Hamurun Su Kaldırması ve Köşe Yazarları

“Bu hamur daha çok su kaldırır” deyimi sıklıkla köşe yazarlarınca yazılarında kullanılır oldu. Ancak, tabiki bu yanlış bir kullanım. Bu deyimin doğrusu “Bu pilav daha çok su kaldırır”dır. Siyasilerin yanlış kullanımı nedeniyle iyice yerleşti bu yanlış deyim dilimize.

Bakalım hangi köşe yazarları bu hataya düşmüş:

Fehim Taştekin’in Radikal Gazetesi’nde 11 Aralık 2015 tarihinde yayınlanan “Suudilerin Elinin Değdiği Hamur” başlıklı yazısından:

"Bu, Batı-Körfez bloku için teselli kaynağı olabilir. Ancak bu hamur daha çok su kaldırır. Bir kere 15 örgütün dışında yüzlerce örgüt var. Kimileri rejimle asla müzakereyi kabul etmiyor. İkincisi Kürtleri dışlayan bir çözüm ‘çözüm’ olamaz."

Mustafa Yalçıner’in Evrensel Gazetesi’nde 1 Ağustos 2011 tarihinde yayınlanan “Bu hamur daha çok su kaldırır” başlıklı yazısı zaten başlığından yan basmış.

Ahmet Kekeç’in Yenişafak Gazetesi’nde 21 Temmuz 2003 tarihinde yayınlanan “Bu hamur daha çok su kaldırır” başlıklı yazısı da.

Reha Muhtar’ın Vatan Gazetesi’nde 12 Eylül 2008 tarihinde yayınlanan “Bizim omurgasız Tardigrad’lar” başlıklı yazısından:

"Moda deyimle bu hamur daha çok su kaldırır..."

İsmail Kapan’ın Türkiye Gazetesi’nde 21 Temmuz 2013 tarihinde yayınlanan “O flama oradan ineer!” başlıklı yazısından:

"Son söz: Flama bayrak değildir. Ve bu hamur daha çok su kaldırır!.."

Hacı Yakışıklı’nın Yeni Akit’te 1 Kasım 2014 tarihinde yayınlanan “Adımız Yorgo değil ama kavramlar Yorgo!” başlıklı yazısından:

"Bu hamur daha çok su kaldırır, bizde bu kadar “kavram kargaşası” varken düzeltmek için biraz daha yol almak elzem!"

Zeki Ceyhan’ın Milli Gazete’de 8 Eylül 2008 tarihinde yayınlanan “Bu hamur!” başlıklı yazısından:

"Zira biz Başbakan Erdoğan ın iddia ettiği gibi "Bu hamur daha çok su kaldırır" kanaatinde değiliz! Bu hamur biraz daha sulandırılacak olursa başta Başbakan Erdoğan olmak üzere pek çok kişinin eline yüzüne bulaşacağını düşünüyoruz."

İbrahim Kiras’ın Vatan Gazetesi’nde 12 Ocak 2015 günü yayınlanan “Tatsız tuzsuz ama elektrikli bir konu” başlıklı yazısından:

"Her neyse, bu hamur daha çok su kaldırır. Sadede gelelim... Kamu düzeni diyorduk."

Ahmet Sağırlı’nın Türkiye Gazetesi’nde 2 Ağustos 2016 tarihinde yayınlanan “Malezya gibi olmak iyi ihtimalmiş” başlıklı yazısından:

"Bu hamur daha çok su götürür. Balyoz sanıkları başlığının bugün beni ilgilendiren tarafı şu"

Ali Kırca’nın Sabah Gazetesi’nde “Kalvinizm ‘Meydan’daydı!” başlıklı 28 Ocak 2006 tarihli yazısından:

"Ancak "modernist" İslami kanaat önderlerinden bile; "Kalvinizm"in bu sınırlı modeline ve "karma namaz" önermelerine kesin "ret" yanıtı gelmesi, bu "hamur daha çok su götürür" dedirtiyor."

