Bekir Hazar ve İngilizlerin Musul’u İşgali

Bekir Hazar, Takvim Gazetesi’nde 6 Ekim 2016 tarihinde yayınlanan “62 Karun” başlıklı köşe yazısında anakronizme düşmüş:

"1. Dünya Savaşı sonrası orada askerlerimiz olmasına rağmen Musul'u İngilizler'e verdik. Lozan'da Musul konusunun bir yıl sonraya bırakılmasına karar verildi. Türkiye referandum yapılmasını istedi. İngilizler bize pek uzak olmayan açıklamayla geldi, "Halk cahil, herkesin oyu bir mi olur" diyerek reddetti. Musul için görüşmeler başladığında, aniden garip olaylar başladı. Kabileler ayaklanmaya başladı. İngilizler bu ayaklanmayı bahane ederek Musul'u işgal etti. Türkiye "Ayaklanmayı başlatan, kabilelere silah dağıtan İngilizler" diye bağırıyordu ama dinleyen yoktu. Musul böyle gitti. Aradan yıllar geçti.."

İngilizler Musul’u Lozan’ın ardından değil, 1918’de Mondros Mütarekesinin 7. Maddesinin verdiği yetkiyle stratejik nokta değerlendirmesi yaparak işgal etmiştir. Lozan’ın ardından gözlemlenen kabile ayaklanmaları neticesinde değil.

Sezen Kılıç’ın “Musul Sorunu ve Lozan” başlıklı makalesinden:

Birinci Dünya Savaşı bitiminde 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra, İngilizlerin Musul’u işgal edeceklerini düşünemeyen Osmanlı Devleti, burada bulunan birliklerini takviye etmeyince, İngiliz ordusu 1 Kasım 1918’de Osmanlı’nın ahaliye zulmetmesini bahane ederek Musul’a girmiştir. Mütarekenin 7. Maddesini işleterek lüzumlu gördüğü stratejik noktaları işgal ettiğini belirten İngiliz generali Marshall, Türk ordusu Musul’u terk etmediği takdirde 7. maddeyi işletmeye devam ederek geri kalan bölgeleri de almak için savaşacaklarını ve bundan Osmanlı birliklerinin komutanı Ali İhsan Paşanın sorumlu olacağını bildirmiştir. Ali İhsan Paşa, 9 Kasım sabahı, yaşanan fiili durumu hükümetle görüşmek üzere İstanbul’a hareket ettiği gün, İstanbul’dan, Osmanlı birliklerinin Musul’u tahliye emri gelmiştir. 15 Kasım 1918’de Musul’u terk eden Osmanlı birliklerinin ardından İngilizler, Şeyh Mahmut yönetiminde bir Kürt hakimiyeti kurmaya başlamışlardır.

Musul’un Arap idaresine girmesini istemeyen Kürt ve Türkmenler de Anadolu’da başlayan bu mücadeleden cesaretle İngilizlerle çarpışmaya başlamışlar, Mustafa Kemal de onların silahlı mücadelesini desteklemiştir. Mustafa Kemal’in etkisini gören İngilizler, Lord Curzon’un tüm karşı çıkmalarına rağmen, onunla irtibata geçmek istemişler, Mustafa Kemal ise, İngilizlerle yapılacak olan görüşmelerde Türkiye’nin elini güçlendirmek için 1921 Aralık ayında bölgeye Özdemir Bey komutasında asker sevk edip Revanduz’u ele geçirtmiştir. Bölgede görevli Türk birliği, 21 Ağustos 1922’de İngilizleri yenip Musul’a iyice yaklaşmıştır; bundan iyice cesaretlenen bölge aşiretleri de İngilizlere karşı mücadeleyi şiddetlendirmişlerdir. Bu mücadele sonucunda İngilizler, her ne kadar Süleymaniye’yi terk etmek zorunda kalsalar da, Şeyh Mahmud desteğini yanlarına alınca aşiretlerin mücadele kararlılığını zayıflatmayı başarmışlardır. İngilizler, Şeyh Mahmud’un bu işbirliğinden kısa bir süre sonra Mustafa Kemal’le irtibata geçtiğini öğrenince, bu kez Seyyit Taha’yı devreye sokmuşlar ve Kral Faysal’ın Irak’taki egemenliğini yasallaştırmak için düzenledikleri seçime karşı çıkan Musul ileri gelenlerini tutuklatmışlardır.

Musul’u elde etmenin tek yolunu silahlı mücadelede gören Fevzi Paşa, Özdemir Bey’e takviye birlikler göndermiş; ancak Anadolu’daki Yunan işgali nedeniyle daha önce bu bölgeye gönderilen birliklerin bir kısmını geri çekmek zorunda kalınca, buradaki Türk birliği zayıf düşmüş ve takviye edilen İngiliz birlikleri tarafından geri püskürtülmüştür. Böylece Musul, daha Lozan görüşmeleri bitmeden tamamen İngiliz egemenliğine geçmiştir.

