Yılmaz Özdil ve THY Amsterdam Kazası

Yılmaz Özdil, 29 Haziran 2016 günü Sözcü Gazetesi’nde yayınlanan “davos fatihi” başlıklı yazısında, 2009 yılında Amsterdam Schiphol Havaalanında Türk Hava Yolları’nın 1951 sefer sayılı uçuşunun yaptığı kazayı aktarmayı denemiş; ancak, tabiki gerçekleri biraz çarpıtarak:

25 Şubat 2009.

*

128 yolcu yedi mürettebatla İstanbul'dan havalanan THY uçağı, Amsterdam'a inişi sırasında pist başındaki tarlaya çakıldı. Üçü pilot dokuz kişi hayatını kaybetti, öbür yolcular enkazdan yürüyerek çıktı.

*

İrtifa cihazı arızalanmıştı. Uçak 594 metre yüksekteyken, arızalı cihaz iki metreye inmiş gibi göstermişti. Otomatik pilot da, iki metredeyiz diye gazı kesmişti. Kaptan pilot müdahale etmeye çalışmıştı ama, aniden gazı kesilen uçak toparlayamamış, gövde üstü yere yapışmıştı.

*

Sonra?
Ekstra tuhaf olaylar yaşandı.

*

Uçağın enkazı balina gibi yatıyor, yaralı yolcular yürüye yürüye çıkmaya çalışıyor, kimse yardıma gitmiyordu. Sağlık ekipleri bile aprona girmiyordu. Çünkü… Uçağın çevresi FBI ajanları tarafından sarılmıştı! Silahlı Amerikalı ajanlar, kuş uçurtmuyor, kimseyi aprona sokmuyordu. Hatta… Schiphol havalimanında görevli bir THY personeli, yaralılara yardım etmek için piste koşmuş, yakasında aprona giriş kartı olmasına rağmen, Amerikalı ajanlar tarafından durdurulmuş, yere yatırılmış, kelepçelenmiş, bir saat boyunca depoda gözaltında tutulmuş, sorgulanmıştı.

*

Yaklaşık bir saat boyunca aprona kimse alınmadı. Neler oluyordu?

*

Bir saat sonra anlaşıldı… Yolcuların sekizi Amerikan vatandaşıydı, Boeing şirketinde çalışıyor görünüyorlardı ama, CIA ajanıydılar!

*

Sekiz ajandan dördü ölmüştü.

*

Türkiye'deki işleri bitmiş, Amsterdam üzerinden Seattle'a gidiyorlardı, dizüstü bilgisayarlarında “askeri sırlar” vardı, “yeni bir radar sistemine ait planları” taşıyorlardı.

*

Hollanda basınına göre… Uçak düşer düşmez, ABD'nin Lahey Büyükelçiliği devreye girmiş, FBI ekipleriyle apronu kapatmıştı. Almanya Frankfurt'tan acilen özel uçak kalkmış, özel bir ekip Amsterdam'a inmiş, Amerikalı yolcuların dizüstü bilgisayarlarına el konulmuştu. Aprona anca bu teslimat bittikten sonra giriş izni verildi, bilgisayarlar teslim edilinceye kadar yaralılara bile müdahale edilemedi. Hollanda savcılığı, kısaca, “bilgisayarlarda gizli askeri bilgiler vardı, ABD'nin iade istemi yerine getirildi” açıklaması yaptı.

*

Kaza mıydı? Yoksa, asıl hedef askeri sırları taşıyan Amerikalılar mıydı? Pilotlar haricinde sadece altı kişi hayatını kaybederken, dördünün bu Amerikalılar olması talihsizlik miydi?

*

Malesef o gün olaylar Yılmaz Özdil’in anlattığı gibi gelişmedi.

  1. Yılmaz Özdil uçağın havaalanının apronuna düştüğünü iddia etse de, havalimanına iniş yapmak için alçalırken piste ulaşamadan piste 500 metre kala toprak zemine düşmüştü. Düştüğü bölgenin koordinatları 52°22′34″N, 4°42′50″E şeklindedir. Yani, apronun kapatılarak uçağa erişimin kapatıldığı iddiası yersizdir, çünkü uçak enkazı aprondan 500 mt uzaktadır.
  2. ABDlilerin girişimiyle müdahale edilmediğini iddia etse de Y.Özdil, ilgili yetkililerin beyanına göre kazadan sonra ilgili birimlerin hemen müdahale etmiş, ambulans ve kurtarma ekiplerinin vakit kaybetmeden olay yerine ulaşmıştır.
  3. ABDlilerce Frankfurt’tan bir uçağın kaldırılarak Amsterdam’a ulaştırıldığını, bu süre içerisinde ise apronun kapalı tutulduğunu ve yaralılara müdahale edilmediğini iddia etmiş. Ancak, beyanlar, görüntüler ve kayıtlar tam aksini işaret ediyor. Ayrıca, Frankfurt-Amsterdam arası yolculuk süresi düşünüldüğünde de bu iddia boşa çıkıyor.
  4. Yolcuların 8’i ABD vatandaşıydı demiş; ancak resmi kayıtlar uçakta 7 ABDli bulunduğunu gösteriyor. 8 ABDli ajandan 4’ünün öldüğünü iddia etmiş; ancak, kaza yapan THY uçağında ölen 9 kişiden 5’inin Türk, 4’ünün ABD vatandaşı olduğu, 4 ABDlinin 2’sinin ise Boeing’te teknisyen olarak çalıştığı açıklanmıştı.

