Şeref Oğuz ve Dünyaların Savaşı Romanı

Şeref Oğuz, Sabah Gazetesi2nde 23 Ekim 2016 günü yayınlanan “Marslı istilası” başlıklı yazısında, Orson Welles’in 1938 yılında Dünyalar Savaşı romanını radyoda haber bülteni olarak aktarmasını konu edinmiş; ancak, bahse konu romanın yayım tarihini yanlış aktarmış:

"Radyon o zamanki etkisi, bugünün internet gücüyle kıyaslanabilir. 20 Ekim 1938'de Orson Welles, kurucusu olduğu Mercury Tiyatrosu'nun radyo üzerinden yayınlamayı denedi. Piyasaya yeni çıkmış; H. G. Wells'in Dünyalar Savaşı romanındaki Marslıların dünyayı işgalini, gerçekmiş gibi, radyo haberi olarak sundu. Kızılca kıyamet o zaman koptu ve "Marslılar dünyalıları sinek gibi öldürüyor" cümlesiyle milyonlarca Amerikalı, sokağa döküldü. Defalarca "bu bir kurgu, radyo tiyatrosu" dense de panik, uzun süre giderilemedi."

H. G. Welles’in Dünyalar Savaşı (orjinal adıyla The War of the Worlds) adlı bilim kurgu romanı ilk kez 1898 yılında piyasaya fiziken çıkmıştı. Şeref Oğuz’un aktardığı gibi 1938 yılında piyasaya yeni çıkmış halde değildi.

Aslı Aydıntaşbaş ve Musul ve Telafer’deki Gelişmeler

Aslı Aydıntaşbaş, Cumhuriyet Gazetesi’nde 5 Ekim 2016 günü yayınlanan “Musul’a girmemizi neden istemiyorlar?” başlıklı yazısında

"Telafer’de büyük katliamlar yaşandı ve sonunda kent, İranlılar, Kürtler ve Şii milisler sayesinde IŞİD’den kurtarıldı. Ankara şimdi yüksek perdeden “Aman Telafer’deki Sünniler zarar görmesin” deyince, doğrudan IŞİD’e destek verenleri savunuyor gibi algılanıyor."

Telafer hâlâ IŞİD’in elinde.

"Kendi dönemi bitmeden, hatta tercihen kasım ayı içinde, Musul operasyonunu başlatıp kenti IŞİD’den geri almak istiyor."

Musul Operasyonu Ekim ayında başladı çoktan.

"NOT: Ufak bir soru: Putin haftaya Ankara’ya geldiğinde, “El Bab’a sakın girmeyin. Halep’ten de elinizi eteğinizi çekin artık” derse, Ankara’nın cevabı ne olacak?"

Putin Ankara’yı değil İstanbul’a ziyaret etti.

* Katkısı için Dr. Volkan Özdemir‘e teşekkür ederiz.

Kenan Akın ve Ankara Antlaşması’nın Verdiği Irak’a Müdahale Hakkı

Kenan Akın, Yeniçağ Gazetesi’nde 17 Ekim 2016 günü yayınlanan “”… İki gözüm kapalı, Bağdat’ı bulabilirim” başlıklı yazısında Irak bölünürse ülkemizin 1926 Ankara Anlaşmasına göre Musul’da söz sahibi olduğunu iddia etmiş:

"Aslında, Musul ve Kerkük'ün statüsünü belirleyen 1926 Ankara Antlaşması Türkiye'ye 'bir şartla' askeri müdahale hakkı veriyor. Misak-ı Millî içinde kalan Kerkük ve Musul, 1926 yılında yapılan Ankara Antlaşması ile birlikte toprak bütünlüğü sağlanması şartıyla terk edilmişti. 