 

Bekir Hazar ve ABD’nin Massachusetts Senatörü Elizabeth Warren’ın Hayat Hikayesi

Bekir Hazar, Takvim Gazetesi’nde 5 Ekim 2016 günü yayınlanan “Adam ve Kadın” başlıklı yazısında ABD Massachusetts Senatörü Elizabeth Warren hakkında Rothschild ailesi üzerinden kendince komplo teorilerinden birini oluşturmaya çalışırken yine alışılagelmiş hatalar yapmış:

"Kadıncağız 1994'te doğdu. ."
1949’da doğdu.
"Kuzey Batı Classaen lisesini bitirdiğinde garibandı."
Northwest Classen Lisesini bitirdi.
"Adam, 16 yaşındaki o zamanların genç kızına yardıma koştu. Hemen burs yağdırdı, George Washington Üniversitesi'ne kaydını yaptırmasını sağladı. Kadın o burs sayesinde üniversiteyi bitirdi. ."
Elizabeth Warrren, George Washington Üniversitesi mezunu değildir. Bu üniversiteye girmesini sağlayan münazara bursunu 16 yaşında kazanmıştır. Doğru. Ancak, 2 yıl sonra George Washington Üniversitesi’nden ayrılmış ve eşi Jim Warren’la evlenmiştir. Daha sonra Houston Üniversitesi’ne kaydolup 1970 yılında mezun olmuştur. Yani, Bekir Hazar’ın bahsettiği burs sayesinde üniversiteyi bitirmedi.
"Adam gurur duydu, onu Pensilvanya üniversitesine çalışmaya yolladı. Kadın çok mutluydu... Arkasında böyle iyiliksever bir ADAM vardı.."
Bekir Hazar, Elizabeth Warren’ın özgeçmişinde birçok kademeyi atlamış. Houston Üniversitesinden mezun olduktan sonra Bayan Warren sırasıyla Rutgers Hukuk Okulunda eğitimine devam eder ve 1976 yılında hukuk doktoru olarak mezun olur. Akabinde akademik hayatına sırasıyla şu okullarda çalışmıştır: Rutgers Hukuk Okulu (1977-78), Michigan Üniversitesi (1985), Houston Üniversitesi (1981-83), Texas Austin Üniversitesi (1983-87). Ardından 1987-1995 arasında Pennsylvania Üniversitesinde 1995 yılında bu yana ise Harvard Üniversitesinde çalışmıştır. Bekir Hazar’ın aktardığı gibi Georgetown’dan Pennsylvania’ya bir geçiş yok.
"Hillary Clinton'un başkan yardımcısı adayları içinde en güçlü isim. Sağ olsun, ona manevi babalık yapan ADAM bu konuda da devreye girmişti. Dedik ya adam çok uzun kollara sahipti. Şimdi Hillary kazanırsa, 16 yaşından beri kendisine evladı gibi sahip çıkan adam sayesinde o kadının ABD başkan yardımcısı olmasına kesin gözüyle bakılıyor.."
Demokrat Parti’nin başkan adayı Hillary Clinton, başkan yardımcısı adayı olarak Virginia eyaleti senatörlerinden Tim Kaine’i seçtiğini açıklamıştı. Bekir Hazar’ın bundan haberi yok tabiki, o komplo sıkılamaya devam ededursun. 
"6 ay sonra Amerikan Anayasasının 25. Maddesi devreye girecek" diyenler çoğunlukta. Peki o 25. maddede ne yazıyor? "Başkanlık koltuğu boşaldığı takdirde, yerine başkan yardımcısı geçer. Başkan sağlığı nedeniyle görevine devam edemeyecek durumdaysa, yetkilerini başkan yardımcısına bırakır. Başkan yardımcısı, başkanın görevini yerine götüremediğine inanıyorsa kabineyi toplar ve çoğunluğu elde eder ve başkan olur." Hillary kazandığı takdirde, yerini hastalığı nedeniyle yukarıda anlattığım dünyanın en talihli kadınına bırakacağı artık ABD'de açık açık yazılıyor. Hatta "Kadın seçime girse kazanamazdı.."
Elizabeth Warren, Hillary Clinton’ın başkan yardımcısı adayı değil ki Clinton hastalığı nedeniyle başkanlıktan çekildikten sonra başkanlık görevini devralsın. 
"Kim bu Elizabeth gibi bir garibanı tam 50 yıl destekleyerek Beyazsaray'a başkan adayı olabilecek noktaya taşıyan hayırsever? Efendim onun adı Rotschild... Adam, petrolden, madenlere, silaha ne ararsan alıp satan, ABD ve İngiliz Merkez Bankalarının sahibi, İsrail'in kurucusu, 100 trilyon doların üzerinde serveti olan bir ADAM işte. ."
Rotschild soyadı, Rotschild ailesi üyesi yüzlerce kişi tarafından kullanılmakta. Kafasından bir komplo çıkarası var Hazar’ın ama kendisine tavsiye, biraz daha spesifik olmayı deneyip Rotschild soyadının önüne bir isim koymayı denesin.

Murat Kelkitlioğlu ve Şehit Ömer Halisdemir’in Ailesine Dava Açılması İddiası

Şehit Ömer Halisdemir’in ailesine darbeci Semih Terzi’nin mirasçılarının tazminat davası açtığı iddiası Adalet Bakanlığınca 5 Ekim 2016 günü içerisinde yayınlanmıştı.

