15 Temmuz Darbe Girişimi Sonrası Ordudaki Tasfiye ve Köşe Yazarları

15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen hain darbe girişimi sonrasında Türk Silahlı Kuvvetlerinde kapsamlı bir tasfiye operasyonu yapıldı ve OHAL kapsamında alınan Kanun Hükümünde Kararname ile 149’u general 1684 asker Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ihraç edildi.

Bu olayı bazı gazeteler ve köşe yazarları, “cumhuriyet tarihinin en büyük tasfiyesi” olarak değerlendirdi.

Her ne kadar yapılan bu tasfiye, genel rakamlar itibarıyla oldukça büyük görünse de, gerek toplam gerekse genel rakam içindeki payı itibarıyla 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında yapılan tasfiye hareketinin gerisinde kalmıştır.

27 Mayıs Darbesinin akabinde 3 Ağustos 1960 tarihli 42 sayılı kanunla, (darbe girişimine destek sunmayan) 235 general ve yaklaşık 5.000 subay emekliliğe sevk edilmiştir. Bu tasfiye hareketi, tarihimize “EMİNSU olayı” olarak geçmiştir (EMİNSU olarak adlandırılmasının nedeni emekliye sevk edilen subayların kurduğu Emekli İnkılap Subayları Derneği’nin kısaltması olmasındandı). Gerekçe olarak subayların gençleştirilmesi, rütbe enflasyonunun önlenmesi, kadro fazlalığının giderilmesi ve orduda rütbe sıralamasının yeniden kurulması gösterilmişti.

Konu hakkında ilave bilgi için “Emekli İnkılap Subaylar Derneği” ya da kısaca “EMİNSU” araması yapılabilir.

Özetle, 15 Temmuz sonrası orduda yapılan tasfiye, cumhuriyet tarihimizin en büyük tasfiyesi değildir.

Farklı olan özellik, cumhuriyet tarihinde ilk defa sivil siyaset eliyle orduda bu çapta tasfiye kararlarının alınmasıdır.

Aljazeera Türk, bu hatayı yapanların başında geliyordu:

"15 Temmuz'da 240'tan fazla vatandaşın hayatını kaybettiği darbe girişimi sonrası orduda cumhuriyet tarihinin en büyük tasfiyesine imza atıldı."

tsk tasfiye

Sonra yayınladıkları bir haberle durumu biraz da olsun düzelttiler gerçi:

"Türk siyasi tarihinde benzer tasfiyeler olsa da ilk defa sivil iktidar bu çapta büyük bir ihraç kararına imza atıyor."

Yenişafak Gazetesi de Aljazeera Türk’ün gerisinde kalmadı:

"Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki FETÖ mensuplarının 15 Temmuz ihanet girişimi ardından cumhuriyet tarihinin en büyük tasfiyesi gerçekleşti. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde yapılan 3'lü zirvenin ardından 149 general-amiral, bin 99 subay ve 436 astsubay Yüksek Askeri Şura toplantısı beklenmeden TSK'dan kovuldu."

Onedio da benzer şekilde hataya düşmüştü:

"15 Temmuz'daki darbe girişimi sonrası orduda cumhuriyet tarihinin en büyük tasfiyesi gerçekleşti."

Bu hataya düşen köşe yazarlarına baktığımızda ise bir tek Okay Gönensin’in Vatan Gazetesi’nde 29 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan 29 Temmuz 2016 tarihli yazısında bu hataya düştüğünü görüyoruz.

"Türk Silahlı Kuvvetleri’nde tarihinin en büyük tasfiyesi yaşanıyor. 149 generalin bir gecede ihracının ardından Yüksek Askeri Şura’dan da aynı yönde kararların geleceği anlaşılıyor."

* Katkısı için Seyit Yalçın‘a teşekkürlerimizi sunarız.

Muhammed Berdibek ve Darbeler Tarihi

Yenişafak Gazetesi internet yazarlarından Muhammed Berdibek, 8 Ağustos 2016 tarihli “Kısa darbeler tarihi” başlıklı yazısında yine bir takım yanlışlara düşmüş:

"Modern tarihin ilk darbesi ise ilk kez 1799'da Napolyon'un Fransa yönetimine el koymasıyla yaşandı."

Modern yani çağdaş tarihin aydınlanma süreci olarak adlandırılan (17. yy.) dönemin ya da sanayi devriminin akabinde başladığı kabul edilir. Sanayi Devriminin mihenk taşı buhar makinesinin James Watt tarafından geliştirildiği 1764-1781 yılları arası dönemin Modern çağın başlangıcı olduğunu farz ettiğimizde bile Muhammed Berdibek’in modern tarihin ilk darbesinin Napolyon tarafından yapıldığı iddiası boşa çıkmaktadır. Çünkü 1799 yılının hemen öncesinde de birçok darbe gerçekleştirilmişti.

1750-1799 arasında gerçekleştirilen darbeleri de incelemek yerinde olacaktır:

 

"Örneğin dünya siyasi tarihinin en çok bilinen imparatorlarından Julius Sezar, darbe kurbanı olarak tahtını kaybetti."

