Ömür Gedik ve Cüce-Hobbit Farkı

Ömür Gedik, Hürriyet Gazetesinde 15 Aralık 2012 günü yayınlanan “14 cücelerle Orta Dünya’da” başlıklı yazısında Hobbit: Beklenmedik Yolculuk (The Hobbit: Unexpected Journey) adlı filme ilişkin analiz yazayım derken kaş da göz de bırakmamış:

Yazının başlığı:

 "14 cücelerle Orta Dünya'da"

Doğru Türkçe kullanımıyla bu başlığın “14 cüceyle Orta Dünya’da” olması gerekirdi. Neyse bunu geçelim.

Ömür Gedik, cüce ile hobbitin farkını bilmiyormuş meğersem. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi kitap serisinde ve Hobbit adlı kitabında cüceler ile hobbitlerin farklı ırklar olduğu anlatılır.

Filmde 14 cücenin hikayesi aktarılmamaktadır. Bilbo Baggins hobbittir. Geriye kalan 13 bücür ise cüce. Yani ana kadro 14 cüceden değil, 13 cüce ve 1 hobbitten oluşuyor.

"Frodo’nun koskoca Orta Dünya’nın kurtarılması için tek umut olmasıyla, Bilbo Baggins’in cücelerle birlikte krallığını kurtarmak için evine dönüş yolculuğu hayli farklı motivasyonlar içermekte."

Bilbo Baggins Shire’da yaşayan bir hobbit. Krallığı falan yok ki. Thorin ve cüce arkadaşlarının cüce krallığını yeniden diriltmek yönünde arayışları var. Thorin ve cüce arkadaşlarının macerasına Bilbo Baggins “hırsız” olarak katılıyor.

"Film, Hobbit halkının, altın düşkünü ejderha Smaug tarafından yerlerinden yurtlarından edilişlerini anlatan, etkileyici sahnelerle açılıyor."

Hobbit halkı Shire’da yaşıyor. Smaug adlı altın düşkünü ejderha ise Erebor’daki cüce halkının yurduna saldırıyor. Hobbitleri kimsenin yerinden yurdundan ettiği yok.

"Bir şehrin yok oluşunu izledikten sonra Bilbo Baggins’in sürgünde yaşadığı evine konuk oluyoruz."

Bilbo Baggins Shire’ın yerlisi bir hobbit. Cüce değil. Smaug tarafından evi barkı da yağmalanmıyor. Evini yurdunu, Smaug yüzünden terk etmiyor. Yani sürgünde değil. Shire’daki evi bizatihi hayatı boyunca (yaşadığı maceralar dışında) ikamet ettiği yer.

"Bunun en önemli nedeni başkahramanları hobbitler tabii. 
Birbirlerine sıkı sıkıya bağlı koca ayaklı bu cüceler her ne kadar ilk bakışta itici ve çirkin görünseler de zaman içinde izleyicinin kalbini kazanmayı başarıyorlar."

Kim hobbit kim cüce, hobbit ne cüce ne… Kafalar çok karışık. İkisi farklı şeyler.

"Hem de J.R.Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi’ni sinemaya aktaran Peter Jackson’ın güvenli ellerinde, Cate Blanchett, Luke Evans, Elijah Wood ile Martin Freeman’ın oyunculukları eşliğinde, 3 boyutlu halde, IMAX formatında."

J. R. R. Tolkien doğru adıdır. Ayrıca, Luke Evans film kadrosunda yoktur. Ömür Gedik kendinden de bir şeyler katmak istemiş herhalde kadroya.

"Öncelikle Sam Rami’ye sunulan proje daha sonrasında Guillermo del Toro’nun ellerine geçti."

Sam Raimi olacaktı o.

"ANDY SARKIS HEM GOLLUM’U OYNUYOR HEM DE YÖNETİYOR"

Andy Serkis.

"Hatta sadece ikinci değil, bu yaz başında Peter Jacskon’ın müjdesini verdiği üçüncü filmin de..."

Peter Jackson.

"Peter Jacskon yakışıklı Elfler’in hikâyesini anlatsa kim bilir neler hissedeceğiz diye düşünmeden de edemedik tabii!"

Peter Jackson.

 

Kendini sinema yazarı olarak tanıtan bir kişiye yakışmayacak ölçüde yanlışlara şahit oldunuz.

