Fuat Uğur ve Yeşil Cübbenin Sırrı

Fuat Uğur, Türkiye Gazetesi’nde “Sıkı bir ahlaksızla karşı karşıyayız” başlıklı 15 Ekim 2016 tarihli yazısında Fethullah Gülen’in 15 Temmuz darbe girişimini yeşil cübbe giyerek sinyal verdiği iddiasını, darbe girişiminin aylar öncesinde dile getirdiğini iddia etmiş; ancak, durum aktardığı gibi değil tam olarak:

"Doğru gerçekten de. Varoluşları yalan üzerine kurulu bir örgüt kuran adamdan biz de neler bekliyoruz. “Yeşil cübbe giyip darbe mesajı veriyor” dedik ta 24 Mart 2016 tarihinde. “Yalan” demedi mi?"

24 Mart günkü yazısında Fuat Uğur, Fethullah Gülen’in giydiği yeşil cübbenin “darbe” işaretçisi olduğunu açıkça söylememiş, yeşil cübbenin “hilafet” işareti olduğunu belirtmişti:

“Boşuna zahmet etme, ben söyleyeyim. Yeşil bir cübbe giymiş. Neden önemli bu diye soracaksın. Hemen açıklayayım. Gülen’in en büyük hayali halife olmaktı. Hatta ilan etmek için 2016 yılını hedeflemişti de ABD’li kukla oynatıcıları buna darbeyi öne çekmesi için baskı yapmışlardı. Gülen inat ediyordu şartlar uygun değil, darbeyi yapabilmek için yeterli gücümüz yok diye. Ama patronları daha önceden Fil Terbiyecisi yöntemiyle hizaya getirdikleri için kısa sürede diz çökmüş ve istediklerini yapmayı kabul etmişti. Görüleceği üzere sonuç ortada. Hepsinde başarısız oldu. Ancak hâlâ halüsinasyon görmekte ve halife olacağına, Türkiye’de iktidara geleceğine inanmakta. İşte bu yeşil cübbe onun halifeliğini ilan ettiğinin göstergesi.”

Fuat Uğur’un yukarıdaki paragrafta yer alan “darbe” atfı, 15 Temmuz değil, 17-25 Aralık.

Ne de olsa kimsenin okuduğu incelediği yok diye düşünüyor herhalde

Deniz Gökçe ile Çeviri Köşe Yazılarına Devam

Deniz Gökçe, Akşam Gazetesi’nde 17 Ekim 2016 günü yayınlanan “FIFA namuslu düzene geçiyor!” başlıklı yazısında başka kaynaklardan alıntı yapmadan çevirip okurlarına köşe yazısı diye yutturmalarına devam etmiş. Bu sefer de Financial Times’ta yayınlanan “Infantino puts his mark on Fifa with World Cup overhaul” başlıklı haber metnini çevirip satmış. 

Çevirdiği kısımlar ve haber metnindeki orjinal ifadeleri aktaralım: 

"FIFA‘da Blatter’in sahtekarlık skandalları sonrası işbaşına gelen Gianni Infantino adlı yeni başkan, Dünya Kupası denen aktivitenin daha da genişletilmesi ve reformlar yapılarak rüşvet skandalları ve soygunların bundan sonra da ortaya çıkmasını engelleyecek önlemler almakla görevlendirilmişti." 

Fifa has signalled a broad overhaul of the World Cup, from the tournament’s finances to its possible expansion, as world football’s governing body responds to the bribery allegations that plunged it into crisis. Gianni Infantino, elected Fifa’s president in February to replace his disgraced predecessor Sepp Blatter, has been tasked with implementing reforms that can stamp out future corruption.

