Hakkı Yalçın ve Golün Adı Huawei

Hakkı Yalçın’ın Fotomaç’ta 7 Temmuz 2012 tarihinde “Anlaştığımız isimler var” başlıklı yazısındaki hatası da skandal hatalar listesinde ilk sıralara oturuyor:

"İkinci yarıda da değişen bir şey yok.
Pozisyonlara sağır kalanlarla ağır kalanlar koalisyonu.
Hamleler rakibin gözünü korkutmaya yönelik sahte bindirmelerden öteye gitmedi.
Birbirinin üzerine devrilen adamlar arasında ayakta kalan birilerini aradım, kimseyi bulamadım.
Buna karşılık Karabükspor akılcı bir mücadelenin içinde, tam teşekküllü bir  şantiyesiydi.
Helalinden bir galibiyet aldılar.
Hele Huawei bir harikaydı.."

Malumunuz, Lig TV’de yayınlanan futbol maçlarında gollerin ardından “Golün adı Huawei” reklam mesajı çıkmaktaydı.

Sözüm ona (kendince) futbol yorumculuğu yapan Hakkı Yalçın, Karabük Spor’un kadrosundan bihaber şekilde “Golün adı Huawei” reklâmını görüp Huawei’yi Karabüklü futbolcu sanıp bir de performansı hakkında yorum yapmış.

Kâmil!!!

 

Emin Pazarcı ve 2. Abdulhamit Döneminde Kaybedilen Topraklar

Markar Esayan’ın 2. Abdulhamit döneminde 33 yıl boyunca bir karış toprak kaybedilmediğine dair iddiasına ilişkin 5 Temmuz 2016 günü yayınladığımız ihtisabın üzerinden bir gün geçmedi ki yine bir köşe yazarı hem de aynı gazeteden bir yazar aynı hataya düştü…

Emin Pazarcı, Akşam Gazetesi’nde 6 Temmuz 2016 günü yayınlanan “Eyvah bu biz miyiz?” başlıklı yazısında kendisinden bir gün önce aynı gazetedeki köşedaşı Markar Esayan’ın yaptığı hatayı benzer ifadelerle tekrarlamış.

"Kimilerinin “kızıl sultan” diye saldırdığı, aslında ulu bir hakan olan Osmanlı Padişahı Sultan Abdülhamit. Osmanlı’nın en sıkıntılı döneminde 33 yıl tahtta kalan, buna karşılık bir karış bile toprak kaybetmeyen Sultan Abdülhamit, Hicaz Demiryolu’nu yaptıran kişi. Bu projeyi gerçekleştirirken de iki hedef güdüyor."

Bir gün önce karaladıklarımızı tekrar buraya aktaralım:

2. Abdulhamit’in hüküm sürdüğü 1876-1909 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybettiği topraklardan bazıları şu şekilde: Tunus, Girit, Mısır, Kıbrıs, Sırbistan, Karadağ, Romanya, Bulgaristan, Bosna Hersek, Niş, Teselya, Kars, Batum, Ardahan.

Ayastefanos ya da Berlin Antlaşmalarını okuyan bir şahıs böylesi saçma bi iddiadan sakınır ama nerde…

Hatalar da sanki bulaşıcı, önce aynı gazete içinde yayılıyor gibi…

Osmanlı Devleti arması

Markar Esayan ve 2. Abdulhamit Devrinde Toprak Kayıpları

Markar Esayan, Akşam Gazetesi’nde 5 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan ”Bu kervan doğru yolda” başlıklı köşe yazısında 33 yıllık 2. Abdülhamit devrinde hiç toprak kaybı yaşanmadığını iddia etme gafletinde bulunmuş:

''Osmanlı pek çok faktörün yanında diplomasi maharetine sahip olmadığı için yıkılmıştı. Bir istisna olarak 2. Abdülhamid 33 sene bir metre toprak kaybetmeden ülkeyi dış müdahalelerden korudu.''

Osmanlı Devleti arması2. Abdülhamit’in 33 yıl Osmanlıyı savaşa sokmayıp,hiç toprak kaybı yaşatmadığını iddia edenler mevcut. Tabiki asılsız bir iddia.

2. Abdulhamit’in hüküm sürdüğü 1876-1909 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybettiği topraklardan bazıları şu şekilde: Tunus, Girit, Mısır, Kıbrıs, Sırbistan, Karadağ, Romanya, Bulgaristan, Bosna Hersek, Niş, Teselya, Kars, Batum, Ardahan.