 

* Tesbitleri için Ekşisözlük’ten batuking17‘ye ve norman stansfield‘e teşekkürler

NASA’nın Pahalı Uzay Kalemi Geliştirirken Sovyetlerin Kurşun Kalem Kullandığı İddiası ve Köşe Yazarları

Ünlü uzay geyiklerindendir:

“ABD’nin uzay araştırma birimi NASA, astronotların uzayda yerçekimsiz ortamda yazabilmeleri için 10 yılda 12 milyon dolarlık yatırım yaparak değiştirilebilir kartuşlu tükenmez kalem geliştirir. Buna karşılık Ruslar, kozmonotları için çok daha az maliyetli ve çok daha pratik biz çözüm bulur: Kurşunkalem”

Yıllardır bu hikaye, kimi zaman fıkra kimi zaman da gerçekmiş gibi anlatılageldi.

Köşe yazarlarının malumatfuruşluğunu aktarmadan önce bu hikayeye/fıkraya dair başlıca bilgileri aktaralım:

  • Sıradan tükenmez kalemlerde mürekkebin kalem ucundaki bilyeye ilerlemesi için yerçekimi gerekir.
  • 1967 öncesinde astronotlar, bilye uçlu tükenmez kalemlerin yerçekimsiz ortamda yazamaması nedeniyle mecburen kurşunkalem kullanırlar.
  • Ancak, kurşun kalemin kolayca kırılabilmesi ve parçacıkların yer çekimsiz ortamda etrafta dolanarak astronotlar ve ekipmanlar için tehlike arz etmeye başlaması endişe oluşturur. Bu durum karşısında alternatif arayışları başlar.
  • NASA, 1965 yılında Gemini Projesi için Tycam Engineering Manufacturing şirketinden birim başına 128.89 dolara 34 adet mekanik kurşunkalem satın alır ve savurganlıkla suçlanır.
  • Bu noktada, Fisher marka meşhur kalemi bulan Paul Fisher adlı Amerikalı mühendis devreye girer. Fisher’in 2 yılda 2 milyon dolar yatırımla geliştirdiği kalem, 100 yıldan uzun raf ömrüyle uzayda, eksi 45 dereceden 200 dereceye her ısıda, yağlı ve ıslak yüzeyde ya da yukarı doğru dik vaziyette yazabilir.
  • NASA, testlerin ardından birim başına 6 dolar ödeyip 400 adet Fisher tükenmez kalemi satın alır.
  • Sovyetler Birliği de, 1969 yılında Soyuz seferlerinde kullanmak üzere 100 adet tükenmez ve 1000 kartuş satın alır.
  • Fisher marka tükenmez kalemler 1967 yılındaki Apollo 7’nin uzay seferinden bugüne tüm uzay seferlerinde astronotların ve kozmonotların kullandığı kalem haline gelir.

Yukarıdaki resimde 1967 yılındaki Apollo 7’nin uzay seferinde Walter Cunningham’ın elindeki Fisher marka uzay kalemi görülebilir.

Bu açıklamadan sonra köşe yazarlarına dönecek olursak, konuyu fıkra şeklinde aktarıp hataya düşmekten kurtulanlar mevcut:

Hıncal Uluç, Sabah Gazetesinde 10 Temmuz 2003 tarihinde “Ne olacak bu Galatasary’ın hali” başlığıyla yayınlanan yazısında, bu mevzuyu fıkra şeklinde aktarmış:

"FIKRA 

Nasa mühendisleri uzaya ilk astronot gönderme denemelerine başladığı zaman tükenmez kalemin yerçekimsiz ortamda yazmadığını keşfederler. Mürekkep yazılacak yüzeye akamamaktadır. Bu problemi çözmek için Andersen Consulting Firması ile anlaşırlar. 10 yıl ve 12 milyon dolar harcanır. Donma noktasından daha düşük sıcaklıklardan 300 dereceye kadar, yerçekimsiz ortamda kullanılabilen, yukarı- aşağı doğru su altında ve kristal yüzey dahil her yüzeye yazabilen bir kalem geliştirirler. Ruslar ne yapmış peki? Kurşun kalem kullanıp meseleyi çözmüşler"

Tamer Müftüoğlu da Dünya Gazetesinde 26 Aralık 2014 günü yayınlanan “İnovasyon fıkraları” başlıklı yazısında bu konuyu fıkra olarak aktaranlardan olmuş:

"NASA uzaya astronot göndermeye başladığında tükenmez kalemlerin yer çekimi olmayan ortamlarda çalışmadığını fark etti. Yerçekimi olmayan ortamlarda mürekkep kağıt üzerine akmadığı için yazmak mümkün olmuyordu. 

