girmeksizin) Cumhurbaşkanlığı forsunda yer alan 16 yıldızı simgeleyen 16 Türk devletinin yıkılma sebeplerine bakıldığında Bülent Erandaç’ın iddia ettiği gibi bu devletlerin tamamının iç sebeplerden yıkıldığı iddiasının gerçeği yansıtmadığı görülmektedir.

Hiçbirinin dışardan yıkılmadığı iddiası da saçmadır.

En basit ve son örneği Osmanlı Devleti. Somut bir başka örnek olarak ise Gazne Devleti’nin Büyük Selçuklu Devleti’ne yenilmesinin ardından Gurluların giderek güçlenen etkisinin devleti zayıflatması ve Gurlular tarafından son hükümdarının esir alınması ile birlikte tarihe karışması sunulabilir.

16 Türk Devleti

 

Cem Sancar ve “Edison vs. Tesla”

Cem Sancar, Sabah Gazetesi’nde 15 Mayıs 2016 tarihinde yayınlanan “Cehennemde Yanan Edizhun” başlıklı yazısında elektriğin mucidinin Edison olduğunu iddia etme cahiliyetine düşmüş:

"Camideki hoca ‘Edizhun cehenneme gidecek’ diyor. Meğer elektriği bulan Edison’dan bahsediyormuş. Ama hoca bilmiyor ki esas adam Tesla. Edison elektriği de ampülü de Tesla’dan indiragandi yaptı. Edison’u bilmem ama Tesla cennetliktir" 

"Bir kere, elektriği de ampulü de Edison bulmamıştı, Tesla'dan indiragandi yapmıştı! Esas adam Nikola Tesla'ydı... Tesla asosyal bir dehaydı. Ya da bütün dehalar kadar asosyaldi. Paraya pula değil iyilik ve bilgiye meftundu. O yüzden tutunamadı."

Edison da Tesla da elektriği bulmadı; ancak, ABD’de ilk elektrik üretim tesislerini kurdular, akım türleri üzerinde çalışmalar yaptılar ve elektriğin kullanıldığı farklı alanlarda inovasyonlara imza attılar.

Kendisini ilkkimbuldu.com‘a yönlendirmek gerek: http://www.ilkkimbuldu.com/elektrik-kim-buldu/

Elektrik, iki cismin birbirine sürtünmesiyle, sıkıştırma gibi herhangi bir mekanik etki sırasında veya ısının bazı kristallere olan etkisi sebebiyle meydana gelen ve etkisini, çekme, itme, mekanik, kimyasal veya ısı olayları şeklinde gösteren bir enerji çeşididir. Elektrik kelimesi, Yunanca elektrondan gelmektedir. İnsanlar elektriği yüzyıllar önce kehribarın, mesela, kumaşa sürtünmesinden sonra toz ve kıl gibi hafif cisimleri kendisine çekmesi olayı ile tanımışlardır.
Elektriğin İcadı Benjamin Franklin
Bu deneyi ilk yapan Yunanlı filozof ve bilgin Thales (M.Ö. 640-546) bu olayın sadece kehribarla ilgili olduğunu sanmış ve elektron adını kullanmıştır. Aradan yıllar geçtikten sonra elektriğin kanunları bulunmuştur.  Açıklamadan da anlaşılacağı gibi, İsa’dan 600 yıl önce, Yunanlılar bir yere devamlı olarak sürtülen, böylece kızan amberin, mantar ve kağıt parçaları türünden hafif maddeleri çekebilme yeteneğini biliyorlardı.

16. yüzyılın sonlarına doğru İngiliz bilim adamı William Gilbert Elektriği ciddi olarak incelemeye başlayan kişi olarak tarihe geçti. Elektrik teriminin ilk kullanıcılarından biri olarak bilinen Gilbert, durgun yani statik elektrikle manyetizma arasındaki ilişki üzerinde araştırmalar yaptı. Elektrik yüklerinin eksi ve artı olarak belirlenip adlandırılmasını gerçekleştirdi. Bazıları tarafından, William Gilbert  elektrik mühendisliğinin veya elektrik ve manyetizmanın babası olarak düşünülür.

1767 yılında Joseph Priestley, elektrik yüklerinin birbirlerini, aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olarak çektiklerini buldu.

Sürtme ile meydana gelen statik yani durgun elektrikten başka, akan elektriğin bulunuşu İtalyan bilim adamı Alessandro Volta’nın 1800 yılında yaptığı deneylerle başlar.Alessandro Volta ilk elektrik pilini ve bundan da ilk elektrik akımını elde etmeyi başarmıştır.

Buna rağmen,1672 yılına kadar elektriğin icadı ile ilgili kayda değer bir gelişme olduğu söylenemez. 1672 yılında, Otto von Guericke adında bir adam, elini hızla dönen bir sülfür (kükürt) kürenin karşısına tutarak, daha güçlü elektrik üretti.