Irak'ın toprak bütünlüğü esas alınarak yapılan anlaşmaya göre, bugün bölünmüş yapısı ve bölgenin illegal örgütlerin kontrolüne geçmesi Türkiye'nin haklarını gündeme getiriyor.Buna göre, otorite boşluğundan kaynaklanan kaos ortamı, Türkiye'nin Kerkük ve Musul'a girebilmesi için uluslararası hukukta meşru zemini hazırlıyor.Yani Türkiye eğer isterse, Kerkük ve Musul'daki haklarını gündeme getirerek bu iki şehri kontrol altına alabiliyor."

Daha önce bu konuya, Abdurrahman Dilipak için kaleme aldığımız “Abdurrahman Dilipak ve Türkiye’nin Irak Garantörlüğü” başlıklı ihtisabımızda değinmiştik.

Ankara Antlaşması’nda -Lozan’daki gibi gizli bir madde varlığı uydurulmadığı müddetçe- bize Irak’ın toprak bütünlüğünün bozulması halinde müdahale hakkı verecek bir madde bulunmamaktadır.

İlgilenenler için:

 

Sevilay Yükselir ve Atatürk Havalimanı CIP Salonu

Sevilay Yükselir, Habertürk Gazetesi’nde 21 Ekim 2016 günü yayınlanan “İçişleri Bakanının dikkatine” başlıklı yazısında, İstanbul Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminalindeki THY CIP salonuna ilişkin malumatfuruşluk yaparken bir hataya imza atmış:

"Kaçıncı olmuştur Atatürk Havalimanı’ndan yurtdışına çıkışım bilmiyorum ama yemin ediyorum ilk kez böyle bir eziyetle karşılaştım değerli okurlarım. Saat sabahın 6’sıydı. Yanımda Amerikalı arkadaşım Anna’yla THY kontuarından hiç sıra falan beklemeden birkaç dakika içerisinde biniş kartlarımızı aldık. Pasaport kontrolü için önce CIP’te sıraya girdik. Baktık ki sıra çok yavaş ilerliyor, “Tek güvenlik noktası olduğundandır bu durum” deyip diğer tarafa yöneldik."

Yurt dışına sık çıktığını iddia ediyor Sevilay Yükselir ama bir noktayı yanlış aktarmış. Atatürk Havalimanı dış hat terminalinde THY CIP salonuna ancak pasaport kontrol noktasından geçtikten sonra erişilebilir. THY CIP salonunda pasaport kontrolü yapılmaz. Pasaport kontrol edilmeden ve güvenlik kontrolü yapılmadan Duty Free alanına, uçuş bekleme salonlarına ya da THY CIP salonuna geçiş yapılamaz. Bu durum aslında sadece THY Dış Hat Gidiş CIP Salonu için değil, Atatürk Havalimanındaki dış hat için oluşturulan tüm CIP salonları için geçerlidir.

 

Cüneyt Akman ve Reel Efektif Döviz Kuru Seviyesi

Cüneyt Akman, Para Analiz adlı internet sitesinde 19 Ekim 2016 günü yayınlanan “Dövizin yükselişine iyi yönden bakalım: İşsizlik düşecek!” başlıklı yazısında döviz kurunun işsizlik üzerindeki etkisine değinirken reel efektif döviz kurunun hareketine dair ufak bir hata yapmış:

"Bunun tek değil ama ilk çaresi ulusal üretimi teşvik eden çabalarla el ele yürüyecek dövizde ılımlı ama sürekli bir yükseliştir. Olması gereken belli bir süre ulusal üretimin iç bağları/ yerli girdi/çıktı matrisi yeniden kurulana kadar reel kurun hep 110-115 civarında tutulmasıdır. Elbette belli bir enflasyonist etkisi olacaktır ama bu bile işsizliği azaltıcı ek bir teşvik anlamına gelecektir. 

Bunun pratik yolu ise şimdiki tam dalgalı döviz sisteminden yavaş yavaş çıkıp, Özallı yıllardaki gibi kontrollü dalgalı bir kur sistemine geri dönüştür. 