"Başkan Infantino önceki gün Zürich’te yapılan bir toplantı sonrasında gücü temel karar verici FIFA Konseyi'nin elinden almak (Executive Committee olarak adlandırılıyordu) için düzenlenen bazı önlemleri medya mensuplarına açıklamış bulunuyor. Ayrıca diğer taraftan da bazı öneriler hazırlayarak, mesela Dünya Kupası'nın 32 ülkeden 40 veya 48 ülkenin katılımına açılmasını gündeme getirerek damgasını FIFA’ya vurmaya da başlamış bulunuyor." 

On Thursday, he announced a series of changes designed to remove power further from the Fifa Council, formerly known as its executive committee, the main decision-making body. But he also looks set to stamp his authority on the organisation, suggesting Fifa is close to expanding its flagship tournament from 32 countries to 40 or 48 teams.

"FIFA merkezindeki bir konsey toplantısından sonra yaptığı açıklamada, Dünya Kupası'na katılan ülke sayısının artırılmasına son derece pozitif olarak baktığını ama bu konudaki nihai kararların detaylarının ancak gelecek yıl ocak ayında belli olacağını da ekledi. Açıklamaları da uluslararası medyaya yansıdı. Aşağıdaki haberler Londra’da M.Ahmad ve Zürich’te R.Atkins tarafından medyada yayınlandı." 

Speaking at Fifa’s headquarters in Zurich following a council meeting, Mr Infantino said there was a “positive” feeling towards expansion but decisions would only be taken next year on further analysis. “Whether it will be 40 or 48 [teams] we will see in January,” he said.

"Infantino futbolun bir numaralı faaliyeti olan Dünya Kupası'na ülke katılım sayısının artırılmasının, futbolun gelişmesine çok katkı yapacağını ve takım sayısı artınca, takımlar dünyanın bir ucundan öbür ucuna gidip play-off oynayıp yenilseler de, ülkelerin buna pozitif bakacaklarını düşünüyor." 

Expansion of the World Cup would be “very beneficial for football development” and even if national teams travelled across the world to be knocked out in play-off rounds, it would still provide “an exciting moment” for the country.

"Tabii çok önemli bir konu da maç biletlerinin satışı. Infantino Dünya Kupası biletlerinin kanun dışı yaklaşımlarla satışını da önlemek için önlemler peşinde. Match Hospitality adlı İsviçre firmasının şu anda bundan sonraki iki Dünya Kupası turnuvasının bilet satış haklarına sahip olmasına rağmen, kontrolunun artırılması ve daha transparan bir satış düzeni için de önlemler getirerek, bundan sonraki dönemde özel ajanslar kanalı ile bilet satışının ortadan kaldırılması da planlanıyor. İlk adım olarak Infront adlı spor hakları konulu şirkette, Blatter’in yeğeni Philip Blatter’e ait olan Match Hospitality adlı şirketteki yüzde 5 hisse elden çıkartıldı. Infront şirketinin sahibi Çin şirketi Wanda da, mart ayında bundan sonraki dört turnuvanın sponsorluğunu da üzerine aldı." 

Another area set to change is ticketing, after officials close to the organisation were caught up in investigations over the illegal resale of World Cup tickets. Fifa said it had strengthened its “control, approval and audit rights” with Match Hospitality, the Swiss company that has ticketing rights for the next two World Cups. It said it was also beginning talks over a new “transparent ticketing model … with much greater in-house control”. This could mean that Fifa would no longer work with any outside agencies and take charge of all ticketing matters. In June, Infront, the sports right agency run by Philippe Blatter, nephew of the former president, sold its 5 per cent stake in Match Hospitality. Wanda, the Chinese conglomerate that owns Infront, in March signed a sponsorship deal for the next four World Cups.

"Bir diğer düzenleme de bundan sonraki turnuvaların kimin organizasyonuna nasıl verileceği konusunda getiriliyor. 2018 ve 2022 turnuvaları 22 Executive Komite üyesi kişi tarafından belirlenmişti. 211 üyenin katıldığı bir turnuvanın birkaç üye tarafından belirlenmesi engellenecek. Bu konunun detayları üzerinde de çalışılıyor." 