Öncelikle, bahsettiği Roma imparatorunun adını tarzanca aktarmış. Orjinal ismi Julius Caesar, Türkçe karşılığı da Jül Sezar’dır. Julius Sezar değil.

İkinci olarak, Jül Sezar’ın bir darbe ile tahta oturduğu gerçeğini gözden kaçırmış.

"İlk örneklerine Antik Yunanistan ve Hindistan kent devletlerinde rastlanan askeri darbeler, Roma İmparatorluğu döneminde de oldukça yaygındı."

Tarihte ilk darbelerin yaşandığı coğrafi bölgeler arasında Orta Doğu’yu saymamak yanlış bir hareket olur. İsrail Krallığında M.Ö. 840’ta gerçekleşen ve sonucunda Ahab’ın hanedanlığının yerini Jehu Hanedanlığına bıraktığı darbe tarihin bilinen en eski darbelerindendir.

Ahmet Hakan ve Habervaktim’in Sahibi

Ahmet Hakan, 12 Ağustos 2016 tarihli “İlker Paşa Öyle Demedi Sayın Cumhurbaşkanı” başlıklı köşe yazısında Habervaktim adlı sitenin sahibinin Yeni Akit Gazetesi olduğunu iddia ederek yanlışa düşmüş:

"Yener Dönmez, Habervaktim'in ne sahibi ne de yetkilisi olmuştur. Yener Dönmez, Yeni Akit gazetesinin Ankara temsilciliğini yapmış, daha sonra da Vahdet gazetesini çıkarmıştır. Habervaktim adlı sitenin sahibi Yeni Akit gazetesidir."

Sitenin künyesi incelendiğinde görülecektir ki sorumlu müdürü ve sahibi Ömer Faruk Tufan’dır.

Akit Gazetesi’nin eski Genel Yayın Koordinatörü Hasan Karakaya da 10 Kasım 2014 tarihinde yazdığı “Akit’le ilgili “iddia”lara ve “senaryo”lara cevabımızdır” başlıklı köşe yazısında bu iddiayı reddetmişti:

"Uzun yıllar, “Habervaktim.com” adlı internet sitesinin de “Akit’in internet sitesi” olduğu yazıldı, çizildi, söylendi. Hatta, sitenin başında Yener Dönmez’in olduğu, Yener Dönmez’in de “Akit’in Ankara Temsilcisi” olduğu, dolayısıyla; “Akit’in, Habervaktim.com üzerinden, Hükümet’e, Çözüm Süreci’ne ve Akil İnsanlar’a muhalefet yürüttüğü” iddia edildi... Açık ve net söyleyelim: “Habervaktim.com” adlı internet sitesinin; “kuruluş”unda da, daha sonraki “yayın”larında da, “Akit’le organik bağı” hiç olmamıştır!.. Evet, “organik bağımız” yoktu..."

Yine araştırmadan yanlış bilgi paylaşımı. Yine Ahmet Hakan…

Zorunlu – Munzam Karşılık Farkının Farkında Olmayan Köşe Yazarlarımız

Merkez Bankasının zorunlu karşılık oranlarına ilişkin ayarlamalarının akabinde köşe yazarlarının geleneksel şekilde yaptığı bir hata var: munzam karşılıklar ile zorunlu karşılıkları birbiriyle karıştırmak.

Konuya ilişkin teknik açıklama konusunda Mahfi Eğilmez’in blogundaki içerikten faydalanarak basit şekilde aktarmaya çalışalım:

Bankalar topladıkları mevduatın ve diğer kaynaklarının merkez bankası tarafından belirlenen oranda belirli bir miktarını, ileride karşılaşabilecekleri zorluklarda talep edip kullanabilmek için merkez bankasına yatırmak zorundadırlar. Buna zorunlu karşılıklar, bunun miktarını belirlemeye yarayan orana da zorunlu karşılık oranı adı veriliyor. Merkez bankasının, karşılık oranını artırıp azaltarak bankaların açabileceği kredi miktarını ve maliyetini etkilemesi eylemine de karşılıklar politikası adı veriliyor.

türk lirası simgesiDisponibilite: Merkez Bankası’nın bankaların kabul ettiği mevduata karşılık kasalarında tutulmasını zorunlu kıldığı parasal karşılıklardır.

Munzam Karşılık: Merkez bankasının disponibiliteye ek olarak bankaların kaynaklarından kendisine yatırmalarını zorunlu kıldığı miktardır (munzam kelimesinin Türkçe karşılığı: Ek, eklenmiş.)

Zorunlu Karşılıklar: Merkez bankasının, kabul ettikleri mevduat karşılığında bankaların kendisinde tutulmasını zorunlu kıldığı miktarlardır.

Türkiye’de Bugün Geçerli Olan Uygulama: Bugünkü uygulamada serbest karşılıklar anlamına gelen ankes uygulaması sürmektedir.

Eskiden Türkiye uygulamasında (Umumi) Disponibilite + Munzam Karşılıklar uygulaması söz konusuydu. Günümüzde disponibilite ve munzam karşılıklar kalkmış, yerini bankaların TCMB’ye yatırmak zorunda oldukları zorunlu karşılıklar (ya da kısaca karşılıklar) almıştır.