Ancak, yine gerçek ayakkabılarını bağlayıncaya kadar yalan haber ülkeyi birkaç kez dolaştı.

Sosyal medyada yayılan bu yanlış anlaşılmanın gerçek olup olmadığını teyit etmeden ertesi günkü köşe yazısına kim aktaracak diye bir göz attığımızda karşımıza Murat Kelkitlioğlu çıktı.

Murat Kelkitlioğlu, Akşam Gazetesi’nde 5 Ekim 2016 günü “Ömer’e Dava Açan Yüzsüzler Arkanızdakileri Biliyoruz” başlıklı bir yazıyla gaza gelip konuya girişmiş.

Gerçi sonradan yazıyı kaldırmış siteden ama biraz geç kalmış. Google önbelleklerinden edindiğimiz yazısının kopyasını aşağıya koyalım arşiv için.

15 Temmuz gecesinin kahramanı, bu ülkenin gerçek askeri, neferi (general) Ömer Halisdemir’le ilgili dün akşam saatlerinde ajanslara düşen haberi okuduğumda şoke oldum. ‘Yanlış mı görüyorum’ diye defalarca okudum. Ömer Halisdemir’in babası konuşuyordu, videosunu izleyince inanabildim. Baba Hasan Hüseyin Halisdemir, Ömer’in öldürdüğü 15 Temmuz işgal girişiminin baş hainlerinden Semih Terzi’nin ailesinin, 90 bin lira tazminat davası açtığını anlatıyordu.

Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Vatan haininin ailesi, sokağa çıkarken bile utanması gerekenler, bütün yüzsüzlükleriyle, bu ülkenin hainlerin eline geçmesini engelleyen, canını ortaya koyan Ömer Halisdemir’in ailesine dava açıyor.

Kimse bana, bir kişi yüzünden tüm aileyi suçlamak yanlış mavrası okumasın! Böyle bir yüzsüzlüğe, aymazlığa imza atmadıkları sürece hain Semih Terzi’nin ailesini ağzına bile almıyordu. Hatta akıllarına bile gelmiyordu.

Ancak, böyle bir ahlaksızlık karşısında Türk milletinin suskun kalmasını kimse bekleyemez.

Böyle bir skandal karşısında ne söylense azdır.

Biz sizin arkanızda FETÖ’cü hainlerin olduğunu biliyoruz!

15 Temmuz’da bu ülkeye yaşattıklarınız yetmedi, değil mi?

Vatan haini Semih Terzi, devletin verdiği silahla bu ülkeyi işgal etmeye kalkıştı yetmedi, şimdi ailesi de başka bir ihanet girişimine başladı.

80 milyon avukat

Siz, Ömer’in ailesinden af dilemeniz gerekirken, FETÖ’cülerle bir olup ihanete ortak oluyorsunuz.

Bu ne cüret?

Siz kimsiniz?

Tüm Türkiye, şehit Ömer Halisdemir ve onun emaneti ailesinin arkasında.

Farkında değil misiniz? 80 milyon Ömer’in avukatı...

Esfender Korkmaz ve IMF’nin Gelişmekte Olan Ülkeler İçin Büyüme Tahmini

Esfender Korkmaz, Yeniçağ Gazetesi’nde 5 Ekim 2016 günü yayınlanan “Ekonomik istikrar umudu bir başka bahara” başlıklı yazısında IMF’nin Küresel Ekonomik Görünüm Raporu’nda yayınlanan büyüme tahmini verilerini yanlış okuyup aktarmış:

"Öte yandan IMF, 2016 yılında gelişmekte olan ülkeler ortalama büyüme beklentisini yüzde 3.4 olarak açıkladı. Gelişmekte olan ülkeler içinde Çin ve Hindistan'ı çıkarmak bir nevi cin fikirdir ve Orta Vadeli Program'ın savunmasını zayıflatır."

IMF’nin gelişmekte olan ülkeler için 2016 yılına ait büyüme tahmini % 3,4 değil % 4,2’dir.

"In emerging market and developing economies, growth will accelerate for the first time in six years, to 4.2 percent, slightly higher than the July forecast of 4.1 percent. Next year, emerging economies are expected to grow 4.6 percent."

 

Melih Altınok ve Lozan-12 Ada İlişkisi

Melih Altınok, Sabah Gazetesi’nde 1 Ekim 2016 günü yayınlanan “Cumhurbaşkanı emperyalistlere vuruyor ses Kılıçdaroğlu’ndan geliyor” başlıklı köşe yazısında 12 adanın Lozan’da kaybedildiğini iddia etmiş:

"Yani Erdoğan'ın hedefinde, Lozan'da ne yazık ki kayda değer bir başarı gösteremeyen heyetten ziyade, bir koyup 12 ada alan kolonyalistler ve onların bugünkü temsilcisi küresel muktedirler var."

Bekir Hazar ve Lozan’da Kaybettiklerimiz” başlıklı yazımızda Lozan Antlaşması ile kaybedilen Ege adaları mevzuuna açıklık getirmeye çalışmıştık.