Ayastefanos ya da Berlin Antlaşmalarını okuyan bir şahıs böylesi saçma bi iddiadan sakınır ama nerde…

 

II. Abdulhamit’in Viki sayfasındaki siyasi olaylar alt başlıklarını bile sıralamak bu iddianın yersizliğini sergilemek için yeterli olur.

2 Siyasi olaylar

İlgililer için bkz: Osmanlı Devleti’nin sınırlarının değişimi

Nazlı Ilıcak ve Can Yücel-Can Dündar Ayrımı

Daha önce ‘Can Yücel-Dündar Ayrımına Varamayan Köşe Yazarları‘ sayfasında ihtisap etmiştik ancak Nazlı Ilıcak hatasının farkında bir türlü varamıyor.

Tekrar aktaralım, belki hatasının farkına varır.

Nazlı Ilıcak, Ramazan Bayramının 1. gününe tekabül eden 5 Temmuz 2016 günü Özgür Düşünce’de yayınlanan ‘Al vatandaşlığı ver oyu’ başlıklı köşe yazısında Can Dündar’a ait olan bir metni Can Yücel’e atfetme hatasında bulunmuş.

Belki bir çoğunuzun bildiği Can Yücel'e ait güzel bir şiiri sizlerle paylaşmak istiyorum. Bayramı o kadar güzel anlatıyor ki:
“Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan...
Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini
yalnızlık...
Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek; kurda kuşa yem olmayıp ‘Çok şükür bugünü de gördük' diyebilmek...
Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır. Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.
Bir kitabı bitirmek, bir binayı bitirmek, bir okulu bitirmek, kâbuslu bir
rüyayı, kodeste ağır cezayı bitirmek bayramdır. Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle...
Vuslat da bayramdır öte yandan... Endişe içinde beklediğinden mektup almak, telefonda ansızın sesini duymak, deli gibi burnunda tütenin boynuna sarılmak bayramdır.
En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.
Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır.
‘Ona güvenmiştim, yanılmamışım' sözü bayramdır. Hiç aldatmayıp, aldanmamış olmak bayram...
Yeni bir sözcük öğrenmek, bir tünelin sonuna gelmek, müzmin bir işin
kapısını çarpıp uzun bir yola çıkıvermek bayramdır.
Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek, gereğinde haksızlığın üstüne
yalınkılıç yürüyebilmek bayramdır.
Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.
Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk
karne bayram...
Güne gülümseyerek başlamak bayramdır.
‘İyi ki yanımdasın' bayram, ‘Her şeyi sana borçluyum' bayram, ‘Hiç pişman değilim'bayram...
Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.
Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır.
Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram...
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur. Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.
Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan
evladır. Her gününüz bayram olsun…”

Nazlı Ilıcak aynı hatayı daha önce Sabah Gazetesi’nde yayınlanan 8 Ağustos 2013 tarihli “Her gününüz bayram olsun” başlıklı yazısında da yapmıştı.

Bahse konu satırlar Can Yücel’e değil, Can Dündar’a aittir.

Can dundar can yucel

Can Dündar, kaleme aldığı yazının Can Yücel’e atfedilmesi karşısında Milliyet Gazetesi’nde 8 Kasım 2011 tarihinde yayınlanan “Deli” başlıklı yazısında şu satırlara yer vermişti:

Altı yıl kadar önce, 10 Ocak 2006’da bu sütunda yazdığım “Her gün Bayram” başlıklı yazı,
(http://www.candundar.com.tr/_v3/#!/arama/Hergün_bayram/#Did=2671) Önceki gün  Cumhuriyet’te Zeynep Oral’ın  köşesinde dün de  Aydınlık’ın 1. sayfasındaydı:
Üzerinde Can Yücel fotoğrafı, “Ne güzel söylemiş şair” başlığı ve altında Can Yücel imzasıyla...
İnsan, yazısının böyle bir ustanın şiiriyle karıştırılmasından onur duyuyor tabii... Ama İnternet’te bu karıştırma artık Can sıkıcı boyutlara vardı. Küçük bir araştırmayla düzeltilebilecek hata, Aydınlık’ta çeyrek sayfaya yayılınca düzeltmek ve orijinalini basmak farz oldu.
Adaşım Can Baba’ya saygılarla o eski bayram yazımı sunuyorum:

Hayırlı bayramlar!