Bu yöntemle evet döviz hep “olması gerekenden” biraz yüksek (mesela şu andaki gibi) seyredecek ama buna karşılık birkaç yıl içinde işsizlik yüzde 7’nin bile altına düşecek. En önemlisi arada sırada ve giderek aratan dış şoklar karşısında bile kalıcı olarak yükselmeyecektir."

Reel efektif döviz kurunun 110-115 seviyesinde olması demek, Türk lirasının olması gereken değere göre değer kazanması anlamına gelir. Bu durum da enflasyonist etkiye yol açmaz, hatta enflasyon üzerindeki baskıyı yurt dışı fiyatların göreceli olarak Türk lirasının değerlenmesi nedeniyle düşürecek olmasından hareketle hafifletir. Cüneyt Bey’in aktardığının aksine 100 seviyesinin altına inmesi, yani ekonomik temellerin işaret ettiği seviyeden daha aşağıda/zayıf bir değerde olması gerekirdi.

Abdurrahman Dilipak ve Türkiye’nin Irak Garantörlüğü

Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit Gazetesi’nde 19 Ekim 2016 günü yayınlanan “Irak yeniden savaş alanı” başlıklı yazısında 1926 yılında imzalanan Ankara Antlaşması

"Akit TV’de bu hafta, yine güney sınırımızı, Ankara anlaşması çerçevesinde garantörü olduğumuz Irak’ı konuşuyoruz."

Irak bölünürse ülkemizin 1926 Ankara anlaşmasının verdigi haklarla Musul’da söz sahibi olduğunu iddia etmiş Abdurrahman Dilipak. Ancak, tabiki anlaşmayı orjinalinden okumaya tenezzül etmediği için anlaşma metninde garantörlüğe dair bir ifade olmadığını görememiş.

İlgilenenler için:

Bülent Erandaç ve Misak-ı Milli

Bülent Erandaç, Takvim Gazetesi’nde 18 Ekim 2016 günü yayınlanan “Musul sadece Musul değildir” başlıklı yazısında Misak-ı Milli’ye ilişkin hataya düşmüş:

"MİSAK-I Milli (Ulusal Ant), Kurtuluş Savaşı'nın siyasi manifestosunu oluşturan beyannamedir. Osmanlı döneminde son Meclis-i Mebusan'ın aldığı en önemli karardı. Amasya, Erzurum ve Sivas kongrelerinin ruhunu yansıtıyordu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylandı. Bu ruhun çerçevesi "Kıbrıs, Halep, Musul, Erbil, Kerkük, Balkanlar, Kafkasya" diyerek, gönül coğrafyamızı tarif ediyor. ."

1. Amasya’da Kongre toplanmadı. Genelge yayınlandı.

2. Misak-ı Milli’de Bülent Erandaç’ın saydığı bölge ve yerlerin adı açıkça zikredilmez. Gönül coğrafyası değil bir ülkenin sınırları zımnen tarif edilmiştir. Tarif edilen sınırlar içerisinde de Halep, Erbil ve Kafkasya yer almaz.

misak-i-milli

İstanbul 28 Ocak 1920

Meclisi Mebusan üyeleri, Devletin Bağımsızlığının ve ulusun geleceğinin, haklı ve sürekli bir barışa kavuşmak için katlanabilecek özverinin en fazlasını gösteren aşağıdaki ilkelere eksiksiz uyulmasıyla sağlanabileceğini ve bu ilkeler dışında sağlam bir Osmanlı Saltanatı ve toplumunun varlığının sürdürülmesinin olanak dışı bulunduğunu kabul ederek, şunları onaylamışlardır:

Madde 1. Osmanlı Devleti’nin, özellikle Arap çoğunluğunun  yerleşmiş olduğu, 30 Ekim 1918 günkü Silâh Bırakışımı [Mondros Mütarekesi] yapıldığı sırada, düşman ordularının işgali altında kalan kesimlerinin [o sırada Hatay ve Musul bölgesi Türk egemenliği altında idi] geleceğinin, halklarının serbestçe açıklayacakları oy uyarınca belirlenmesi gerekir; sözkonusu Silâh Bırakışımı çizgisi içinde, din, soy ve amaç birliği bakımılarından birbirine bağlı olan, karşılıklı saygı ve özveri duyguları besleyen soy ve toplum ilişkileri ile çevrelerinin koşullarına saygılı Osmanlı İslâm çoğunluğunun yerleşmiş bulunduğu kesimlerin tümü, ister bir eylem, ister bir hükümle olsuni hiç bir nedenle, birbirinden ayrılamayacak bir bütündür.