Bu sorunun çözümü NASA’ya 10 yıl ve 12 milyon dolara mal oldu. NASA’nın 10 yılının alternatif maliyetini ölçmeye kalkarsanız çözüm maliyeti herhalde birkaç yüz milyon doları bulurdu. 

Ama sonunda, maliyeti çok yüksek olsa da sorunu çözmeyi başardılar. Yerçekimi olmayan ortamlarda da yazı yazabilen tükenmez kalemi icat ettiler. 

Uzay yarışını Amerika ile sürdüren Ruslar bu sorunu nasıl mı çözdüler? Bir çözüm bulabildiler mi? Evet, Ruslar da bu sorunu çözdüler: Hem de Amerika çözümü ile mukayese edildiğinde akıl almayacak kadar ucuza mal ederek! 
Nasıl mı? Tükenmez kalem yerine kurşun kalem kullanarak!"

Halbuki, ancak fıkra mahiyetinde değerlendirilebilecek bu olayı gerçek addederek okuyucularına didaktik öğeler sunmaya çalışırken hataya düşen köşe yazarları da yok değil:

Güntay ŞimşekHabertürk Gazetesinde tarihinde başlığıyla yayınlanan yazısında konu hakkında malumatfuruşluk yaparken faka basmış::

NASA'nın tükenmez kalemi uzayda tükenirse

Bilindiği üzere günlük hayatımıza giren birçok teknolojik gelişmenin ilk kaynağında havacılık ve uzay endüstrisi var. Mesela, Tempur markasıyla satılan yataklarda kullanılan teknolojinin kaynağında ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) bulunuyor.
Bu yatak uzay araçlarındaki astronotların oturma konforu ve 'g-kuvveti' koruması için 1970'lerde, NASA Ames Araştırma Merkezi'nde geliştirildi. Doksanlı yılların ortasından itibaren ise normal piyasada pazarlanabilen mamule dönüştü.
İşte bu NASA, yer çekimi ortamında yazabilecek tükenmez kalem için ciddi araştırma-geliştirme çalışması yapmış, paralar harcamış, neticeye varmış. Amaç uzayda astronotların problem yaşamadan not almalarını, yazı yazmalarını sağlamak.
NASA yetkilileri, tükenmez kalem işinde başarı elde edince, Rus meslektaşlarıyla konuyu paylaşmak istemişler;
'Uzayda yazabilen tükenmez kalem geliştirdik. Astronotlar rahat edecek.'
Ruslar gayet sakin bir şekilde;
'Ne gerek var. Kurşun kalem kullansınlar.'"

Meral Tamer, Milliyet Gazetesinde 17 Aralık 1999 günü yayınlanan “De Bono ile saçmalama özgürlüğü” başlıklı yazısında Güntay Şimşek’ten geri kalmamış:

"Bildiğimiz tükenmez kalemler uzayda işe yaramazlar. NASA uzmanları uzun süre yerçekimsiz ortamda kullanılabilecek bir tükenmez kalem üzerinde çalıştılar. Bu iş için binlerce dolar harcayarak hidrojen basınçlı bir tükenmez kalem geliştirmeyi başardılar. O sırada Ruslar da aynı sorunu yaşıyordu. Ama onlar kavramsal düşünerek çok daha kolay bir çözüm buldular: Kurşun kalem kullandılar."

Elif Ergu da Vatan Gazetesinde “Rusya’da nasıl iş yapılır” başlığıyla 21 Ocak 2011 günü yayınlanan yazısıyla malumatfuruşluk yaparken yakalananlardan oldu:

"Çok bilindik bir anektod var ama bilmeyenler için yazalım: NASA uzaya astronot gönderdiğinde tükenmez kalemlerin yerçekimi olmayan ortamda çalışmadığını fark etti. Bu problemin çözümü NASA’ya 10 yıla ve 12 milyon dolara mal oldu. Öyle bir tükenmez kalem ürettiler ki, bu kalem yerçekimsiz ortamda, suyun altında, sıfırın altında 300 santigrat dereceye kadar yazı yazmaya olanak sağlıyordu. 