Mehmet Akarca ve Cari Açık

Takvim Gazetesi yazarlarından Mehmet Akarca, 3 Temmuz 2016 günü yayınlanan ‘O parmak’ başlıklı yazısında cari açığın kapanmaya yaklaştığını iddia etmiş:

''İşte, kötü adamların 'O Parmak'ları ne zaman Türkiye'de işler yoluna girse hemen harekete geçer, düğmeye uzanır; Cari açık bugünkü gibi kapanmaya iyice yaklaşmışsa… Dünyada yaşanan acı kriz Türkiye'yi Cumhurbaşkanımızın tespitinde olduğu gibi teğet geçmişse… Ülkemizin ağırlığı tüm dünyada her geçen gün daha da hissedilir hâle gelmişse… Türkiyesiz adım atılamayacağı, atılmaya kalkılsa mesafe alınamayacağı cihanın kafasına dank etmişse…..''

Cari açıkta özellikle petrol fiyatlarındaki düşüşle birlikte bir daralma trendi var. Yıllık bazda incelendiğinde, 2014 yılı başından itibaren cari açıkta gözlenen düşüş trendi devam ediyor. Ancak, mevcut cari açık hâlâ kapanmaktan çok uzak.

2016 yılının ilk çeyreğinde yıllık cari açık 29,5 milyar ABD dolarına, cari açığın GSYİH içindeki payı ise yüzde 4,2’ye gerilemiştir.

cari acik grafik

Yıllık yaklaşık olarak 30 milyar dolarlık, milli hasılanın yaklaşık % 4’üne tekabül eden cari işlemler açığı Mehmet Akarca’ya göre nasıl kapanmakta olarak değerlendirilmiş anlaması güç; ancak, gerek emsal ülkelerin cari açık seviyeleri ve ülkemizin geçmiş cari açık rakamları gerekse uzmanların ve analistlerin görüşlerine göre kapanmaktan uzak olup, ekonominin geneli açısından kırılganlık oluşturmaktadır.

Kaynak: TCMB Ödemeler Dengesi Raporu 2016/1

Saldırılara İlişkin ABD Büyükelçiliğinin Güvenlik Uyarısı ve Köşe Yazarlarımız

Bombalı terör saldırıları öncesinde ABD ve diğer gelişmiş ülke büyükelçiliklerince kendi vatandaşları için yayınlanan uyarı mesajları köşe yazarlarımız için yeni bir komplo alanı oluşturdu.

Bazıları, yapılan bu tip duyurularda ilgili ülkeler kendi istihbaratlarıyla hareket ediyor sanıyorlar. Ancak, durum böyle değil. Büyükelçilikler, ülkemiz istihbarat ve güvenlik kaynaklarından aldıkları bilgiler üzerinden hareket ediyor.

Bu durum, giderek sayısı artan söylemler karşısında ABD Büyükelçiliğinde yapılan bir açıklama ile de teyit edilmişti:

ABD Büyükelçiliği'nin Ankara'daki ABD vatandaşlarına yönelik mesajı hakkında Türk basınında yer alan spekülasyonlara ilişkin yaptığı açıklama metni:

"ABD Büyükelçiliği geçtiğimiz hafta sosyal medyada dolaşan ve Türk hükümeti kaynaklı olduğu belirtilen bir uyarı mesajı yoluyla bir tehdit bilgisinden haberdar olmuştur. Söz konusu uyarıyı Türk makamlarıyla teyit eden büyükelçilik, Türk hükümetinden herhangi bir tehdit bilgisi edindiğimizde rutin olarak yaptığımız şekilde, aralarında hem devlet görevlileri hem de sivillerin bulunduğu Ankara'daki tüm ABD vatandaşlarına ve ABD Büyükelçiliği'nin tüm çalışanlarına yönelik bir bilgi notu yayınlamıştır."

Bakalım hangi köşe yazarları kendini bu komplo teorisinin serin sularına bırakmış:

Hakkı Yalçın’ın Takvim Gazetesi’nde 30 Haziran 2016 günü yayınlanan “Kesinlikle bir amerikan filmi” başlıklı yazısından:

"Almanya, Beyoğlu'ndaki terör saldırısından önce kendi vatandaşlarını uyarmıştı. Amerika, havaalanı saldırısından önce kendi vatandaşlarına uyarı gönderdi. Onların bildikleri bizlerin bilmedikleri mi? Yoksa onların teröristlerle işbirliği, bizlerin katledilme sebepleri mi? Kendi vatandaşlarını uyarma saatleriyle, bizim insanlarımızın katledilme anları birbirine uyuyorsa. Bunlar tesadüf müdür sanıyorsunuz? Kuklaların ipini çekenleri teşhis etmek zor değil."