 

Yalçın Bayer ve THY – Diyanet Yolsuzluk Avı

Hürriyet Gazetesi yazarlarından Yalçın Bayer, okurlarından gelen bilgileri ya da şikayetleri, gerekli incelemeyi yapmaksızın köşesinde aktarmakla ünlü malumunuz. Bu durumun belki de en komik örneği, 7 Ağustos 2015 tarihli “Milli irade ve ince ayar” başlıklı yazısında görülmekte:

"Türkiye'den dönerken THY 4 kişilik (çift pasaportlu) ailemi uçağa check-in yapamadı ve 'overbook' olduğunu söylediler. Yani THY koltukları iki kez satmış. Bu normal bir uygulama imiş. İçimizden sadece iki kişiye boarding kartı verdiler: Bana ve oğluma... Ne yapacağız diye kara kara düşünmeye başladık. Kapıya gidin, birilerini uçaktan indirme şansı olabilir, dediler. Nasıl oluyor bu diye sorduğumda bazı kişilerin kendi istekleri ile uçaktan indiklerini söylediler. Uçağın kalkmasına 15 dakika varken, 'Bu sorgulama nasıl yapılır bu kadar kişi içinde' diye sorduğumda; 'Onlar bilir' dendi. 'Peki bu insanlar uçaktan neden iniyorlar' sorusunun yanıtı ise şöyle oldu: 'İnmeyi kabul edenler 400 dolar veya 400 Euro para alıyor ve bir gece İstanbul'da lüks bir otelde bedava kalıyorlar. Onların koltuğu size veriliyor.' 'Peki bu insanları uçaktan indirenler, ineceklerini nasıl biliyorlar; bu kadar kısa zaman içinde?' sorusuna yine yanıt yoktu. Valizleri verdiğimiz beye uçağa binmesi gerekenlerin ben ve oğlum değil, yaz okuluna yetişmesi gereken kızım ve işine dönmesi gereken eşim olması gerektiğini söylediğimde, 'Sorun değil, kapıya gidin, isteyen biner' dediler. Başkasının kartı ile nasıl uçulur güvenlik açısından? Sorun bu değil tabii ki... Sanki hepimizin bineceğini ta baştan biliyorlardı. Tüm valizleri de yüklemişlerdi bile; 100 kiloyu aşan... Bekleme odasına gittik. Uçak boarding yaptı. Son ana kadar iki kişiye uçma garantisi olmadığı söylendi. Ben kapıdaki THY görevlisine 'kimin gelip sorup soruşturup birilerinin koltuğunu alacağını' sorduğumda 'Diyanet'ten gelecekler' dedi. 'Diyanet ile bu işin ne alakası olduğunu' sorduğumda yanıt alamadım. Bizi uçağa götürdüler. Şu ana kadar bilmiyormuş gibi yapıldı ancak sonra bindik ve uçtuk. Olayı şüpheli bulduk. Acaba bazı sanal kişilere (veya bu işin ticaretini yapanlara) THY tarafından bu şekilde para mı aktarılıyor? Bilerek overbook yapılan sanal olarak uçan ama gerçekte kanı ve canı ile var olan, sadece uçağa bile gelmeyen kişiler değil aynı zamanda bazı otel sahipleri de mi zengin ediliyor? Uçaktan kimse inmedi. Diyanet ile bağlantı gizemli. Bütün hikâye oldukça şüpheli görüldü.' 

(Not: Okurumuzun adını isteği üzerine yazmıyoruz. Uluslararası kurallara göre, havayolları örneğin, 100 koltuklu bir uçakta 105 bilet satabiliyor. Uçuş hatta tarifenin gün ve saatine göre havayolu şirketi, fazla koltuk satıp son dakikada oluşacak gelir kaybının önüne geçmeyi planlıyor. Buna havacılıkta overbook deniliyor. Ne yazık ki, konuyu istismar edenler var.)"