Bugün Türkiye’de geçerli olan uygulamaya baktığımızda “munzam karşılık oranları düşürüldü” şeklindeki anlatım yanlıştır.

Doğrusu “zorunlu karşılık oranları düşürüldü” şeklinde olmalıdır.

TCMB’nin 2008 yılından bu yana zorunlu karşılıklara ilişkin açıklamaları ile zorunlu karşılıklara ilişkin tebliğinden kullandığı metinlerin içeriği de bu hususu doğrulamaktadır.

Munzam karşılıkları hâlâ faal sanıp, zorunlu karşılıklar yerine kullanan köşe yazarlarını listeleyelim:

Merkez Bankası eski başkanlarından Gazi Erçel’in Habertürk’te yayınlanan 25 Mart 2011 tarihli “Merkez Bankası’nın ısrarı sürüyor” başlıklı yazısından:

"Banka’nın Para Politikası Kurulu dün yaptığı toplantıda bu kez faizi indirimine gitmeyip, mevduat munzam karşılık oranlarını tekrar arttırdı. Bunun sonucu piyasadan 19,1 milyar TL daha para çekecek. Piyasalar faizde bir değişiklik beklemiyorlardı. Haklı da çıktılar. Ancak munzam karşılık artışı ile ilgili olarak farklı görüşler vardı. Artış yapacak diyenleri bile şaşırtan oranda bir karar alındı."

Eski bir merkez bankası başkanı da bu hatayı yapabiliyor demek ki…

Erdal Sağlam’ın Hürriyet Gazetesi’nde 27 Ağustos 2013 tarihinde yayınlanan “Başçı kendini ve ekonomiyi aslanlar gibi tehlikeye attı” başlıklı yazısından:

"Genel kanı pazartesi günü Merkez Bankası’nın döviz cinsinden tutulan munzam karşılık oranlarını düşürmesi ve rezerv opsiyon katsayısı (ROK) uygulamasında oran değişiklikleri yaparak piyasaya döviz likiditesi vermek olabileceğini tahmin ediyorlar."

Hayrettin Karaman’ın Yenişafak Gazetesi’nde yayınlanan 5 Eylül 2010 tarihli “Munzam karşılık faizi” başlıklı yazısından:

"Habertürk gazetesinde "bana izafeten katılım bankalarının Merkez Bankası''nda tutmak mecburiyetinde oldukları munzam karşılık parasına verilen faizin helal olduğu, bunun para yatıranlara dağıtılabileceği, böyle bir fetva verdiğim" haberi yer aldı."

Süleyman Yaşar’ın Sabah Gazetesi’nde 21 Haziran 2011 tarihinde yayınlanan “Faiz düşerse cari açık azalır” başlıklı yazısından:

"O halde şu anda yapılacak faiz artırımı iç talebi kısmayacak demektir. Hatta munzam karşılık artışı, taksit sayısını azaltma yoluyla kredileri kısıtlama önlemeleri bile bu koşullarda tüketimin kısılmasında istenen sonucu vermez."

Yine Süleyman Yaşar’ın Sabah Gazetesi’nde yayınlanan 29 Mart 2011 tarihli “Türk parası niye değerleniyor?” başlıklı yazısından:

"Merkez Bankası'nın mevcut munzam karşılıklarını yükseltmesine rağmen Amerikan Doları'nın fiyatı yükselmiyor. Türk parası, munzam karşılıklar yükselmesine karşın değer kazanma eğilimini sürdürüyor. Bunun nedeni Türkiye'ye olan döviz girişine bağlanabilir. Çünkü son üç ay içerisinde Merkez Bankası döviz rezervleri 80.1 milyar dolardan 85.7 milyar dolara yükseldi. Ayrıca döviz mevduat hesapları da son üç ay içerisinde 4 milyar dolar çoğaldı. Demek ki kredi hacminin munzam karşılık yoluyla kısılmasına rağmen, TL'nin değer kazanması, dövizlerin bozdurulduğu tezini açığa düşürüyor. Bu tezin de pek akılcı olmadığını bize gösteriyor. O halde tek alternatif izah, döviz girişinin çoğalması olarak karşımıza çıkıyor. Anlayacağınız, munzam karşılık yoluyla kredi hacminin sıkıştırılmasına rağmen Türkiye'ye döviz girişi sürüyor ve Türk parası değer kazanmaya devam ediyor. Gelelim Merkez'in döviz rezervlerinin çoğalmasına... Merkez Bankası döviz rezervlerinin artması da spekülatif ataklara karşı bir güvence oluşturuyor. Bu güvence de Türk parasının değerlenmesine neden oluyor."

Süleyman Yaşar’dan devam… Sabah Gazetesi’nden 11 Ocak 2011 tarihli “Sıcak paraya yeni önlem ne?” başlıklı yazısından:

"Zira mevduat munzam karşılıklarını arttırmak çare olmuyor, Türkiye'de bankaların kısa vadeli dış borçlarının hızını kesmiyor. Dolar ve euro faizleri çok düşük olduğu için, mevduat munzam karşılık artışının getirdiği ilave maliyet dış borçlanmayı cazip olmaktan çıkarmıyor."