Ahmet Yenilmez’in Güneş Gazetesi’nde yayınlanan 30 Haziran 2016 tarihli “Zalime fırsat verme Allah’ım” başlıklı yazısından:

"ABD kendi vatandaşlarını uyarıyor, ülkemin bir yerinde bombalar patlıyor, bizim vatandaşlarımız ölüyor! Bu kara karga bizim üzerimizden uçup, denizleri dağları okyanusları aşıp, dünyanın ta en ucuna varıp, bombaların patlayacağını haber ediyor; ancak azıcık aşağıya bakıp da “Ey ahali bomba patlayabilir” demeyi nedense ihmal ediyor! Lafım kara kargaya değil elbette, lafım kara karganın ayağına haber pusulasını bağlayanlara, lafım bomba patladıktan sonra “En sadık müttefikimiz” diyerek söze başlayanlara! İki çift lafım olacak “Müttefikimiz, stratejik ortağımız“ diyerek söze başlayanlara. Bakın bu sözünüz var ya, bilesiniz ki o patlayan bombalar kadar acıtıyor bu ülke insanının yüreğini!"

Melih Aşık’ın Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan 30 Haziran 2016 tarihli “Halk duymasın” başlıklı yazısından:

"Doktor okurumuz Okan Öztürk: - Oğlum ABD vatandaşı olduğu için bu sabah ABD Konsolosluğu’ndan “Havaalanlarından uzak durması” konusunda uyarı e-postası aldık. Kendi devletimizden ise bir uyarı almadık, diyor.. Amerikalıların Türkiye’deki istihbarat örgütü bizimkinden daha mı güçlü? Nasıl oluyor da onların bildiğini bizim istihbarat bilmiyor? O yüzden mi bizimkine Milli İstirahat Teşkilatı adı takıldı... Derken Başbakan olay sonrası Atatürk Havalimanı’na geliyor. Çevreye şöyle bir bakıyor. Ve teşhisi koyuyor: - Güvenlik zafiyeti yoktur... Bu durumda suçlu terör saldırısında ölenler oluyor."

 

Ahmet Hakan ve Değerli Yalnızlık Terimini Literatüre Kazandıran Şahıs

Ahmet Hakan, 1 Temmuz 2016 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Erdoğan’ın İHH’ya tepkisi haksız mı?” başlıklı yazısında “değerli yalnızlık” kavramını literatüre Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın danışmanı İbrahim Kalın’ın kazandırdığını iddia etme yanlışında bulunmuş:

"Değerli yalnızlık" tabirini literatüre kazandıran İbrahim Kalın Bey'den... 
"Yalnızlık Allah'a mahsustur" diye bir açıklama bekliyoruz.

Değerli Yalnızlık Splendid Isolation

Yine gerekli literatür taramasını yapmadan ezberden konuşmuş Ahmet Hakan.

Tabir uluslararası literatüre ait ve tabi ki literatüre sokan da Kalın değil.

Değerli yalnızlık, yani İngilizcesiyle “splendid isolation” 1880-1900 tarihleri arasında Büyük Britanya’nın uyguladığı dış politika tarzına verilen isimdir. Bu dönemde Büyük Britanya aktif dış politika yürütmüş ancak her bir devletle ayrı çıkarlarının olması nedeniyle Avrupa’daki ittifakların hiçbirine dahil olmamıştır.

Kendisini google‘a yönlendirelim…

* katkısı için Sn. Seyit Yalçın’a çok teşekkür ederiz…

Kurtul Altuğ ve Yanlış Kişiye Atıf Yapan Yazısı

Kurtul Altuğ, Aydınlık Gazetesi’nde 19 Ağustos 2012 tarihinde yayınlanan “Batı’daki yeni senaryolar” başlıklı yazısında tongaya düşmüş:

"Avrupa Basının gözde yayın organı Le Monde’un Türkiye muhabiri, uzman yazarı Guıllaume Perrier “Darbe olursa” başlıklı yazısında bu varsayımı da dikkate alarak bakın neler söylemiş? ( 15 Ağustos 2012- Le Monde). Kısa bir bölümü okuyalım ve sonra düşünelim. “Türkiye’de darbe olursa! Dünya, tarihte bugüne kadar hiç gerçekleşmemiş, yeni bir oluşumla karşılaşacak. Türkiye, olası bir darbeden sonra, Rusya ve Iranla ortaklık kurmak isteyecek. Silahı, enerjiyi ve parayı bu iki ülkeden alacak. Rusya’yla İran’ın elindeki doğal gaz, petrol ve nükleer güç, Türkiye’yi ayakta tutmaya yeter."