Allah kimseyi böyle rezil bir duruma düşürmesin (Amin!).

Adını açıklamadığı bir okurundan gelen mektubu paylaşan Bayer, Türk Hava Yolları’nın overbook uygulaması üzerinden Diyanet İşleri Başkanlığı’na para aktardığını iddia etmiş; ancak, gerçeklerden bihaber şekilde.

Havayolları şirketlerinin koltukların boş kalmasını önlemek amacıyla seferin koltuk kapasitesi üzerinde rezervasyon yapması anlamına gelen ‘overbook’ uygulamasıyla karşı karşıya gelen isimsiz yolcu, ‘denied’ uygulamasını Diyanet olarak anlayıp, ortada büyük para bir çarkının döndüğünü iddia etme gafletine düşmüş.

Daha sonra yayınladığı düzeltme yazısında Yalçın Bayer aşağıdaki ifadeyi kullanmıştı:

"'THY'de overbook ticareti' (7.8.2015) başlıklı yazımıza THY Basın Müşaviri Dr. Ali Genç cevap vererek, 'Yazınızda 'diyanet' olarak ifade edilen husus 'denied' yani uçuşa alınamayan yolcu olarak tabir ettiğimiz fazla satış nedeniyle dayanışma sistemidir' dedi."

Nazlı Ilıcak ve Mevlana’dan Sallama Vecizeler

Nazlı Ilıcak’ın 1 Mart 2010 tarihinde Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Mevlana’dan” başlıklı köşe yazısında yaptığı Mevlana aforizmaları derlemesinde düştüğü hata ibretlik.

 SONSUZ bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım. 
 Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. Karanlığı gördüm, korktum. 
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi... Ağladım. 
 Yaşamayı öğrendim. Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim. 
 Zamanı öğrendim. Yarıştım onunla... Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim... 
 İnsanı öğrendim. Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu... Sonra da her insanın içinde, iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim. 
 Sevmeyi öğrendim. Sonra güvenmeyi... Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim. 
 İnsan tenini öğrendim. Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu... Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim. 
 Evreni öğrendim. Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim. Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim. 
 Ekmeği öğrendim. Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini. Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim. 
 Okumayı öğrendim. Kendime yazıyı öğrettim sonra... Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana... 
 Gitmeyi öğrendim. Sonra dayanamayıp dönmeyi... Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi... 
 Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta... Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım. Sonra da asil yürüyüşün, kalabalıklara karşı olması gerektiğini kavradım. 
 Düşünmeyi öğrendim. Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim. Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim. 
 Namusun önemini öğrendim evde... Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim. 
 Gerçeği öğrendim bir gün... Ve gerçeğin acı olduğunu... Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim. 
 Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim. 
(Mevlana'dan bu satırları gönderen Feride Çavuşoğlu'na teşekkürler)

Feride Çavuşoğlu Nazlı Ilıcak’ı fena oyuna getirmiş.

Ilıcak’ık Mevlana’nın sözü diyerek alıntı yaptığı yazı halbu ki dönemin Milliyet Gazetesi yazarı Can Dündar’a ait.

nazli-ilcak-in-kose-yazisinda-inanilmaz-hata

Nazlı Ilıcak’ın alıntıladığı metin, Can Dündar’ın Milliyet Gazetesi’nde 16 Haziran 2008 tarihinde yayınlanan “Hayattan ne öğrendim” başlıklı yazısının birebir aynısından başka bir şey değil.

Kaynak: Milliyet Gazetesi’nin “Nazlı Ilcak’ın köşe yazısında inanılmaz hata!” başlıklı haberi

Fuat Uğur ve Mavi Marmara Saldırısında Hayatını Kaybeden Kişi Sayısı

Fuat Uğur, Türkiye Gazetesi’nde 28 Haziran 2016 günü yayınlanan “İHH’nın sıkıntısı ve yalanın daniskası” başlıklı yazısında İsrail’le yapılan anlaşmayı aklamaya çalışırken hata yapmaktan geri kalmamış:

"Açıklamalarında “Madem Gazze ablukasını tanıyacaktınız, 9 vatandaşımız neden öldü?” diye sormuşlar."

9 değil 10 kişi hayatını kaybetti. O kadar dillerine pelesenk olan böylesi bir hadisede kaç kişinin hayatını kaybettiğini bile bilmiyor Fuat Uğur.

"Üç kez tüm Arap dünyasını yenilgiden yenilgiye uğratan, bırakın onu, arkasındaki güçlü Yahudi lobisi ve ABD desteği sayesinde Dünya’ya kafa tutan İsrail, kurulduğu günden beri ilk kez bir devletten özür diledi."