Melih Altınok’un iddia ettiğinin aksine, 12 ada Lozan Antlaşması’nda ele alınmamıştı. 12 Ada, 1911 yılında İtalya’ya bırakılmıştı. Bu adalar daha sonra 10 Şubat 1947 Paris İtalyan Barış Antlaşması ile gayri askerî statüde olmaları kaydıyla Yunanistan’a bırakılmıştı. Y

İlaveten, “12 Ada”nın isimlendirmesine bakınca 12 adet adanın kastedildiğini anlamak yanlış. 12 ada ifadesi, 12 Ada Bölgesinin yönetimini sağlayan “12’li ihtiyar heyeti” şeklindeki yönetim biçiminden kaynaklanmaktadır. Aslında o bölgede 12 değil 20’den fazla ada bulunmaktadır.

Deniz Gökçe ile Çeviri Köşe Yazısı

Daha önce, Deniz Gökçe, Akşam Gazetesi’nde 13 Eylül 2016 tarihinde yayınlanan “Ülkelerin en zor işi istatistikçi olmak” başlıklı yazısında 3 Eylül 2016 tarihinde The Economist adlı dergide yayınlanan “Called to account” başlıklı yazıdan intihal yaptığını aktarmıştık.

Görünen o ki Deniz Gökçe kaynaklarını çeşitlendirmiş ve artık Wall Street Journal’dan da kaynak göstermeden “çevir kazı yanmasın usulü” alıntılarıyla köşe yazmayı sürdürüyor.

Akşam Gazetesi’nde 3 Ekim 2016 günü yayınlanan “ABD ikinci çeyrek büyümesi yukarı revize edildi” başlıklı yazısı bunun bir göstergesi.

Çünkü, yazının son paragrafındaki yorum cümlesi hariç geri kalanı WSJ’de yayınlanan “U.S. Second-Quarter GDP Revised Up to 1.4% Gain” başlıklı yazıdan çeviri.

Murat Bardakçı ve Türk Dil Kurumu’nun Kesme İşareti Kuralı

Murat Bardakçı, Habertürk Gazetesi’nde 30 Eylül 2016 günü yayınlanan “Allah aşkına şu Türkçe’nin yakasını artık bırakın!” başlıklı yazısında Türk Dil Kurumu’nun son dönemde kesme işaretine ilişkin getirdiği kuralın yeni bir girişim olduğunu sandığını gözler önüne sermiş:

Türk Dil Kurumu’nun başındaki üstadların bu aralar işsizlikten canları sıkılmış olmalı ki “Epey zamandır Türkçe’nin altını üstüne getirmemiştik, haydi biraz eğlenelim” demiş, oyuncak niyetine kesme işaretini seçmiş ve“Fermânımızdır! Bundan böyle kurum, kuruluş, kurul, birleşim, oturum ve işyeri adlarına gelen ekler kesme ile ayrılmayacak! Özel isimler ile kısaltmalar bu şânı yüce emrimizin haricindedir” buyurmuşlar!

Kurum’un fermânını daha anlaşılacak şekilde izaha cür’et edeyim: Bundan böyle meselâ Meclis’e dilekçe vesaire verdiğiniz takdirde “Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne” değil, “Türkiye Büyük Millet Meclisine” diye yazacaksınız ama Meclis’in kısaltmasını kullandığınız takdirde yine eskisi gibi “TBMM’ne” olacak!“Aliye”, “Veliye”, “Hasana”, “Hüseyine” şeklinde yazmak ise kat’iyyen yasak, yine eskiden olduğu gibi “Ali’ye”, “Veli’ye”, “Hasan’a”, “Hüseyin’e” imlâsı kullanılacak...

TDK’nın “Kesme İşaretinin Kullanışı” başlığıyla yapmış olduğu basın duyurusunda kesme işaretinin kullanımına dair birtakım ilave açıklamalar yapılmıştı.

Duyuruda da dile getirildiği üzere, kurum ve kuruluş adlarına gelen eklerin kesme işaretiyle ayrılmayacağı kuralı yeni oluşturulmamıştır. Murat Bardakçı’nın aktardığının aksine daha önceden “buyrulmuş” bir kuraldır. Yeni bir icat değildir.

Kesme işaretinin kullanımına dair geçmiş uygulamalar hakkında bahse konu basın duyurusunda ayrıca şu açıklamalar yapılmıştı:

1985 yılında Türk Dil Kurumu yayını olarak yayımlanan Prof. Dr. Hasan Eren’in hazırlamış olduğu İmlâ Kılavuzu’nun “Kesme İşareti” bölümünde aynen şu kural yer almaktadır. “Kurum ve kuruluş adlarına getirilen ekler çoklukla kesme işaretiyle ayrılmaz.” (Türk Tarih Kurumu Basım Evi, s.37) 

1996 yılında yine Kurumumuzca yayımlanan İmlâ Kılavuzu’nun “Kesme İşareti” bölümünde ise yukarıdaki bahsi geçen kuraldan “çoğunlukla” kelimesi çıkarılarak “Ancak kurum ve kuruluş adlarından sonra kesme işareti kullanılmaz: Türkiye Büyük Millet Meclisine, Türk Dil Kurumundan…” şeklinde daha kesin bir ifade kullanılmıştır. 

