Markar Esayan ve Osmanlı’nın Yurt Dışına Gönderdiği İlk Elçiler

Markar Esayan, Akşam Gazetesi’nde 14 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan “Birbirimizin Düşmanı Değiliz” başlıklı yazısında Osmanlı’nın yurt dışına gönderdiği elçilere değinirken hataya düşmüş:

"Yurt dışına ilk elçileri 3. Selim gönderdi. İyi niyetli şekilde orduyu yenileştirmeye çalışıyordu. Ancak gidenler Batı kültürü tarafından fethedilmiş dönüyor; gittikçe kendi kültür ve değerlerine yabancılaşıyorlardı. Osmanlı’nın dağılışından ıstırap duyuyorlardı ve bu tükenişin sebebi olarak dini ve çokkültürlülüğü tespit ediyorlardı."

Markar Esayan, yurt dışına gönderilen elçilere ilişkin görevlendirme sürelerini açıkça yazmayarak hata yapmış. Çünkü Osmanlı, Markar Esayan’ın bahsettiği devrin çok öncesinde yurt dışına “geçici” görevli elçi gönderiyordu.

Yurt dışına elçiler Osmanlı’nın ilk dönemlerinden itibaren vaka bazlı şekilde geçici olarak gönderiliyordu.

Diplomasi 3. Selim dönemi ile birlikte başlamadı, daha önce de vardı.

Osmanlı, ilk defa Avrupa devletlerindeki gelişmeler konusunda bilgi edinmek amacıyla 3. Ahmet Döneminde 1720’de Fransa’ya elçi olarak Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’yi göndermiştir. 28. Çelebi Mehmet Efendi Osmanlı’nın yurt dışına gönderdiği ilk geçici elçi ünvanına erişmiştir böylece.

1793’te III. Selim döneminde ilk sürekli Büyükelçilik Londra’da açılmış ve Yusuf Agah Efendi ilk sürekli Osmanlı Büyükelçisi olarak atanmıştır. Böylece Osmanlı Devleti de sürekli temsil ve karşılıklılık esaslarına dayalı diplomasiyi uygulamaya başlamıştır.

Kaynak: Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Tarihçesi

Hüseyin Besli ve Medine-Medeniyet İlişkisi

Hüseyin Besli, Akşam Gazetesi’ndeki 23 Haziran 2016 tarihli “Medeniyet?” başlıklı köşesinde medeni-medine kelimeleri arasındaki bağı bilmediğini ortaya koymuş:

‘Civilizetion’ kelimesini ‘medeniyet’ ile ilk karşılayan kimdir bilmiyorum. Tabi ki kör bir tesadüf olarak değil ‘Medine’yi hatırlattığı için, ‘medeniyet’in bilinçli bir tercih olduğu ortada. 
Zaten başka türlü de olmazdı herhalde. 
Batı’da kilisenin, dolayısıyla dinin yerine ikame edilen yeni kavramın bütün dünyada karşılık bulabilmesi için toplumların aşina olduğu, yabancılık hissetmeyeceği dolayısıyla çekince koymayacağı kelimeler kullanmak gerekirdi. 
Öylede oldu. 
Medine çağrışımlı/çıkışlı medeniyet neredeyse dinin yerini aldı. 
Artık neredeyse din mücadelesi değil medeniyet mücadelesi veriyoruz.

Medine, medenî ve medeniyet aynı kökten türemiş kelimelerdir. Medenî, Medineli, şehirli demektir. Şehirde yaşayanlara ‘medenî’, çölde yaşayanlara ise ‘bedevî’ denilmiştir.

Medeniyet, Arapçada şehir anlamına gelen ‘medine’ kelimesinden türemiştir.  Arapça’da medeniyet (madaniya) “MDN ” kökünden olup, şehir (si¬ te) anlamına gelen ‘medîne’ kelimesinden türetilmiştir.