Peki Ruslar ne yaptı? Kurşun kalem kullandı."

Mehmet Şeker de Yenişafak Gazetesinde 8 Ekim 2002 günü yayınlanan “Vatan’da tören” başlıklı yazısında bu hatadan geri kalmamış:

"UZAY KALEMİ 

NASA mühendisleri, uzaya ilk astronot gönderme denemelerine başlandığı zaman, tükenmez kalemin yerçekimsiz ortamda yazmadığını keşfederler. Mürekkep, yazılacak yüzeye akamamaktadır. Bu problemi çözmek için, Andersen Consulting firması ile anlaşırlar. 10 yıl ve 12 milyon Dolar harcanır. Donma noktasından daha düşük sıcaklıklardan 300 dereceye kadar, yerçekimsiz ortamda kullanılabilen, yukarı-aşağı doğru, su altında ve kristal yüzey dahil her tür yüzeye yazabilen bir kalem geliştirirler. Ruslar ne yapmış peki? Bu kadar masraf yerine "kurşun kalem" kullanıp meseleyi çözmüşler. (Cambaz'dan Nihat'a teşekkür.)"

Yararlanılan kaynaklar:

Köşe Yazarlarının Tutuklanan İlk Muvazzaf General Yanılgısı

Cumhuriyet tarihimizde görevde tutuklanan ilk orgeneral, 27 Mayıs 1960’ta tutuklanan Rüştü Erdelhun’dur. 27 Mayıs 1960 Darbesi sürecinde, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun 26 Mayısı 27 Mayısa bağlayan gece saat 03:00’te tutuklanır. İdamla yargılanır. Hakkında idam cezası kararı verilir. Ancak idam cezası icra edilmez. Sonrasında emekliliğe sevkedilir.

Bu bilgi, Balyoz ve Ergenekon davaları sürecindeki general tutuklamaları yaşandığında göz ardı edildi. 30 Mayıs 2011 tarihinde Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Bilgin Balanlı’nın Balyoz soruşturmaları kapsamında tutuklanması ile birlikte kamuoyunda Orgeneral Balanlı’nın görevde iken tutuklanan ilk muvazzaf general olduğu algısı oluştu.

Rüştü Erdelhun, muvazzaf, yani görevde iken tutuklanan ilk generaldir. Bilgin Balanlı ise sivil idare tarafından tutuklanan, cezaevine konan ilk muvazzaf orgeneral ünvanına sahiptir.

Bu ayrıma varamayıp hataya düşen köşe yazarları ise şu şekildeydi:

Yiğit Bulut‘un Habertürk Gazetesinde 31 Mayıs 2011 tarihinde yayınlanan “Türk subayına açık mektubumdur” başlıklı yazısından:

"Sevgili dostlar, bu sabah, son 48 saat içinde yaşanan çok önemli iki gelişme sonrası daha açık ifadesiyle “12 Eylül generallerinin ifadeye çağrılması ve ilk defa bir orgeneral rütbeli askerin tutuklanmasından” sonra durumun ne kadar hassas olabileceğini de dikkate alarak ve yeni eklentiler yaparak mektubu yeniden paylaşmak istiyorum…"

Güneri Civaoğlu‘nun Milliyet Gazetesindeki “THE ECONOMİST de bir ıslık çaldı” başlıklı 4 Haziran 2011 tarihli köşe yazısından:

"Yeni bir Balyoz dalgasıyla ilk kez görevde bir orgeneralin ve onun yanı sıra gene görevde generallerin, 1 amiralin, rütbeli subayların tutuklanmaları..."

Cüneyt Arcayürek‘in Cumhuriyet Gazeteside 1 Haziran 2011 günü yayınlanan “Üstünlük Yarışı!” başlıklı yazısından:

"İlk kez görev başındaki bir orgeneralin tutuklanması, Hasdal Askeri Cezaevi’ne gönderilmesi; yorumlarda ve haberlerde biraz kıvançla, biraz şaşkınlıkla yer aldı..."