Madde 2. Halkı, özgürlüğe kavuşunca, oylarıyla Anavatana katılmış olan üç il [Elviye-i Selâse yani Kars, Ardıhan ve Batum Livaları] için gerekirse yeniden halkın serbest oyuna başvurulmasını kabul ederiz.

Madde 3. Türkiye ile yapılacak barışa değin ertelenen Batı Trakya’nın hukusal durumunun belirlenmesi de, halkının özgürce açıklayacağı oya göre olmalıdır.

Madde 4. İslâm Halifeliğinin ve Yüce Saltanatın merkezi ve Osmanlı Hükümetinin başkenti olan İstanbul kenti ile Marmara Denizinin güvenliği her türlü tehlikeden uzak tutulmalıdır. Bu ilke saklı kalmak koşulu ile, Akdeniz ve Karadeniz Boğazlarının dünya ticaret ve ulaşımına açılması konusunda, bizimle birlikte, öteki tüm Devletlerin oybirliği ile verecekleri karar geçerlidir.

Madde 5. Müttefik Devletler ile düşmanları ve onların kimi ortakları arasında yapılan andlaşmalardaki ilkeler çerçevesinde, azınlıkların hakları, komşu ülkelerdeki Müslüman hakların da özdeş haklardan yararlanması umudu ile, bizce de benimsenip güvence altına alınacaktır.

Madde 6. Ulusal ve ekonomik gelişmemize olanak bulunması ve daha çağdaş biçimde, düzenli bir yönetimle işlerin yürütülmesini başarmak için, her devlet gibi, bizim de gelişmemiz koşullarının sağlanmasında, bütünüyle bağımsızlığa ve özgürlüğe kavuşmamız ana ilkesi varlık ve geleceğimizin temelidir. bu nedenle siyasal, yargısal, parasal vb. alanlarda gelişmemizi önleyici sınırlamalara [Kapitülasyonlar] karşıyız. Saptanacak borçlarımızın ödenmesi koşulları da bu ilkelere aykırı olmayacaktır.

 Kaynak:

  • Tarihçeleri ve Açıklamaları ile Birlikte Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları, İsmail SOYSAL, 15-16 ss.

Ahmet Sağırlı ve Bretton Woods Sisteminin Çöküşü Sonrası Altın Fiyatları

Ahmet Sağırlı, Türkiye Gazetesi’nde 19 Ekim 2016 günü yayınlanan “OPEC kimin yarasına merhem olmuş?” başlıklı yazısında Bretton Woods sisteminin çöküşüne değinirken, altın fiyatlarının gelişimine dair bir hata yapmış:

"Toplanan altın karşılığında giden dolarlar da var. Çok özetle ABD 971'de bu anlaşmadan tek taraflı çekilince, altının onsu 800 dolara fırlamış. Altın verip karşılığında dolar alanlar ayazda kalmış."

Dolar-TL-değer kaybıBretton Woods Sisteminin 1973’te terk edilmesinin ardından altın fiyatları spot piyasada dalgalanmaya bırakılıyor ve haliyle altına hücümla birlikte fiyatında artış yaşanıyor. Ancak, Ahmet Sağırlı’nın iddia ettiği gibi sistemin çöküşünün ardından altının onz fiyatı 800 dolara yükselmiyor. Ahmet Sağırlı’nın altın fiyatını incelediği grafik ya da veri muhtemelen, dönemin altın fiyatlarını enflasyon oranları ile yeniden değerleyen bir endeksi içeriyor. Çünkü, altının onz fiyatı ilk kez 800 dolar seviyesini 2008 yılında gördü.