"Medîne" kelimesi Arapça'da, yerleşmek, şehir kurmak kale inşası yapı­ lan her yüksek yer gibi anlamlarda karşılık bulmaktır. 

Kur'ânda medîne ifadesi, devletten ziyade, coğrafî bütünlüğü tanımlayan "şehir" anlamında kullanılmaktadır: "Şehir (Medîne) halkı sevinerek yanına geldi" (Hicr, 67); "Derken şehrin (medîne) öbür ucundan bir adam koşarak geldi...." (Yasin, 20) 

Yani, medeniyet kelimesi Medine’yi hatırlattığı için değil, anlam itibarıyla bizatihi “Medine”, yani “medeni”, yani “şehirli”den türetilmiştir.

İngilizce “civilization”ın Türkçe karşılığı olarak medeniyetin kullanılması tabiki tesadüfi değildir; çünkü, civilization da medeniyet gibi “şehirli” anlamını içermektedir.

Batı dillerinde Medeniyet kavramı, civilisation kelimesiyle karşılık bulur. Yani Latince'deki anlamıyla "şehirli" manasına gelen bu kelime, 'civis' kökünden gelir ki , 'civis' de site (şehir) ve vatandaş anlamına gelen 'civitas'tan türer. Eski Yunan'da bunun eş anlamlı kavramı 'polis'tir. 'Civilation' kelimesi de şehirleşme demektir. Kelime, Batı dillerindeki birlikte yaşayan insan topluluğunu ifade eden 'civil' kelimesinden türetilmiş olup, sözlüklerde "şehirleşme, sosyal gelişme, gelişme periyodu, kolektif olarak şehirleşmiş devlet" gibi anlamlarla bulur.

Kaynak: Bayram Ali Çetinkaya’nın “Medîne Medeniyet ve İslâm Medeniyeti -Medine’den Medeniyete” başlıklı makalesi

Mehmet Akarca ve Cumhurbaşkanlığı Forsu ile Türk Devletleri

Mehmet Akarca, Takvim Gazetesi’nde 26 Haziran 2016 günü yaynlanan “17’nci Devlet” başlıklı yazısında Cumhurbaşkanlığı forsu hakkındaki cehaletini gözler önüne sermiş:

cumhurbaskanligi forsu

Öncelikle, Mehmet Akarca’ya yukarıda yer alan forsu dikkatle incelemesini önerelim.

Akabinde, hatalarını sıralayalım:

Cumhurbaşkanlığı Forsunda, tarihte
kurulmuş 16 Türk Devletinin bayrakları
ve tam ortada da on yedinci Türk
Devleti olan Cumhuriyetimizin şanlı,
ay yıldızlı bayrağı yer alır....

1. Cumhurbaşkanlığı forsu, Türk bayrağı ve cumhurbaşkanlığı armasının birleşiminden oluşur.

2. Cumhurbaşkanlığı forsunda tarihte kurulmuş devletlerin bayrakları bulunmaz. Tarihteki 16 büyük Türk imparatorluğunu temsil eden 16 yıldız forsun sol üst köşesinde yer alır.

3. Cumhurbaşkanlığı forsundaki ay yıldızlı bayrak, tarihteki Türk devletlerini simgeleyen yıldızların (ya da Mehmet Akarca’nın yanlış deyimiyle bayrakların) ortasında bulunmaz. 16 yıldız ve güneş bayrağın sok üst köşesinde yer alır.

4. Forsun köşesinde 16 yıldızın ortasında Türkiye Cumhuriyetini temsil eden ay yıldızlı bayrak değil, büyük sarı güneş yer alır.

Tarihte, bu Devletlerden hiç biri dışarıdan bir saldırıyla yıkılmamış, 

kendi aralarındaki çeşitli çekişmeler sonucu içten bölünmüş, parçalanmıştır!..

Ezberden yalan tarih üretenler utansın ne diyelim.