Can Ataklı’nın Vatan Gazetesindeki 1 Haziran 2011 tarihli yazısından (Bahse konu yazı ilgili gazete arşivinden kaldırıldığı için orjinal bağlantı sunulamamaktadır):

"Önceki gün Türkiye’de bir ilk yaşandı. İlk kez orgeneral rütbeli üst düzeydeki bir subay tutuklandı."

Eser Karakaş’ın Star Gazetesinde 1 Haziran 2011 günü yayınlanan “Olmadı Sayın Kılıçdaroğlu, olmuyor ey basın” başlıklı yazısından (Bahse konu yazı ilgili gazete arşivinden kaldırıldığı için orjinal bağlantı sunulamamaktadır):

"Doğrudur, Türkiye’de ilk kez bir muvazzaf orgeneral tutuklanmıştır ama ortada, işleyen sıradan bir yargı süreci vardır; tuhaf olan belki de Sayın Balanlı’nın, görevinin başında iken tutuklanan ilk orgeneral oluşudur."

Mustafa Ünal’ın 1 Haziran 2011 tarihinde yayınlanan “İlk orgeneral” başlıklı yazısından:

"Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Bilgin Balanlı 'darbeye teşebbüs'ten tutuklandı. Ve ilk kez görevdeki bir orgeneral cezaevine konuldu."

* İşbu ihtisapta, Muhtesip.com arşivinden faydalanılmıştır.

Güneri Civaoğlu Lazca ve Karadeniz Şivesi Ayrımına Varamamış

Güneri Civaoğlu, Milliyet Gazetesinde 4 Aralık 2010’da “Arka sokaklarda bilardo” başlığıyla yayınlanan yazısında, Lazca ve Karadeniz şivesini ayırt edemediğini gözler önüne sermiş:

"Cem Yılmaz bambaşka bir alana geçiş yapmış.
Boşandığı karısına hâlâ âşık, çocuklarına duyarlı, özel yaşamındaki mutsuzluğu hayata karşı ölüm kumarına dönüştürmüş bir polisi oynuyor.
Gerilimi zaman zaman rakı kadehine boşaltıyor.
Hele bir Laz türküsü söylüyor ve söyletiyor ki, koltuklardaki bizlere “kendi gel gitlerini” birebir yaşatıyor."

Güneri Civaoğlu, Karadeniz lehçesiyle söylenen Türküleri Lazca söyleniyor sanıyor galiba.

Kazım Koyuncu’nun ve Fuat Saka’nın yorumuyla dinlediğimiz ve Av Mevsimi adlı filmde Cem Yılmaz’ın yorumuyla daha da popüler hale gelen “Hayde Gidelum” isimli türkü aslında Türkçedir. Lazcayla ilgisi yoktur. Türküyü söyleyenler Karadeniz şivesiyle okurlar. Laz türküleri Lazca denen, Türkçeye hiç benzemeyen türkülerdir.

Sözlerini aşağıda aktaralım madem pek bilmiyor:

Hayde gidelum hayde

Dağa karayemişa

Elun nişanlisina

Ben nasil deyim hayde

Çiktum çami budadum

Endurdum yarisina

Boyle sevdami olur

Girsun yerun dibina

Kizilağaç fidani

Tepeden budanur mi

İnsan sevduği yardan

Bu kadar utanur mi

Endum dere duzina

Aşlamayi aşladum

Sevdaluk eyi şeydur

Ben da yeni başladum
* Muhtesip.com arşivinden esinlenilmiştir.
 

Rahmi Turan ve Mecelle’deki Evlenme Yaşı Sınırı

Rahmi Turan, Sözcü Gazetesinde 29 Eylül 2014 günü yayınlanan “Nedir bu Mecelle denilen ahmaklık?” başlıklı köşe yazısında Mecelle hakkında yanlışa düşmüş:

"Mecelle, 19'uncu Yüzyıl'ın ikinci yarısında dini esaslara göre hazırlanan ‘Osmanlı Medeni Kanunu'dur. 99 hukuk ilkesini içeren 1851 maddesi vardır. 986'ncı madde, kızların 9 yaşında bulûğa erdiğini kabul eder. Yani Mecelle'ye göre, aileler kız çocuklarını 9 yaşında evlendirebilir!"