İsrail daha önce başka devletlerden resmen özür dilemişti (İlgili ihtisabımız için bkz).

İsrail’in Dilediği İlk Özür ve Köşe Yazarları

Daha önce Malumatfuruş’ta dile getirmiştik, İsrail tarihinde ilk kez Mavi Marmara hadisesi nedeniyle Türkiye’den özür dilemedi, daha önce de dilemişti.

Köşe yazarlarının yapmaktan imtina ettiği basit bir internet taraması aşağıdaki özürleri gösteriyor:

***

20 Ağustos 2011 – İsrail’in Mısır’dan Özür Dilemesi

Israel Apologizes To Egypt For Killing Three Of Its Soldiers

Israel submitted on Saturday an apology to Egypt over the death of three Egyptian soldiers who were killed by the Israeli army on Thursday following the Eilat attack carried out by gunmen who infiltrated into Israel and killing eight Israeli soldiers and wounding 30 others. The apology was submitted by Israel’s former ambassador to Cairo, Shalom Cohen, who also informed Egypt that Israel accepts conducting a joint Israeli-Egyptian investigation into the issue. Cohen went to Egypt not as an envoy dispatched by the Israeli government, but as the acting ambassador, as the Israeli ambassador, Yitzhak Levanon, is currently not in Cairo. Israeli Defense Minister, Ehud Barak, expressed Saturday “sorrow over the death of three Egyptian soldiers” who were killed by Israeli army fire following the Eilat attack. Barak added that he instructed “specialized departments” to hold an investigation into the issue, and to conduct a separate joint investigation in cooperation with Egypt.

***

15 Ocak 2009 – İsrail’in BM’den Özür Dilemesi

Israel apologizes for UN refugee agency strike, as army advances

Israeli defense minister apologized to U.N. Secretary-General Ban Ki-moon on Thursday after Israeli forces shelled the main U.N. aid compound in the city of Gaza, as te troops moved further into Gaza City amid ongoing truce talks.

***

28 Ocak 2008 – İsrail’in Beatles Müzik Grubundan Özür Dilemesi

Israel apologizes to The Beatles

Foreign Ministry decides to rectify historic injustice, extend apology to British band over cancellation of its performance in Jewish state 43 years ago

***

2004 – İsrail’in Yeni Zelanda’dan Özür Dilemesi

Two Israelis are sentenced to six months in jail by an Auckland court after they admit trying to obtain a New Zealand passport fraudulently. Wellington suspects they are from the Mossad and suspends relations with Israel in protest. A year later, Israel apologizes to New Zealand, which restores ties.

***

1998 – İsrail’in İsviçre’den Özür Dilemesi

Israel apologizes to the Swiss government for the incident involving its agents. Mossad head Danny Yatom resigns.

***

1985 – İsrail’in ABD’den Özür Dilemesi

U.S. Navy analyst Jonathan Pollard is arrested for passing intelligence to Lakam, an Israeli agency specializing in scientific cooperation. Israel apologizes to the United States and dismantles Lakam. Pollard is sentenced to life in prison.

***

1967 Liberty Vakası – İsrail’in ABD’den Özür Dilemesi

In one of the most controversial events in U.S. military history, the lightly armed Liberty was attacked by Israeli planes, three torpedo boats and helicopters and was bombed with napalm, torpedoed and shelled on June 8, 1967, while sailing in international waters in the eastern Mediterranean Sea. Israel apologized to the United States and paid more than $12 million in compensation.

***

23 Haziran 1960 – İsrail’in Arjantin’den Özür Dilemesi

The Security Council condemned the abduction, and Israel apologized to Argentina. The Council adopted a resolution condemning the kidnapping by a vote of 8 to 0, with two abstentions, and one member— Argentina—not participating in the vote.

***

İsrail Türkiye özür

İsrail’le ilişkilerin normalleşmesi ile birlikte bu hata tekrar zuhur etti gazete köşelerinde. Bakalım kimler bu hataya düşmüş:

Hilal Kaplan, daha önce Yeni Şafak Gazetesi’nde 21 Aralık 2015 günü yayınlanan “İsrail-Türkiye Anlaşmasında Son Durum” başlıklı köşe yazısında yaptığı hatayı Sabah Gazetesi’nde 28 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan “Gazze’den çok Gazze’ciler” başlıklı yazısında tekrarlamış:

"Malumunuz, Mart 2013'te, İsrail Başbakanı Netenyahu, Başbakan Erdoğan'ı arayıp Mavi Narmara saldırısından ötürü özür dilemişti. Bu, yani yabancı bir devletten özür dilemek, İsrail tarihindeki bir ilkti."