Aynı hatayı bir diğer Takvim yazarı Bülent Erandaç da sık sık yapıyor. Mehmet Akarca da ondan kapmış galiba. Sadece Osmanlı ve Büyük Selçuklu Devletlerinin yıkılış sebeplerini hatırlamak yeterli…

Hatica Karahan ve Hiss-i Kable’l-vukû

Hatica Karahan, Yenişafak Gazetesi’nde 14 Haziran 2016 günü yayınlanan “Tükete tükete büyüyoruz” başlıklı yazısında 2016 yılı ilk çeyrek büyüme rakamını önceden tahmin ettiğini belirtirken bir deyimi yanlış kullanmış:

"Peki, ne olmuş da, hızımız %4,8 çıkmış? Aslında geçen hafta bu köşede haberini, hissi-bade'l-vuku vermiştim."

Önsezi ya da gelecekte yaşanacak hadiseleri önceden hissetme anlamına gelen ifade “Hiss-i Kable’l-vukû”dur, “bade’l-vuku” değil.

 

Tarık Toros ve 2014 Dünya Kupası Şampiyonu

Tarık Toros, Özgür Düşünce Gazetesinde 24 Haziran 2016 günü yayınlanan “Ceddin deden neslin baban” başlıklı köşe yazısında 2014 Dünya Kupasını kazanan ekip hakkında biraz kafa karışıklığı yaşamış:

"Joachim Löw ve Vicente del Bosque. 
İkisinin de Türk takımlarındaki maceraları sadece aylar sürdü ve kovuldular. 
Löw, 2014 Dünya Kupası'nı kaldıran Brezilya'nın başındaydı, şimdi Almanya'yı çalıştırıyor. 
Del Bosque ise 2008'den bu yana İspanya'nın hocası, 2012 Avrupa Kupası ile 2010 Dünya Kupasını havaya kaldırdı."

2014 Dünya Kupası’nı Almanya kaldırmıştır, Brezilya değil.

Joachim Löw de Brezilya’yı değil Almanya’yı çalıştırmıştır bu turnuvada. Brezilya’nın hiç başına geçmemiştir.

Ergün Diler ve Devlet Başkanlarının Harcamaları

Ergün Diler, Takvim Gazetesi’nde 26 Nisan 2016 tarihinde yayınlanan “İki Seçenek” başlıklı yazısında ürettiği komplo teorileri sarmalarında salınırken tüm devlet başkanlarının hanelerinin giderlerinin devlet bütçesinden karşılandığını iddia etme hatasına düşmüş:

"Güney Afrika Devlet Başkanı Jacob Zuma'nın sonunu, IMF ile kavgası hazırladı. Her devlet başkanı gibi o da evinin giderleri için devlet kasasını kullandı. Ancak ilk kez bir devlet başkanı bunun için kendini yargının önünde buldu! Muhalefet ayaklandı. Sokaklar karıştı. Zuma'nın istifa etmesi çok uzak bir ihtimal değil. Anlayacağınız ALTERNATİF olarak kim paraya elini uzatıyorsa başı belaya giriyordu..."

Ergün Diler yine o bilinen temelsiz genellemelerinden birini yapma hatasına düşmüş.

Malesef tüm dünya ülkelerinde görünen bir durum değil devlet başkanlarının saraylarının/hanelerinin masraflarının devlet bütçesinden karşılanması.

Beyaz SarayKonuya ilişkin uluslararası kamuoyunca en belirgin şekilde bilinen örnek ABD’nin Beyaz Saray harcamaları. Bilindiği üzere, ABD Başkanları Beyaz Saray’a kira ödemez ama onun dışındaki herşey maaşlarından kesilir.