Kadir Tuna’nın Takvim Gazetesi’nde 18 Aralık 2010 tarihinde yayınlanan “Sıcak paraya karşı soğuk muamele” başlıklı yazısından:

"Faiz kararının ikinci ayağı, munzam karşılık oranlarının düşürülmesidir. İç talep nedeniyle ısınan ekonomiyi yavaşlatmak şart. Hızlı kredi genişlemesi cari açığı artırıyor. Kredilerin yavaşlaması gerekiyor. Merkez, finansal istikrar açısından ilk adımı attı. İkinci adım muhtemel kredi genişlemesine izin vermemek için munzam karşılık oranlarının artırılması olacaktır. Burada bankalar açısından bir değerlendirmek yapmak gerekirse, bir yandan düşen faizlerle borçlanma maliyetleri azalırken, munzam karşılık oranlarının yükselmesi ile elinde tutacağı fon miktarı azalacağı için maliyetler artacaktır. Bu nedenle munzam karşılık oranlarındaki artış miktarı iyi ayarlanmalı. Amaç ekonomiyi yavaşlatmak değil. Hızlı kredi genişlemesini engellemek."

Esfender Korkmaz’ın Yeniçağ Gazetesi’nde 29 Mayıs 2015 günü yayınlanan “Kredi kartlarına tefeci faizi” başlıklı yazısından:

"Gecikme faizini bir tarafa bırakalım... Bankalar mevduata en fazla yüzde 9 faiz veriyor. Mevduat için yüzde 10 dolayında munzam karşılık yaratıyor. Masraflarını da katarsak yüzde 11 maliyete karşılık, bankalar kartla avans olarak kredi çekenlerden yüzde 24.24 oranında faiz alıyor. Yani yüzde 220 kazanıyor. n Yine bankalar, döviz mevduatına yüzde 2 faiz veriyor. Munzam karşılık ve masrafıyla yüzde 2.3’ye mal ettiği Dolar veya Euro gibi yabancı para için eğer kartınızla avans çekerseniz sizden yüzde 19.44 faiz alıyor. Yani yüzde 845 oranında kazanç sağlıyor."

Yine Esfender Korkmaz’ın Yeniçağ Gazetesi’ndeki “Dolar kamburu” başlıklı 17 Temmuz 2016 tarihli köşesinden:

"Aşağıdaki tabloda, munzam karşılık hariç en yüksek rezerv tutan Merkez bankalarının döviz rezervleri yer almaktadır. Türkiye'nin döviz rezervi 110 milyar dolayındadır. Bankalara ait munzam karşılıklar hariç MB rezervleri 70 milyar dolar kadardır."

Hakan Özyıldız’ın BloombergHT’de 30 Mart 2012 tarihinde yayınlanan “Dövizle munzam karşılık tutmak” başlıklı yazısından:

"Mevduat munzam karşılığı tutmak, merkez bankalarının klasik para politikası araçlarındandır. Mudi bankaya 100 lira yatırır. Para otoritesi, piyasanın ve ekonominin durumuna göre bir değerlendirme yapar. Mevduatın ne kadarının kredi olarak dağıtılacağına karar verir. Eğer enflasyonla mücadeleyi esas alan bir para politikası izliyorsa, enflasyondaki gelişmelere bakar. Tüketim baskısı varsa, kredileri pahalılaştırmaya yönelik bir politika izler. Munzam karşılıkları yükseltir. Örneğin, 100 liralık mevduatın 10 lirasını değil 15 lirasını kendi kasasında tutar. Böylelikle bankaların krediye ayırabilecekleri kaynak, 90 liradan 85 liraya düşer, azalır. Krediler pahalılaşır. Tüketici pahalılaşan kredi kullanmaktan kaçınacağı için, ekonomide talebi azaltıcı etkisi olur. Enflasyonun artış hızı yavaşlar. TCMB, bir süreden beri, farklı bir yöntem uyguluyor. Bankalarda, yerel para mevduatlarının munzam karşılıklarının bir bölümünün döviz olarak yatırılmasını kabul ediyor. Bu bağlamda son kararında ek bölüm için "1,4" lük farklı bir katsayı uygulaması bile getirdi."

Bir başka BloombergHT yazarı Ercan Kumcu’nun 30 Mart 2011 tarihli “Munzam karşılık politikasının da bir sınırı var” başlıklı yazısından:

"Düşük para politikası faizi ve yüksek munzam karşılıklar" olarak özetlenebilecek uygulamadaki para politikasının doğal bir sınırı var. Teorik olarak para politikası faizi, bazı gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, sıfıra kadar inebilir. Uygulamada ise, galiba sınıra gelindi. Zaten artış eğilimindeki faizler karşısında Merkez Bankası'nın politika faizini daha fazla düşürmesi "ironi" olurdu. Teorik olarak munzam karşılıkları artırmanın da bir sınırı var. Munzam karşılıklar yüzde 100 denebilir. Bunun anlamı tüm bankacılık kesiminin aktiflerinin çok büyük bir bölümüne Merkez Bankası'nın el koyması olur. Uygulamada ise, para otoritesinin bankaların sağlığını ve kârlılığını düşünmesi gerekir. Sonuçta, para politikası uygulamalarının arzulanan sonuçları verebilmesi için Merkez Bankası'nın sağlam (öz kaynakları güçlü) ve sağlıklı (kârlı) bir bankacılık sistemine ihtiyacı var. SINIR GÖRÜNDÜ Munzam karşılıklarda en üst sınır yüzde 15'e kadar geldi. Bu düzeyde bir munzam karşılık bankaların topladığı mali kaynakların yüzde 85'ini kullanabileceğine işaret ediyor. Maliyeti sıfır dahi olsa, bankaların bu kaynakları kullanarak elde edecekleri getiri munzam karşılığın sıfır olmasına göre yüzde 15 düşmüş oluyor. Sonuçta, munzam karşılıklar bankacılık sektörü üzerinde bir çeşit vergi işlevi görüyor."

Türkiye Gazetesi yazarlarından Necmettin Batırel’in 14 Ocak 2011 tarihli “Döviz alan yandı” başlıklı yazısından:

"Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz enflasyon, finansal istikrar, munzam karşılıklar gibi konularda çarpıcı açıklamalar yaptı. Yılmaz üzerinde çok tartışılan bankaların munzam karşılıklarındaki artışın etkisinin ocak ayında görüleceğini ifade etti ve ekledi: (Önümüzdeki dönemde munzam karşılıklar ŞARTLARA GÖRE artabilir). Munzam karşılık biliyorsunuz bankaların mevduatlarının %5'lik kısmını merkez bankasında tutma mecburiyetine verilen isim."

Yine Necmettin Batırel’in Türkiye Gazetesi’nde yayınlanan 24 Mayıs 2012 tarihli “Çakılmayın” başlıklı yazısından:

"Sizin ekstra tedbir almanıza gerek yok, cari açık kendiliğinden daralıyor. Bankacılık kesimini rahatlatın, Çin'in yaptığı gibi munzam karşılıkları indirin, haftalık repo ihalelerindeki miktarı arttırın. Petrol fiyatlarında yaşanan düşüşle cari açıkta yaşanan iyileşme Türkiye'yi daha güçlü bir yerde tutuyor. Sizin birinci hedefiniz büyüme olmalı, enflasyon değil. Büyüyen ülkede ekonominin çarkları hızlı döner. Merkez Bankalarının güven ortamını sağlamak ve büyümeyi desteklemek adına adım attığı bir dönemin başındayız."

Servet Yıldırım’ın Radikal’de 23 Mart 2011 tarihinde yayınlanan “Ne faiz artar ne de munzam karşılıklar” başlıklı yazısından:

"Yazının başlığı piyasanın ağırlıklı görüşünü yansıtıyor. Buna göre bugünkü Para Politikası Kurulu’ndan muhtemelen ne faiz artışı çıkacak ne de bu hafta içinde munzam karşılık oranlarında bir artış açıklanacak."

Haber7 yazarlarından Prof. B. Gültekin Çetiner’in 3 Mayıs 2012 tarihli “Yastık altı altınlar nereye?” başlıklı yazısından:

"Yani halktan yastık altı altınları bankalar aracılığıyla toplayıp Merkez Bankasına koyacaklar. Büyük miktarda munzam karşılık olan %20 sayesinde Merkez Bankasında önemli oranda altın toplanacak."

Özellikle ekonomi ve finansal hususlara odaklanan köşe yazarlarının da bu hataya düşüyor olması not edilmesi gereken bir konu… Genel olarak bu yazarların ortak noktası ise tevellütlerinin biraz eski olması ve zorunlu karşılıklara ilişkin teknik değişikliğin nüansını kaçırmaları….

Emir Subayı ve Yaver Ayrımının Farkında Olmayan Köşe Yazarları

15 Temmuz 2016 hain darbe girişimi sonrasında Türkiye’nin gündemine 2 ünvan çakıldı kaldı: yaver ve emir subayı.

Ne yazık ki toplumun büyük kesimi, köşe yazarları, basın mensupları ve sözüm ona elit, aydın ya da kanaat önderleri iki ünvan arasındaki farkın ayrımına varamadığı için yine bir bilgi kirliliği oluştu.

Önce kafaları netleştirelim:

Cumhurbaşkanı’nın yaveri, Genelkurmay Başkanı ve bazı kuvvet komutanlarının emir subayı olur. Yaverlik sistemi sadece Cumhurbaşkanlığında bulunur. Genelkurmay başkanının yaveri bulunmaz.

1920’den bu yana varolan yaverlik sistemi kapsamında Cumhurbaşkanlığı’nda bir başyaver, 4 de yaver bulunuyor. Cumhurbaşkanının her adımda yanında olan başyaver, makam aracına binen tek isim.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı, Atatürk’ün ilk Meclis Başkanı seçildiği ve Başyaverlik kurumunun yeniden düzenlenmesi talimatını verdiği tarih olan 23 Nisan 1920, Başyaverliğin kuruluş tarihidir.