Kenan Alpay, Yeni Akit Gazetesi’nde 23 Haziran 2016 günü yayınlanan “İsrail ve Rusya’yla Nasıl Anlaşılır?” başlıklı yazısında bu hataya atlamadan edememiş:

"Askeri işbirliği, ticari ayrıcalıklar, ortak tatbikatlar, stratejik işbirliği, istihbarat paylaşımı dâhil İsrail’e tanınan bütün ayrıcalıklar kısa bir süre içerisinde AK Parti Hükümeti tarafından iptal edildi. Nihayet Amerika ve Avrupa’nın ısrarıyla İsrail ilk defa işlediği cinayetlerden ötürü özür diledi ve tazminat ödemeyi kabul etti."

İnternethaber’de köşe yazısı yazmadık konu bırakmayan Süleyman Özışık’ın 27 Haziran 2016 tarihli “İsrail’le neden ve nasıl anlaştık?” başlıklı yazısından:

"1 - İsrail'in özür dilemesi... Bu maddeyi kuru bir özürden ibaret görmeyin. Yani bu basit bir "Pardon" meselesi değildir. İsrail, kurulduğu tarihten bu yana ilk kez bir ülkeden resmi olarak özür diliyor."

Ersoy Dede’nin Aktüel’de 27 Haziran 2016 günü yayınlanan “İsrail’den İstediğimizi Aldık” başlıklı yazısından:

"- İsrail tarihinde ilk defa bir başka devletten özür diledi.."

Ömer Turan’ın Avaz Türk’te 27 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan “İsrail ilk kez diz çöktü” başlıklı yazısından:

"Türkiye zerre kadar geri adım atmadı; Apolgy yani özür tabiri olacak ve resmi yazı şeklinde olacak dedi ve bunda diretti. Türkiye’nin ve Erdoğan’ın bu çelik iradesi karşısında İsrail geri adım attı ve tarihinde ilk kez özür diledi, hem de resmen."

Hasan Öztürk’ün Yenişafak Gazetesi’nde 28 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan “Lice’de uyuşturucu tarlaları, Akdeniz’de ormanlar yanıyor” başlıklı yazısından:

"Mavi Marmara şehitlerinin kanı yerde kalmamıştır. Zira şımarık İsrail tarihinde ilk kez özür dilemiş, tazminat ödemeyi kabul etmiştir. Abluka kısmen kırılmıştır."

Fuat Uğur’un Türkiye Gazetesi’nde 28 Haziran 2016 günü yayınlanan “İHH’nın sıkıntısı ve yalanın daniskası” başlıklı yazısından:

"1-Üç kez tüm Arap dünyasını yenilgiden yenilgiye uğratan, bırakın onu, arkasındaki güçlü Yahudi lobisi ve ABD desteği sayesinde Dünya’ya kafa tutan İsrail, kurulduğu günden beri ilk kez bir devletten özür diledi."

Milat Gazetesi’nden Seyfi Uzunkök’ün 28 Haziran 2016 tarihli “Coca Cola için” başlıklı yazısından:

"İsrail ile yapılan anlaşmada Müslümanlara yönelik önemli kazanımlar var: * İsrail, tarihinde ilk kez yabancı bir devletten özür diledi… * Tazminat ödemeyi kabul etti…"

Markar Esayan’ın Akşam Gazetesi’nde ve Serbestiyet’te 28 Haziran 2016 günü yayınlanan “Gazze filosunun amacı bu değil miydi?” başlıklı yazısından:

"İsrail ile Gazze konusundaki mutabakat, 26 Haziran pazar günü Roma’da sonuçlandırıldı.


- İsrail, Mart 2013’te Türkiye’nin ilk talebini karşılayarak tarihte ilk kez yabancı bir devletten özür dilemişti. Mutabakat kapsamında Türkiye’nin diğer iki şartı da kabul edildi. İsrail, Mavi Marmara saldırısında hayatını kaybedenlerin ailelerine tazminat ödemeyi ve Türkiye’nin Gazze’deki insani duruma müdahalesini kabul etti."

Burak Kıllıoğlu’nun Milli Gazete’de 28 Haziran 2016 günü yayınlanan “Katille anlaşmak!” başlıklı yazısından:

"Türkiye ile İsrail’in anlaştığı haberlerinin ardından, bunu müthiş bir şeymiş gibi sunmaya çalışanlar ısrarla “İsrail’in Mart 2013’te, tarihte ilk kez yabancı bir devletten özür dilediği” gibi bir saçmalığı pompalamaya başladılar. Ezikliğe bakın! İsrail’i artık nasıl gözlerinde büyütüyorlarsa, “tarihte ilk kez” özür diledi diye övünç duyuluyor! Bu arada, bu bahsi geçen özrü “resmi” olarak da gören olmadı tabii."