Prof. Dr. Mehmet Çelik ve Milletler Cemiyeti Sözleşmesi

Mehmet Çelik, Türkiye Gazetesi’nde 19 Ekim 2016 günü yayınlanan başlıklı “Kaynatmakla Şap Olur mu Şeker Cinsine Tükürdüğüm Cinsine Çeker” yazısında Milletler Cemiyetine dair önemli bir hata yapmış:

"Bu Milletler Cemiyetinin en önemli maddelerinden birisi şu idi: “Herhangi bir ülke, Milletler Cemiyeti’ne üye bir ülkeye saldırırsa, Cemiyet top yekün olarak o üyenin safında yer alır!” Evet, madde meâlen böyledir… Gel gör ki, bırakınız cemiyete üye olmayan bir ülkenin bir cemiyet üyesine saldırmasını, bizzat cemiyetin kurucu bir üyesi, yine kurucu bir ülkeye saldırıyor ve Cemiyetten ses çıkmıyor!.. Hani o madde!.. Neden işletmediniz?.. Bırakın işletmeyi kınamadınız bile, çıtınız çıkmadı, yarım ağızla ayıp oluyor ama bile demediniz!.."

Belli ki PROF. DR. Mehmet Çelik Cemiyet-i Akvam, yani Milletler Cemiyeti’nin Ana Sözleşmesini (Misakını) hiç orjinalinden okumamış. Okuduysa da özümseyeyemiş ya da anlayamamış.

Milletler Cemiyeti Sözleşmesinde, NATO’nun kollektif savunma grubu özelliği gibi bir nitelik bulunmamaktaydı. Mehmet Çelik’in bahsettiği gibi herhangi bir ülkenin cemiyet üyelerine saldırması durumunda tüm üyelerin saldırılan ülkenin yanında saldıran ülkenin karşısında bulunması söz konusu değildi. Tam tersine, Cemiyet sözleşmesinin 16. Maddesi; sözleşmenin 12, 13 ve 14. maddelerini ihlal ederek savaşa başvuran üye ülkeleri, Cemiyetin bütün üyelerine karşı savaş suçu işlemiş olarak değerlendiriyordu. Yani, arabuluculuğa, hukuki yollara ve Konsey soruşturmasına başvurmadan savaşa girişen, ya da bu yolları tükettikten sonra savaşa başlayan Cemiyet üyesi ülke, temel prensip olan barıştan vazgeçtiği için Cemiyet üyelerince cezalandırılabiliyordu.

Milletler Cemiyeti Sözleşmesinin tamamını, hiç olmadı sadece 16. maddesini okumasını tavsiye ediyoruz:

MADDE 16.