 

Amerika Bülteni’nde yayınlanan aşağıdaki metin yeterince kapsamlı yanıt sunuyor Ergün Diler’in iddiasına:

ABD Başkanları Beyaz Saray’a kira ödemez ama onun dışındaki herşey maaşlarından kesilir. Beyaz Saray, devletin ABD Başkanı için tahsis ettiği misafirhanedir ve orada 4 ya da 8 yılını geçirmek zorunda olan her aile, kendilerinin ve kişisel misafirlerinin bütün masraflarını kendisi karşılamak durumundadır. Sadece resmi devlet konuklarının ağırlanma masrafını Amerikan vergi mükellefleri öder. Geri kalan kişisel mutfak giderleri, hizmet ve malzemelerin ücreti Başkan ve ailesine aittir. Başkan takım elbiselerinin kuru temizleme ücretini kendisi ödemek zorundadır. Kaybolan düğmesinin yerine alınacak yenisinin de, ayakkabılarının boya ve cilasının da… Konutun başkan ve ailesinin kaldıkları kısmındaki temizlikçi, garson ve hizmetçilerin çalıştıkları süredeki saat ücretini de başkan öder. Kısacası, kira ve elektrik faturası dışında kendileri için harcanan her kuruşu devlete ödemek zorundadırlar.

Çünkü, ABD bir monarşi değil bir cumhuriyettir ve bu konut da bir ‘saray’ değil bir evdir. Amerikalılar buraya ‘saray’ demiyor zaten, o bizim yakıştırmamız. Washington DC’de ‘’1600 Pennsylvania Avenue’’ adresinde bulunan dünyanın bu en ünlü evinin adı Türkçe’ye yanlış şekilde ‘Beyaz Saray’ diye çevirilmiş olsa da, aslında İngilizce’deki orijinal adı ‘White House‘ yani ‘Beyaz Ev‘dir. Ve ABD’ye devlet başkanı seçildi diye kimse, devletin parasını keyfince harcayamaz. Sadece bu ev içinde de değil her yerde… ABD Başkanı, şehir dışı tatil masraflarını, haftasonlarını geçirmek istediğinde Camp David’teki başkanlık dinlenme evinin haftasonu masraflarını kendi cebinden karşılamak zorunda. Yine örneğin başkan, ABD Başkanlık uçağına, devlet delegasyonundan olmayan tek bir kişi bile bindirecekse, kardeşi bile olsa, bir ticari yolcu uçağının ‘first class’ uçak bileti miktarınca devlete para ödemek zorundadır.

Gerald Ford’tan George W. Bush’a kadar 6 başkan döneminde bu evin ‘baş kahyası (chief usher)’ olmuş Gary Walters’ın deyişi ile, başkan ve ailesi bu evin 4 veya 8 yıllık kira sözleşmesine sahip kiracılarıdır. İstedikleri yemekler pişirilir, malzemeler ve ürünler istedikleri markalardan seçilir ama parasını Amerikan halkı değil, Başkan ve ailesi maaşlarından öder. Ve doğal olarak fiyatın yüksekliğine alışmaları zaman alır. Çünkü başkanlar ve ailelerine verilen hizmet 5 yıldızlı otel kalitesinde olduğu gibi başkanın bunlar için ödeyeceği para da 5 yıldızlı otel fiyatları düzeyindedir. Devlet konutu diye cüzi ücretlendirme yapılmaz. Walters, ‘yemek, hizmet ve malzemelerin pahalı olduğundan yakınmayan tek bir first aile hatırlamıyorum’ diyor. Hatırladığı en büyük tepki iseJimmy Carter’ın eşi Rosalynn Carter’a ait. Memleketleri Atlanta’da yemeğin de malzemelerin de çok daha ucuz olduğunu söyleyip durmuş aylarca. Ama ‘first lady’nin şikayetleri, fiyatları aşağı çekmeye yetmemiş. George W. Bush’un eşi Laura Bush da, “Spoken from the Heart” adlıanı kitabında, Beyaz Saray’da yaşamanın ne kadar pahalı olduğundan yakınıyor. Onu en çok zorlayan konulardan biri de, hergün saçlarını yapan kuaföre, devleti temsil edeceği törenlere giderken bile olsa, ücretini kendisinin ödemesi olmuş. Bayan Bush kitabında, faturanın aylık geldiğini ve Başkan ve eşi ile iki kızının bütün yemeklerinin, kullandıkları bütün kişisel malzemelerin, kuru temizleme dahil tüm hizmetlerin, garsonların ve temizlik görevlilerinin saat başı ücretinin, özel misafirlerinin tüm msaraflarının bu faturada yer aldığını yazıyor.  ‘’Faturada ağzımı açık bırakan kalemler de vardı’’ diye aktaran Bayan Bush şu örneği veriyor:

‘’Ülkenin First Lady’si olarak giyeceğim kıyafetlerin de özel tasarım olması gerektiği şartı vardı ama elbisenin ücretinin yanı sıra bu tasarımların ücreti de yine benden tahsil ediliyordu.’’

ABD Başkanlarının maaşına en son 1999 yılında zam yapıldı. Buna göre ABD Başkanın çıplak maaşı yıllık 400 bin dolar civarında. 50 bin dolar da görev tazminatı ödenir. Bu her iki ödeme de vergiye dahildir. Başkan bunların gelir vergisini ödemek zorunda. Bunların yanı sıra başkanın gezileri için, vergiden muaf yıllık 100 bin dolar harcırah ödenir. Ancak, Beyaz Saray faturasının yüksekliği göz önüne alındığında bir ABD Başkanı, maaşının neredeyse tamamını aylık giderlerine harcar. Yani ayrıca bir serveti yoksa, Beyaz Saray’da ‘ucu ucuna’ yaşamak durumunda… Belki de bu yüzden Başkan Gerald Ford, Beyaz Evi, ‘Bugüne kadar gördüğüm en lüks sosyal yardım konutu’ diye tanımlamıştı.

Beyaz Ev, kompleks bir yapıdır. Aynı anda hem bir konut, hem bir müze ve hem de bir devlet dairesidir. ABD dünyanın süper gücü olmasına rağmen, Beyaz Ev, dünyadaki en büyük devlet başkanı sarayı değil, aksine büyük devletler içindeki en küçük devlet başkanlığı konutlarından biridir. Sadece bir katından, dünyanın en büyük devletinin yürütme organı yönetilir. ”1700’lerin dünyasında 13 kolonili devlet için inşa edilmiş, bugün dünya lideriyiz. Bu ihtiyaca uygun çok daha büyük bir saray yapalım” diyen tek bir başkan bile olmamıştır. Kimsenin aklına böyle bir şey gelmez. Çünkü, Beyaz Ev, ABD demokrasisinde ‘devamlılığın’ da sembolüdür. Ve yine Beyaz Ev, kendi toplumundan izole bir yer de değil. Dünyada, içinde başkan yaşadığı halde halkının ziyaretine açık tek devlet başkanlığı konutudur. Çünkü Amerikan tarihinin en önemli kültür müzesidir. Haftalık ortalama ziyaretçi sayısı 30 bindir.  Başkanın penceresinin bir kaç on metre uzağındaki bahçe demirliğinin önü ise ABD’nin en ünlü gösteri ve protesto yeridir.

Beyaz Ev, başkanlar için kalıcı bir ihtişam ve keyif sarayı değil geçici bir barınma ve hizmet yeridir. Başkan Truman’a göre, ‘dışı çok gösterişli bir hapishane‘den başka bir şey değildi. Ronald Reagan ise, buradaki yılları boyunca kendisini sürekli bir akvaryum balığı gibi hissettiğini anlatır. Michelle Obama da geçtiğimiz yıl, ‘’çok iyi dekore edilmiş bir hapishane’’ olarak niteleyecekti. Bu eve kiracı başkanlar aileleriyle gelir geçer. Mülk sahibi Amerikan halkı ve demokrasisidir. Bu gerçeği, bir hizmetçisi, Baba George Bush’un eşi Barbara Bush’a şöyle söyler bir gün:

‘’Buraya her dört yılda bir başkanlar gelir gider… Biz kalıcıyız’’.