Mecelle’de Rahmi Turan’ın bahsettiği gibi 9 yaşında kızların evlendirilebileceğine dair bir hüküm yoktur.  Yaş sınırı olarak Mecelle’nin 986. maddesi 9 yaşı belirlememiştir. 15 yaş, her iki cins için büluğ yaşı olarak belirtilir.

Günümüz Türkçesiyle Mecelle’nin 986. maddesi şu şekildedir:

“Büluğ yaşının başlangıcı erkekte tam on iki, kızda da dokuz ve sonrası, her ikisinde de tam onbeş yaştır”

Mecelle “Kızlar dokuz yaşında büluğa erip evlendirilirler” demez. Yukarıdaki maddeden anlaşılabileceği üzere kızlarda büluğ çağının 9, erkeklerde 12 yaşında başladığı, iki cinsin de akıl baliğ olmalarının 15 yaşı bulduğu aktarılır. İlgili madde akabinde, sonra “mürahik” ve “mürahika” kavramlarını, yani büluğun gecikmesini aktarır.

Kaynak: Murat Bardakçı’nın 1 Ekim 2014 tarihli “Bu köşeler böyle değildi” başlıklı yazısı

Ertuğrul Özkök ve Konyak Hakkında Yanlışlar

Ertuğrul Özkök, Hürriyet Gazetesinde 22 Şubat 2015 tarihinde “Tapınak muhafızları ile üç gün” başlığıyla yayınlanan köşe yazısında konyak hakkında malumat sunarken hatalı bir bilgi aktarmıştı:

"Hikaye İrlandalı bir aristokrat olan Richard Hennessy’in 1765’te Fransa’ya gelip Cognac bölgesine yerleşmesiyle başlıyor. O dönemde İrlanda’nın İngiltere’yle sorunları var. Bazı İrlandalı Aileler, Fransa Kralı 15. Louis’e hizmet ediyor. Fransa Kralı’na böyle hizmet edenlere yabani kaz diyorlar. "

Özkök’ün Fransa’ya gelen kişi dediği Richard Hennessy, soylu değil asker. 15. Louis’ye hizmet eden İrlandalılar için özel kurulmuş bir tugayda 12 yıl görev yapmış, emekli olunca da Fransa’nın Cognac bölgesine yerleşip içki üretimine başlamış. Ancak Hennessy’in Fransa’ya geliş tarihi 1745. Şirketin kuruluş tarihi ise 1765.

Richard Hennessy’in Fransa’ya geliş nedeni İrlanda’nın İngiltere’yle olan sorunu değil. “İki Kralın Savaşı” da denen Williamite- Jacobite Savaşı. Hennessy’in doğumundan önce 1688’de başlayan, İrlanda ve Britanya’da (İngiltere, İskoçya ve Galler) Katolik Kralı destekleyen Jacobitiler ile Protestan Kralı destekleyen Williamiteler arasındaki savaş… Bu savaşı Katolik Kral kaybedince Jacobiteler’den yaklaşık 20 bin kişi sadece Fransa’ya değil Avrupa’nın çeşitli yerlerine göç etti. Bu göç edenlere de göç etme özelliğinden dolayı yaban kazlar dendi.

Yararlanılan Kaynak: Medyagündem’in “Konyağı fazla kaçıran Özkök fena rezil oldu!” başlıklı yazısı

Şükrü Kızılot ve 4 Yılda Akıllanmayan Köşe Yazısı Kahramanı

Şükrü Kızılot, Hürriyet Gazetesinde 13 Kasım 2007 güü yayınlanan “Döviz kredisi 1 gün bile gecikse yüzde 15 ceza alınıyor” başlıklı yazısında kullandığı içeriği sanal bir kahramanla süsleyerek  yine aynı gazetede 20 Temmuz 2011 günü “Bir günlük dolar faizi yüzde 15 olur mu?” başlığıyla okurlarına tekrar servis etmişti:

Avni Bey’in şaşkınlığı 4 senede geçmemiş anlaşılan o ki, Şükrü Kızılot da kopyala yapıştır köşe yazısıyla durumu geçiştirmiş.

 

* Bahse konu ihtisap, Muhtesip.com arşivinden alınmıştır.

Ahmet Hakan ve Geronimonun Anlamı

Ahmet Hakan, Hürriyet Gazetesinde 5 Mayıs 2011 tarihinde “İrtica elden gidince” başlığıyla yayınlanan yazısında Geronimonun anlamını yanlış aktarmış:

"Yeni başlayanlar için Geronimo 

...