Ayrıca 2004 yılında Kurumumuzca yayımlanan İlköğretim Okulları İçin İmlâ Kılavuzu’nda da “Kurum, kuruluş, kurul adlarına gelen ekler kesmeyle ayrılmaz.” kuralı uyarı maddesi olarak verilmiştir. Bu eserin 2016 baskısında da söz konusu kural bulunmaktadır. 

1985 yılından bu yana Kurumumuzca yayımlanmış olan bütün imla kılavuzlarında yer alan, Türkiye çapında bütün ilkokullarda 2. sınıftan itibaren öğrencilere öğretilmeye başlanan söz konusu kural yeni oluşturulmamıştır, imlamızda otuz bir yıldır bulunmaktadır. Kurumumuz, kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan kamu görevlilerini imla kuralları ve özellikle kesme işareti konusunda da aralıklı olarak bilgilendirmektedir. Kaldı ki bu kural, Kurumumuzun genel ağ (internet) sayfasının “Yazım Kuralları” bölümünde yıllardır yer almaktadır.

 

Durmuş Odabaşı ve Lozan Antlaşması’nın Ömrü

Durmuş Odabaşı, Habertürk Gazetesi’nde 2 Ekim 2016 günü yayınlanan “kemik sızlatan nesil…” başlıklı yazısında Lozan Antlaşması’nın ömrünün 2023 yılında biteceğine inananlardan olduğunu aşikâr etmiş:

"Tabii ki; yeni gündem maddemiz Lozan’dan bahsettiğimi anlamışınızdır. Tartışmacılardan beklentim şudur; Lozan Anlaşması’nın ömrü 2023’te bitiyor... Daha önce önümüze konan 500 milyar dolarlık ihracat, dünyanın 10. ekonomisi olma gibi hedeflerimiz vardı. Onların yerine “12 Adaları geri almak, Kelkit ve Musul’u sınırlarımız içine almak” gibi hedefler koyabiliriz..."

Bu hurafeye karşı argümanları daha önce aktarmıştık gerçi ama tekrar etmekte fayda var:

Lozan Anlaşması’nın tam metnine şu bağlantı aracılığıyla ulaşılabilir.

Anlaşma metninin incelenmesinden de görülebileceği üzere, son geçerlilik süresi gibi bir hüküm bulunmamaktadır.

Lozan Barış Antlaşması’nın son maddesi, “İmzalanan ve onaylanan belgelerin aslı Fransa Cumhuriyeti Hükümeti’nin arşivinde saklanacak ve onaylı birer örneği taraflara verilecektir” ifadesi yer almaktadır. Onaylı birer örneği anlaşmaya taraf ülkelerde olan bir anlaşmada daha sonra açıklanacak gizli maddeler bulunmasının beklenmesi abesle iştigaldir.

Ayrıca bazı kesimler, gizli maddelerin sadece anlaşmayı imzalayan kişiler tarafından bilindiği gibi saçma ithamlarda bulunmaktadır. Anlaşmayı ülkeleri adına imzalayan temsilcilerin öteki dünyaya göçmeleri ile birlikte bu iddialar da tabiri caizse buharlaşmıştır.

İmza altına aldığımız “gizli hükümlere sahip milletlerarası anlaşma” örneği de vaki değildir.

En önemlisi, not etmek gerekir ki, “barış antlaşmalarının geçerlilik süresi bir sonraki savaşa kadardır“.

 

 

ABD’nin Lozan Antlaşması’nı İmzalamaması ve Köşe Yazarları

Lozan Antlaşması’nın ABD tarafından henüz onaylanmadığı / ABD tarafından imzalanmadığı iddialarıyla bezenmiş komplolar fasılalar halinde gündeme gelebiliyor.

Yeniçağ Gazetesi’nin “Lozan’ı tanımayan tek ülke Amerika (Dost Görünen Düşman ( 2 ) Kahpe Amerika)” başlıklı metninde bir örneği görülebilir.

ABD Lozan’ı imzalamamıştır ya da tasdik etmemiştir. Doğru. Peki meselenin aslı nedir bakalım:

  • Osmanlı Devleti ile ABD, I. DÜnya Savaşı’nda karşı bloklarda yer alsalar da birbirlerine yine savaş açmamışlardır.
  • ABD Lozan Antlaşması’nın bir tarafı değildir. Lozan Antlaşması’na taraf olan ülkeler İngilizce çevirisinde Antlaşmanın şu şekilde sıralanmıştır: “THE BRITISH EMPIRE, FRANCE, ITALY, JAPAN, GREECE, ROUMANIA and the SERB-CROAT-SLOVENE STATE, of the one part, and TURKEY, of the other part;”
  • ABD Sevr Antlaşması’nın da tarafı olmamıştır. Sevr Antlaşması’nın tarafı değilken Lozan’ın tarafı olması beklenemez.
  • Antlaşmanın herhangi bir yerinde ABD’ye ait bir referans yer almamaktadır. Antlaşma’da ABD’nin/Amerika’nın adı dahi geçmemektedir.
  • ABD, İtilaf Devletleri tarafından Lozan Konferansı’na ilk davet edildiğinde ABD, Osmanlı Devleti ile savaşta olmaması ve Sevr’i imzalamadığı için Konferansa katılmama niyetini açıklamıştır. Ancak, kapitülasyon sahibi olması nedeniyle bu alandaki gelişmeleri takip etmesi amacıyla Konferansa gözlemci göndermiştir. Bu nedenle ABD, Lozan Barış Konferansı’na sadece “gözlemci” statüsünde katılım sağlamıştır.
  • ABD heyeti, Lozan Antlaşması’na -getireceği kapsamı belirsiz yükümlülüklerin altına girilmek istenmemesi nedeniyle- imza koymamıştır.
  • Bir ülkenin taraf olmadığı anlaşmayı imzalaması ve onaylaması beklenmez.
  • Gözlemci, taraf olmadığı için antlaşmayı imzalamakla yükümlü değildir.
  • Ki Türkiye Cumhuriyeti,
  • Haliyle antlaşmada imzasının bulunmaması gayet tabiidir.
  • ABD, Lozan Konferansı’nda müzakerelerde karşı tarafımızda değildi. ABD’li gözlemciler, Türkiye ile Amerika arasında ne dostluk, ne de zıtlaşma meydana getirecek tarzdaydı.
  • Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonra ABD temsilcisi Joseph Grew ve İsmet Paşa Lozan’da kalmış ve Türkiye Cumhuriyeti-ABD arasında imzalanacak ayrı antlaşmanın detaylarını müzakere etmişlerdir. Bu Antlaşma da Lozan Antlaşmasıyla aynı isimle adlandırılmıştır. Kafa karışıklığına yol açan antlaşma budur.
  • Lozan Barış Konferansı’nın hemen ardından Türk ve Amerikan yetkililer arasında müzakere edilen (Lozan Barış Antlaşması’ndan 13 gün sonra) 6 Ağustos 1924 tarihinde üzerinde anlaşılan; ancak” ABD Senatosu’nda Ermeni lobisinin etkisiyle gerekli çoğunluk elde edilemediğinden zamanlıca onaylanamayan ve hayata geçirilemeyen Türkiye Cumhuriyeti-ABD arasında imzalanan “Dostluk ve Ticaret Antlaşması” (Treaty of Amity and Commerce) ile “Suçluların İadesi Antlaşması”nın akıbetinin kamuoyu tarafından Lozan Antlaşması ile karıştırılması olasıdır. Ki bazı tarihçiler bu antlaşmayı “Lozan Sistemi”nin bir parçası saymakta. Bahse konu Dostluk ve Ticaret Antlaşması ile ABD, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasının ardından bağımsızlığını kazanan Türkiye Cumhuriyeti’ni resmen tanımış olacaktı. Lozan Antlaşması’nın bir uzantısı olarak görülen söz konusu Dostluk ve Ticaret Antlaşması’nın (Turkish-American Treaty of Lausanne) 18 Ocak 1927 tarihinde ABD Senatosu tarafından reddedilmiş olması da komplo teorilerinin yolunu şaşırtan bir diğer husustur.
  • ABD Senatosu’nun 1927 yılındaki reddiyle birlikte 1917 yılında ABD ile kopan diplomatik ilişkiler bir süre daha de facto olarak devam etmek zorunda kalmıştır
  • Nitekim, İstanbul’daki Amerikan diplomatik temsilcisi Koramiral Mark L. Bristol ile Türkiye Hariciye Bakanlığı arasında nota teatisiyle Lozan Sulh Antlaşması’nın imzalanmasından sonra yaklaşık olarak üç buçuk yıl sonra, 17 Şubat 1927’de muntazam diplomatik ilişkiler (bir Modus Vivendi aracılığıyla) kurularak iki ülke arasında dostça ilişkilerin başladığı resmen açıklanmıştı.
  • Bahse konu antlaşmanın reddinin ardından ABD, 24 Mayıs 1927 tarihinde Joseph C. Grew, ABD’nin Ankara Büyükelçisi olarak atanmıştır. Joseph Grew, 1927 Eylül ayından Türkiye’de görevine ve Türkiye-ABD arasında yeni bir antlaşmanın müzakerelerine başlamıştı.
  • 1929 Eylül ayında ise, 1923’te Lozan’da imzalanan ancak yürürlüğe girmeyen antlaşma metni üzerinden hareketle hazırlanan yeni Ticaret Antlaşması (Turkish American Convention of Trade and Navigation) ABD Senatosu’nda kabul edilmiştir (21 Nisan 1930 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir). Söz konusu antlaşma ile ABD, kapitülasyonların kaldırılışını onaylamış ve ikili ticari, diplomatik ve hukuki ilişkilerde yeni bir çerçeve oluşturulmuştur.
  • Diplomatik ilişkilerin kurulmasının ardından Ahmet Muhtar Bey de Türkiye Cumhuriyeti’nin ABD Büyükelçisi olarak atanmıştır.