Ahmet Yenilmez ve Ayşe Tatile Çıksın Parolası

Ahmet Yenilmez, Güneş Gazetesi’nde 18 Eylül 2016 günü yayınlanan “Kıbrıs’ta Barbarlık Müzesi” başlıklı yazısında Kıbrıs Barış Harekatı’na dair bilindik bir hataya düşmüş:

"Rahmetli Turan Güneş’in “Ayşe tatile çıksın” parolası ile başlayan Kıbrıs Barış Harekatı! Nihayetinde 498 Mehmetçik, 70 Kıbrıs mücahidi şehit!"

Kıbrıs Barış Harekâtı bahse konu parola ile başlamadı. Parola, 20 Temmuz 1974’te başlayan harekâtın ardından düzenlenen 2. Cenevre Konferansı’ndan beklenen sonucun çıkmayacağının anlaşılması ile birlikte konferansa katılan Turan Güneş tarafından kızının adı vesilesiyle harekâtın devam ettirilmesi işaretinin verilmesi için kullanılmıştır.

Erdal Tanas Karagöl ve 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri

Erdal Tanas Karagöl, Yenişafak Gazetesi’nde 19 Eylül 2016 günü yayınlanan “Birleşmiş Milletler neyi ve kimi temsil ediyor?” başlıklı yazısında BM’ye ve 2030 hedeflerine değinirken ufak bir hataya düşmüş:

"2030 hedefleri, geçen yıl 193 ülkenin imzasıyla kabul edildi. Hedeflerin kapsamında, kalıcı bir şekilde yoksulluğu sona erdirmek için önümüzdeki 15 yıl boyunca uygulanacak politikalar var. Tabii ki, bunları gerçekleştirmek için gereken finansman kaynaklarını belirleyen 17 yeni sürdürülebilir kalkınma hedefleri de mevcut."

BM’nin 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi, 17 sürdürülebilir kalkınma hedefi ile 169 ilişkili eylemi içerir. Bu sürdürülebilir kalınma hedefleri finansman kaynaklarını belirlemez. 2030 gündeminin finansmanı, Kalkınmanın Finansmanı konulu Addis Ababa Eylem Planı‘nda ele alınmıştır.

Deniz Gökçe ve Köşe Yazısında İntihal

Deniz Gökçe, Akşam Gazetesi’nde 13 Eylül 2016 tarihinde yayınlanan “Ülkelerin en zor işi istatistikçi olmak” başlıklı yazısında 3 Eylül 2016 tarihinde The Economist adlı dergide yayınlanan “Called to account” başlıklı yazıdan intihal yapmış.

The Economist’te yayınlanan metni birebir Türkçe’ye çevirerek biraz kısaltarak kullanan Gökçe, yazısında hiçbir kaynak göstermeyerek bir skandala imza atmış.

Deniz Gökçe intihal

***

Gökçe’nin Akşam Gazetesi’nde 13 Eylül 2016 tarihinde yayınlanan “Ülkelerin en zor işi istatistikçi olmak” başlıklı yazısı:

Ülkelerin en zor işi istatistikçi olmak

Mark Twain vaktiyle kısa bir cümle söylemiş: “Gerçekler inatçıdır, değişmez ama istatistikler daha esnektir!”

Çünkü uydurulmuş yüksek GSYİH ve düşük borç rakamları kredi verenleri kolayca kandırabilir, daha ucuz fiyatlarla kredi verdirebilir. Uydurmaca enflasyon rakamları ise ekonomik endişeleri ortadan kaldırır. Bu nedenle politikacılar veriler ile oynamaya bayılırlar. Sayıları dürüst olarak derlemek ise istatistikçilerin işidir. Ama bazen kötü olaylar da oluyor.