Yaverlik, Türklerde cumhuriyet öncesinde de devlet yönetiminde uygulanan köklü geleneklerdendir. Osmanlı Devleti’nde padişahın, veliahtların ve yüksek makamlarda görev yapan paşaların hizmetinde görev alan yaverler, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması ve ardından Cumhuriyet’in ilanıyla, yeni Türk devletinde resmi statüleri değişmiş, sadece cumhurbaşkanlığı nezdine atanarak cumhurbaşkanlığı örgütü içinde bir kurumsal yapı oluşturmuşlardır.

cumhurbaşkanı yaveri

Yaverlerin başı olan kimse, cumhurbaşkanının yaverlik hizmetini yürütmekle görevli en kıdemli subaydır. Başyaverlik; Başyaver, Kara, Deniz, Hava, Jandarma Yaverleri ve bürosundan oluşur. Emirleri doğrudan cumhurbaşkanından alır, görevlendirilmesi durumunda cumhurbaşkanını temsil eden kurumdur. Yaverler, cumhurbaşkanına veya devlet başkanına en yakın kişi olmakla, bir devletin kaderinde etkili olan büyük olayları yakından takip eden veya bizzat yaşayan insanlardır.

Genelkurmay Başkanı’nın yaveri olduğu iddiasında bulunma hatasına düşen köşe yazarlarını ifşa edelim:

Murat Yetkin’in Hürriyet Gazetesi’nde 8 Ağustos 2016 tarihinde yayınlanan “Türk-Rus krizini bitiren gizli diplomasinin öyküsü” başlıklı yazısından:

"Akar ise Çağlar'ın bakanlığı sırasında Genelkurmay Başkanı olan İsmail Hakkı Karadayı'nın başyaveriydi."

Yazgülü Aldoğan’ın Posta Gazetesi’nde 21 Temmuz 2016 günü yayınlanna “Darbe teşebbüsü bir gecede olmadı” başlıklı yazısından:

"Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın yaverinin itirafları o kadar bağlantılı ki bu geriye gidişle. FETÖ, özellikle Anadolu’nun okumak isteyen, zeki, parlak çocuklarına el atıyordu."

Ali Eyüboğlu’nun Milliyet Gazetesi’nde 3 Ağustos 2016 tarihinde yayınlanan “Hainler nasıl yaver ve emir subayı oldu” başlıklı yazısından:

"Cumhurbaşkanı’nın yaverinin nasıl seçildiğini sordum Genelkurmay yetkililerine."

Emin Pazarcı’nın Akşam Gazetesi’nde 21 Temmuz 2016 günü yayınlanan “Tehlikeli, çok tehlikeli” başlıklı yazısından:

"İlginçtir, yine Genelkurmay Başkanı’nın sürekli olarak koruyup kolladığı yaveri Yarbay Levent Türkkan da darbeciler arasındaydı. O da başına silah dayadı."

Bekir Hazar’ın Takvim Gazetesi’nde 22 Temmuz 2016 günü yayınlanan “Çuval” başlıklı yazısından:

"İki hayati önem taşıyan kilit noktayı ele geçirirseniz, ORDUDA her yere sızarsınız. Cumhurbaşkanı veya Genelkurmay Başkanı'na yaver mi lazım? Personel Daire Başkanı üç isim önerir. İstihbarat Daire Başkanı da "Bu isimler temiz, vatansever aslanlar" derse, ihanet şebekesinin önerdiği isimlerden birini seçersin. .."

Necati Doğru’nun Sözcü Gazetesi’nde 22 Temmuz 2016 günü yayınlanan “OHAL 14 yıllık bağırsak kirliliği” başlıklı yazısından:

"Genelkurmay Başkanı'nın yaveri yarbay darbeye kalkışınca ordu içinde bir üst rütbede Albay'a değil, PTT'de kadrolu “bir FETÖ'cü abiye” bağlı çıktı. Cumhurbaşkanı Başyaveri yarbay da ordudaki FETÖ'cü üstüne değil “Diyanet İşleri'nde cuma hutbelerini yazan abiye” bağlı çıkacak(!)"

Türkiye Gazetesi’nden Hakkı Arslan’ın 21 Temmuz 2016 tarihli “40 Yıllık Darbe” başlıklı yazısından:

"Cumhurbaşkanı'nın yerini bilen yâveri. Marmaris baskınından kurtulunca bu sefer havadayken pilotu tam 15 defa arıyor, "uçağın koordinatlarını" istiyor ısrarla." "Boğazı sıkılan, işkenceye tabi tutulan Genelkurmay Başkanımızın yâveri de onu rehin alanlardan biri."

Habervaktim.com yazarlarından Mehmet Ocaktan’ın “Erdoğan’la hesaplaşma değil aptallık hikayesi” başlıklı 24 Temmuz 2016 tarihli yazısından:

"Bu nasıl bir tiyatro ki Hulusi Akar’ın yaveri Levent Türkkan ifadesinde darbe planlamasının Pensilvanya’nın talimatıyla yapıldığını açıkça itiraf ediyor"

Yurt Gazetesi’nden Mustafa Kul’un 4 Ağustos 2016 tarihli “Dereyi geçerken” başlıklı yazısından:

"Ülkemizde yaşanan darbe girişimi sonrasında, Cumhurbaşkanının başyaveri ve diğer üç yaveri, Genelkurmay Başkanının özel kalem müdürü, AKP Genel Başkan yardımcısının kardeşi Mehmet Dişli ve Genelkurmay başkanının yaveri Levent Türkkan, Genelkurmay ikinci başkanı Orgeneral Yaşar Gürel'in, Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak'ın ve Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal'ın emir subayları, özel kalem müdürleri, korumaları ve yaverlerinin tamamının ''darbeci'' oldukları ve FETÖ çetesine mensup oldukları ortaya çıkmasına rağmen herkes koltuğunda oturmaktadır."