1729 yılında ise, Stephen Gray, bazı maddelerin (örneğin metaller) bir yerden başka bir yere elektrik ilettiklerini keşfetti. Bu tür maddeler “kondüktör-iletken” diye tanımlandılar. Cam,kükürt,amber,balmumu gibi diğer bazı maddelerde elektriği taşımıyor,bir yerden bir yere iletmiyorlardı. Bunlara genel olarak “yalıtkan” adı verildi.

Aynı doğrultuda son derece önemli bir başka adım, 1733 yılında Du Fay adında bir Fransızın negatif ve pozitif elektrik yüklerini bulması olmuştur. Du Fay, negatif ve pozitif şarjların (elektrik yüklerinin),iki ayrı tür elektrik olduğunu sanmıştı. Yine de, elektriğin gerçeğe en yakın tanımlamasını yapan Benjamin Franklin‘dir. Benjamin Franklin‘in fikrine göre, tabiattaki bütün maddelerin bünyesinde elektriksel bir akış vardı. Belirli iki madde arasındaki sürtünme, bu akıştan bir kısmının, miktar bakımından fazlalık meydana getirecek şekilde öteki maddeye geçmesine sebep oluyordu. Bugün, bu akışın negatif yüklü elektronlardan oluştuğunu söyleyebiliyoruz.

Elektrik konusunda en önemli gelişmelerin, 1800 yılında Alessandro Volta tarafından ilk pilin (bataryanın ) keşfiyle başladığı tartışma kabul etmeyen bir gerçektir. Söz konusu batarya, ilk devamlı ve güvenilir elektrik kaynağı olmak niteliğiyle, öteki buluşlar ve uygulamalar yolunda dünyaya kılavuzluk etmiştir.

Humphry Davy,  1808 de elektrik akımı taşıyan iki kömür elektrotu birbirinden ayırarak  bir ark oluşturmayı başardı ve böylece elektriğin ışık ya da ısı enerjisine dönüşebileceğini gösterdi. 1820 yılında Hans Christian Orsted, içinden elektrik akımı geçen bir iletkenin yakınındaki bir mıknatıs iğnesinin saptığını  gözlemleyerek, elektrik akımının iletken çevresinde bir magnetik alan oluşturduğu sonucuna vardı.

Elektriğin laboratuar duvarlarını aşıp sanayideki ve günlük yaşamdaki yerini alması süreci 19. yüzyılın ikinci yarısında başladı.  Zénobe-Théopline Gramme, elektrik enerjisinin havai hatlar aracılığıyla etkin bir biçimde  iletilebileceğini gösterdi. Thomas Alva Edison ‘un 1881’ de ilk elektrik üretim  merkeziyle dağıtım  şebekesini New York’ta kurması, elektrik enerjisinin evlerde ve sanayide yaygın olarak kullanılmasının başlangıcı oldu.

Elektriğin enerji olarak kullanılması 1880’lerde başlamıştır. Bundan önce bu safhaya gelmeye zemin hazırlayan pek çok çalışmalar yapılmıştır. M.Ö. Thales’in elektrostatikle ilgili buluşları, 1800’lerde İtalyan fizikçi Volta’nın yaptığı pil, fizikçi Hans Christian Orsted’in elektrik ve mağnetizma ile ilgili çalışmaları, elektrik akımının meydana getirdiği mağnetik alanla ilgili fizikçi Arago ve Ampére’in tesbitleri, mekanik enerjiyi elektrik enerjisine çeviren dinamoyu geliştiren Michael Faraday’ın incelemeleri bunların başlıcalarındandır.

Faraday’dan sonra Fransız Hippolyte Pixli alternatif akım jeneratörünü yaptı. 1866’da Alman Weiner von Siemens’in jeneratörlerde mıknatıs yerine elektromıknatısı geliştirmesiyle yüksek güçte jeneratörlerin kullanılması sağlandı. 1880’lerde Thomas Edison’un ampulü keşfiyle elektrik enerjisi aydınlatmada kullanılmaya başlanmıştır.

Mehmet Barlas ve Yeşiller Partisi Eş Başkanı Cem Özdemir

Mehmet Barlas, 4 Haziran 2016 günü Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Bakarsınız birgün İstanbul’un işgalini de kınarlar” başlıklı yazısında “Cem”leri karıştırmış:

"Şimdi Alman Parlamentosu'nun da bu tehcire "Soykırım" demesi, 1915'te yaşananları başka bir zemine mi taşıyabilecek? Almanyalı Türk Cem Özer'in "Soykırım Tasarısı"nı kaleme almış olması ise, bu karmaşayı daha da derinleştirmiyor mu?" "Evet... Cem Özer gibi düşünenlere, bundan sonraki girişimleri için ilham kaynağı olabilir "İstanbul'un Fethi"ni de "Ermeni Soykırımı"nı olduğu gibi kınamak... Bakarsınız bundan sonra her yıl çeşitli ülkelerin parlamentolarında İstanbul'un Osmanlılar tarafından işgal edilmesi de kınanabilir..."