Ayrıca, CNN’in yayınladığı aşağıdaki haber metni Ergün Diler’in mesnetsiz genellemesine gerekli yanıtı veriyor:

Hillary Clinton's assertion this week she and her husband left the White House "dead broke" left some Americans scratching their heads.

How, they wondered, could a family making six-figures, living rent free, and writing best-sellers possibly run out of cash?

As it turns out, being President doesn't necessarily come cheap.

While first families don't have to pay rent at the White House, they are responsible for personal costs that can multiply, especially if they spend the full eight years in that spotlight.

Former first lady Laura Bush wrote in her post-White House memoir that she was expected to pick up the tab for every meal she ate at the White House or the presidential Camp David retreat -- for her husband's two terms.

"The presidential room, as it were, is covered, but not the board," she wrote in her book, "Spoken from the Heart."

While first families aren't responsible for utility bills or a mortgage, "it is more than fair that they pay for personal items like every American household."

So traumatized was Laura Bush by the constant attention to her predecessors hair that she hired a stylist to give her a blow dry daily -- at her own expense.

Bush wrote that a bill came monthly, itemizing everything she and her family owed, including food, dry cleaning and hourly wages for waiters and cleanup crews at private parties.

"There were some costs that I was not prepared for," Bush wrote. "I was amazed by the sheer number of designer clothes that I was expected to buy, like the women before me, to meet the expectations for a first lady."

'Hard Choices': A book rollout or a campaign tune up?

The Clintons wouldn't be the first presidential couple to emerge from the White House in debt.

When he left office in 1825, James Monroe was deeply in debt.

It wasn't just dinner parties and designer dresses weighing down the Clintons financially. Enormous legal fees followed them after their departure in January 2001.

By the end of the previous year, the Clintons carried debt totaling somewhere between $2.28 million to $10.6 million.

But the red ink was taken care of pretty quickly. They both signed big book advances, and the former president raked in millions giving speeches.

Clinton tax return

By 2004 the Clintons had paid off all their legal fees.

It wasn't just speaking engagements boosting the Clinton's income. When a President leaves the White House he's still on the government payroll, receiving an annual pension of about $200,000, health care, paid official travel and an office.

Hillary Clinton Senate disclosure form

Rent for President Jimmy Carter's Atlanta office is $102,000 per year, according to 2010 figures compiled by the Congressional Research Service. President George H. W. Bush's Houston office costs $175,000 per year. President Bill Clinton's office in the pricey real estate market of New York City is $516,000.

He currently gets about $750,000 per speech.

* Katkısı için Ekşisözlük’ten ‘ya teşekkürler.

Hasan Bülent Kahraman ve Orlando Saldırganı

Hasan Bülent Kahraman, Sabah Gazetesi’nde 17 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan “Orlando Küreselleşmenin Sonu” başlıklı yazısında biraz iddialı çıkış yapıp küreselleşmenin sonunun geldiğini iddia ederken, haberleri doğru okuyamadığını ve ilgili literatürü takip ederken edindiği yanlış izlenimi gözler önüne sermiş:

"Orlando olayına elbette 11 Eylül'dür demeyeceğiz. Ama vahimdir. Hele Fransa'daki saldırılarla bütünleşince, hele Obama, katilin emirleri internet aracılığıyla aldığını açıklayınca ve DAEŞ işi üstlenince bu vahametin boyutları daha da artıyor."

Okuduğu metni anlayamıyor galiba. Obama “Orlando saldırganının emirleri internet üzerinden aldığını” açıklamadı; tam tersine, “internetten yayılan bilgilerden etkilenmiş olabileceğini” ancak “IŞİD’le bağlı olduğuna dair bir delil olmadığını” söyledi.