Kaynak: Cumhurbaşkanlığı ve Ajanshaber

Bekir Hazar ve Abdulhamit Han’ın Çanakkale Tahkimi

Bekir Hazar, Takvim Gazetesi’nde 9 Ağustos 2016 tarihinde yayınlanan “Dezenfekte” başlıklı yazısında yine bir tarihi içerik hatası yapmış:

"İttihatçı iki Paşa Yıldız'da göz hapsindeki Abdülhamid Han'a koşarak "Bir yerlerde bir hata yaptık. Ülke elden gidiyor. Sen siyasette dehasın. Ne yapmalıyız?" diyerek yardım istediler. Abdülhamid Han "İhanetiniz sonrası 3 ayda giden Balkanları artık 30 yılda geri alamayız" dedi. Hainlerin yuvarladığı kartopu çığ olmuş artık geri dönüş yoktu. İstanbul'dan çekilmeyi bile planlayan iki Paşa "Düşman Çanakkale'ye geliyor" diye yalvaran gözlerle baktı. Abdülhamid Han kendisini devirenlere "Merak etmeyin Çanakkale'ye öyle bir tahkim yaptırdım ki,kimse geçemez" dedi..."

II. Abdulhamid Yıldız Sarayı’nda ikamet etti; ancak, tahttan indirildikten sonra kısa bir süre Selanik’te, akabinde İstanbul’daki Beylerbeyi Sarayı’nda vefat ettiği 1918 yılına değin göz hapsinde tutuldu. Yıldız Sarayı’nda değil. Ezberden konuşmamak lâzım.

2 Paşanın II. Abdulhamid’i ziyareti esnasında gerçekleştiği iddia edilen görüşme de Bekir Hazar’ın salladığı/abarttığı şekilde gerçekleşmemiştir. Her ne kadar sağlam bir tarihi kaynakta yer almasa da, söz konusu görüşmenin aşağıdaki gibi gerçekleştiği rivayet olunur:

Sadrazam Talat Paşa ile Harbiye nâzırı ve Başkumandan vekili Enver Paşa onu ziyaretle, durumu ve kararı anlatarak kendilerinin nereyi tercih edeceğini sorarlar Sultan Hamid meseleyi anladıktan sonra şunları söyler: –“Bir kere, ne yapıp edip bu harbe girmemeniz gerekirdi; girdiniz. -Saniyen, mecbur kalındı ise, kara devleti olan Osmanlı’nın İkisi de kara devleti olan Almanya+ Avusturya ile değil., deniz devleti vasıfları çok daha ağır basan İngiltere+Fransa+İtalya ile ittifak etmesi icap ederdi; aksini yaptınız. Bunu da mı akıl edemediniz? -Sâlisen, ben Çanakkale’yi öyle tahkim ettim ki, eğer bu durumunu muhafaza edebilirseniz müttefik donanma ve orduları değil, bütün dünyâ gelip dayansa oradan geçip İstanbul’u işgal edemezler. -Dördüncüsü, dedem Fâtih İstanbul’u fethettiğinde Bizans imparatoru Konstantin, surların iç kesiminde muharebe kıyafeti ve elinde kılıcı ile ölü bulundu. Ben Osmanoğlu Abdülhamid Konstantin’den daha üstünüm. Çanakkale yarılırsa, düşman ancak benim cesedimi çiğneyerek İstanbul’u işgal edebilir. 
-Siz nereye giderseniz gidin, ben buradan bir yere gitmem” der. Talat Paşa, geri dönerken şu soruyu sorar Enver Paşa’ya: 
–“Sultan Hamid’i devirmekle yediğimiz haltı şimdi anlayabildin mi?”

 

Abdulkadir Selvi ve KPSS Hırsızlığının Yapıldığı Yıl

Abdulkadir Selvi, Hürriyet Gazetesi’nde 3 Ağustos 2016 günü yayınlanan “Genelkurmay İmamı Başbakanlık Özel Kalemden Çıktı” yazısında KPSS sorularının çalındığı yılı karıştırmış:

"Aynı zamanda Milli Eğitim Bakanlığı Özel Öğretim Kurumları Genel Müdürlüğünde geçiyor. 1 yıl çalışıyor. 2012 yılında KPSS'ye giriyor. Hani şu Fetullahçı çetenin soruları çaldığı şaibeli KPSS sınavı."

KPSS sorularının 2010 yılında çalındığı iddia edilmekte. 2012 yılında değil.

Ayrıca “KPSS sınavı” tanımı yanlıştır. KPSS kısaltmasında zaten sınav ifadesi yer almaktadır.