1937 yılında Olimpy Kivkin adlı bir Rus istatistikçisi, Sovyetlerin nüfus sayısının Stalin’in ilan ettiğinden daha az olduğunu söylediği içintevkif edilmiş ve kurşunlanarak öldürülmüştü. Yunanistan’da hayat kolaydır diyen pek olamaz da, son dönemdeki baş istatistikçi Andreas Georgiou kurşunlanmasa da suçlu statüsüne getirildi. Suçu siyasetçilere göre Yunanaistan’ın Bütçe/GSYİH sayısının milli gelirin yüzde 15.4 kadarı olduğunu söylemekti. SAslında bu rakam çok uçuk da değildi, ilk hesaplamalar yüzde 13.6 olarak bulunmuştu. Avrupa Komisyonu da Bay Giorgiou’nun sayılarının doğru olduğunu tekrer tekrar gündeme getiriyordu. Kaldı ki Bay Giorgiou’nun IMF’de bu konularda 21 yıl çalıştığını da unutalım. Politikacılar ve onların yağcıları ise, rakamları kasden büyüttüğünü ve de bunun Yunanistan’a zarar verdiğini söyleyip, gariban istatistikçiyi mahkemeye vermişlerdi. Yunanistan’ın 2010 yılında iflasının sorumlusu olarak Georgiou suçlu bulunuyordu. Ama gerçekte Bay Georgiou ELSTAT denen kamu kuruluşunda Yunanistan iflas ettikten sonra çalışmaya başlamıştı. Buna rağmen Bay Georgiou’nun Yunanistan’a 190 milyar dolar zarar verdiği iddia ediliyordu. Bay Georgiou’nun büyük boyuttaki ama güya yanlış sayıları, politikacılara göre ülkeye kredi verenlerin çok yüksek faiz uygulamasını getirmişti.

Mahkemeler bu iddiaların hepsini red etti. Ama bu yıl 1 Ağustos’ta Yunanistan Anayasa Mahkenesi bir ayrı dava daha açtı. Bay Georgiou güya ELSTAT Yönetim Kurulunun, bütçe açığının boyutu konusunda bir oylama yapmasını engellemişti.

Benzer bir olay aslında sık sık gündeme gelir. 2013 yılında Arjantin’de Başkan Fernandez de Kirchner enflasyon rakamlarını düşürmeye çalışınca IMF Arjantin’in IMF’den çıkartılmasını gündeme getirmişti.

1970’li yıllarda ‘Central African Republic’ Diktatörü Jean Bedel Bokassa ülke nüfusunu yükseltmeyi emredince sayılar artırılmış ama kadınlar ve erkekelerin ayrı tutulan rakamlarının toplamı yükseltilmiş sayılardan küçük olarak kalmıştı, değiştirilmemişti.

***

3 Eylül 2016 tarihinde The Economist adlı dergide yayınlanan “Called to account” başlıklı yazı:

Called to account

“FACTS are stubborn,” wrote Mark Twain, “but statistics are more pliable.” Because made-up GDP and borrowing figures can trick creditors into lending more cheaply, and fiddled inflation numbers can cover up economic woes, politicians are sometimes tempted to tweak data. It is the job of statisticians to keep numbers honest.

Occasionally, at a high price. In 1937 Olimpiy Kvitkin, a Russian statistician in charge of a census of the Soviet Union, was arrested and shot. His error was to find that the country contained fewer people than Joseph Stalin had announced (the dictator’s brutal policies may have explained the shortfall).

Less extreme, but nonetheless shocking, is the case of Andreas Georgiou, who has gone from Greece’s chief statistician to its chief scapegoat. Mr Georgiou’s crime? Estimating that the government’s budget deficit in 2009 was 15.4% of GDP.

Never mind that the first estimate of this figure had been only a little lower, at 13.6% of GDP. Never mind repeated confirmation from the European Commission that Mr Georgiou’s numbers were accurate. Never mind, too, his 21 years of experience at the IMF. Detractors across the political spectrum accused him of inflating the figures. They then took him to court.

At first they claimed that the alleged falsification led to the panic that ended in Greece’s bail-out in 2010. Awkwardly, Mr Georgiou started at ELSTAT, the Greek statistical agency, after the bail-out. So the accusation changed. Now he is said to have caused Greece €171 billion-worth ($190 billion) of damage. His supposedly false numbers justified the harsh conditions imposed by Greece’s creditors.