Star Gazetesi eski yazarlarından Sedat Laçiner, uluslararası ilişkiler alanında ettiği kelâmlar ve yazdığı satırlara rağmen, 24 Mart 2013 tarihinde yayınlanan “İsrail’in özrü ve barış süreci” başlıklı yazısında bu hatadan geri kalmamış:

"İsrail’in özür dilemesi, tazminat talebini kabul etmesi ve Gazze üzerindeki ablukanın kaldırılması ikili ilişkilerin ötesinde bölgesel sonuçlar doğuracaktır. İsrail’in tarihinde ilk defa özür dilediği, böyle bir tavrı Batılı ülkelere karşı dahi göstermediği düşünülecek olursa özrün ilk sonucu prestij kazanmaktır."

Murat Yetkin, Radikal Gazetesi’nde 23 Mart 2013 tarihinde yayınlanan “İsrail özrünün perde arkası” başlıklı yazısında kendisinden beklenmeyecek bu hatayı yapmıştı:

"Kıssadan çıkacak hisse şu: Haklılığınıza inanıyorsanız ve kararlı durursanız kazanırsınız. Erdoğan’ın İsrail politikasında kararlı durması başarıyla sonuçlanmıştır. Dahası, İsrail 1948’deki kuruluşundan bu yana ilk defa askeri bir eyleminden dolayı özür dilemiştir."

 

 

 

Ahmet Ay ve AB’nin Ortak Dili İngilizce

Birleşik Krallık AB ile yollarını ayırmaya karar verir ve tüm köşe yazarlarımız bir anda AB uzmanı kesiliverirler.

Ahmet Ay’ın Milat Gazetesi’nde 25 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan “AB’ye İngiliz darbesi” başlıklı yazısında da bu durumun bir örneği görülmekte:

"Bugün hala Pakistan, Hindistan gibi ülkelerde en çok bilinen hatta resmi olan dil AB'nin de ortak dili olan İngilizce."

24 resmî dilin konuşulduğu AB’nin ortak bir dili yoktur. İngilizce AB’nin ortak dili değildir.

Ab bayrak yıldız

Yusuf Kaplan ve Fatih’in Gemileri Karadan Yürütmesinin Sebebi

Yusuf Kaplan, Yenişafak Gazetesi’nde 30 Mayıs 2016 tarihinde yayınlanan “Fatih’in, gemileri niçin karadan yürüttüğünü bilmiyoruz, iyi mi?” başlıklı köşesinde alternatif tarihçilik yapmaya çalışmış:

"Bu yazıda, Fatih'in gemileri niçin karadan yürüttüğünü açıklayacağım ve şok olacaksınız! Bugüne kadar bilinemeyen bu tarihî gerçeği öğrenince, nasıl bir medeniyetin çocukları olduğumuzu farkedecek ve dünyaya bambaşka bir gözle bakacaksınız:
İstanbul'un fethi, surlar dövülürse, gerçekleşebilecekti. Ama önemli bir sorun, hayatî bir engel vardı: Surlarda yoğun bir sivil nüfus yaşıyordu. Şeyhülislam, fetvayı vermedi Sultan Mehmed'e: “Bu surları dövemezsin! Masum sivilleri öldüremezsin! Başta bir yol bul!” dedi. Fatih, gemileri, karadan yürütme fikrini işte bundan sonra geliştirdi. Osmanlı bu, işte!"

Yusuf Kaplan’a göre Fatih Sultan Mehmet’in gemileri karadan yürütmesindeki asıl sebep siyasi değil şer’î.

Ancak yazısında iddiasını dayandırdığı hiçbir tarihi kaynak yok, hiçbir atıf yok. Daha önce bu iddia kimse tarafından ortaya konup sağlam mesnetlerle desteklenmemiş. Ne fetva ortalıkta, ne de sözüm ona fetvayı veren sözüm ona şeyhülislamın kimliği paylaşılıyor. Kısacası: “sallamasyon tarihçilik” iş başında.

İstanbul’un fethini konu edinen önde gelen kaynaklarda gemilerin karadan yürütülerek Haliç’e indirilmesinin sebebi Yusuf Kaplan’ın fetva iddiasına değinilmeksizin Kuşatma sebebiyetiyle erzakları tükenen şehre destek amacıyla askeri yardım  taşıyan 4 Cenova gemisinin 20 Nisan 1453 tarihinde Haliç’e giriş yapması, Haliç’in ele geçirilmesiyle birlikte psikolojik ve stratejik üstünlük elde edilmek istenmesi gibi hususlar dile getirilmektedir.