  1. Cemiyet üyelerinden biri, 12., 13. ya da 15. maddelerdeki yükümlülüklerine aykırı olarak savaşa başvurursa, Cemiyet’in bütün öteki üyelerine karşı, bu davranışıyla ipso facto bir savaş eyleminde bulunmuş sayılır. Bu üyeler onunla, ticaret ya da maliye ilişkilerini hemen kesmeği, kendi uyruklarıyla Misak’a aykırı davranan Devletin uyrukları arasında her türlü ilişkileri yasaklamağı ve Misak’a aykırı davranan bu Devletin uyrukları ile, Cemiyet üyesi olsun ya da olmasın, başka herhangi bir Devletin uyrukları arasında ticaret, maliye ilişkileriyle kişisel ilişkileri kesmeği yükümlenirler.
  2. Bu durumda, Konsey, ilgili çeşitli Hükümetlere, Cemiyet yükümlülüklerine saygı göstermeği sağlayacak Silâhlı Kuvvetlere Cemiyet üyelerinden her birinin katacağı kara, deniz ve hava birlikleri konusunda öğütlemelerde [tavsiyelerde] bulunmakla görevlidir.
  3. Cemiyet üyeleri, bundan başka, işbu madde gereğince alınacak ekonomik ve malî önlemlerin uygulanmasında, bunlardan doğabilecek zararları ve sakıncaları en az [minimum] düzeye indirmek için, birbirlerine karşılıklı yardımda bulunmağı kabul etmektedirler. Bunun gibi, Üye Devletler, Misak’a aykırı davranan Devletçe içlerinden birine yöneltilen herhangi bir özel önleme karşı direnmek için de, birbirlerine karşılıklı yardımda bulunacaklardır. Üye Devletler, Cemiyet’in yükümlülüklerine saygı gösterilmesini sağlamak için ortak eyleme katılan her Cemiyet üyesinin kuvvetlerinin kendi ülkesinden geçmesini kolaylaştırmak üzere gerekli önlemleri alacaklardır.
  4. Misak’tan doğan yükümlülüklerden herhangi birine aykırı davranmaktan suçlu olan her Üye, Cemiyet’ten çıkartılabilir. Bu çıkartmaya, Konseyde temsil edilen bütün öteki üyelerin oybirliğiyle karar verilir.

İlave bir husus: yazı baştan, yani başlıktan itibaren hatalı. “Kaynatmakla Şap Olur mu Şeker Cinsine Tükürdüğüm Cinsine Çeker” şeklinde başlık atmış Mehmet Çelik ama  bu sözün yaygın kullanımı / doğrusu: “Katranı kaynatsan olur mu şeker, cinsine tükürdüğüm cinsine çeker” şeklinde. Bazı bölgelerde “şaptan şeker olmayacağını” vurgulamak için katran yerine şap kullanıldığı da vaki. Ancak, sözün kastettiği katranın ya da şapın tekrar şekere dönüşemeyeceği. Şekerin, şap ya da katrana dönüşmesi değil.

Halime Gürbüz ve Sallama Edison Hikayesi

Halime Gürbüz, Türkiye Gazetesi’nde 18 Ekim 2016 günü yayınlanan “Annelik Sanatı” başlıklı yazısında Thomas Edison’a atfedilen bir hikayeyi, doğru mu değil mi araştırmadan, doğrudan köşesinde paylaşmış:

Thomas Edison... İnsanlık tarihinin en büyük kâşiflerinden... 

Öksürse buluş olan bu kâşif 1847 yılında Amerika’da dünyaya geldi. Yedi yaşında başladığı okuldan üç ayı bile tamamlamadan 'algılama güçlüğü sorunu' nedeniyle uzaklaştırıldı!

Küçük dâhiyi öğretmenleri anlayamamıştı...

Thomas Alva Edison o gün eve geldiğinde annesine elindeki kâğıdı uzatırken "Bu kâğıdı öğretmenim gönderdi ve sadece sana vermemi tembihledi" dedi.

Annesi okuldan gönderilen notu  gözyaşları içinde oğluna sesli olarak okudu:

“Oğlunuz bir dâhi. Bu okul onun için çok küçük ve onu eğitecek yeterlilikte öğretmenimiz yok. Lütfen onu kendiniz eğitin...”

Anne, oğlunu okuldan aldı ve eğitimini evde kendisi verdi. Çevresindeki dostlarından yardım aldı, özel öğretmen tuttu; ve fizik kimya kitaplarına ilgi duyan çocuğunu sürekli cesaretlendirdi. Öyle ki evde bir laboratuvar kurmasına bile müsaade etti... Vee... Arkası geldi...

Aradan uzun yıllar geçmişti. Edison, annesi vefat ettiğinde artık yüzyılın en büyük bilim adamlarından biriydi. Bir gün eski aile eşyalarını karıştırırken bir çekmecenin köşesinde katlı hâlde bulduğu kâğıdı alıp açtı.