Courts have rejected these charges three times. But on August 1st the Greek supreme court reopened the case. And in December Mr Georgiou faces a separate trial, in which he is accused of refusing to allow ELSTAT’s board to use a vote to decide on the level of the deficit. Statistics are not supposed to work by ballot.

When it is politically difficult to stand up for harsh truths, external agencies can be statisticians’ only fallback. So far it has fallen to the commission, rather than the Greek government, to speak up for Mr Georgiou. In a similar episode in 2013 in Argentina, where the then-president, Cristina Fernández de Kirchner, had a penchant for prosecuting number-crunchers keen to report accurate inflation figures, the IMF threatened expulsion if statistics did not improve.

Statisticians know better than anyone that fiddling figures is hard. When Jean-Bédel Bokassa, dictator of the Central African Republic in the 1970s, ordered a boost to population figures, the total duly went up—but the separate tallies for men and women did not. Lies, damned lies and statistics? There’s a difference, all right. Ask a statistician.”

***

Yararlanılan kaynak: Mülkiyehaber.net

Rasim Ozan Kütahyalı ve Taksim Gezi Parkı Hakkında Yanlışlar

Rasim Ozan Kütahyalı, Sabah Gazetesi’nde 21 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan “Taksim Meydanı’na Ne Olacak” başlıklı yazısında Taksim ve Maçka semtleri ile parklarını birbirine karıştırmış.

Hataları tespit eden Ekşisözlük’ten ahmetfirat‘ın ifadeleriyle Kütahyalı’nın hatalarını sıralayalım:

"Bugün Gezi Parkı dediğimiz mekân esasen İsmet İnönü'nün villasının bahçesinin bir kısmıydı."

yanlış. hiçbir ilgisi yok. ismet inönü’nün evi maçka’daydı ve önü küçük bir parktır.

"Oraya İnönü Gezisi denirdi. Sonra Taksim Gezisi denmeye başlandı."

yanlış.

a) oraya(maçka’ya) inönü gezisi denmezdi. oraya inönü gezisi dendiğini hatırlamıyorum ama dense bile maçka’daki bu küçük parka değil taksim’deki dev parka önce inönü sonra taksim gezisi denirdi.

b) taksim’dekine inönü gezisi denmesinin nedeni meydana bakan ve uzun süre kaidesi duran yere inönü’nün heykelinin konma projesi idi. (heykel maçka’ya kondu yıllar sonra.)

"O yüzden çağdaş kamusal park ve bahçe özelliklerinin hiçbiri yok Gezi'de..."

yanlış. topçu kışlasının yerine yapılan bu devasa park, istanbul planlarını yapanların planladığı bir parktır. içi devasa ağaçlarla, gezi yollarıyla ve üstelik bir köprüyle (tarihi köprüyü de bu belediye yıktı ve öbür tarafla ilgisini kesti) geçilen divan oteli ve yanındaki blokların arkasındaki gene büyük bir parkla (ki önüne iğrenç bir otel dikmiştir birileri) denize ve taşkışla’ya oradan bile bakardı.

"İnönü villasının deniz manzarasını emniyete almak için de o dönem geniş bir alan Belediyece istimlak edilmiş, bir istinat duvarı ve üzerine Sedad Hakkı Eldem tarafından Meşhur Şark Kahvesi yapılmıştı. Kaidesi hazırlanan ve Güzel Sanatlar Akademisi'ne ısmarlanan İnönü heykeli o villa bahçesine dikilemedi; çünkü 1950'de DP iktidara gelmişti."

kastedilen maçka’daki (evet anladınız elbette taksim’deki değil) küçük parkın boğaza bakan köşesine sedad hakkı bey o (yerli filmlerde bazen karşıma çıkan) şark kahvesi’ni yapmıştı.

doğru mu? doğru gibi ama, orası taksim değil, maçka! rasim efendi’nin konusu ise taksim.