Bkz ilgili bir haberden bir kesit:

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Barack Obama, Orlando kentindeki bir eşcinsel kulüpte 49 kişiyi öldüren saldırganın Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütüyle bağlantılı hareket ettiğine dair bir delil olmadığını söyledi. Obama, saldırganın "internet üzerinden yayılan, aşırılığa iten bilgilerden etkilenmiş olabileceğini" ancak geniş çaplı bir planın parçası olarak hareket ettiğine dair bir delil olmadığını söyledi.

Bir başka hata ise Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezi ile ilgili:

"Her ne kadar 'mucit' Fukuyama sonradan yanıldığını kabul ettiyse de 'tarihin sonu' denerek hırsla, şiddetle, ödün vermeksizin savunulan liberal ekonomi, ideolojilerin öldüğünü ilan eden yaklaşımlar meseleyi küçük, nüve halindeki örgütlerin sistem içinde bir yol bulma çabasına doğru zorladı."

Fukuyama sonradan yanıldığını falan kabul etmedi “tarihin sonu” tezi konusunda. 2014 yılında ilgili tezine ilişkin kaleme aldığı yazıdan aşağıdaki kesitler, iddiasını devam ettirdiğini gösteriyor:

At the 'End of History' Still Stands Democracy 

Twenty-five years after Tiananmen Square and the Berlin Wall's fall, liberal democracy still has no real competitors

***

So has my end-of-history hypothesis been proven wrong, or if not wrong, in need of serious revision? I believe that the underlying idea remains essentially correct, but I also now understand many things about the nature of political development that I saw less clearly during the heady days of 1989.

***

Even as we raise questions about how soon everyone will get there, we should have no doubt as to what kind of society lies at the end of History.

 

Fatin Dağıstanlı ve Ebussuud Efendi

Fatin Dağıstanlı, Bugün Gazetesi’nde 29 Şubat 2016 tarihinde yayınlanan “Erdoğan De Gaulle’ün yaptığını yapmalı” başlıklı yazısında Şeyhülislam Ebussuud Efendi hakkında bir yanlışa düşmüş:

"Osman Gazi’nin yanında yol gösterici olarak Şeyh Edebâli, Fatih Sultan Mehmet’in yanında Akşemsettin, Yavuz Sultan Selim ve cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın yanında ise Ebu Suud Efendi ve Zembilli Ali Efendi gibi dönemin en âlimleri bulunmuştur."

Selimleri karıştırmış galiba Fatin Dağıstanlı.

İsminin doğru yazılışı ile “Ebussuud” ya da “Ebū s-Su’ūd”Efendi, Yavuz Sultan Selim döneminde müderrislik ve kadılık gibi görevlerde bulunsa da Akşemseddin ya da şeyh Edebali gibi bir görev ya da pozisyon edinmemiştir. 1920 yılında vefa eden Yavuz Sultan Selim’in yanında. Sultan Süleyman ve II. Selim dönemlerinde Şeyhülislamlık görevinde bulunmuştur.

Yusuf Ünal’ın Yeni Ümit Dergisinde yayınlanan “Çok Yönlü Bir Şeyhülislam Ebussuûd Efendi” başlıklı yazısından gelsin:

İlk olarak Yavuz Sultan Selim zamanında (1516) Çankırı Medresesi'ne müderris olarak gönderilmesi gündeme gelmişse de bu kısmet olmamış, İnegöl Yenişehir İshak Paşa Medresesi'ne tayin edilmiştir. Daha sonra çeşitli medreselerde talebe yetiştiren Ebussuûd Efendi önce Bursa kadılığına, bir yıl sonra 1533 yılında da İstanbul kadılığına getirilmiştir.1537 senesi onun hayatındaki dönüm noktalarından biridir. Bu tarihte Kanunî, onu devletin en önemli makamlarından birine, Rumeli kazaskerliğine getirir. Kara Boğdan, Estergon ve Budin seferlerine padişahla beraber katılarak gazilik şerefine nail olur. Sekiz sene süresince Rumeli kazaskerliği yapan Ebussuûd, 1545 senesinde Fenârîzâde Muhyiddîn Efendi'nin yerine şeyhülislâmlık makamına getirilir.