İlkokulda öğretmeninin annesine gönderdiği nottu bu. Kâğıtta; 

“Oğlunuz 'şaşkın' (akıl hastası) bir çocuktur. Artık kendisinin okulumuza gelmesine izin vermiyoruz…” yazılıydı!..

Edison saatlerce ağladıktan sonra günlüğüne şu satırları yazdı: 

"Thomas Edison, kahraman bir anne tarafından, yüzyılın dâhisi hâline getirilmiş 'şaşkın' bir çocuktu..."

Hikaye tam olarak Halime Gürbüz’ün aktardığı gibi değil.

Thomas Edison’un biyografilerinde yer alan bilgiye göre, hocası (Riverend Engle) Edison için disleksisi olduğu halde tam teşhis edilemediğinden şaşkın/sersem tanısı koyar ve bu durum Edison’u ve annesini kızdırır. Edison’un annesi (Nancy Edison) hocasının tanısına tepki koymak üzere ertesi gün okula gider. Bayan Edison, oğlunun hocasının tavrı ve tutumuna kızar ve oğlunu okuldan alır.

Yani, öğretmenin gönderdiği notun yıllar sonra tekrar okunması gibi bir durum yok.

Kaldı ki, Edison’un annesi de öğretmendi zaten.

Halime Gürbüz’ün aktardığı hikayenin gerçeği yansıtmadığını biyografilerden kanıtlarla aktaran aşağıdaki İngilizce metin okumaya değer:

The Foundation for Economic Education reports that Edison was well aware of his teacher’s diagnosis, and that he was enraged by it:

In 1854, Reverend G. B. Engle belittled one of his students, seven-year-old Thomas Alva Edison, as “addled.” This outraged the youngster, and he stormed out of the Port Huron, Michigan school, the first formal school he had ever attended. His mother, Nancy Edison, brought him back the next day to discuss the situation with Reverend Engle, but she became angry at his rigid ways. Everything was forced on the kids. She withdrew her son from the school where he had been for only three months and resolved to educate him at home. Although he seems to have briefly attended two more schools, nearly all his childhood learning took place at home.

In the biography, “Thomas Alva Edison: Great American Inventor,” Louise Betts goes into more detail about why young Edison had problems with Reverend Engle’s teaching style:

For a boy who was used to learning things his own way and to playing outside by himself all day long, sitting still in a one-room schoolhouse was pure misery. Tom did not like school one bit. His teacher, the Reverend G. Engle, and his wife made the children learn by memorizing their lessons and repeating them out loud. When a child forgot an answer, or had not studied well enough, Reverend Engle whipped the unfortunate pupil with a leather strap! Mrs. Engle also heartily approved of using the whip as a way of teaching students better study habits. her whippings were often worse than her husband’s!

Tom was confused by Reverend Engle’s way of teaching. He could not learn through fear. Nor could he just sit and memorize. He liked to see things for himself and ask questions. But Reverend Engle grew as exasperated by Tom’s questions as Mr. Edison did. For that reason, Tom Learned very little in his first few months, and his grades were bad. 

Years later, Tom would say of his school experience, “I remember I used to never be able to get along at school. I was always at the foot (bottom) of the class. I used to feel that the teachers did not sympathize with me, and that my father thought I was stupid.”

Then, after Thomas Edison told his mother that his teacher had referred to him as addled, the two of them went to the school in search of an apology, according to his biography:

“My son is not backward!” declared Mrs. Edison, adding, “and I believe I ought to know. I taught children once myself!” Despite her efforts, neither the Reverend nor Mr.s Engle would change their opinion of young Tom Edison. But Mrs. Edison was equally strong in her opinion. Finally, she realized what she had to do. 

“All right, Mr.s Edison said, “I am herby taking my son out of your school.” Tom could hardly believe his ears! “I’ll instruct him at home myself,” he heard her say.

Tom looked up at his mother, this wonderful woman who believed in him. He promised himself that he would make his mother proud of him.