(laf aramızda sedad hakkı bey’in şirin şark kahvesi’ni de tescilli tarihi eser olmasına rağmen, manzarayı kapayacak ve istanbulluların boğazla ilgisini kesecek biçimde yapılan swissotel ‘aynını yapıyorum’ diyerek yıkmış ve iğrenç bir eklentiyle içine almıştı.)

heykel (hâlâ villayı taksim’de sanıyor) taksim’e dikilecekti… ama dediğinin aksine, o heykel o villa’nın önündeki minik parka dikildi. (gerçi yıllar sonra sonra )

"Bu sebeple İnönü adı değiştirilen ve Taksim Gezisi diye anılmaya başlanan bu mekân, bırakın geceleri, gündüzleri bile insanların geçmekten korktuğu ölü bir alandır. 31 Mayıs 2013 FETÖ provokasyonundan sonra burası muhalifler nezdinde anlam kazandı."

maçka’daki evin önüne heykel dikilmediği için inönü adı değiştirilip gezi yapılamazdı…

çünkü ev maçka’da idi ama gezi taksim’deydi. .

ahmetfirat’ın ilgili yazısındaki atfıyla bitirelim bu yazıyı da:

burası nasıl bir ülke ve bunlar nasıl köşe yazarları.

Soner Yalçın ve İngiliz Independent Gazetesinin Kapanması

Soner Yalçın, Sözcü Gazetesi’nde 3 Mayıs 2016 tarihinde yayınlanan “Gazeteciliği boğan “Duman”” başlıklı yazısında Independent Gazetesinin kapandığını iddia ederek hataya düşmüş:

"Hürriyet'in Selahattin Duman'a ihtiyaç duymamasıyla, geçen ay yayınına son veren İngiliz Independent gazetesi arasında nasıl bir ilişki var?"

The Independent gazetesi kapanmadı. Kâğıt baskıyı sonlandırdı ve yayınlarına yalnızca internet sitesi üzerinden devam etmekte.

Gazetenin internet sitesini açsa halbuki Yalçın, gazetenin çevrimiçi yayına devam ettiğini görecek.

Gazetenin son başyazısında yer alan ifadeler gazetenin yaşamını farklı bir formda devam ettiğinin bir diğer kanıtı:

“İnternet medyasına bu cesur geçişi tarih yargılayacak ve dünya genelindeki diğer gazeteler de bu örneği izleyecek” 

“Bugün baskılar durdu, mürekkep kurudu ve yakında kağıt da kırışmayacak. Fakat bir dönem kapanırken bir diğeri açılır ve The Independent’ın ruhu ilerlemeye devam edecek.”

“İşimiz devam ediyor, misyonumuz göğüs germeye devam ediyor, savaş hala hiddetleniyor, kurucularımızın hayali asla ölmemeli.”

Haydar Çakmak ve G20

Yeniçağ Gazetesi yazarlarından Haydar Çakmak, “G20 Zirvesi: Herkesin Bir Derdi Var” başlıklı 17 Eylül 2016 tarihli yazısında G20 platformu hakkında bilindik hataları tekrarlamış:

"4-6 Eylül 2016 tarihinde, dünyanın ilk yirmi ekonomisini oluşturan 20 ülkenin devlet ve hükümet başkanları Çin'de toplandı."

Daha önce yine Malumatfuruş’ta aktardığımız üzere, G20, küresel düzeyde sistemik öneme sahip gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ortak forumudur. Dünyanın ilk yirmi ekonomisinin oluşturduğu bir yapı değildir. Örneğin, Hollanda ve İsviçre gibi gelişmiş ülkeler G20’de değildir, çünkü G20 en büyük sistemik öneme sahip gelişmiş ve gelişmekte olan 20 ülkeyi bir araya getirmektedir.

"Örgüt, 1999'da kurulmuştur. 2006 yılına kadar sadece bakanlar seviyesinde toplanmıştır."