Kritovulos Tarihi, Dukas gibi batı kaynaklarının yanında, Tursun Bey, Neşri, Aşıkpaşazade, Müneccimbaşı, Gelibolulu Mustafa Ali ve daha birçok Osmanlı kaynağında bu hadise açıkça anlatılmıştır. Kaynaklar yöntem ve güzergah konusunda ihtilaflı olsa da hepsinin birleştiği nokta, gemilerin karadan yürütülerek Haliç’e indirilmiş olduğudur. Ancak, Yusuf Kaplan’ın iddia ettiği fetva hiçbir kaynakta yer almaz. Bu durumun sebebi basittir: Çünkü ortada öyle bir fetva bulunmamaktadır.

“Şeyhülislamın savaşta bile olunsa sivil halka zarar verilmesinin İslam’a aykırı olduğunu” belirtmesi hususu ise çelişkili.  İslam hukukunda, teslim olmayan şehirlerin ve içindekilerin canı ve malı hakkındaki hüküm mâlum.

Ayrıca, Fatih’in döktürdüğü büyük şahi topları ile İstanbul surlarını bol bol vurduğu vaki. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu ki, bir tarafta surlar toplarla vurulurken diğer tarafta top kullanılmaması için fetva alınsın.

İlaveten, şeyhülislamlık makamının İstanbul’un fethedildiği 1453 yılında bulunmadığına dair bazı iddialar da mevcuttur. Bu hususun aksine de bazı görüşler zikredildiği için Yusuf Kaplan’ın şeyhülislam fetvası iddiasında şeyhülislamlık makamının varlığına odaklanmıyoruz şimdilik.

Şeyhülislâmlığın 1425’te mütevazi bir fetva makamı olarak ortaya çıktığı fikri genel kabul görmüştür. Oldukça erken bir tarihte kazaskerlik kurulmuşken ve Bursa kadılığı mevcutken ayrıca dinî-hukukî bir makam olarak müftülüğün ortaya çıkmasında 1420’li yılların dinî, siyasî ve ideolojik faktörlerinin etkisinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Bir taraftan Fetret devrinden sonra yeniden toparlanmaya çalışıldığı, diğer taraftan bazı Râfizî hareketlerin ve diğer gelişmelerin görüldüğü bir dönemde siyasî ve idarî otoritenin dışında dinî itibara sahip bir ilmî rütbenin ortaya çıkışı dikkat çekicidir. 836 (1433) yılında II. Murad’ın huzuruna kabul edilen Bertrandon de la Broquiere’in papa konumunda olan “büyük halife”den söz etmesi müftülüğün önemli bir mevki halini aldığını gösterir. XV. yüzyılda Molla Fenârî, Fahreddîn-i Acemî, Molla Abdülkerim Efendi, Molla Hüsrev, Molla Gürânî gibi âlimler II. Murad ve Fâtih Sultan Mehmed dönemlerinde müftülük makamında bulunmuştur. Ancak devrin kroniklerinde bunlardan şeyhülislâm diye söz edilmez. Bu durum ulemâ arasında fetva yetkisini haiz müftünün şahsıyla kaim bir unvan olduğunu ortaya koyar. Ancak Fâtih Sultan Mehmed’in teşkilât kanunnâmesinde şeyhülislâmın ulemânın reisi sayıldığı yolundaki ifade, eğer söz konusu ibare metne sonradan eklenmemişse bu unvana resmî bir nitelik kazandırmış olmalıdır.

Konuya ilişkin İlber Ortaylı’nın yorumunu alalım:

"Galiba eski proje bu an yürürlüğe kondu. Şu sıralar kuşatma üzerine “Fetih ve Kıyamet 1453” (Timaş Yayınları) eseri çıkan Feridun Emecen’in de belirttiği gibi hazırlanan gemiler ki bunların alçak bordalı ve hafif olduğu anlaşılıyor, bugünkü Dolmabahçe civarından karaya çekilmiş ve bir gecede Haliç’e indirilmişlerdir. Galata Cenevizlilerinin bu gemilerle pek uğraşmadığı anlaşılıyor. Sadece gemiler Galata surlarının menzilinin dışında kaldıklarından değil, Cenevizli kısmı General Giustiniani’nin şahsında Kostantiniyye surlarının içinde Bizans’a yardım edip dövüşürken, beri tarafta da Türklerle geçinmeyi tercih ediyordu. Çünkü ne Bizans ne de Türkler Cenevizlilerin dostu ya da düşmanıdır. Cenova’nın ebedi düşmanı Venedik’ti. Onları bu çevrede safdışı etmek gerekirdi. Haliç’e inen gemilerin kuşatmaya moral verdiği anlaşılıyor, yoksa fetih yine kara tarafından gerçekleşti. Osmanlı denizciliği henüz Kanuni ve II. Selim devrinden çok gerideydi. Zayıf Haliç surlarını bile bu donanmanın ne kadar oyaladığı bilinemez. Ama kuşatılan şehrin artık denizden yardım alması mümkün değildi. Gemilerin karadan yürütülme meselesini tartışanlar memleketimizdeki amatör tarihçilerdir. Zira çekilen gemilerin çekilemez cinsten olmadığı anlaşıldığı gibi tartışılan iki-üç güzergâhın da bu ameliyeye müsait olduğu görülüyor."