Other changes relate to the bidding process for future World Cups. The hosts of the 2018 and 2022 editions were voted for by just 22 members of its executive committee. Fifa has previously said that its congress made up of the 211 nations would select future hosts, a move designed to avoid bidding teams potentially winning the event by influencing a small number of Fifa executives.

"Turnuvaların gerçekleştirilmesi de yerel birkaç kişinin elinden alınacak ve organizasyonların gerçekleştirilmesi de uzmanlara verilerek, operasyonel risk de böylece ortadan kaldırılacak." 

Before the vote for the 2022 World Cup, Fifa’s technical inspectors had deemed Qatar’s bid as having “high” operational risk, a judgment that did not stop the country from securing enough votes to win.

"Infantino Dünya Kupası’nın televizyonda yayımlanmasının da, kontratlarla verilmesi konusunda kurallar geliştireceklerini vurguladı." 

Mr Infantino said the organisation was also in the process of creating a tendering process for lucrative broadcasting contracts for the World Cup.

 

Saygı Öztürk ve 15 Temmuz Gazilerine Ödenecek Tazminat

Saygı Öztürk, Sözcü Gazetesi’nde 14 Ekim 2016 günü yayınlanan “Şehitleri Gazileri Öyle Bir Ayırdılar Ki” başlıklı yazısında 15 Temmuz gazilerine ödenecek tazminat rakamını yanlış aktarmış:

"15 Temmuz'da şehit edilen vatandaşlarımızın ailesine ise 340 bin lira tazminat ödenmesi öngörüldü. Gazilerde ise malullük oranı gözetilmeden, hastanedek aydı bulunanların tamamı birinci derece malul sayılıp onlara da 340 bin lira verilecek."
15 Temmuz Gazilerinin tamamı birinci derece malul sayılıp 340 bin TL’lik tazminat ödemesi yapılmayacak.
SGK’nın basın duyurusuna göre malullere malullük derecelerine göre 66,4 bin ile 22,1 bin TL arasında, yaralananlara ise azami 17,7 bin TL’lik ödeme yapılacaktır.
Nakdi Tazminat Ödemesi

-  Vefat edenlerin kanuni mirasçılarına 88.596 TL,

-  Bakıma muhtaç malullere 177.192 TL,

-  Diğer malullere ise, malullük derecelerine göre 66.447 TL ila 22.149 TL arasında,

-  Yaralananlara da 17.719 TL’yi geçmemek üzere yaralanma derecelerine göre,

tespit edilen tutarda Nakdi Tazminat ödenecektir.

Burhan Ayeri ve Abdulhamit Han’ın Tek Karış Toprak Kaybetmemesi

Burhan Ayeri, Yeniçağ Gazetesi’nde 16 Eylül 2016 günü yayınlanan “Emekliyle Bu Kadar Oynamayın” başlıklı yazısında 2. Abdulhamit’in 33 yıllık hükümranlığı boyunca tek karış toprak kaybedilmediği yönündeki yanlış iddiaya yer vermiş:

"Onların üstü kapalı geçtiklerini bir de ben yorumlamak istiyorum. Mesela 2. Abdülhamit'i yıllar yılı iki ayrı gözlükle okudum. Birinden bakınca "Kızıl Sultan"dı. Diğerinden ise "Ulu Hakan" oldu. Doğru olan hangisi? Bu, zamana ve iktidardakilerin görüşüne göre değişmekte. Yılların GATA'sına onun ismi verildiğine göre halen hangi görüşün baskın olduğunu anlayabilirsiniz. Bir yanda darbecileri hal'leden ve Mithat Paşa'yı öldürten biri var. Diğer tarafta 33 yıl bir karış toprak kaybetmediği iddia edilen bir imparator. Kimilerinin onunla aynı değeri verdiği Mehmet Akif Ersoy'un, Abdülhamit'ten "iblisle 33 yıl despotizm yaşadık" şeklindeki sözleri hatırlatıldı...."