 

İsmail Saymaz ve Darbeci Yarbay Türkkan Yanılgısı

İsmail Saymaz, Hürriyet Gazetesi’nde 24 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan “Hizmet Harekâtı: Hocam Emrindeyiz” başlıklı yazısında skandal bir hataya imza atarak, 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde rol alan Yarbay Levent Türkkan’ı MHP Kocaeli eski Milletvekili Lütfü Türkkan ile karıştırmış.

ismail saymaz darbeci lutfu turkkan yanlisi

Köşe yazısında MHP’li Türkkan’ın fotoğraf ve ismini kullanarak darbeci bir subay olduğunu iddia etme yanlışına düşen İsmail Saymaz, sosyal medyadan ve bizatihi Lütfü Türkkan’dan aldığı uyarının ardından köşe yazısı metnini düzeltti ve sosyal medya hesabından Lütfü Türkkan’a özür mesajı yayınladı.

Bu skandal hata karşısında ise Lütfü Türkkan sosyal medya hesabından, “Hürriyet Gazetesi’nde darbeci Yarbay Levent Türkkan’dan bahseden haberde, fotoğrafım ve ismim kullanılmak suretiyle çirkin, hedef gösteren bir gazetecilik örneği sergilenmiştir. Bu alçakça tezgahın müsebbipleri ve yayınlayan gazete aleyhine karşı tepki göstererek duyarlılıklarını ortaya koyan gazete okuru tüm vatandaşlarımıza hassasiyetlerinden ötürü teşekkür ediyorum.” şeklinde bir açıklama yapmış.

Murat Yetkin ve I. Orhan’ın Yeniçeri Ocağını Kurması

Murat Yetkin, Hürriyet Gazetesi’nde 28 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan “Ordu sil baştan” başlıklı yazısında Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşuna değinirken ufak bir hata yapmış:

"Stratejik reformlardan ilki Birinci Orhan zamanında Gaziler sisteminden Yeniçeri (adı üstünde "yeni" asker) sistemine geçiş sayılır. Bizans'ın devşirme sistemi, Bektaşilik üzerinden İslam hukukuna uyarlanmıştır."

Yeniçeri Ocağı’nın tam olarak hangi padişah tarafından kurulduğuna ilişkin literatürde bir uzlaşı bulunmamaktadır. I. Murat ya da Orhangazi tarafından kurulduğu iddia edilir.

Murat Bey bu duruma değinmeden Yeniçeri Ocağı’nı “I. Orhan”a kurdurmuş. Hata 1.

Hata 2 ise: Osmanlı’da Orhan isimli başka bir padişah yok. Bu nedenle I. Orhan şeklinde bir atfa da lüzum bulunmamakta.

Murat Yetkin’in bu hatası da aslında “I. Murat demeye çalışıp Orhan Gazi ile mi karıştırdı acaba?” sorusunu akıllara getiriyor.”

Ahmet Hakan ve 15 Temmuz Sonrası Türkiyesinden Resimler

Ahmet Hakan, Hürriyet Gazetesi’nde 6 Ağustos 2016 günü yayınlanan “Teşekkürler Kemal Bey” başlıklı yazısında 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası ülkemizden manzaraları paylaşarak siyasal atmosfer yorumu yapmaya teşebbüs etmiş; ancak yine eksik araştırmanın kurbanı olmuş:

Türkiye'yi anlatan 2 fotoğraf

Şu iki fotoğraf karesini lütfen inceleyin: 

15 Temmuz'dan sonr memleketin içine girdiği siyasal hercümerç atmosferini öyle güzel anlatıyor ki... 

- Hacı dayımız kelime-i tevhit bayrağıyla Atatürk posterli bayrağı birlikte satıyor. 

- Sarışın kızımız, Tayyip Erdoğan'lı tişörtü gururla üstünde taşıyor. 

Üç yüz seksen dokuz en bilimsel makaleyle bile bu hercümerç açıklanamaz.

Ahmet Hakan’ın 15 Temmuz sonrası Türkiye’den görüntü diye paylaştığı “hacı emmi”li resim 2011 yılına ait.

Söz konusu fotoğraf 2011 yılında Reuters’in ABD’nin düzenlediği hava saldırısında ölen Taliban militanı Türkler için Fatih Camii’nde kıyılan cenaze namazını ve ardından yapılan gösterileri konu edinen haberinde “Modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün resminin olduğu Türk bayrağı ve İslami bayrak taşıyan bir adam Fatih Camii’nin avlusunda” notuyla yayımlanmıştı.

Gelin görün ki, bambaşka bir amaçla yayınlanan/çekilen bu fotoğraf bambaşka bir anlamla bugün karşımıza çıkıyor.

Man Carrying Islamic Flag and Ataturk picture

Ahmet Hakan da yine kendisinden beklenen araştırmayı yapmadığı için sınıfta kalıyor.

İlave Not: Sosyal medyada, elinde bayraklarla dolaşan kişinin Fatih’de yıllardır elinde aynı bayraklarla dolaşan akli dengesi yerinde olmayan birisi olduğu iddiası görülmüştür.

* Mehmet Atakan Foça‘ya katkısı için teşekkürler…