Kurtul Altuğ, 15 Ağustos 2012 tarihli Le Monde gazetesinin Türkiye muhabirinin satırlarına referans vermiş; ancak, “forward mail” ünlüsü bahse konu metin sandığı gibi Guillaume Perrier’e değil, Ahmet Altan’a aitti.

Kurtul Altuğ, farkında olmadan Ahmet Altan’ın 2017 yılı Mayıs ayında önce Le Monde gazetesinde, ardından Alman Stern dergisinde yayınlanan “Üçüncü Dünya Savaşı, Türkiye’den çıkabilir…” başlıklı yazısına atıf yapmış olmuş.

Kurtul Altuğ_Batıdaki yeni senaryolarAhmet altan_Türkiye'de darbe olursa

Kaynak: Ensonhaber.com’un “Aydınlık yazarı Kurtul Altuğ’un büyük hatası” başlıklı haber metni

Ömür Gedik ve Kurban Kesimi

Ömür Gedik, 14 Ekim 2013 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Kurban keserken” başlıklı yazısında kurban ritüeli hakkında bilgi eksikliğini ispatlamış:

Küçüklüğümden beri böyledir, ben her kurban bayramı süresince boğazımda düğümle uyanırım.
Özellikle de kurbanların kesilmeye başladığı o sabah ezanı sırasında göğsüme bir yumru oturur. 
İçime kapanırım.

Kurbanın sabah ezanında değil bayram namazından sonra kesildiğini atlamış Ömür Gedik…

Güneri Civaoğlu ve İkinci Jöntürk Kongresi

Güneri Civaoğlu, Milliyet Gazetesi’nde 30 Eylül 2014 günü yayınlanan “Prens Sabahaddin patinajı” başlıklı yazısında okuduğu tarih romanının akışına kanarak önemli hatalar yapmış:

27 Aralık 1917...    Paris...
Avrupa’ya kaçarak Sultan Abdülhamid’e baş kaldıran “Jön Türkler” hareketiyle yakınlaşan “Prens” Sabahaddin’in Berlin Sokak’taki evinde “2. Jön Türkler Konferansı” toplantı halinde...
Neredeyse yüz yıl öncesinin bu toplantı gündemi neydi dersiniz?
“Prens” Sabahaddin -Osmanlı Devleti’ni kurtarmak ve büsbütün parçalanmasını önlemek- için “imparatorluk coğrafyasındaki çeşitli bölge halklarına genişletilmiş hak ve özgürlükler verilmesi gerektiğini savunuyor, yerel yönetim formülünü” dile getiriyordu.
Bir çeşit “özerklik” de denebilir.
“Prens” Sabahaddin Paris’te uzun ve derin çalışmalar, araştırmalar, Sorbonne Üniversitesi’nde takip ettiği derslerle bu sonuca varmıştı.
Devleti “İstanbul’dan yönetenler Bağdat’takiler, Şam’dakiler, Kuzey Afrika’dakiler gibi düşünemezler” diyordu.
........................
“Prens” Sabahaddin “Osmanlı’nın Batı’dan geri kalmış olduğunu, imparatorluk içindeki halkların daha iyi bir hayat umuduyla kopmak istediklerini” düşünüyordu.
Onların Osmanlı İmparatorluğu içinde kalmaları ve parçaların kopmasını önlemek, hiç değilse kalan coğrafyaları elde tutmanın çabasındaydı.
Ama...
O konuşma toplantıya katılan Jön Türklerden çoğunluğu oluşturan “İttihat Terakkicilerin” sert muhalefet duvarına çarptı.
“Prens” Sabahaddin yalnız bırakıldı.
Son günlerde okuduğum romanın etrafında örüldüğü tarihten alıntılarla devam...