Daha önceki bir ihtisabımızdan alıntılayalım:

2. Abdulhamit’in hüküm sürdüğü 1876-1909 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybettiği topraklardan bazıları şu şekilde: Tunus, Girit, Mısır, Kıbrıs, Sırbistan, Karadağ, Romanya, Bulgaristan, Bosna Hersek, Niş, Teselya, Kars, Batum, Ardahan.

Medyum Memiş ve Türkiye’nin Dünya Bankası’na Borç Vermesi

Memiş Hoca Memişçe, nam-ı diğer Medyum Memiş, Güneş Gazetesi’nde 15 Ekim 2016 günü yayınlanan “Millet isterse Türkiye’nin başkanı olur” başlıklı yazısında, ülkemizin IMF’ye taahhüt ettiği 5 milyar dolarlık borç kaynağının ötesine giderek Dünya Bankası’na da borç verildiğini ima etme hatasını yapmış:

"Allah'a çok şükür şimdi Türkiye dünya bankasına ve IMF'ye borç verecek bir ülke oldu."

Ülkemizin Dünya Bankası Grubu’na sermaye payı dışında borç taahhüdü bulunmamaktadır.

Türkiye, Dünya Bankası Grubu bünyesinde yer alan Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası‘nın henüz geri ödenmemiş kredi bakiyesi itibariyle altıncı en büyük müşterisidir.

İsmet Berkan ve Harun Reşid – İmam Gazali Anakronizmi

İsmet Berkan, Hürriyet Gazetesi’nde 8 Ekim 2016 günü yayınlanan “Bizim medresemiz neden üniversite olamadı?” başlıklı yazısında mühim bir hata yapmış:

"Kemal Gürüz'ün dikkat çektiği bir başka nokta, Harun Reşid'in Gazali'yi ve düşüncesini tercih etmesinin arkasında devletin birliğini ve düzeni koruma kaygılarının öne çıkması."

İsmet Berkan, Harun Reşid’e (Ö: 809), ölümünün yaklaşık 2,5 asır sonrasında dünyaya gelen İmam Gazali’yi (D: 1058-Ö: 1111) tercih ettirmiş. Back to the future…

Mehmet Yakup Yılmaz ve Yaz-Kış Saati Ayarlaması

Mehmet Yakup Yılmaz, Hürriyet Gazetesi’nde 15 Ekim 2016 günü yayınlanan “Saatime dokunma!” başlıklı yazısında, yaz saati uygulamasına dair yanlış bir bilgi paylaşmış:

"1910'da saatlerin 20 dakika ileri alınmasıyla başlamış, 1916'dan beri de yaz ayları için 1 saat ileri alınarak uygulanıyor. Türkiye'de bu uygulama 1972'den bu yana sürüyordu."

Daha önce İsmet Berkan’ın yine Hürriyet Gazetesi’nde 9 Eylül 2016 günü yayınlanan “Yaz saatinin kalıcı olması yanlış bir karar” başlıklı yazısına ilişkin ihtisabımızda dile getirmiştik. Mehmet Y. Yılmaz için de tekrarlayalım:

Türkiye’deki yaz saati uygulamasının geçmişine dair farklı kaynaklarda farklı bilgiler var. İşin tarihi biraz karışık yani. Türkiye’de yaz saati uygulamalarının en azından teorik olarak mevzuata giriş başlangıcı 1926’dır diyebiliriz. Fiili anlamda uygulamaya ise 1 Temmuz 1940 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla geçildiğini belirten kaynaklar vardır. Uygulamaya başlangıç tarihi olarak 1940, 1947 yılları kaynaklarda zikredilmekle birlikte, kesin olan husus 1985 yılından bu yana yaz saati uygulamasının gerçekleştirildiği ve saatlerin Ekim ayında 1 saat geri alındığı. 1979-1984 yılları arasında bu yaz saat uygulamasına son verilmemiştir.