G20 bir platformdur. Gayriresmi bir oluşum yani. Örgüt olarak nitelemek doğru değildir.

İlaveten, G20 2008 yılında düzenlenen Vaşington Zirvesi’ne değin sadece G20 Finans Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları düzeyinde toplanmıştır. 2006 değil.

"Tek üyelik kriteri, büyüklük açısından, dünyanın ilk yirmi ekonomisi arasında olmaktır. Dolaysıyla demokrat değilsin, Batılı değilsin, Avrupa'da toprağın yok gibi dışlayıcı kriterler yoktur. Dünya'nın her bölgesinden, farklı dinler, farklı medeniyetler, farklı kültürler ve farklı rejimlere sahip ülkeleri bir araya getirmesi açısından çok önemlidir ve gerçek manada küresel bir zirvedir. Yani dünyayı temsil etme özelliği yüksektir."

Yine aynı yanlış. G20’nin üyelik kriteri ekonomik büyüklük değildir sadece. Eğer öyle olsaydı, Hollanda ve İsviçre gibi küresel ölçekte ilk 20’de olan ekonomilerin G20 üyesi olması, Arjantin ve Suudi Arabistan gibi ilk 20’de olmayan ekonomilerin listede olmaması gerekirdi.

Asgari-Askeri Ücret Ayrımına Varamayan Köşe Yazarları

“Asgari ücret” ifadesi bazı kesimlerce sıklıkla “askeri ücret” olarak zikredilir. Ne kadar düzeltseniz de bu hatayı tamamen gideremezsiniz.

Yine de deneyelim:

Asgari kelimesi ise “en az, en aşağı, en düşük, en alt, minimal, minimum” anlamlarına gelir.

Asgari sözcüğünün ordunun en küçük birimi, yani asker kelimesinin bir değişik telaffuzu olarak şekillendiği ve dilimize yerleştiği iddia edilse de bu konuda sağlam bir kaynak bulunmamaktadır.

Asgari ücret ise, ilgili yönetmeliğin tanımıyla, işçilere normal bir çalışma günü karşılığı ödenen ve işçinin gıda, konut, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını günün fiyatları üzerinden asgari düzeyde karşılamaya yetecek ücreti ifade etmektedir.

Askeri ücret şeklinde yasal mevzuatta ya da dilimizde “en düşük düzeyde ödenmesi gereken ücreti” kasteden bir ifade yoktur. Bazıları her ne kadar askerlere verilen ücretin en düşük ücret seviyesini teşkil ettiği algısından hareketle asgari ücreti askeri kelimesiyle zikretse de.

Bu hatadan geri kalmayan köşe yazarları elbette mevcut:

İslam Memiş’in, Güneş Gazetesi’nde 5 Eylül 2016 tarihinde yayınlanan “G20 Zirvesinin Piyasalara Yansıması” başlıklı yazısından:

"Bunu hatırlatmamın sebebi geçen yıldan bu yıla askeri ücretlerden tutunda işsizlik maaşına, çalışandan tutunda iş verene kadar bir çok yeni reformlar hayata geçirildi, yani konuşulanlar lafta kalmayıp icraata döküldü."

Askeri ücret!!! Asgari ücret olmasın o?

Yine İslam Memiş’in Güneş Gazetesi’nde 17 Aralık 2015 günü yayınlanan “Geçim ve ekonomi savaşı arasındaki büyük farklar” başlıklı yazısından:

"En son bin TL askeri ücret alanların savaşı bu, gazete manşetlerinde istismar edilenlerin savaşı. hükümet 300 TL zam kararı alınca gözleri parlayan bu insanlar, almış oldukları bu zam farklarını çarşıda pazarda harcayacaklarını düşünmeden” Hayır efendim bu kadarda olmaz” diyerek 10 bin TL'lik takım elbise giyenlerin savaşı değil bu."

"Askeri ücrete zammı tartışılır hale getirdiğimizde, memurlara verilen, emeklilere verilen zamlarıda unutmamak gerek."