- Adının anlamı, “Esneyen Adam”dır."

Geronimo isminin anlamı Esneyen Adam değildir. Esneyen Adam, Geronimo’nun gerçek adı olan, Goyathlay kelimesinin manasıdır. Geronimo adını ise ona Meksikalılar, çöllerde yalnız dolaşmasıyla tanınan Aziz Jerome’dan ilham alarak takmışlardır.

 

* İşbu ihtisap, Muhtesip.com arşivinde alınmıştır.

Dünyanın İlk Kadın Savaş Pilotunu Karıştıran Köşemenler

Dünya tarihindeki ilk kadın savaş pilotunun Mustafa Kemal Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen olduğu iddiası oldukça popülerdir.

Sabiha Gökçen tarihteki ilk Türk kadın savaş pilotudur. 1936 yılında yaptığı pilotlukla her ne kadar dünyanın ilk kadın savaş pilotu dalında Guinness dünya rekoru kendisine ait görünse de Sabiha Gökçen’den önce savaş pilotluğu yapan kadınlar mevcuttur.

Eugenie Mikhailovna Shakhovskaya (Евгения Шаховская – Yevgenya Şahovskaya), Lyubov A. Golanchikova, Helen P. Samsonova, Nadeshda Degtereva, Sophie A. Dolgorukaya ve Marie Marvingt gibi isimler I. Dünya Savaşında savaş pilotu olarak göre almaları nedeniyle bu ünvanı Sabiha Gökçen’in elinden almaktadırlar. 1913 doğumlu Sabiha Gökçen daha 2 yaşındayken, yani 1915 yılında bu isimler savaş pilotluğu yapmışlar.

Çeşitli kaynaklarda yer alan bilgiye göre tarihteki ilk kadın savaş pilotu 1. Dünya Savaşı’na katılan Prenses Yevgenya Şahovskaya’dır. Prenses Şahovskaya I. Dünya Savaşında Rus ordusunda topçu ve keşif uçuşları yapmıştır.

Yukarıda ismi sayılan diğer kadın pilotlara gelecek olursak Helen P. Samsonova Rus ordusunda keşif pilotluğu, Prenses Sophie A. Dolgorukaya, Nadeshda Degtereva, Lyubov A. Golanchikova test pilotluğu yapmıştır. Nadeshda Degtereva ise 1915’te Galiçya’da keşif uçuşu yaparken yaralanıp ilk savaş gazisi kadın pilot ünvanını kazanmıştır. Ruslar bu isimleri Guinness’e tescil ettirmemiş ya da ettirememiş galiba.

Emre Aköz‘ün Sabah Gazetesinde 6 Mart 2011 tarihinde “Muğlalı ayıbı bitiyor ya Sabiha Gökçen?” başlığıyla yayınlanan yazısından:

""Dünyanın ilk kadın savaş pilotu" olsa da... Kadın-çocuk demeden, Kürt köylerini bombalayan bir insanın adı havaalanına verilir mi? Milyonlarca Kürdü üzmeye ne gerek var?"

Güntay Şimşek‘in Habertürk’te 11 Ekim 2014 günü yayınlanan “Gökyüzünün altın kadınları” başlıklı yazısından:

"1937 yılında dünyanın ilk kadın savaş pilotu olarak tarihe geçen Sabiha Gökçen, 1950 yılında Kore Savaşı’na katılmak istemiş, ancak Birleşmiş Milletler’in mevzuatları gereği, kadınlar aktif olarak askerlik yapamadığından kabul edilmemiştir."

Senai Demirci‘nin Diriliş Postası’nda 8 Mart 2017 günü “Tunç eli” başlığıyla yayınlanan yazısından:

"Hatırlayacağımız ikinci kadın ise Sabiha Gökçen. Ömrünün son demlerinde adının verildiği havalimanı açılışı vesilesiyle meydana çıktı. Çok yaşlanmıştı, güçlüklü ayakta duruyordu. Allah’tan insaflı gazetecilerden biri sordu da, son nefeslerinde günahıyla yüzleşti: “Dersim’de [kadınların çocukların bebelerin de içinde olduğu] sivilleri bombaladınız mı?” Güya ilk kadın savaş pilotu diye kahramanlaştırdığımız soykırım suçlusu titrek sesiyle cevap verdi: “Ben bana verilen emirleri uygularım. Hem, elli kiloluk bombanın ne şeyisi olur…”muş. Pişman bile değildi."