Dolayısıyla Mehmet Bey’in belirttiği 1972 yılından bu yana sürdürülme iddiası yanlıştır.

Hasan Öztürk ve MHP’nin 2007 Cumhurbaşkanlığı Seçimi Adayı

Hasan Öztürk, Yenişafak Gazetesi’nde 14 Ekim 2016 günü yayınlanan “Bahçeli bir kilidi daha açıyor” başlıklı köşe yazısında, MHP’nin 2007 yılında gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı seçiminde adayını yanlış aktarmış:

"2007'deki 367 garabeti de yine, MHP lideri Bahçeli'nin, “Cumhurbaşkanı adayımız Sebahattin Çakmakoğlu'dur. Meclis'e gireceğiz. Adayımızı destekleyeceğiz” çıkışıyla atlatılmıştı."

MHP’nin adayı Sadi Somuncuoğlu idi, Sebahattin Çakmakoğlu değil.

Not: Hasan Öztürk, bu hatasını daha sonra internet sitesinde düzeltmiştir; ancak bu hata, basılı metinlerde yerini korumaktadır.

 

 

Abbas Güçlü ve YÖK Başkanı Yekta Saraç Mülâkatı

Abbas Güçlü, Milliyet Gazetesi’nde 9 Ekim 2016 günü yayınlanan “YÖK Başkanı’ndan Çarpıcı Gündem” başlıklı yazısında YÖK Başkanı Saraç ile yaptığı mülâkatı köşesine aktarırken birtakım hatalı bilgiler sunmuş:

"- Öğretim üyesi yetiştirme programı ÖYP’nin kaldırılması iyi oldu. Doktoraları bittiğinde, kendi üniversitelerinin yanı sıra başka üniversitelere de gidebilecekler."

Öğrenci Yetiştirme Programı (ÖYP) kapsamındaki araştırma görevlileri, lisansüstü öğrenimlerini görürken kadroları başka bir üniversitede bulunuyor. Eğitimleri tamamlandıktan sonra lisansüstü öğrenim süresi kadar kadrolarının olduğu üniversitede zorunlu hizmet yapma yükümlülükleri var. ÖYP kapsamındaki öğrencilerin çok önemli kısmı zaten kendi üniversiteleri dışındaki programlarda yüksek lisans/doktora eğitimi alır. Doktora eğitimi aldıkları üniversiteler dışındaki üniversitelerde kadro beklerler.

İlgili KHK maddesi şu şekilde idi:

MADDE 49- 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununa aşağıdaki ek madde eklenmiştir. “EK MADDE 30- Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı kapsamında 33 üncü maddenin (a) fıkrası uyarınca araştırma görevlisi kadrosuna atanmış olup, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte araştırma görevlisi kadrosunda bulunanların statüleri herhangi bir işleme gerek kalmaksızın 50 nci maddenin birinci fıkrasının (d) bendinde belirtilen statüye dönüştürülmüş sayılır ve bunlar hakkında söz konusu (d) bendi hükümleri uygulanır. Bu şekilde statüleri değiştirilen araştırma görevlilerinden 33 üncü maddenin (a) fıkrasına göre yeniden ataması yapılmayanların mecburi hizmet yükümlülükleri kaldırılır. 35 inci madde uyarınca başka bir üniversitede ve yurtdışında eğitimde bulunanlar, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üniversitelerinin talebi üzerine onbeş gün içinde kendi üniversitelerine dönmek zorundadırlar. Bu süre içerisinde dönmeyenlerin atamaları iptal edilir.”

"- KHK ile görevden alınmaları söz konusu değil 50/D kadrosuna geçirildiler. İş güvenceleri ellerinden alındı deniliyor ama zorunlu hizmeti ortadan kaldırdığı için tebrik edenler var."