İslam Memiş’in “askeri ücret” konusunda kronik bir problemi var gibi görünüyor.

Yeniçağ Gazetesi’nden Selcan Taşçı’nın “Erkan Haberal mağduru (!)” başlıklı 26 Nisan 2015 tarihli yazısından:

"Hepimiz sözde soykırım iftiraları, açılımlar, saçılımlardan dem vuruyoruz ya... Başka bir dünya var “dışarıda” (!) Sokakta “askeri ücret” diyor, “iş” diyor, “kadro” diyor, “atama” diyor, “daha siftah yok abla” diyor; memleketin değil cebinin halinden yakınıyor vatandaş ağırlıkla."

İsmet Berkan ve Yaz-Kış Saati Ayarlaması

İsmet Berkan, Hürriyet Gazetesi’nde 9 Eylül 2016 günü yayınlanan “Yaz saatinin kalıcı olması yanlış bir karar” başlıklı yazısında yaz-kış saati değişikliğine dair kafa karışıklığını gözler önüne sermiş:

"Bilgisayar diliyle söyleyeek olursak, artık GMT+2'de değil, GMT+3'teyiz. (Şu an GMT ile aramızdaki fark 2 saat ama bu onlar yaz sebebiyle saatlerini 1 saat ileri aldığı için böyle, ekim sonundan itibaren fark 3'e çıkacak)"

08/09/2016 tarihli 29825 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 07/09/2016 tarihli 2016/9154 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesine göre Türkiye’de yaz saati kalıcı hale getirildi.

Türkiye, yaz saati uygulamasını kalıcı hale getirmeden önce Doğu Avrupa Zaman Dilimi (Eastern European Time; EET), UTC+2 ya da GMT+2 zaman dilimindeydi. Ancak, yaz saati uygulamasının kalıcı hale gelmesiyle yaz saati uygulamasını izleyen diğer ülkelerle saat farkı kış aylarında 1 artacaktır. Yani, GMT+3 zaman dilimine geçiş yapılacaktır. Ancak, kış aylarının sona ermesiyle diğer ülkelerin yaz saati uygulamasına geçiş yapmasıyla fiiliyatta tekrar GMT+2 diliminde olunacaktır. Ekim ayından sonra fark 3’e çıkacak; ancak, orada kalmayacak olup, Mart ayından itibaren tekrar 2’ye inecektir.

"Yani, 1972 yılından beri ekim ayının sonunda saatlerimizi 1 saat geri alarak kış saatine geçmiyoruz aslında, sadece yaz saatine son veriyor normal kabul edilen saatimize geri dönüyoruz."

Türkiye’deki yaz saati uygulamasının geçmişine dair farklı kaynaklarda farklı bilgiler var. İşin tarihi biraz karışık yani. Uygulamaya başlangıç tarihi olarak 1940, 1947 yılları kaynaklarda zikredilmekle birlikte, kesin olan husus 1985 yılından bu yana saatleri 1 saat geriye alıyoruz yaz saati uygulamasına son verirken. 1979-1984 yılları arasında bu yaz saat uygulamasına son verilmemiştir. Dolayısıyla Berkan’ın belirttiği 1972 yılından bu yana sürdürülme iddiası yanlıştır.

Yaz saati uygulamalarının geçmişine dair aşağıdaki metni okumak da faydalı olabilir:

İnternete girdiğiniz zaman yaz saatleri konusunda birbirinden farklı listeler görürsünüz. Bunun sebebi Türkiye’de yaz saati konusunda hem uygulamada hem de arşiv açısından tam bir karışıklığın olmasıdır. Ulaşabildiğiniz kaynaklarda da ya başlangıç saati verilmemiştir ya da günü veya saati yanlıştır. Hatta bu kaynak yaz saatine ilişkin Bakanlar Kurulu kararlarının yayınlandığı Resmi Gazete –yani en garantili olması gereken kaynak- bile olsa, bir bakarsınız ilgili karar bir süre sonra iptal edilmiş ve yerine örneğin -1978 ve 1984 yıllarında olduğu gibi-  bir boylam değişikliği yapılarak bir başka uygulama geçivermiştir. Hatta bilgi edinme kapsamında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan gönderilen listede bile sıkıntı olduğunu İnternet’te de mevcut verilere bakarak görebiliriz. Örneğin 1973 yılı yaz saati uygulaması Bakanlık listesine göre 22 Nisan’da başlamıştır ama Resmi Gazete’de yayınlanan Bakanlar Kurulu Kararı’na göre başlangıç tarihi 3 Haziran 1973’tür ve kesin veri budur; çünkü esas olan Resmi Gazete’dekidir.

8.12.1917 gün ve 200 sayılı Yasa ile miladi takvim kabul edildikten sonra, 26.12.1925 tarih ve 697 sayılı Yasa ile de akşam başlangıçlı alaturka saatten, uluslararası öğle bağlantılı ve gece yarısı başlangıçlı ortalama ülke saatine, yani alafranga saate geçildi. Bu tarihten önce yaz saati uygulamasının varlığı ya da yokluğu konusunda arşivlerin Osmanlıca olması nedeniyle bir bilgiye ulaşamadım ama 697 Sayılı Kanunu’nun 3. maddesinde Kanun’un yayın tarihinden itibaren geçerli olacağı belirtildiğine göre, Türkiye’de yaz saati uygulamalarının en azından teorik olarak mevzuata giriş başlangıcı 1926’dır diyebiliriz. Fiili anlamda uygulamaya ise 1 Temmuz 1940 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla geçildiğini belirten kaynaklar vardır. 1978 yılına kadar 30 derece boylamı referans noktasıyken, 29.06.1978-01 Kasım 1984 arasında sürekli olarak 45 derecelik meridyen kullanılmış ve böylelikle GMT’ye göre fark bir saat daha artmış, yani niyet o olmasa da bir anlamda sürekli ileri saat uygulamasına geçilmiş, (1983 yılı Ağustos-Eylül örneği gibi) arada ilave ileri saat uygulamaları da yapılmıştır.

"İstanbul'da Aralık ayının son haftasından başlayıp ocak ayının ilk haftasının sonuna kadar güneş sabahları 07.30 civarında doğacak ve 16.40 civarında da batacak."

Güneşi baya erken batırmış. 17.40 demek istemiş galiba (Ki sonradan yayınladığı düzeltme metninde 17.40’ı kastettiğini itiraf etmiş).

Melih Aşık ve Surre Alayı

Melih Aşık, Milliyet Gazetesi’nde 3 Kasım 2013 günü yayınlanan “Rumbeyoğlu Bey” başlıklı yazısında “Surre Alayı”na dair hatalarda bulunmuş:

"Marmaray Kadıköy’de “Ayrılık Çeşmesi”nden hareket ediyor... Çeşmenin adı neden “Ayrılık” derseniz... 4. Murat’ın Bağdat seferinden itibaren padişahlar ordu ile burada buluşur sefere buradan çıkılırmış... Askerler de aileleriyle burada vedalaşırmış. Hacı kafilelerinin de buluşma noktasıymış burası... Kabe’ye hediyeler götüren askeri birlik olan “Sure Alayı” Üsküdar’daki tören yolunu takip ederek bu çeşmenin başına gelir, hacı kafilesi ile buluşup Kabe’ye gidermiş... Ne ayrılıklar yaşandı kimbilir o çeşme başında..."

1. Bahse konu alayın doğru adı: Surre Alayı, Sure Alayı değil.

2. Surre Alayı, askeri bir birlik değildir. Adında alay görünce hemen hızlı sonuçlara atlamamak gerek. Surre Alayı, Surre Emini adıyla bilinen Osmanlı döneminde İstanbul’dan Mekke ve Medine’ye hediyeler götüren bir kurumdur.

* Katkısı için ahmetfirat‘a teşekkürler