Güven Sak ve Bankaların En İstikrarlı Finansman Yolu

Güven Sak, 13 Haziran 2016 tarihinde Dünya Gazetesi’nde yayınlanan “Kredi/mevduat oranı yüzde 125’e vurmuşsa ben azami dikkat derim” başlıklı köşe yazısında bankaların finansman yapısına değinirken bir gerçeği belirtmeyi unutmuş:

"Banka mevduat toplar, kredi dağıtır. Mevduat bir banka için en istikrarlı finansman yoludur. Mudi, acil dönüşler yapmaz. Bankasını kolay kolay yalnız bırakmaz. Nedir? Mevduat, kredi portföyünü en istikrarlı biçimde finanse etmeye imkân verir."
"Mevduat, bir banka için en istikrarlı, en kalımlı finansman yöntemi. Neden? Çünkü ortada çok sayıda mudi var. Bu mudilerin hepsinin bankanın kaynaklarını ne kadar etkin kullandığını izleyebilmesi, tespit edebilmesi mümkün değil. Bu nedenle banka mevduatı devlet güvencesi altında. Yarın bir banka yönetimi, yanlış plasman kararları ile bankasını batırsa mudinin parası ne olacak? Devlet o parayı sahibine iade edecek. Devlet güvencesi işte. Mevduatın başka kaynaklara göre daha istikrarlı bir fonlama biçimi olmasının temel nedeni de bu devlet güvencesi aslında."

Bankalar açısından en istikrarlı finansman yolu, mevduat değildir. Bizatihi bankaların kendi özsermayesidir.

Ekrem Kızıltaş ve Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye Nasihat Rivayeti

Ekrem Kızıltaş, Takvim Gazetesi’nde 16 Haziran 2016 günü yayınlanan “Atın İyisine Doru” başlıklı köşe yazısında, Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye nasihat hakkında çok bilinen bir yanlışa düşmüş:

"Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye yaptığı meşhur nasihati hemen hepimiz biliriz. 'Ey oğul' diye başlar nasihat ve "Beysin... Bundan sonra öfke bize; uysallık sana, güceniklik bize; gönül alma sana, suçlama bize; katlanma sana, acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana..." şeklinde devam eder. Edebali, adı üzerinde 'Şeyh' olmanın yanında Osmanlı'nın da ilk kadısı yani müftüsüdür. Osmanlı Devleti'nin manevi kurucusu kabul edilen bu zatın Osman Gazi'ye nasihatinin hemen her cümlesi de bilgi ve hikmet doludur. Şimdilerde başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere, Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye nasihatini baş tacı ettiklerini bildiğimiz devletimizin tepe yöneticileri içeriden ve dışarıdan birçok nasihate maruz bırakılmak isteniyorlar. Edebali'nin yaptıkları ile mahiyet ve niyet açısından uzaktan yakından alakası olmayan bu nasihatler, devlet işlerinin birilerinin arzu ettiği şekilde yürümesini temin sadedinde yapılıyor tabii ki..."

Daha önce “Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye Nasihat Rivayeti ve Köşe Yazarları” başlıklı sayfamızda bu çok bilinen yanlışa değinmiştik.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş ülküsünün menkıbevî bir dille resmedildiği bu metin, bazılarınca gerçekten tarihi karakterlerin ağzından çıkmış gibi kabul görmekte. Ancak, Şeyh Edebali’nin 700 yıl önce Osman Gazi’ye verdiği nasihat metni Şeyh Edebali’ye atfedilmesine rağmen aslında Tarık Buğra’nın 1983 tarihinde yayınlanan “Osmancık” adlı romanından bir alıntıdır.

Tarik Bugra Osmancik romani