İlgili KHK’de statüsü değiştirilen program yararlanıcıların 33-a’ya atanmayanlarının “mecburi hizmet yükümlülükleri kaldırılır” hükmü var. Yani, tüm ÖYPlilerin mecburi hizmeti kaldırılmış değil. Ayrıca, KHK ile görevden alınma söz konusu değil dense de, KHK ile statü değişikliğinin ardında kaydadeğer sayıda araştırma görevlisinin ilişiği, iş garantisi olmadığı için, bölümlerince kesilmiştir.

"- Üniversitede asistan olan, yürüyen merdivenlerde olduğu gibi hiç hareket etmese de profesörlüğe kadar yükseliyor. Bu doğru değil."

Abbas Güçlü doçentlik kriterlerinden bihaber olduğu için yürüyen merdivene benzetmiş. Ki ÖYPnin yapısı gereği, kadrosu ile öğrenim gördüğü üniversite farklı olduğu için birçok yararlanıcının, yürüyen merdiven lineerliği ortadan kalkıyordu.

"- Dünyanın neresinde tüm akademik yükselmeler aynı üniversitede oluyor."

Kapsamlı araştırma gerektiriyor bu ifadenin doğru olup olmadığı ama Türkiye’den aynı üniversitede yürüyen merdivendeymişçesine yükselen bir örnek hemen sunulabilir: YÖK Başkanı Yekta Saraç.

Can Ataklı ve BM’nin Resmi Dillerinden Arapça

Can Ataklı, Sözcü Gazetesi’nde 12 Ekim 2016 günü yayınlanan “Eğitimde Yabancı Dile Ağırlık Verileceği Aldatmacası” başlıklı köşe yazısında Arapça düşmanlığı yapmak isterken birtakım hatalar yapmış:

"Dünyada pek çok dil konuşulur ama bazıları uluslar arası dil kabul edilir. Bunun da kriteri Birleşmiş Milletler'dir. Bu kurulda konuşulan birkaç dil vardır. Oturumlara katılan devlet başkanları, başbakanlar ya da eşdeğerleri kendi dilleriyle konuşur ama kurulun kendi içindeki ortak toplantılarında saptanmış birkaç dil vardır. Delegeler ancak bu dilleri kullanırlar kürsüde. İngilizce, Fransızca Rusça ortak uluslar arası dildir. Bunun dışında bir de tüm ülkelerin "doğal olarak" ortak kullandığı diller vardır. Bunların başında ingilizce gelir. İngilizce konuşulan ülkeler ve bunlardaki nüfus örneğin Çin'in nüfusundan daha azdır ama dünyada kimse Çinceyi ortak dil olarak kullanmaz. Venezuela'dan veya Hollanda'dan ya da Mozambik'ten Çin'e gidenler ortak dile olan İngilizce ile anlaşırlar. Türkiye de eğitim sisteminde yabancı dil derslerini düzenlerken dünyada geçerli bu kurala uymuş okullarında yabancı dil olarak İngilizce, Almanca ve Fransızcayı koymuştur. Şimdi gelişen koşullarda başka yabancı diller de elbette konulabilir. Ama Arapçanın dünyada geçerli bir dil olduğu içi değil bu iktidarın zihniyetine ve amacına uygun olduğu için seçildiğini bilelim."

Birleşmiş Milletler‘in 6 resmi dili vardır. Bunlar Arapça, Çin, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolcadır.

Oturumlara katılan temsilciler kendi dilleriyle konuşmak zorunda değildir. Birçok temsilci konuşmasını kendi anadili dışında İngilizce ya da Fransızca olarak da yapmaktadır. Delegeler oturumlarda istediği dilde konuşmakta özgürdür.

Resmi diller dışında konuşmak isteyen delegenin, kendi tercümanını getirmesi getirmektedir. Sadece, konuşmanın çevirisi resmi 6 dile yapılabilmektedir.

Milli eğitim müfredatında yabancı dil olarak sadece İngilizce, Almanca ve Fransızca yabancı dil olarak konulmuş değildir.

Son olarak, “uluslararası” birleşik yazılır.