Sonuç olarak: iddia sahibi iddiasını ispatlamakla mükelleftir ve Yusuf Kaplan bahse konu temelsiz iddiasıyla sınıfta kalmıştır.

Akif Emre ve Muhafazakar

Akif Emre, Yenişafak Gazetesi’nde 21 Mayıs 2016 tarihinde yayınlanan “Muhafazakar Makyevelizm” başlıklı yazısında, yazı başlığında yer aldığı gibi, “muhafazakar”lığı konu edinmiş ancak başlık da dahil 28 kez kullandığı bu kelime ve türevlerini doğru şekilde kullanmayı becerememiş.

28 kez yer verdiği kelimeyi hatalı kullandığı şekiller şöyle:

muhfazakar (2), muhafazakrlığın (1), muhafakar (2), muhafakarzakar (1)

Redaktörü yok mudur bu gazetenin ya da Akif Emre köşe yazılarını tekrar okumaz mı gazeteye göndermeden, bilinmez…

 

Mehmet Niyazi Özdemir ve Broken Hill Saldırısı

Mehmet Niyazi Özdemir, Yenişafak Gazetesi’nde 5 Haziran 2016 günü yayınlanan “İki kişilik ordu kıtaya karşı” başlıklı yazısında Broken Hill saldırısını gerçekleştiren Molla Abdullah ve Gül Muhammet hakkında güzelleme yaparken aynı konudaki hatalarını daha önce paylaştığımız Bekir Hazar ve Muhammed Berdibek gibi hata yapmış:

"Avustralya'da New South Wales Eyaleti'nin madenci kasabası olan Broken Hill, güney yarım kürede olması nedeniyle 1915 yılı ocak ayının ilk gününde cıvıl cıvıl bir hayat yaşayacaktı. O zamanlar Avustralya'nın iç bölgelerinde deveci ve kervan güdücü olarak bolca Afganlı bulunmakta idi. Emekli olduktan sonra Molla Abdullah kasap dükkanı işletiyor, Gül Mehmet dondurmacılık yapıyordu. İkisinin sıkı dostlukları vardı. Her ikisi de dinlerine bağlı kimselerdi; beş vakit namazlarını kılar, içki ve domuz etini ağızlarına sürmezlerdi. Bu iki kafadar Afganlı olmalarına rağmen Türk asıllı idiler; Türkiye 1914 savaşında ingiltere ve müttefikleri karşısında harbe girince Gül Mehmet bu durumu ancak 5 ay sonra öğrenmişti."

Gül Muhammed ve Molla Abdullah Türk asıllı değillerdi. Kaynaklarda Türk asıllı olduklarına dair atıf yok. Tam aksine, Avustralya’nın I. Dünya Savaşı’na müdahiliyetinin güçlendirilmesi için Gül Muhammed ve Molla Abdullah adlı 2 Afgan’ın Türk olarak lanse edildiği iddia edilmekte.

Broken Hill olayı

Konuya ilişkin Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan haberden bir parça ile yazıyı sonlandıralım:

Saldırının failleri olduğu iddia edilen Gül Muhammed ve Molla Abdullah adlı 2 Afgan, kasaba yakınlarındaki beyaz kayalıklarda çıkan çatışma sonucunda vurularak öldürüldü. Olay sonrası yerel gazeteler, Afgan olmalarına rağmen haberi, "Türkler trene saldırdı" şeklinde verdi. Kasabada Türkler aleyhine hava oluşturuldu ve Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın müttefiki olan Almanların kulübüne saldırı gerçekleştirildi. Avustralya tarihinde o zamana kadar ilk defa yaşanan saldırının ardından Birinci Dünya Savaşı'na katılmak üzere bölgeden çok sayıda genç gönüllü olarak askere yazıldı. Olayın üzerinden yaklaşık bir asır geçti ancak zaman zaman tarihçiler, olayın Avustralya'da anlatılandan çok daha farklı boyutlara sahip olduğu eleştirisini dile getiriyor.