Ezcümle, ABD’nin onaylamadığı iddia edilen antlaşma, genel kanının aksine Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusu hükmündeki Lozan Antlaşması değildir, ABD ve Türkiye arasındaki Ticaret ve Dostluk Antlaşması’dır. Ki, bu antlaşma metni üzerinden tekrar müzakere edilen yeni bir Dostluk ve Ticaret Antlaşması daha sonra kabul edilmiştir.

Lozan Sonrası Türkiye-ABD İlişkileri

30 Ekim 1922 Lozan Konferansı ve Amerika

10 Kasım 1922 Lozan Konferansı dolayısile Amerika'nın Boğazlar konusundaki görüşleri

9 Nisan 1923 "Chester Projesi" veya "Şarkî Anadolu Demiryolları Anlaşması"

6 Ağustos 1923 Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında Lozan'da imzalanan "Genel Antlaşma"

6 Ağustos 1923 : Türkiye ile Amerika Birleşik devletelri arasında Sulçuluların İadesine Dair Anlaşma

17 Şubat 1927 : Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri arasında diplomatik ve konsoloslukmünasebetlerinin kurulmasına dair "modus vivendi"

1 Ekim 1929 : Türkiye ile Amerika Arasında Ticaret Seyriseferin Anlaşması

1 Nisan 1939 Türkiye ile Amerika arasında Ticaret Anlaşması

Gelinen nokta itibarıyla, Yani, ABD’nin Lozan’ı imzalayıp imzalamadığı yönünde bir kısır tartışma hem yersiz hem de tarihi gerçekler itibarıyla doğru değildir.

Konu ile ilgili en kapsamlı bilgi için, John M. Vander Lippe’nin “The ‘Other Treaty’ of Lausanne: The American Public and Official Debate on Turkish American Relations” (Diğer Lozan Antlaşması: ABD Kamuoyu ve Türk-Amerikan İlişkileri Üzerine Resmi Tartışmalar) başlıklı makalesinin okunmasında büyük fayda bulunmaktadır.

Ayrıca, Fahir Armaoğlu’nun “Belgelerle Türk – Amerikan Münasebetleri” başlıklı yayını da önem arz etmektedir.

Bu aktarımın ardından bakalım hangi köşe yazarları Lozan Antlaşması’nın ABD tarafından kabul edilmediği algısına kapılmış:

Necati Özfatura, Türkiye Gazetesi’nde 16 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan “Lozan Hezimeti-2” başlıklı yazısında bu hataya düşenlerden olmuş:

"Fahrettin Altay’ın hatıralarında şarap içtiğini ve "şarap bana İzmir şarabını hatırlatıyor" dediğini biliyoruz. ABD hâlen Lozan’ı onaylamamıştır. Lozan’da İngiltere ve ABD Musul petrolünü paylaşmıştır. Petrole karşı da sözde barışı sağladılar."

ABD’nin Lozan’ı tanımadığı iddialarının ateşli savunucularından Yeniçağ Gazetesi yazarı Arslan Bulut, hatasını 30 Haziran 2009 tarihli “Amerikalılara verilen 99 yıllık imtiyazın iptali!” başlıklı yazısında kısmet kabullenmişti:

"Bugün gündem dışı olmakla birlikte günümüzü doğrudan etkileyen bir olayla ilgili gelişmeler hakkında bilgi vereceğim. 1991 yılında Baba Bush’un Türkiye’ye gelişi dolayısıyla Türk-Amerikan İlişkileri’ni konu alan, “Önce Vatandan Önce Amerika’ya” başlıklı bir araştırma yapmış ve Tercüman’da yayımlamıştım. Daha sonra konunun bir bölümüne 2005 yılında çıkan Küresel Haçlı Seferi kitabımda da yer verdim. DP Genel İdari Kurulu üyesi ve Anayurt gazetesi yazarı Mehmet Arif Demirer ise bir mektup göndererek, konuyla ilgili verdiğim bilgilerin tümüyle uydurma ve dezenformasyon olduğunu, düzeltme yapmam gerektiğini söyledi. Hatta kitabı yayımlayan Bilgi Yayınevi’ne de bir mektup gönderdiğini bildirdiler. Demirer, birkaç hatamı tespit etmiş olmakla birlikte esas olarak konuyla ilgili değerlendirmemi doğrulamış oluyor."