Almanya Parlamentosu’nda 2 Haziran 2016 günü oylanan 1915 olayları sözde Ermeni Soykırımı olarak tanıyan tasarısına destek oyu kullanan kişi, Yeşiller Partisi Eş Başkanı Cem Özdemir’dir, Cem Özer değil.

Mehmet Barlas ve Politokrasi

Mehmet Barlas, Sabah Gazetesi’nde 25 Mayıs 2016 günü yayınlanan “Siyasette Nöbet Yine Politokratlara Geçti” başlıklı yazısında politokrasi kavramına ilişkin temel bir yanılgıya düşmüş:

"Sonuçta "Politikacı" ile "Teknokrat"ın birlikteliğinden doğan "Politokrasi" yeniden siyasetin merkezinde..."

Mehmet Barlar, “politokrasi” kavramına daha önce Ajanshaber’e verdiği mülakatta, yine Sabah Gazetesi’nde 21 Temmuz 2014 tarihinde yayınlanan yazısında, Milliyet Gazetesi’nde 24 Haziran 2007 tarihli yazısında ve Yenişafak Gazetesi’nde 15 Mart 2001 ve 17 Mart 2001 tarihlerinde yayınlanan yazılarında da yer vermiş ve aynı hatayı yapmıştı.

Öncelikle, kendisince kaleme alınan köşe yazıları dışında, sözlükler ve internet siteleri gibi Türkçe kaynaklarda politokrat atfı ya da kavramın tanımı olmaması nedeniyle herhalde kimse yanlışını ortaya çıkarmamış.

Uluslararası politika bilimi literatüründe politokrasi kavramı, Mehmet Barlas’ın iddia ettiği anlamıyla kabul edilmiş ya da yer almış değil.

Mehmet Barlas, “politokrasi”nin “politikacı” ve “teknokrat” kavramlarının birliğinden doğduğunu iddia etmiş; ancak, “teknokrat”ın politokrasi kelimesi içinde bir yeri yoktur.

Politokrası, ingilizce yazılışı ile politocracy, monarşi, aristokrasi ve demokrasi gibi bir rejim türüdür. “krasi” eki demokrasi kelimesindekine benzer şekilde yönetim iktidar anlamı taşır. Demokrasi halkın iktidarı anlamına geldiği gibi politokrasi de politik elit sınıfın (kendi menfaati için) yönetimini işaret eder. Aristokrasi de aristokrat sınıfın yönetimini tarif ederse politokrasi de politik elit sınıfın yönetimini ifade eder.

Politokrasi ise Mehmet Barlas’ın iddia ettiği gibi teknokratların politikacılığı ya da politikacıların teknokratlığını kastetmez.

Politokrasi, demokraside halkın ön plana çıkmasının aksine, halk yerine politik partinin ön plana çıktığı sistemi tanımlar. Teknokrasi (technocracy) ise teknokratların yönetimini belirtir.

Konuya ilişkin İngilizce kaynaklardan bazı atıflar:

"a legal-political order which in fact embodies true democracy"

"politocracy defines a comprehensive politico-constitutional order: multispherical government by the citizens (politai) of every political community over the specific res publica - the commonwealth - of the relevant community."

"The concept of politocracy has been derived from the Classic Greek concept of polis - the city state."
A POLITOCRACY is a political form of government that emerges in multi-party systems where the politicians work for the party, not the electorate, the raison d’etre of such a system is to get the party elected by using more scientific methods to win elections. Typically there is a convergence towards the mid-point of the political spectrum, hence little difference in policy between the main parties. The political class become self-serving thus divorced from objective governance.

An article in Praxis International (a Marxist humanist journal) in 1989 by Bogdan Denitch (an expert in the political sociology of the former Yugoslavia) says, “I think the best way to describe these systems is as politocracies, that is systems in which the political elites, ruling through the single communist party, control the state and the economy and through those the society.”

An article in The Spectator in 1997 talks of the politocracy as “a new social class which puts conviviality above confrontation, sociability before socialism”. Alice Miles here was talking of Labour and Conservative activists who basically shared the same interests and thus were able to socialise together despite being in opposing camps.
  • Greek Reporter adlı internet sitesindeki bir haberden:
This phenomenon is commonly known as Politocracy or Kommatokratia in Greek. It means that a new political elite class has evolved out of the old school, whose loyalty is to their own political party and every action taken is in the best interest for the Komma (Party) and not necessarily for the people
The communist system created a “politocracy,” as power was the main instrument of allocating social rewards and political office was closely intertwined with social status, generating what Andrew Janos called a “modern version of the old tables of rank.”
Instead of rule by a few vs. rule by all, we have “rule by some politicians” or “polito-cracy” as the outcome. These newly empowered representatives inevitably form an elite institutionally separate from the electorate that has chosen them competitively or the selectorate that has chosen them for their reputation.
Politocracy- when politics is the center of life and when only the few control politics.