‘ŞEHZADE’ DEĞİL ‘PRENS’

Bu arada “Prens” Sabahaddin için birkaç not...
Sabahaddin, Abdülhamid’in sadrazamlarından birinin oğluydu.
Saltanata anne tarafından kan bağı olduğu için hiçbir zaman tahta çıkamazdı.
“Şehzade” değildi.
Avrupa’da “Prens” diye anılıyordu.
“Prens” Sabahaddin Paris’e kaçtığı ilk yıllarda farklı çizgilerde dolaştı.
Önce Abdülhamid’i “askeri darbeyle” devirmeye odaklanmıştı.
Devletin başına kendisi geçecekti.
Bu amaçla “Prens” Sabahaddin oluk oluk altın dökerek saltanata karşı güçlü adamlarla bir “darbe silahlı kuvveti” oluşturmaya çalıştı.
Ancak...
O ünlü ve güçlü isimler genç Prens’i aldattılar.
Altınların üzerine oturdular.
Parmaklarını bile oynatmadılar.
“Prens” Sabahaddin sonraları kendini okumaya, araştırmalara verdi.
Üniversite derslerine katıldı.
Zamanla “tepeden inmecilikten” uzaklaşarak Osmanlı’daki hastalığın derindeki nedenlerine ulaştı.
..........................
Aradan yüz yıla yakın bir zaman geçti.
Bakın...
2014 Türkiye’sinde “çözüm” için hâlâ “Prens” Sabahaddin’in 1917’deki “formülü” tartışılıyor.
Yüzyıl boyunca Paris’in Berlin Sokağı’ndaki evde konuşulan formül hâlâ patinaj yapmakta.
“Ademimerkeziyetçi” yani “yerinden yönetim...”
Devletin bütünlüğü içinde kalarak eğitimden sağlığa, yerel vergilere, altyapılara... Pek çok alanda “yerel yönetimlerin” genişletilmiş yetkilerle donatılması.
“Prens” Sabahaddin 27 Aralık 1917’deki konuşmasında “yerel yönetimlerin kendi polis örgütlerinin olması gerektiğini” de söylemişti.

Romandan tarih öğrenen ve kendince öğrendiği (!) bu tarihi okurlarına aktaran (!) Güneri Civaoğlu’nun yanlışları hakkında fazla kelâm etmeden, Murat Bardakçı’nın Habertürk Gazetesi’nde yayınlanan “Bu köşeler böyle değildi” başlıklı yazısında aktarılan hususlarla başbaşa bırakalım sizleri:

Güneri Bey, imparatorluğun son döneminde ismi sık geçen Prens Sabahaddin’den bahsetmiş. Abdülhamid’in sadrazamlarından birinin oğlu olan Sabahaddin Bey’in Paris’teki evinde 27 Aralık 1917’de “2. Jöntürk Konferansı” düzenlediğini, konferansta “özerklik” konusunu gündeme getirdiğini ama İttihad Terakkiciler’in sert duvarına çarptığını, aldatıldığını, altınlarının üzerine oturulduğunu yazıyor, daha başka şeyler de söylüyor ve bütün bunları yeni okuduğu bir “romandan” öğrendiğini kaydediyor!

Romandan öğrenilen tarih, işte bu kadar olur!

Güneri Bey’in yazdıklarının neresini düzelteceksiniz?

Sadece birkaç hatasını tamire çalışayım: Güneri Cıvaoğlu’nun “Konferans” dediği toplantı, tarihlere “İkinci Jöntürk Kongresi” diye geçmiştir, hazretin yazdığı gibi 27 Aralık 1917’de değil, o tarihten tam on sene önce, 27, 28 ve 29 Aralık 1907’de yapılmıştır, Prens Sabahaddin bir sadrazamın değil, Abdülhamid’in eniştesi, yani kızkardeşi Seniha Sultan’ın kocası Mahmud Paşa’nın oğludur, Mahmud Paşa sadrazamlık yapmamıştır, İkinci Kongre’ye sadece Jöntürkler değil başta Taşnaksutyun olmak üzere Ermeni örgütlerinin temsilcileri de katılmıştır, toplantılarda Sabahaddin Bey’in “özerklik” yahut “adem-i merkeziyet” talepleri değil, Sultan Abdülhamid’e karşı “kıyâm” yani “başkaldırma” yolları tartışılmıştır. Bütün bunlar Kongre kararlarının yeraldığı beyannamede yazılıdır ama beyannamenin metni romanlarda değil, ciddî kitaplarda bulunduğu için büyük yazarlarımızın böyle büyük hatalar etmeleri normaldir!