"Demirer diyor ki,  “Refet Bele için Devlet Bakanı demişsiniz. Türkiye’de Devlet Bakanlığı ilk kez 1946 yılında Recep Peker Hükümeti’nde kurulmuştur. Lozan görüşmeleri boyunca Rauf Bey (Orbay) başbakandı. Refet Paşa o hükümette bakan değildi.” 
Bu eleştiri haklıdır. Kitabımın yeni baskısı olursa düzelteceğim.
Demirer, ikinci olarak  “Lozan’dan hemen sonra, 20 Aralık 1923 tarihinde, Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra” cümlesinin yanlış olduğunu belirtiyor. Doğrusu “Lozan ve Cumhuriyet’ten hemen sonra 20 Aralık 1923 tarihinde”  olacaktır.
Demirer “ABD ise Mustafa Kemal Paşa’ya cevaben Lozan’ı tanımamıştı” bilgisinin de yanlış olduğunu söylüyor ve Atatürk’ün Chester Projesi hakkında 13 Temmuz 1923 tarihinde  “Amerika’ya olan inanç ve güvenimizin somut bir delilini, Chester İmtiyazını vermek suretiyle gösterdik” dediğini hatırlatıyor. 
Demirer,  “Amerikan Senatosu’nun 1927 yılında onaylamadığı antlaşma, ABD’nin Lozan’daki gözlemcisi (daha sonra Ankara Büyükelçisi) Joseph Grew ile İsmet Paşa arasında imzalanan Türk-Amerikan Barış ve Ticaret Antlaşması’dır”  diyor. 
Amerika’nın onaylamadığı antlaşmanın Lozan olmadığı yolundaki bilgiler birkaç sene önce ortaya çıkmıştı. Ben ise araştırmayı 1991’de yapmıştım. Fakat, Atatürk’ün Chester imtiyazı hakkında yukarıdaki sözleri söylemesinden 11 gün sonra Lozan’ın imzalandığına dikkat çekmek istiyorum.

Kaynak: Amerikalılara verilen 99 yıllık imtiyazın iptali! – Arslan BULUT

M. Arif Demirer, Anayurt Gazetesi’nde 5 Ocak 2015 günü yayınlanan “Amerika Lozan’ı neden onaylamadı?” başlıklı yazısında ABD’nin Lozan Konferansı’na katılmadığını iddia ederek hataya düşmüş. ABD gözlemci olarak anılan Konferans’a katılım sağlamıştı. ABD Senatosu ise 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması’nı değil, iki ülke arasında imzalanan Ticaret ve Dostluk temalı Lozan Antlaşması’nı onaylamıştı.

"Görüldüğü gibi Chtester İmtiyaz sözleşmesi yırtılmış değil ! ABD, Lozan Barış Konferansına katılmış değil. Katılmadığı konferansın antlaşmasını onaylaması ise söz konusu değil ! ABD Senatosu, Türkiye – ABD arasında Lozan’da 6 Ağustos 1923’te imzalanan Genel Antlaşmayı, 50 EVET oyuna karşı 34 HAYIR oyu çıkınca onaylamamış sayıldı."

Yenimesaj Gazetesi’nden Orhan Dede’nin Lozan konusundaki kafa karışıklığı, 7 Haziran 2016 tarihli “Chester Projesi ve Lozan!” başlıklı yazısına yansımış. Yukarıdaki açıklamalar yardımcı olur inşallah:

"İşte ABD?li Albay Chester, 1900?lü yıllarda Türkiye?de ekonomi tetikçilerinin bugün yaptıklarını yapmaya çalıştı. Ama karşılarında Mustafa Kemal Atatürk?ü buldular. ABD, Lozan görüşmelerinde Türkiye?nin yanında yer aldı. Türkiye, 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan?ı onayladı. ABD?yle Türkiye arasındaki Chester projesi bazı ayak oyunları da kullanılarak TBMM?de vekillere onaylatıldı. Ancak Mustafa Kemal Paşa neredeyse bütün vekillerin onaylamış olduğu bu anlaşmayı yırtıp attı. Bunun üzerine ABD, Lozan Antlaşmasını imzalamadı. Lozan?ı imzalamamış olan ABD Türkiye?nin sınırlarını hala tam olarak tanımış değildir. İlişkiler ikili anlaşmalarla yürütülmektedir."

Hulki Cevizoğlu’nun Yeniçağ Gazetesi’nin “Lozan’ı tanımayan tek ülke Amerika (Dost Görünen Düşman ( 2 ) Kahpe Amerika)” başlıklı metnindeki atıflarının yanlışlığı yukarıdaki açıklamalarla açıklığa kavuşmuştur diye umuyoruz.

Arslan Bulut ve Patrikhane-Lozan Antlaşması İlişkisi

Arslan Bulut, Yeniçağ Gazetesi’nde 1 Ekim 2016 günü yayınlanan “Lozan’dan başka kim rahatsızdır” başlıklı yazısında Fener Rum Patriği atamasının Lozan Antlaşması’na aykırı olduğunu iddia ederek yanlışa düşmüş:

"Fener Rum Patriği Bartholomeos, 25 Eylül 2016 günü İzmir'de episkopos ataması yaptı. Lozan'a aykırı olan atama ayini canlı olarak yayınlandı."

Yanıt Murat Bardakçı’dan  gelsin:

“Lozan Anlaşması’nda Fener Patrikhanesi’nin bahsi bile geçmez. Patrikhane meselesi görüşmeler sırasında gündeme gelmiş ve tartışılmıştır ama anlaşma metnine girmemiştir ve tek bir kelime ile olsun metinde yeralmaz.”

Haliyle, Fener Rum Patriğinin atamasının Lozan Antlaşması’na uygun olmadığını iddia etmek de abesle iştigal olur.