Sevinç Çokum’un Türkiye Gazetesindeki 26 Mart 2001 tarihli “Sabiha Gökçen” başlıklı yazısından:

"Ata'nın manevi kızı olmak nasıl bir ayrıcalıksa, ülkenin ilk kadın havacısı ve dünyanın ilk kadın savaş pilotu payelerini taşımak da öylesine bir farklılık..."

Ali Kocatepe’nin Yeni Asır’da 8 Mart 2015 günü yayınlanan “Bugün kadınlar günü” başlıklı yazısından:

"Sabiha Gökçen (1913-2001) Dünyanın ilk kadın savaş pilotu..."

Cemil Yıldız’ın Türkiye Gazetesinde 18 Ocak 2010 günü yayınlanan “Diş Kanatlar 7 Düvele Uçuyor” başlıklı yazısından:

""İstikbal göklerdedir" sözüyle havacılığın önemine dikkat çeken Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi kızı Sabiha Gökçen'in, 1936'da, dünyanın ilk kadın savaş uçağı pilotu olarak görev almasından sonra, pek çok genç kız onun yolundan yürüdü."

Derya SazakMilliyet Gazetesinde 18 Kasım 2011 tarihinde yayınlanan “Dersim ve Atatürk” başlıklı yazısında daha ileri giderek Sabiha Gökçen’in ilk kadın pilot olduğunu iddia etmiş:

"Atatürk’ün manevi kızı, ilk kadın pilot Sabiha Gökçen’in “Atatürk’ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti” kitabında Dersim anıları da yer alıyor. Gökçen’in anılarını Oktay Verel kaleme almış, Türk Hava Kurumu (1981) yayımlamış."

Mustafa Kemal Atatürk’ün Sabiha Gökçen’e sözleri ile bitirelim:

“Teşekkür ederim Gökçen…Beni çok mutlu ettin. Şimdi artık senin için planladığım şeyi açıklayabilirim…Belki de dünyada ilk askerî kadın pilot olacaksın. Bir Türk kızının dünyadaki ilk askerî kadın pilot olması ne iftihar edici bir olaydır tahmin ediyorsun değil mi? Şimdi derhal harekete geçerek seni Eskişehir Askerî Tayyare Okulu’na göndereceğim. Orada özel bir eğitim göreceksin.”

Kaynaklar:

Dünyanın Merkezi Çorum ve Yavuz Donat

Başta Çorumlular olmak üzere tüm Türkiye’ye bir anlık da olsa “heyecan” veren bir habere rastlamıştık: “Google Çorum’u Dünyanın Merkezi İlan Etti”

Bir sosyal medya kullanıcısının paylaştığı görsel, viral hale gelip Anadolu Ajansı tarafından haberleştirildi. Böylelikle, “Google, dünya yüzeyinin coğrafi merkezini Çorum olarak işaretledi” diyen bu haberlerin bu asparagas haber tüm Türkiye’yi sevince boğdu kısa süreliğine olsa da.

Akabinde tabiki sevinçler kursaklarda kaldı. Haberin asparagas olduğu ortaya çıktı ve Anadolu Ajansı ilgili haberi yayından çekti.

Çorum’u “dünya yüzeyinin coğrafi merkezi” olarak işaretleyen Google değildi. ABD’den fizikçi Andrew J. Woods tarafından 1973 yılında yapılan hesaplamalara göre, dünyanın coğrafi merkezi Ankara’nın 150 kilometre güneydoğusu olarak belirlenmişti. 2003’te Holger Isenberg tarafından küresel dijital yükselti modeliyle yapılan yeni bir hesaplamayla ise dünyanın merkezi Çorum olarak açıklanmıştı.

Tüm bunlar olurken tek bir köşe yazarı Çorum’un aslında dünyanın merkezi olmadığı konusunda kendini güncelleyememiş: Yavuz Donat.

Yavuz Donat, Sabah Gazetesindeki 27 Mart 2016 tarihli “Çorum” başlıklı yazısına “Dünyanın merkezi öfkeli” alt başlığını atmış.